Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

31 Ocak 2013 Perşembe

Şimdi size bir aşk hikayesi anlatacaktım ama vakit geçmiş

Okulun içinde bir bina arıyorum, dönüyorum dolanıyorum hop başladığım yerdeyim. Her yer ağaç, ormandan ağacı göremiyorum diyeceğim ama afili benzetmelerle edebiyat yapmak istemiyorum. Bir tane baz alacağım referans noktası yok, binalar yok, insanlar yok,aşağı bakıyorum ağaç, yukarı bakıyorum ağaç, sağıma bakıyorum ağaç, soluma bakıyorum ağaç, karşıma bakıyorum aman Allah'ım o da ne, elf gözlerin neler görüyor Legolas?

Karşıdan 180 boylarında deri ceketiyle bir asilzade yaklaşmakta, lordum bana kısaca milady deyin. Etrafta kimseler de yok, büyülü ormanın derinliklerinde, sadece o ve ben. Napsam, bir şey yapayım, yapmalıyım yani ama ne yapsam. Ha buldum, alıp eve götürüyüm ben bunu diyorum içimden, ama nasıl olacak ki deyip vazgeçiyorum, öyle de bir takıntım var işte sevdiğim her şeyi eve götüresim geliyor. Sonra aklıma başka bir fikir geliyor, etrafta kimsecikler yok, arkadan sessizce yaklaşıp, bayıltıp sürükleyerek ormanın kuytusuna çeksem, sonra yavaşça yaklaşıp -lan aklında garip fikirlerle cümlenin yüklemini tamamlayan sapıklar lütfen blogu terk edin, çıkar mısınız dışarı, lütfen, bak lütfen dedim.

Valla da soldakinin uzun saçlısıydı.
Kusura bakmayın geriye kalan ahlaklı okurlarım, ama lakin ve fakat insanların düşüncelerine müdahale etmezsek sonra halimiz nice olur. Neyse, ne diyordum, he yavaşça yaklaşıp parçalara ayırıp, çantama doldursam, sonra eve götürüp tekrar birleştirmek suretiyle, eski haline getirsem diye düşünürken buluyorum kendimi. (sapıklardan daha sapıkça hatta ziyadesiyle sayko bir davranış oldu kabul ediyorum, sapıklar geri gelin) Ama insanı geri birleştirme gibi bir yetiye sahip olmadığımdan böyle bir varlığı riske atamayacağımı anlıyorum.

Neyse bari insanın muhteşemini buldum, insanca yol sorayım, "ekskuiz mi, du yu nov ver iz Kerr Hall?"  Aa ben de tam oraya gidiyordum, birlikte gidelim demesin mi? Allahım ne kadar mutluyum derken, bir de üstüne elini uzatıp ben Nathan diye eklemesin mi? Öleyim mi mutluluktan?

 Ziyarete mi geldin? Yok kayboldum,ben yeni olduğum için her şey birbirine karışıyor. Haklısın ormandan bir şey görünmüyor ki, binada kimle görüşeceksin? Graduate advisor'ımla. Haa, onu bilmiyorum ben undergrad'ım.

Allahım işte o an tüm hayaller yıkılıyor, karşımdakinin bir çocuk olduğunu fark ediyorum. Okumak yerine başka eylemlere girişseymişim zamanında, kızımın boyfriendi, oğlumun bro'su olurmuşsun be Nathan'ım, bana kısaca teyze de. Hayat çok acımasız, cani, ve vicdansızsın.

Zaten binada...
hemen...
iki ağacın...
arkasındaymış...
heyhat....

Böyle de yazdım ya şimdi ben köşe yazarı oldum mu? Bence konu, içerik, şekil, dil her açıdan yayınlayabilirsiniz hürriyette, hatta facebookta en çok paylaşılan köşe yazarı ödülünü dahi alabilirim. Hürriyet uyuma, bu saykoya sahip çık.

25 Ocak 2013 Cuma

Bir röportaj üzerine kişisel tespitler silsilesi

Giddar Türkiye'de en beğenilen fantastik eserlerden biriymiş, ben daha okumadım ama böyle fantastik edebiyat üzerine araştırma yaparken karşılaştım. Uzunca bir süre de okumayı düşünmüyorum açıkçası  okumam gereken, benim için gerekli, daha öncelikli başka eserler var. Yazarı Erbuğ Kaya, İthaki gibi bir yayınevi'nin kitabını bastığı ilk Türk yazarmış hatta tek bile olabilir emin değilim. Öyle olunca da, açıkçası hayatı dikkatimi çekti, nasıl yapmış, nereden başlamış, kitabını nasıl yayınlatmış diye merak ettim ve bir kaç röportajını okudum. (burada) Röportajının bir noktasında demiş ki ne mühendis ne de subay olmak istemediğim için eğitimlerimi yarıda bıraktım; parasızlık çekip ekmek mi alalım sigara mı diye düşündüğümüz zamanlar oldu demiş. Tam böyle demese de ben özet geçtim.

İşte tam o noktada benim kafa saat yönünün tersine dönmeye başladı. Ben hiç parasızlık çekmedim, gerçi ben ortaokulda tam ergenleşirken annemler çok parasızlık çekmişti acaba o noktada mı bir sorun oluştu, Furoyda sormak lazım. Su anda yan gelip yatıp kışın ortasında çilek yiyorum osura osura affedersiniz- gaz yapıyor da azıcık kendisi. Ben otobüse binmem deyip ağlamışlığım var zamanında siz de şahitsiniz, çünkü hep jeep'imin içinden geçerken otobüstekilere ağlıyordum eski zamanlarda. Öyle büyük şımartılmışım ki ben, hayatta golleri hep benim yerime başkası atsın diye beklemeye öyle alışmışım ki, o top kaleyi bir türlü bulamadıkça hayattan nefret ediyorum neden bir türlü gol olmuyor diye şikayet etme hakkını kendimde bulabiliyorum. Top orta sahada duruyor ben kalenin önünde bekliyorum, gidip almak yerine neden kimse bana gollük pas vermiyor diyebiliyorum. Hep ergen yakarışları...

Böyle derken içimdeki ergen ete kemiğe bürünüp gözlerimin önünde canlandı. Oturmuş bir elinde nutellalı ekmeği, bir elinde ipadi, bir taraftan lcd televizyonunda fiber hızdaki internetinden indirdiği dizileri izlerken, bir taraftan da utanmadan ergen ağıtları yakıyor. "Benim hayallerim neden gerçek olmuyor, benim hayallerim var, hayat çok adaletsiz..." daha neler neler..Tam olarak bu sahneyi gördüm. Lan eşşoğlueşşek, sen naptın da hayallerin gerçek olsun, ************** şeklinde o anda, o yaratığın ağzını burnunu kırmak istedim. Elimde o kadar imkan ve zaman varken hep oturup ağlamayı tercih etmişim. Gerçi anlıyorum neden öyle yaptığımı çünkü denersem aslında düşündüğüm gibi özel yeteneklerim olmadığını öğrenecektim ve bu kaldırabileceğim bir yıkım olmayacaktı. Evet itiraf ediyorum tek korkum bu, ne aç kalmak, ne işsiz kalmak, ne toplum baskısı.... Ama ya varsa... Ama yok işte, özel olan hiçbir yeteneğim yok, bunu da kendime itiraf ediyorum. Ama ya varsa...

Ömrüm boyunca "seviyorsan git konuş bence" gazıyla, "olacağı varsa olur" boş vermişliği arasında sıkışıp kalmış bir insan olarak  hep hareketsiz kaldım. Ne yeterince boş verebildim, ne cesaretimi toplayıp adım atabildim. Şimdi gidip konuşacağım galiba, seviyorsam konuşmam lazım, sonrada gelip 'olacağa varsa olur abi'nin yumuşak kollarına başımı gömüp ağlayacağım. Sonra yarın hiç bir şey yapmayacağım, olacağı varsa olacak, ve 'seviyorsan git konuş bence' ağzıma yüzüme sıvamaya devam edecek gaz fazlasıyla. Bir günüm öyle bir günüm böyle yaşayıp gideceğim. Başka türlüsü mümkün değil, bir çocuk, bir ergen ve benle...

Neyse gideyim de sınavamı çalışayım, bu kadar ara yeter, evlerde kirlendi ama, karnım da aç, yemek yiyip evi temizleyip ondan sonra mı çalışsam, evet evet, yemek yiyip dizi izleyim en iyisi akşam çalışırım....

18 Ocak 2013 Cuma

Başlık yok, birşey yok

Dışarıda bildiğiniz bahar havası hakim bir kaç gündür, sanki aylardan nisan olmuş da kimse bana haber vermemiş, niye uyandırmadınız lan kış bitti de. Bir ben mi uyuyorum, Bobo! Gün ışığına alışkın olmayan gözlerimin şaşkınlığını betimlemeye sıfat dahi bulamadım. Kör kör dolaştım caddelerde bugün kısık gözlerle, aklına fikir gelmiş mecnun bakışıyla, ışıkta parlayan edward edasıyla. Baharın gelmesiyle sarışın bacılarım şortlarını sakladıkları yerlerden çıkarmış, gerçi hiç saklamamış bile olabilirler ama bilemedim şimdi bana neyse, tüm güzelliklerini gözler  önüne sermek için yarışıyorlar. Sutun bacaklar, sarı saçlar salınıyor dört bir yanda, ama beylerimiz hala aynı çapulcu solmuş sweat ve bitli saçlarla, tamam bit olmasa bile bir canlı organizma yaşıyor o saçların içinde eminim.

Sezonda açılmış ya herkes el ele, sevgilisini kapan sokaklara atmış kendini. Ne sevgililer gününde, ne de bahar da insanların sevgilisi var diye ağızlarını burunları kıracak dereceye asla ulaşamamış hatta genelde umursamamış olan ben bu sefer çok pis etkilendim. Yanlış anlamayın "olan var olmayan var lan" şeklindeki bir kıskançlık ruh hali değildi hissettiklerim. Daha değişik bir şey, şöyle ki; içimdeki sesle tanışmıştınız onunla bu aralar biraz kırgınız, ayarını kaçırdı, kafamın içinde saçmalayıp duruyor. Bu sefer de tutturmuş "Senin bu hayattaki en büyük başarın bir koca bulmak olacak" diye. Niye taktı bilmiyorum ama alay ediyor benimle durmadan. Susmuyor, "ne uğraşıyorsun ki senin gibi birinin hayatının pik noktası evlendiği gündür, yapabileceğin başka bir şey yok" Böyle taktı anlamadım, susturamıyorum bir türlü, ama işin ilginci de hak vermiyor değilim, ne yapmayı bekliyorsam yüksek lisanslı iki çocuk annesi memur olmaktan başka- ki bu senaryodaki anne sıfatını attığınızda diğerleri değer yitirip hiç bir şey yapmamış evde kalmış memura dönüyorum-, ne olacaksam sanki, he başkan olacam, başka olacam.

Sonra giderek ergenleştiğimi fark ettim, ergenlik bulaşıcı bir şey olabilir, çevrenizdeki ergen miktarını belirli sayının altında tutmaya özen gösterin. Taarkan diye bayılan konser zavallısına dönüşmeme ramak var, murat cemcir ne?. Harbiden ne yani, adam kırk yaşında, yirmi altı yaşındayken artiz olacam diye istanbula gitmiş bir insan evladı. Gerçi bana ne isterse ingiliz arşidükü earl greyin  torunu olsun, ne yani, bu mu yani? Adamı ünlü olmadan önce görsem varlığını bile farketmezdim, bu kadar mı aciz hallerdeyim, iki yüzlülüğümden utandım. Aynı şeyleri joaquin içinde geçerli, kendimi başkalarının hayallerine bu kadar saçmaca kaptırabiliyorsam akıl dediğimiz şey benim hangi noktama düşüyor? (Adamlara saygım sonsuz yalnış anlaşılmasın sanki aşağılıyormuşum gibi oldu, sadece demek istediğim oyuncu olmasalardı benim ne göreceğimdi ki tüm eleştirim kendime)

Herkesi eleştirmekte bol keseden atan ben, kendime gelince neden böyle birden değişiyorum.  Hayatımın ufacık bir noktasında bile elle tutabileceğim bir şey yok. Para çok diye mühendislik okumadım mı, kesin iş bulurum çıkınca, kimi kandırıyorum? Ben istemesem, ısrar etsem, vazgeçmesem, kim beni nasıl gönderirdi o okula, hiç kimse, ben yazdım on dört tane farklı okuldaki bilgisayar mühendisliğini o forma, suçlu aranacaksa ben yaptım. Otobüste kulağında kulaklıkla müzik dinlerken ritme uyup kafasını bile sallayamayan ben, bağırarak şarkı söyleme hayallerini neremle uyduruyorum, aklımla olmadığı kesin. Korkaklığıma rağmen oynadığım kahraman rolünden utandım.

Böyle ruh halleri içerisinde artık bir süre bloga yazmamaya karar verdim. Zaten yazdıklarımı gözden geçirdim de elimin ayarı yokmuş, milletin ağzının ayarı olmaz aklına geleni söyler, bense aklıma geleni yazmışım, yazmamam gereken. İçimi deştikçe yazacağım diye iyice depresifleşiyorum, yazarken fark etmediğim garip ruh hallerine giriyorum, az önce yukarıdaki örnekte yaptığım gibi geyik yapacağım diye başlayıp sıçıp sıvayıp bırakıyorum. Blog benim için şu an zaman kaybına dönüşmeye başladı, yıllar önce yaptığım hataları yapmayacağım bu sefer, boş oyuncaklarla oyalanıp, suçu da başkalarına atmayacağım. Daha vaktim varken son bir kez daha deneyeceğim, saçmalıklardan, geyiklerden tüm dikkat dağıtan şeylerden uzakta.

Gerçi şu an yarattığım kız karakter bir kezban,ne yapmaya çalıştığını bilmeden büyük laflar  etmeye çalışıyor. Cümlelerim grinin elli tonunda, ilk okul çocuğunun öğrendiği kelimeyi ilk kez bir cümle içinde kullanması gibi yalandan. Konu ise tivilayttan az hallice, benimkiler parlamıyor sadece. Yazdığım her şeyi yırtıp atmama tek engel varsa o da ben hala o erkek karakterin hikayesine inanıyorum, çünkü bende onun gibi bir hayalin peşinden koşuyorum ta ki o hayal tüm dünyamı mahvedene kadar da vazgeçmeyeceğim. Ama bu ilk, emekleyen bir çocuk gibi yürüyorum daha, ayakta zor duruyorum belki, ama ya koşmayı öğreneceğim ya da ben o ayağı kıracağım. Son bir kez daha atışımı yapıyorum, ya olacak ya da olmayacak ama bu sefer odaklanarak, tüm saçmalıklardan arınarak. İç ses bu lafımda sana, hayatımdaki tek başarım düşündüğün gibi olmayacak, ya başka şeyler başaracağım ya da başarızlığımı kabul edeceğim ama başarım o düşündüğün şey olmayacak. Son bir kez daha. Sonrasında ise ben vazgeçtikten sonra kimse istememiş ne fark eder.
İnsan garip yaratık.

Mad World by Gary Jules on Grooveshark

15 Ocak 2013 Salı

Maldoror'un Şarkıları

Maldoror'un Şarkıları; Lautreamont'un tek kitabı, 1869 tarihli. Değişik, rahatsız edici, katlanılmaz derece kötülüklerle dolu, ama öyle bir dili var ki hayran kalmamak elde değil. Andre Gilde onun esrini "altıncı şarkısını okuduktan sonra kendi yapıtlarımdan utandım" diye tanımlarken Ahmet Hamdi Tanpınar'ın tanımlası ise "Bunca içkiden sonra kendinize bir de kuduz aşısı yaptırın buradan çıkınca, ve sayıklamalarınızı yazıya dökün. Sabah okuduğunuzda yepyeni bir Lautreamont ile karşılaşacaksınız" şeklinde oldukça ağır. Evet bence de yazdıkları sayıklamalardan ibaret ama insan merak etmeden duramıyor bir insanın sayıklaması nasıl bu derece etkileyeci olabilir. Hem sonuçta ne kadar düz yazı gibi dursa da yazdıkları, şiir olarak kabul ediliyor ve her şiir de biraz sayıklama içermez mi en nihayetinde, hem kendi de farkında ki düşüncelerinin tuhaf karşılandığının .

Yarattığı karakter Maldoror şeytanın belki de ta kendisi, Lautreamont ilk şarkısında insana duyduğu nefreti anlatırken, daha sonra tüm öfkesini Tanrıya yöneltiyor. Tanrıyı tüm gücüyle kabul etmesine rağmen onu gösteriş meraklısı, insanlara acı vermekten zevk alan, tüm kötülüklerin sebebi olarak tanımlıyor, sanki babasına küsmüş bir çocuk gibi, Tanrı'nın kendisini kötülüklerle dolu bu dünyaya bu kadar acı için, eziyet çekmesi için göndermesini kabullenemiyor bir bakıma ve Maldoror'un tek bir savaşı var o da Tanrı'ya karşı. "Yaşamı bir yara gibi karşıladım ve intiharın yarayı iyileştirmesini yasakladım. İsterim ki, sonsuzluğunun her anında bu açık çatlağı görsün Yaratıcı. Ona verdiğim cezadır bu" diyerekten nefretini en yalın haliyle anlatıyor. Ama yazar sözünü tutamıyor ve yirmili yaşlarının başında intihar ederek ayrılıyor arkasında bir sürü gizem bırakarak bu dünyadan.

Benim için bu kitap kesinlikle rahatsız edici, parçaları bir bütünü oluşturamayan sayıklamalar sadece, çoğu düşüncesi benim Yaratıcı inanışımın tamamen zıttı, O Maldoror'u yüceltirken ben Maldoror'dan nefret ediyorum ve belki Maldoror'u yüceltmiyor aslında sadece sormak istiyor bu canavarı yaratan da sen değil misin diye Tanrı'ya.
Ama  tüm bunlara rağmen kitabı sevmekten de geri duramıyorum, garip bir şekilde etkilemeyi başarıyor beni yazar ve kitabın bir baş ucu kitabı olmasına engel olamayıp sürekli yanımda taşıyorum, hem o parçalar öyle güzel oluşturulmuş ki böyle bir yetenek için nelerden vazgeçmezdim?

Belki  zaten tanıyorsunuz onu,  hem kimbilir belki de Joker onun eseriydi, Maldoror'un ta kendisiydi, bir çizgi roman kötüsü olmadan önce;  "Yaşamın boyunca, istisnasız hepsi de budalaca işler yapan dar omuzlu insanlar gördüm ve çoğu türdeşlerini şaşkına çevirip ruhları türlü şekilde baştan çıkarırlardı. Eylemlerine gerekçe olarak 'ün'ü gösterirlerdi. Onları görünce herkes gibi gülmek istedim ben de; ama böylesine tuhaf bir öykünme olanaksızdı benim için. Keskin ağızlı bir bıçak aldım, dudaklarımın birleştiği yerlerde etimde yaralar açtım. Amacıma ulaştığımı sandım bir an. Kendi ellerimle yaralar açtığım bu ağıza baktım aynada! Bir yanılgıydı! İki yaradan akan kan, gerçekten başkalarının gülüşü olup olmadığını anlamama engel oluyordu aslında."
....

"Öteki gezegenlerin halkları; bütün evren; onu cömertçe yaratan tanrı, sana yakarıyorum: İyi bir insan göster bana!...Lütfun on katına çıkarsın doğal güçlerimi; çünkü bu canavarı görünce şaşkınlıktan ölebilirim: daha azı için bile ölünebilir"
....

"Bana söylediklerine göre bir erkekle bir kadının oğluymuşum. Bu hayrete düşürüyor beni...daha üst düzeyde olduğumu sanırdım! Hem zaten bence bir önemi yok nereden geldiğimin. Ben, kendi payıma, kendi istencime bağlı olsaydı, açlığı fırtınalarla dost olan dişi köpekbalığı ile yırtıcılığı ile ünlü kaplanın oğlu olmak isterdim: bunca kötü olmazdım."
......

"Mutlu olduğunu görüyor düşünde; vucut yapısının değiştiğini; ya da en azından bir erguvan bulutunun üzerinde, yapıca kendisine benzeyen varlıkların yaşadığı bir başka gezegene uçtuğunu. Ne yazık ki şafak sökünceye kadar sürüyor düşü. Çevresinde çiçeklerin halka olup, uçsuz bucaksız, çılgın taçlar halinde raks ettiklerini, kendisi, büyüsel güzellikte bir insanoğlunun kolları arasında sevda ezgileri söylerken, hoşların hoşu çiçek kokularının içine işlediğini görüyor düşünde. Ama kollarıyla sardığı bir seher vakti sisinden başka birşey değil; ve uyandığında kolları saramayacak artık bu buğuyu. Uyanma hünsa, uyanma daha. Niçin inanmak istemiyorsun bana? Uyu, hep uyu. Sen mutluluğun çılgınca umudunun peşindeyken göğsün havayla şişsin, izin veriyorum buna, ama açma gözlerini. Ah! Açma gözlerini! Seni bu durumda bırakıp gitmek istiyorum, uykudan uyanışına tanık olmamak için. Belki birgün kalın bir kitabın tutkulu sayfalarında, içeriğinden ve çıkan derslerden ürke ürke öykünü anlatacağım senin. Şimdiye kadar yapamadım bunu; çünkü, ne zaman bir girişimde bulunmak istesem, gözyaşı sağanakları iniyordu kağıdın üzerine ve parmaklarım titriyordu, ve elbette yaşlılıktan değil. Ama, bunu göze almak istiyorum sonunda. Senin büyük mutsuzluğunu her düşünüşümde, bir kadından daha güçlü olmadığım, küçük bir kız gibi kendimden geçtiğim için kızıyorum kendime. Uyu, hep uyu; ama açma gözlerini! Her gün senin için tanrıya yakarmayı unutmayacağım(kendim için olsaydı, kesinlikle yakarmazdım.) İçin rahat olsun !"
...........................

"Çorak ve iç karartıcı bir ufkun bezekleri ruhumun derinliklerinden yükselirken, ben, karyolamın baş ucuna yaslanmış, acıma düşlerine dalıyor ve insanlar için utanıyorum! Karayelin ikiye biçtiği tayfa dört saatlik gece nöbetini tuttuktan sonra, hamağına kavuşmaya can atar: Neden bu avuntu esirgendi benden? İsteyerek benzeşlerim kadar alçaldığım ve bir gezegenin katı kabuğuna zincirlenmiş yazgımız ve sapkın ruhumuzun özü üzerine yakınmaya bir başkasından daha az hakkım olduğu  düşüncesi, tıpkı bir nal çivisi gibi işliyor içime. Grizu patlamasının nice aileyi yok ettiği görülmüştür; ama, yıkıntıların ve zararlı gazların ortasında ölüm neredeyse ansızın bastırdığı için, can çekişmeleri pek kısa sürmüştür. Ben.... tıpkı bir bazalt gibi yaşıyorum! Yaşamın başlangıcında olduğu gibi ortasında da melekler kendileriyle benzeşirler; bense nicedir benzemiyorum kendime artık. Bir mercan adaları kuşağına sıkışmış bir göl gibi, zekamızın sınırları içine kapatılmış olan insan ve ben, kötü yazgı ve mutsuzluğa karşı kendimizi savunmak için güçlerimizi birleştirmek yerine, sanki birbirimizi kılıçla yaralamışız gibi, öfke içinde titreyip ters yönlere saparak ayrıldık! Birimizin, ötekinde yarattığı hor görüyü anladığı söylenebilir. Görece bir saygınlığın devindirici gücünün ittiği bizler, rakibimizi yanıltmak için sabırsızlık gösteriyorduk; her birimiz kendi yerinde kalıyor ve ilan edilen barışın korunmasının olanaksızlığını biliyor.Eh, öyle olsun! madem ki birbirimizin öldüresiye düşmanıyız, insana karşı yaptığım savaş varsın sonsuza uzansın. İster yıkıcı bir utku kazanayım, ister yenik düşeyim, güzel olacak savaş: Ben, tek başıma, insanlığa karşı. Ağaç ya da demirden  yapılmış silahlar kullanmayacağım; topraktan çıkartılan maden katmanlarını ayağımla geri göndereceğim: Harpın güçlü ve meleksi ses, benim parmaklarımda, korkunç bir tılsıma dönüşecek. İnsan denen bu yüce maymun, kızıl somaki mızrağını göğsüme sapladı, nice pusuda; ne denli görkemli olursa olsunlar, bir asker göstermez yaralarını. İki tarafa da acı verecek bu korkunç savaş; inatla birbirlerini yok etmeye çalışan iki dost, ne yıkım!" (Maldoror'un sözleri)
...............

"Kadiri Mutlak'ın, birgün, o insan denen garip ve mikroskobik yaratıkları bir gezegene göndermekten şaşırtıcı bir zevk almasının nedenini anlayamayan ve güzelliğin bitimsiz karikatürleri olan sizler, öyleyse dinleyin beni ve yüzünüz kızarmasın. Siz kemikler ve yağlar, utanmakta haklısınız hiç kuşkusuz, ama dinleyin beni. Yardıma çağırmıyorum zekanızı; içine saldığınız korku yüzünden kanını dışarı attırabilirsiniz. Unutun onu ve tutarlı olun kendinizle... Artık yeter olsun baskılar.


****************

13 Ocak 2013 Pazar

Les Miserables




Müzikallere olan zaafım yüzünden mi bilmiyorum ama uzun zamandır sinemada -Hobbit hariç- beni bu kadar tatmin eden bir yapım izlememiştim. Geçirdiğim her dakikaya değdi. Şarkılar zaten muhteşem ötesi ki bildiğim kadarıyla Broadway oyunun sinema uyarlaması film yani aynı şarkılar kullanılmış, sadece seslendirenler farklı. 

Oyunculuklara ise hayran kaldım, filmin tek hatası bence Russell Crowe olmuş, keşke kariyerini A Beautiful Mind ile sonlandırsaymış diye düşünmeden edemiyorum ne zaman o adamı izlesem. Bir de ben artık Helana Bonham Carter'ı hep aynı roller, hem aynı karakterlerde, aynı kostüm ve aynı saç makyajla görmekten çok bayıldım. Kadının Harry Potter'dan, Tim Burton filmleri de dahil bu filme kadar hep aynı karakteri oynaması artık midemi bulandırmaya başladı açıkçası.  

Filmin bir yıldızı varsa bence çocuk Cosette'i oynayan Isabelle Allen'dır ki yönetmen de öyle düşünmüş olacak, filmin posterinde onu kullanmayı tercih etmiş. Ve bence ikinci yıldız ise Anne Hathaway. Kadın muhteşem bir iş çıkarmış, hem şarkıları muhteşem şekilde söyleyip (muhteşemden kastım sesin güzelliği falan değil duyguyu vermesi) hem de öyle büyük oynamış ki sanki karşımda gerçekten o kadın (çocuk) ağlıyormuş gibi hissettim ve ben de kadının tüm sahnelerinde ağlamama engel olamadım. Evet yanınızda peçete falan götürün, ben ömrümde ilk defa bir sinema salonunda salya sümük ağladım. Zaten bu performansıyla da şu anda Oscar'a aday kendisi. 

Bir de Enjolras'ı oynayan Aoran Tveit kıvırcık saçla çok süper olmuş, gerçekteki halini bilmesem kaptıracaktım direnişin genç ve yakışıklı liderine kalbimi. 


Enjolras-Marius
Şarkılar ise hepsi bir birinden güzel, Red&Black olsun, I Dreamed a Dream olsun, Look Down olsun, Do You Hear the People Sing olsun muhteşem ötesi hepsi ama benim favorim Marius ve Enjolras'ın birlikte söylediği ve Marius'un barikatın çocuklarına aşkını anlatması üzerine Enjolrasın  Who cares about your lonely soul? diye başlayıp yoksa bunlar senin gibi zengin bir çocuğa oyun gibi mi geliyor şeklinde giydirdiği favori sahnelerimden olan o sahnede söyledikleri ;

Red - the blood of angry men!
Black - the dark of ages past!
Red - a world about to dawn!
Black - the night that ends at last!,

şeklinde ilerleyen Red&Black şarkısı oldu.




Ayrıca  Anne Hathaway'in muhteşem şekilde seslendirdiği I Dreamed a Dream;

But the tigers come at night
With their voices soft as thunder
As they tear your hope apart

As they turn your dream to shame

şarkısını ve o sahneyi es geçmem imkansız. Sinema tarihinin en etkileyici sahnelerinden biri olduğunu düşünüyorum kendi adıma. Kesinlikle gidip canlı canlı müzikalini izlemem gerektiğini de düşünüyorum artık. 

İzlerken bir şeyi daha fark ettim, ben Sefiller kitabını okudum ama kitaba dair aklımda sadece kırıntılar kalmış,bir de 13 yaşımda ne anladıysam artık kitaptan. Tekrardan okuyacağım elime Türkçe'sini geçirdiğim vakit.

Müzikalleri seviyorsanız bu müzikali sinema salonunda izleme şansını kaçırmayın derim. Gidin, izleyin ama sinema salonundan psikolojiniz bozularak çıkmayı da göze alın, çünkü görecekleriniz sadece sefillerden ibaret.


10 Ocak 2013 Perşembe

Hayat senaryoların neden bu kadar sıradan?

Benim de bir kocam olsun isterim. Önce görkemli bir düğün yapılır, ben beyazlar içinde koca götümle kendimi arwen oldum sanıp salınırken, aslında gayet vasat olan ama bana prens gibi görünen kocacığım  pistin ortasında oğuz yılmaz şarkılarında seymen style dans eder. Ama tüm o alaturkalığımıza rağmen bir leonard cohen şarkısıyla yapmamız lazım açılış dansımızı, ya da ben bilmem o karar versin. Bir sürü elleri öpülesi yeni akrabalarım olur, akraba candır, çoğalsınlar amca,dayı,teyze sayısı 2 katına çıksın, dört köşe akraba, hısım dolsun. Kocacığım için yemekler hazırlarım, o da ödül olarak beni haftasonları alışveriş merkezine götürür. Birlikte mağazaların vitrinleri önünde dolaşırız el ele, en az yirmi çift ayakkabımız olur, sonra ikea'ya gideriz o ayakkabıları saklamak için dolaplar almalı. Ama hep alışveriş yapmak olmaz, bazende sinemaya gitmek lazım, sonuçta kültürlü insanlarız, kapitalizmi sevmez sanatı destekleriz, hangi filme gitsek acaba, beş minare olabilir bence. Her sabah aynı saatte kalkıp işe gidip geri döneriz, ben sofrayı hazırlar, bulaşıkları yıkar sonra da tv karşısında kocam ne izliyorsa artık oturup onu izlerim. Sonra yavaştan havalar ısınmaya mı başladı ne, yaz yaklaştı tatil planları yapmak lazım. Bir yıl boyunca çalıştığımız paraları bodruma kadar gidip bir havuzun kenarında yiyelim, bir taraftan da seneye parise, romaya gitme hayalleri kuralım. Ama gelecek sene gelince aldığımız ayakkabı sayısı kırka çıktığı için o senede antalyaya gidelim, uff daha mutfak dolapları yenilenecek. Sonra üç çocuğumuz olsun, üremek lazım, tek derdimiz o olduğundan. O çocuklarla ruhumuzun yıllardır kullanmadığımız bir parçası yeniden harekete geçer sonra. Yıllardır her hareketi programlanmış bir saatle ilerleyen robotlar olarak mutlu mutlu çocuğumuzun geleceği için hayaller kurarız, hangi okula gidecek, büyüyünce ne iş yapacak hepsine karar verelim ki ona düşünecek birşey kalmasın. Bir ev, bir araba, üç de çocuk bizden mutlusu mu olur?(Kıçımı kaşıyım aman nazar değmesin) Sonra ve çok sonra bir vakit çekip gideriz arkamızda bir kaç DNA'mızı bırakmanın huzuruyla.

Ben de zengin olmak isterim. Kapımın önünde her marka alman arabası sıralansı iri ufaklı. Belki de bir italyan araba koleksiyonu bir de, yağım çok istediğim yere sürebilirim. Bir tepenin üzerinde kocaman bir malikanem olsun. Sonra belki bir yalı alırım istanbuldan. Yazın bodrumdaki evimde yaşarım. Kafama esdikçe istediğim ülkeye giderim ama nedense hep kafama birinci dünya ülkeleri essin, fakirliği görmeye katlanamam çünkü. Sonra bir mankenle evlenirim çünkü sahip olduğum herşey gibi eşimde şaşalı olmalı görüntüsüyle, eskidi mi atar yenisini alırım. İstediğimi yer, istediğimi giyer, istediğimi görür, istediğimi severim.Ben nasıl görürsem dünya öyledir, bakarsın bir gün orman, bir bakarsın ben istemişim bir gün rezidans. Yiyip içip gezip sonra ve çok sonra bir vakit, arkamda bir kaç DNA ve miras kavgası bırakıp çekip giderim dünyadan.

Ben de siyasetle uğraşmak isterim. Oturduğum koltukta ceviz sütüyle, altın çileklerle beslenirken çocuğuna yemek bulamadı diye intihar eden anneye, halkıma, kemerini sık altyazılı, ekonomimiz ne kadar da güzel diye anlatarak seslenişler dizerim. Ülkeyi öyle bir yönetirim ki bir kitabı masaya çarparım, küçük esnaf ölür, bir gülümserim dünkü müteahhit ağa olur. Ülkenin yarısı tapar bana, ama bir kısmı için diktatör olmuşum ne farkeder, her zaman beni takip edecek bir kaç koyun sürüm olduktan sonra. Niyetim iyi aslında, ülkeyi kalkındırmak ama kalkınmaktan anladığımız farklıysa halkımın bir kaçından bana ne. Bende başkan olmak isterim. Siyah kurşun geçirmez arabalarımın içinden oğlunu bir kurşunla kaybetmiş vatandaşlarıma el sallamak isterim. Her zaman bir kurban olur, napabilirim. İngiltere kraliçesiyle kahvaltı, arap şeyhiyle akşam yemeği, amerikan başkanıyla brunch yapmak isterim. Eğitim önemli her şehre üniversiteler açarım, çocuklarımı da harvardlara yollarım, bina demek eğitimdir çünkü. İnsanlardan beni ikna etmeleri için akrobatik hareketler yapmalarını talep edebilirim. Vatandaşlarımı çok severim yorulmasın onlar diye onlar için hayallerini bile ben kurarım. Ne giyceklerine, ye içeceklerine, nerede, ne şekilde üreyeceklerine hepsine ben karar veririm ki halkım düşünüp yorulmasın, çok severim ben halkımı. Daha neler yaparım, neler de burda anlatmak yerine halkımı şaşırtmayı tercih ederim. Sonra ve çok sonra bir vakit, arkamda bir kaç DNA, yüklü bir miras ve birkaç sokak ve cadde ismi bırakıp çeker giderim buralardan.

Ben aslında ünlü olmak isterim, bir futbolcu olur, oyuncu olur, manken olur, şarkıcı olur farketmez. Hiç beyin hücresi kullanmadan sadece fiziksel özelliklerimle milyonları cebime indirip, diğer milyonları da kendime hayran bırakmak isterim. Hiç bir şey üretmediğim halde, bir güçlü bacak, bir güzel göz, ince bir bel, titrerken güzel tınılar çıkaran bir kaç ses teli yüzünden sanatçı ya da sporcu olarak anılırım bende. Bu ülkenin nadide bir sanatçısı olurum bende. Yarışmalar düzenler o koltuklarda başka insanların karşımda yaptıkları şebekliklerle alay ederek jürilik yaparım. Baksana şu genlere, ben tanrı tarafından seçilmiş olanım, tabii ki diğerlerini de ben seçerim. Sonra çok zengin olurum hoop ikinci paragrafa geçerim ve arkamda bikinili pozlar, bir kaç dımtıs, iki bayık bakış bırakıp göçer giderim, bu sefer DNA'dan pek emin değilim.

Ya aslında ben yazar olmak isterim. Aklımda çok süper fikirler var, güçlü bir erkek figürü, zayıf kız,   büyük bir aşk, doğa üstü bir kaç öğe, kitabımın birinin konusu bu olur. Belki kız da güçlü olur bir diğerinde ama hepsinde erkek figürüm güçlüdür. Bazen ciddileşmek isterim, ruhsal sorunlar yaşayan bir karakter üzerinden halka, topluma göndermeler yaparım, öyle iddialı cümleler kurarım ki facebookta paylaşmadan duramazsınız. Kelimeleri öyle bir şekilde bir araya getiririm ki, topluca bir anlam ifade etmiyor olsalar bile tınısına kapılıp, anlamlar yüklersiniz. Kırmızı perde derim, o perde ile kahramanın iç dünyasını tanımladığımı tartışır edebiyat dünyası, halbuki demek istediğim o perdenin sadece kırmızı olduğudur.Sembolizme tapar, ne kadar da çok severiz anlamlar yüklemeyi. Sonra aynı matematiksel formüllerle senaryolar yazarım, çıkıp twitterdan hayranlarıma selam çakarım. Yada ben uğraşmam bir yapımcı sadece seks anlattığım kitabın filmini çekmeye kalkar. Sonuçta iki kere iki hep dörttür, dünya kabul etmez ikinin ikiyle çarpılıp da beş vermesini. Büyük ihtimalle de arkamda bir intihar mektubu bırakıp da giderim.

Ben aslında ne isterim? Hiç bir şey bırakmadan gidemez miyim ardımda? Ya da bir parçam o dağın ardında, bir parçam o denizin ortasında hepsi o kadar dağınık şekilde sahipsiz, kimse bilmeden o parçaların sahibini çekip gitsem olmaz mı? Ne zengin, ne fakir, ne memur, ne sanatçı, ne evsiz, ne bohem, ne öğrenci, ne öğretmen, ne anne ne çocuk, ne politikacı, ne vatandaş.... hiç olmasam olmaz mı?

9 Ocak 2013 Çarşamba

Hep aynı makara


Bir mühendisin hayallerin peşinden koşma hikayesi.

Oğuz Cemcir: Süt anneciğim izninizle ben kaçıyorum, niye? Hayallerimin peşinden koşucam çünkü. Bu.
..................
Üsküdara Giderken Bölüm 12, Park Sahnesi

Oğuz Cemcir ve Selçuk bankta Oğuz Cemcirin istifası üzerine konuşurlar;


-Selçuk: İlerde bende de böyle dengesizlikler olacak mı acaba ya?

-Oğuz Cemcir:  Ulan ne dengesizliği, hayallerimin peşinden koşacam ben, Erdem yaptı madem bende yapacam.

-S:  Anlat bakıyım neymiş hayallerin, belki bir faydamız dokunur.

-OC:  İşte o yok ya...Günlerdir düşünüyorum net bir hayal yok.

-S:  Nasıl yok ya? Hiç mi çocukluk hayalin yok? Ne olmak istiyordun çocukken.

-OC:  Futbolcu.

-S:  Geç.

-OC:  Rockstar

-S:   Allah bizi korumuş, başka?

-OC:  Oyuncu, dizi olur, film olur...

-S:  He, bak o olur ama sektör kötü herkes birbirinin kuyusunu kazıyor.

-OC:  Doğru söylüyorsun lan, o sektörden çok arkadaşım var, hep ağlıyorlar, hep ağlıyorlar, hiç bulaşmamayım ben ya. Astronot olaydım iyiydi ya, çocukken hep özenirdim lan

-S:  Napacan aya mı çıkıcan?

-OC:  Kadıköy taksim arası dolmuş çekicem abicim. Aya mı çıkıcan diyor ya, oğlum ne görev verirlerse onu yapıcam işte ya. Uzaya ilk çıkan Türk ben olacam belki. Düşünsene oğlum Oğuz Cemcir uzayda. Bu.

-S:  Oğlum bende onu diyorum işte. Ne iş verecekler, en fazla pilot olursun.

- OC:  Pilot diyor ya, astronot diyorum pilot diyor ya, ben kimle konuşuyorum, ne anlatıyorum, kime anlatıyorum yaaa.

-S:  Ulan Oğuz Cemcir, bu ülkedeki bütün inşaat mühendislerini pilot yaptılar, azıcık uğraşsalar senden bile pilot çıkarırlar.

-OC:  Bağırma bana, bağırma bana, artizlik yapma.

-Külhanbeyi: Gençler kaçmamız lazım.

Bu konuşma tüm türkiyedeki mühendislerin bir özetidir arkadaş, dizinin tamamı ise türkiyedeki mühendislik anlayışı ve iş sistemiyle topluca alay edilmesidir. Ben böyle cesurca yazılmış bir dizi daha da görmedimdi, adam bir bölümde açıkça cemaat ifadesini kullanarak sisteme giydirdi (bknz: "Ofis insanı da bir cemaatin üyesidir, ama senin düşündüğün manada değil liseli, ayrıca senin düşündüğün manada üyelik bir çok şirkete girmek için ön şarttır." repliği, ya da Oğuz Cemcirin kız bulma konusunda " Abilere mi açsam durumu, onlar bir kız bulsalar, bulurlar. Ama olmaz ya yıllardır aramıyorum adamları, aboneliklerimi de iptal ettirdim, ayıp olur" repliği)

Neden seviliyorsun selçuk aydemir, işte bu yüzden. Sen tüm üniversite mezunu sistem içinde ezilmişlerin halk kahramanısın. Uyuz olup, kıskanmak daha normal bir davranış olurdu belki ama sadece saygı duyuyorum, hep senin yerinde olmak istemiştim galiba. Bu ülkede erkek olaydım iyiydi.

Go away! I'm reading.


Hayatta nefret ettiğim bir sürü şeyin sadece birisi ben kitap okurken insanların gelip ne okuyorsun diye sorması. Çok sinir oluyorum biri gelip de ne okuyorsun dediğinde; böyle içimde ansızın o sorunun sahibine karşı fiziksel zarar verme isteği uyanıyor ama allahtan hukukta ceza sistemi diye bir şey var da vazgeçiyorum. Sonra o soru sahibi organizmaya sözlü zarar vermeye karar veriyorum ama bu sefer de etik ve ahlaki  değerlerim, yetiştiriliş tarzım, salon kadını çizgim, engel oluyor. Elimden sadece "sen geyiğin anca bu kadarını layıksın gereksiz varlık" alt ifadesini içeren "kitap" cevabını veriyorum o ne okuyorsun sorusuna. Ama şimdiye kadar o cevapla insanı hayal dünyasından koparma eylemine ara veren bir yaratıkla karşılaşmadım, sonuç hep hüsran oluyor, korkunç elleriyle kendi sıkıcı dünyalarına çekiveriyorlar beni " ee anlat kardeş" nidalarıyla birlikte.

Dünya üzerinde bu konu da benimle aynı hisleri yaşayan birileri varmış ve benim gibi oturup yakınmak yerine harekete geçip insanlık tarihine çok büyük katkıda bulunmuşlar, hem de beleşe. Erin Bowman adındaki bir blogger ve arkadaşları çok güzel ve işlevsel, mesaj kaygılı kitap kapakları dizayn etmişler, okuyan insanları dış dünyadan ayırmaya yardımcı olacak bir kalkan görevi görecek şekilde. Gerçi kim anlayıp ta okuyup da geri durur bilemiyorum, etkisi konusunda norveçli bilim adamları henüz sayısal sonuçlara ulaşamadılar ama belki buradan indirip, deneyebiliriz işe yarayıp yaramadığını.

Kapaklar üç set halinde dizayn edilmiş. Aşağıdaki linklerden istediğiniz seti ya da hepsini pdf olarak indirip sonra da bastırmak süretiyle çok eğlenceli kitap kapaklarına sahip olabilirsiniz, insanları uzak tutmak gibi bir niyetiniz yoksa bile, pembe dizi posterinden yapılmış iğrenç kapaklı kitapları saklamak ya da halk içinde murat boz hayranı ergen modeline dönmekten korkup, okumaya utandığınız (bkz. Twilight) kitapları kamufle etmek için oldukça işe yararlar bence. Ben özellikle üçüncü sete bayıldım, In forks yerine; In mordor, send help yapsalardı daha güzel olurmuş ama olsun belki bir fotoşopla bende kendime türkçe olarak istediğimi yaparım canım isterse, ama çok tembel olduğumdan elimdekilerle yetinmeyi bilirim, o sebeple ben galiba en iddalı olan go away'i kullanacağım. Siz hangisini tercih edersiniz?

Birinci set: Go away. I’m Reading. //  Reading > Talking   //  Team Reading 





Üçüncü set: At Hogwarts // In Narnia // Mt. Doom (LotR) // In the Arena (Hunger Games) // In Forks (Twilight)




8 Ocak 2013 Salı

Won't be needing somebody when you come to die


"Perhaps the greatest faculty our minds possess is the ability to cope with pain. Classic thinking teaches us of the four doors of the mind, which everyone moves through according to their need.

First is the door of sleep. Sleep offers us a retreat from the world and all its pain. Sleep marks passing time, giving us distance from the things that have hurt us. When a person is wounded they will often fall unconscious. Similarly, someone who hears traumatic news will often swoon or faint. This is the mind's way of protecting itself from pain by stepping through the first door.

Second is the door of forgetting. Some wounds are too deep to heal, or too deep to heal quickly. In addition, many memories are simply painful, and there is no healing to be done. The saying 'time heals all wounds' is false. Time heals most wounds. The rest are hidden behind this door.

Third is the door of madness. There are times when the mind is dealt such a blow it hides itself in insanity. While this may not seem beneficial, it is. There are times when reality is nothing but pain, and to escape that pain the mind must leave reality behind. 

Last is the door of death. The final resort. Nothing can hurt us after we are dead, or so we have been told."

Patrick Rothfuss

Three White Horses by Andrew Bird on Grooveshark

5 Ocak 2013 Cumartesi

Newyorka uçuşun elli tonu

San Francisco Havaalanı

Yolculuğun bir gün öncesinde yani kendisi 24 aralık olur ben sandım ki christmas o gün. Durakta okumuştum ki chritmas günü otobüs seferleri olmayacak ama 24 ü chritmas sanıyorum ya ben o kadar rahatım ki sabah kalkacak otobüse binip gideceğim diye. Aksam olmuş saat yedi Google maps den bakayım dedim mal Google bana yürü diyor nereye yürüyorum kesin bir hata olmalı derken uyandım ben chritmas dedikleri 25miş yani benim yola çıkacağım vakit. Ben bir panik oldum sardı korkular gelecek yıllar... Bir taraftan kendime ağzıma alınmayacak sözlerle giydiriyorum (çok rencide ettim zavallı kendimi) bir taraftan da ellerim havada zıplayarak napacağım  napacağım diye çığlıklar atıyorum.

Bir ara nasıl olduysak artık bir kaç kan hücresi beynime ulaşmayı başardı da taksi diye birşeyin olduğunu hatırlayıverdim. Hemen hayatımın Google'ına sordum bana bir taksi numarası ver diye.#iyikvarsıngoogle. Sonra aradım taksiyi ama bir türlü bağlanmıyor napacağım allahım. Taksi durağına gideyim bari otobüsle. Chritmas Eve son otobüsü  sekizde downtown'a giden. Gidip geri dönmek için sadece bir saatim var. Üstüme bir mont alıp pijamalarla attım kendimi sokağa. Oksijen iyi gelmiş olacak aklıma geldi evde telefon çekmediğinden mutevellit ondan bağlanmamış olabilirim birde şansımı şimdi deneyeyim diyerekten tekrar aradım. Neyse Allah'tan bu sefer ulaşım da hemen sabah 7:20 ye rezarvasyonumu yapıp kapıdan geri döndüm. ( yalnız tüm bunları cep telefonunun not defterine yazıyorum uçakta acayip ergen hallerdeyim, yalnızkalmaistiyorumtaammı)


Bütün gece heyecanlandım mı artık ne yaptıysam uyuyamadım(yok ne heyecanı, önceki gün öğlen üçte kalkarsan uyuyamazsın tabi)  saat üç oldu ben hiç uyumayım artık  diye düşündüm. Sonra saat dört oldu "kalkıyım artık mal mal tavanı izleyip hayal kuranaca azıcık dizi bakıp başkalarının hayallerini izleyebilirim bence, hem iki saatliğine uyusam mal gibi olurum"  diye düşüncelere gark olmuşken sonrasını hatırlamıyorum.  Sonrası bir sürü taksi ,cemcir ve newyork temalı rüyalar ve daha sonrası çalar saat. Kalktım, çişimi yaptım yüzümü yıkadım üstümü giydim yemeğimi yedim taksiye bindim uçağa bindim newyorktayım demek isterdim ama bu genç kızın gizli yaşamı o kadar kolay değil işte. (Ne genç kızı ergen allahım tipe bak, şu anda tüm uçak benden tiksiniyor.sananabesalak) 

Neyse hazırlandım çıkıp taksiyi bekleyecem havada karanlık daha aydınlanmamış böyle loş bir aydınlık. Taksiye gitmeden  çıkarmak lazım çöpleri önce. Aldım dört çöp poşetini gittim çöp konteynırana açtım ilk poşeti attım, o sırada iki göz farkettim bana bakıyor, goodmorning deyip ikinci poşeti atarken beynim anca gördüğü görüntüyü tanımlayabildi. Bir rakun ayaklarının üzerinde elleri önünde gözlerini açmış bana bakıyor sabahın köründe kahvaltı sırasında evime gelip beni rahatsız eden de kim sorusu gözlerinden okunuyor hayvan resmen beni gördüğüne benim onu gördüğümden daha şaşkın bir halde. Allahım şaşkınlığın geçmesiyle nasıl korku sardı bünyemi sanırsın konteynırın içindeki aç bir Afrika aslan'ı, dişlerini bilemiş bir aligator, kana susamış bir kurtadam.  O panikle ve çöpleri büyük bir gürültüye bidona atıp kendimi vurdum yollara. Taksi de beni bekliyormuş atladık balgat-kzılay kadarlık bir mesafeye 20 dolar ödemek süretiyle san jose tren istasyonuna gidecek otobüs durağa vardım ama o yirmi dolar çok koydu lan sıçıyım hollidayinize (sus insanların kutsallarına uzanan diller taş olur, küstah)

Otobüsü beklerken, Santa Cruz sabah manzarası
Neyse sanjose otobüsünü beklerken farkettim ki Santa Cruz sabahları bir korku filmi sahnesine dönüyor, sanki jurasic park, martılar ve kargalar akbaba sürüsü gibi şehrin üstünde daireler çiziyor korkunç sesler çıkarıyor.  Zaten o kargalar yok mu nasıl korkunç yaratıklar o boyutta karga mı olur sanırsın uçan dinazor. Sonra da merak ederiz bir hitchok bizim ülkeden neden çıkmaz diye. Leylek boyutunda karga mı olurmuş lan. (Sonraki müze gezilerimden öğrendim ki bu kargalar amerikada çok yaygın common crow'muş) 

Kargalar, kargalar
Bir de bu milletin geyiği beni öldürecek, ben sabahın köründe bırak ağzımı açmayı gözümü zor açıyorum bu ne ya bir gidin işinize, sürekli konuşmalar, naberler, bir biz mi varmışız duraktalar, hepsi mahallenin elli yaşındaki meraklı ayşe teyzesi kıvamında.  Neyse geldi sonunda otobüste bu seter de oturacam kadın geldi bişeyler dedi ama kendimi o kadar kapatmıştım ki kelimeleri anlamama rağmen birleştirip bir cümle haline getiremedim ve kabaca soru ünlemimle ha? ile karşılık verdim. Meğersem otobüste kendisinin oturduğu yere oturmak istersem yerini verebilirmiş onu diyormuş Yani benim böyle bir soruyu algılamamam çok normal, niye bana yer teklif ediyorsun teyze bomboş otobüsde, bir gidin allah aşkına ya, töbe tanrım.

Neyse o otobüs tren garında duruyor, hemen oradan San Francisco'ya giden trene bindim sonra trenden indiğim durakta hemen metro var birde ona bindim, sonra bir de havaalanının tren shutle'ına binip, San Francisco havaalanına vardım. Kısaca taksi, otobüs, tren, metro ve daha sonrasında uçak olacak şekilde tüm toplu taşıma araçlarına binerek vardım ya Newyork'a. Şimdi toplamda milyonlarca araç aktarması yapmış olsam da olay o kadar kolay ve rahat ki, yavur oturtmuş sistemi bir adım yol yürümedim. Bir durakta inince diğer araç hemen aynı durakta kalkıyor. Bir yerden bir yere gitmek için google maps a bakıyorsun #iyiykivarsıngoogle Aracın numarasını, kalkış saatini, varış saatini, her şeyi döküveriyor önüne. Bir de adamlar o kadar dakik ki o Google araç 9 da kalkıyor diyorsa o araç kesinlikle dokuzda kalkıyor hiç sapmaları yok pat herşey elinin altında, tam da Google'ın iddaa ettiği satte havaalanında oldum.

Havaalanında hiç zorlanmadan herşeyi kolayca buldum gerçi gate i ararken biraz şaşkın görünmüş olacağımdan polisin biri "mam are you going to Mexico" diye kendi kendine yardımcı olmaya çalıştı. Çok sinir oluyorum beni (allahım kusura bakma ama) dünya üzerindeki en çirkin gen havuzuna sahip ırka benzerliklerinde. (bkz çıkardıkları en güzel insan rosalinda) Tamam bir slav olmasam da kendi çapında vasat bir gen havuzuna sahip bir ırka aitim türküm lan ben. Gerçi biraz yamuğum, çalışkan olduğumda söylenemez, büyüklerimi saymam, küçüklerimi sevmem, galiba ben cidden meksikalıyım; fransıza benzetirlerken iyiydi ya  (ırkçılığın dibi)  

Bir de havaalanında çocuklar benden ne istiyor ya  çözemedim, çocuk çekiyorum resmen geldi birisi elindeki küçük bavuluyla araba toslamaca oynamaya kalktı sinirle nasıl baktıysam artık çocuğa , çocuğun gözlerinde gözlemlediğim korkuyu daha önce hiç bir insanda görmemiştim, üzüldüm ya sonra.  

Neyse derken geldim bindim uçağa uçak şimdiye kadar gördüğüm en eski uçak, döşemeleri bile eski otobüslerdeki gibi kadifemsi çiçekli bir kumaştan, televizyon yok. Bindim oturdum yerime, insanlar geliyor benim yanımdaki bir türlü gelmedi. Allahım nasıl mutlu oldum az daha engel olmasam hayat sevince güzel diye koridorda zıplayarak şarkılar söyleyecektim. .yanında kimse oturmuyor, koltukların hepsi benim, yatıyorum ayaklarımı uzatıyorum neyse işte gayet yayılmış bir şekilde kitap okuyorum.

Kitap dediysem okuduğum seye kitap demek dünya üstündeki tüm kitaplara hakaret olur. Grinin elli tonunnu herkesin elinde görünce; sokaklarda, kafelerde, üstüne birde aysun yazınca, bir de PDFsini bulması kolay olunca indirmiştim.  Bir de ufkum o konuda ne kadar darsa, hatta hiç ufkum yokmuş, ne kadar açık olabilir ki diye safça okumaya başladım. Lan hacı ayıp kitap çıktı ya. Gerçi aysun yazısında uyarmıştı ama benim o konuda hiç ufkum olmadığından bu kadarını hayal bile edemezdim (bkz iyi aile kızı )Vay ben ne cahilmişim öyle. Başlarda fazla bir şey yok ama ilk  başlar başlamaz kitap diliyle uyuz etmeyi başardı. Sanki ergen günlüğü okuyorum. "Wuhuu christian Grey ,  gözlere bak , ufff çok yakışıklı, amanda nasıl yakışıklı, bir de zengin ama demişmiydim valla çok yakışıklı, o kadar zengin ve yakışıklısın ki kölen köpeğin olayım Christian Grey" şeklinde bir dili var bağırıyor ben fantezilerini yazdım diye de, ben ne bileyim bu derece sapık fantezilerin olduğunu hacı. Okurken kızarmaya başladım ki düşünün okuduğumu kimsenin algılamasına imkan yok, bir de millet bunu elinde oraya buraya taşıyor ve bu kitap çok satan oluyor. Ben bu şeyin bestseller olduğu böyle bir dünyada yaşamak istemiyorum. Sapık, orta yaş bulanımında, bir wisteria lane karısının çok satan yazar olmasına inanmak istemiyorum. Bir kadının, böyle bir kitap yazdığına inanmak istemiyorum. Kadının bu kadar aşağılanması, sırf erkek çok yakışıklı diye genç bir kızın değerlerinden vazgeçmesi, dünya üzerinde o kadar sapık ruhlu insan varken (bkz. üçüncü sayfa haberleri) kadının acı çekmekten zevk aldığının bu şekilde iddaa edilmesi... şeklinde ki sosyal boyutuna girmek bile istemiyorum. Şeker portakılıyla uğraşılan bir dünyada, bunun kitap diye satılıyor olmasını insanlığıma yakıştıramıyorum. Kitap yasaklamayı ortaçağ barbarlığı olarak görüyor olmama rağmen, bu kitap yasaklanmasa bile 30 yaşın altındaki insanlara satılmamalı, erkeklere ise hiç satılmamalı. Çok sinirlendim.Neyse.

Yanım boş ya, ben okurken oğlanın biri geldi tipini tarif edemeyeceğim çünkü baktım ama sinyalleri beynime işlenmek üzere göndermediğimden somut bir görüntü elde edemedim. "Affedersiniz benim  ışıkta okuyamıyorum sizin yanınıza oturabilir miyim" diye sormaz mı küstah, görmüyor musun, yayılmış keyif çatarak yüzyılın utancını okuyorum. Böyle bakakaldım, nasıl sinir oldum anlatamam ben yalnız oturacaktım. Birşey de diyemedim, niye hayır diyemedim ya. Sinirle aldım çantayı oturdu kindle ile okumaya başladı. Mal kindle ile okuyorsan nasıl bir ışık problemin olabilir, öff niye hayır diyemiyorum bu durumlarda. Kitapta ilerledikçe sapıtıyor zaten yapacak bir şeyde yok,  bilgisayar getirmedim, ipadde izleyecek birşey yok, tv yok, uçakta tek şansım ufkumun içine etmek. Yanım da herif oturduktan sonra daha çok utandım kitaptan, bir insan evladının ben o cümleleri okurken yanımda olması iyice canımı sıktı. Düşünün yani zevkine öldürebileceğim bir adamdan bile utandım. Neyse ki bloga yazacaklarımı not defterine yazmak aklıma geldi. Ha oğlanda  kalktı gitti uçuş da galiba anlatacak yeni gelişmeler olmadan bu şekilde bitecek. Artık diğer detayları anca dönünce beni özleyin la bacılar ha.


Bir de  o kitabı da okumayın. Onun yerine, arka sokakları, doktorları falan izleyin insanlığa azıcık katkınız olur. Ha illa okuyacam diyorsanız PDF falan indirin korsan, para verip orjinal kitabını almayın, azıcık gerçekten kitap yazan insanlara saygınız varsa; hatta onları da boş verin insanlığa saygınız varsa. 



Newyork