Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

31 Aralık 2013 Salı

Üzülme Harry, o ikramiye bizim bilete çıkacak bu gece, sonra ise olaylar olaylar... Bu arada hepimize mutlu yıllar...

30 Aralık 2013 Pazartesi

Kurt Seyt ve Shura

Biz daha Fahriye Evcen ile Burak Özçivit ikilisinin şokunu üzerimizden atamamışken, Çalıkuşu'nun dönem kıyafetlerine, dekorlarına ağzı açık bakarken Türk dizi sektörü yeni bir dönem dizisi ve kitap uyarlaması ile buluşturuyor bizi.

Dizi Nermin Bezmen'in aynı adlı kitabından uyarlama. Kitabın konusu ise arka kapağında şu şekilde anlatılıyor.

"... Çarlık Rusyasının debdebeli yaşantısından Bolşevik ihtilali ile İstanbul'a sürüklenen hayatları anlatıyor. 1892'nin Yalta'sından St. Petersburg'un saltanat günlerine, Karpatlar cephesinden ihtilalin cehennemine ve nihayet işgal altındaki İstanbul'a, 1920'lerin Pera'sına, macera dolu bir yolculuk yapacaksınız. Onlarla beraber polkaların, troykaların sihirli alemini, ihtilalin acımasızlığını, parçalanmış Osmanlı İmparatorluğunun son günlerini yaşayacaksınız. Kurt Seyt: Mirza Eminof'un oğlu olarak servet ve ünvanla doğmuştu. Yakışıklıydı, hırslıydı, cesurdu. Çar Nikola'nın Muhafız Alayında genç bir Üsteğmen oluşu onu Bolşeviklerin ölüm listesine dahil etmişti. Kaçarken getirdiği bir taka dolusu silahı Mustafa Kemal'in Kuva-yi Milliyesine teslim ettiğinde, karşılık istemeyecek kadar gururluydu. Hayatına sıfırdan başlarken elinde kalan serveti sadece gururu ve aşkıydı. Shura: Tchaikovsky nağmelerinin romantizmi ile sarılmış karlı bir Moskova gecesinde, henüz onaltısındayken saf güzelliği, beklentisiz aşkı ile Seyit'in dünyasına girdi. Ailesinin ünvanı, serveti onun da ülkesinde kalmasına yardımcı olamadı. Sevdiği erkekle atıldığı bu macerada bir daha hiç göremeyecekleri vatanlarının, ailelerinin, artık yaşamayacakları geçmişlerinin hasretlerini birbirlerinin aşklarında dindirmeye çalıtılar. Büyük bir aşkın, harbin, ihtilalin, hasret ve hüzünlerin hikayesi ile okuyucuyu baştan sona kendine has bir tat, merak ve heyecanla sürükleyen, uzun süren araştırmaların gerçeklikle aktarıldığı bir roman, Kurt Seyt ve Shura."

Konu oldukça ilgi çekici görünüyor, özellikle benim gibi Çarlık Rusya'sına ve 18. - 20. yy dönemi İstanbul'una, büyük ilgi duyan biri için böyle bir dizi ayrı bir heyecan yarattı. Tam olarak hangi gün başlayacak, tarihini iyice araştırmaya üşendiğimden bilmiyorum ama Şubat ayında izlemeye başlayacakmışız. Yılbaşı gecesinde "Yeni yılın ilk dansı saat 12:00'de" diye göstereceklerini bildirmişler web sitelerinde ama sadece Kıvanç ve Farah Zeynep'in dans ettiği sahneyi gösterecekler galiba. Dizinin ilk bölümünü ne zaman izleriz bilemiyorum.

Facebook'ta yayınlanan resimlerini görünce ben baya yüksek beklentilere girdim.Bir de Kıvanç Tatlıtuğ yeni imajıyla üniformalar içinde baya göz dolduruyor. Merakla beklemedeyim. Umarım gene bir hayal kırıklığına uğramam. Gerçi senaristlerinin adını duyunca entrikanın dibine vuracaklarmış gibi geliyor. Ama görsellikte Çalıkuşu seviyesini yakalarsa, vıcık vıcık entrikaya rağmen, o görsellik ve dönem dekoru için bayıla bayıla izlerim.

"Dostum sen Türk ve Rus demişsin de bunlar bildiğin iskandinav"






28 Aralık 2013 Cumartesi

Kedi Canını...

Ben NŞA'da (Türkçe hatasını bulan ilk kişiye yavru kedi hediye ediyoruz.) kedi hayvanından pek haz etmem, tek istisnam vardır iskoç kedileri. (İskoçyada yaşayan her canlı havasından suyundan bir başka çeşit, bir başka güzel oluyor, sevmeyip de napcan. Gerçi iskoç kedisi sevmemde Alice'in bilinçaltındaki etkisi olabilir bilemedim şimdi, sonra bir ara bunu düşünür karar veririm.)

Ama o değil de, bu gerizekalının kulakları nereye gitmiş , şapşik be


Kedi de paylaştığımıza göre burası tam bir blog oldu artık, dağılabilirsiniz.

Chloë Agnew - When You Believe

Orjinalinden daha güzel olmuş, hatta bence kelt müziğinin birleşimiyle muhteşem olmuş...

 

Tüm Kitapları James Franco ile Kaplayalım

James Franco, oyuncu, senarist, kitap yazarı, Yale öğrencisi, heykeltıraş, yönetmen... İsminin önüne bir sürü sıfat eklenebilecek biri. Tüm bunlar yetmezmiş gibi kendisi internette yeni bir çılgınlığa sebep oldu, o artık kitap kapağı mankeni.

William Faulkner'in "Döşeğimde Ölürken" ya da orijinal adıyla "As I Lay Dying" kitabı 2013 yılında James Franco tarafından beyazperdeye uyarlandı. Senaryosunu yazıp, oyunculuğunu ve yönetmenliğini yaptığı filmden sonra, William Faulkner'in klasik eseri, üzerinde James Franco'nun resmi olan bir kapakla yeniden basıldı.
Bizim pek haberimiz yok ama Amerikada bu büyük bir ego patlaması şeklinde yorumlanıp, çok fazla eleştiri almış durumda. Bu durumda da internette olayı protesto etmek amaçlı mı, yoksa insanların hoşlarına gittiğinden midir, pek emin olamamakla birlikte bütün klasik kitapların kapaklarına James Franco koyma çılgınlığı başladı.

Şahsen durum bence çok eğlenceli, her akşam yatmadan önce kitabımın kapağını kapatınca James Franco ile göz göze gelmeye hiç itirazım yok. Bütün kitapların kapaklarını böyle yapabilirler, sonuna kadar destekliyorum. Hatta mümkünse yayınevlerine aktör isteklerimizi iletip, isteğimiz doğrultusunda kapak bastıralım, çünkü ben James severim, sen Brad seversin, o o şekil sever, bu bu şekil...

Bookriots







23 Aralık 2013 Pazartesi

Kış Uykusu

21 Aralık da geçtiğine göre resmi olarak kışa girmiş bulunuyoruz. Soğuktan nefret eden bir insan olaraktan kışı nasıl geçireceğimi kara kara düşünüyordum ki, en kesin çözümü unutmuşum; uyumak... Bütün kışı uyuyarak geçirmek isteyenlere rehberler bile hazırlanmışken ben bu seçeneği nasıl da unutmuşum.
Şimdi saatimizi bahara kurup, güzel bir uykunun tadını çıkarmaya ne dersiniz?

How To Sleep Through the Winter

The animal fair by Alice and Martin Provensen (New York, Merrigold Press)

Elif Şafak

Araf'ı halen okuduğunuzu biliyorum, kitap kulübünde tartışacağız bunları, kitabı bitirmediyseniz hiç okumayın bu yazıyı ama kafamdaki ticari edebiyata dair şeyleri, benim beceremeyeceğim şekilde özetleyen bir yazı okudum ve ben bunu buraya yazmadan duramayacağım.

Elif Şafak hakkında yanılmayı çok isterdim okuduğum bu ilk kitabıyla, dünyanın okuduğu bir Türk yazarı için ön yargılarım yıkılsın istedim, çok istedim. Ama ne yazık ki, o ön yargılar kesinleşmiş yargılarıma döndü.

Çok fazla bir şey demek istemiyorum, bu yazdıklarım da tamamen benim kişisel görüşlerim, kitapları binlerce satan bir yazar hakkında ahkam kesemem, ama hala(?) kendi düşüncelerimi söyleyebileceğim özgür bir ülkede yaşadığımıza inanıyorum. O sebeple bunu okuyup da bana "sen kimsin ki?" nefretini kusmasın hiç kimse. Bence Şafak'ın (Shafak mı demeliydim yoksa) Araf'ta yarattığı karakterler bir karakterden çok birer kukla, hem de adi kukla şovlarındaki gibi, yazarın elinde tuttuğu ipleri çok net gördüm okurken. Bir grup insanın hikayesinden çok, her tarafından yazarın kurgusu dökülen kuklaların, hikaye olamamış hikayesini okudum ben romanda. Her yıl yeni bir kitap yazan insandan, zaten edebi bir değer beklenmemesi gerektiğini öğrenmiştim zamanında. Ben en iyisi Daniel Pennac'ın sözlerini paylaşıp, daha fazlasını dillendirmeyeyim.

"Eğri oturup doğru konuşalım: Aynı öyküleri alabildiğine çoğaltmakla yetinen, basmakalıp düşüncelerden yola çıkıp zincirleme üretimde bulunan, iyi niyetli ve güçlü duyguları sömüren, uygun bir kurgu yazmak için güncel olayların sunduğu bütün malzemeleri ganimet bilen, "konjonktür"e göre falan okur kategorisini alevlendireceği kabul edilen filan çeşit "ürün"ü okutturmak için "piyasa araştırmaları"na girişen adına "sınai edebiyat" diyebileceğim bir şey var mı yok mu? Ee, o zaman?
Al sana kesinlikle kötü romanlar.
Neden? Çünkü yaratıcılıktan değil de, önceden belirlenmiş "biçimlerin" kopyasından ibarettirler: çünkü roman gerçeklik(yani karmaşıklık) sanatı iken, onlar bir basitleştirme(yani yalan) girişimidirler; çünkü içgüdülerimizi okşamaya çalışırken merakımızı köreltmektedirler; en önemlisi ne eser sahibi ne de açıkladığını ileri sürdüğü gerçek bulunur onlarda. Kısacası, kalıptan çıkmış ve bizi kalıba sokmak isteyen bir "hazır" edebiyattır bu.
Roman Gibi - Daniel Pennac

18 Aralık 2013 Çarşamba

Miss Peregrine's Home for Peculiar Children - Bayan Peregrinenin Tuhaf Çocukları

Biz tanıtım filmi kavramına sadece filmler ve diziler için alışığız ama amerika o olayı çoktan kitaplara taşıdı. Gerçi bence konu biraz tartışmalı, çünkü okumadan o dünya ile ilgili ufacık da olsa bir şeyler görmek, kitabı okurken kafamızda kuracağımız dünyayı büyük oranda etkileyecek. Çünkü kitap okumak, yazarın yarattığı dünyayı kendi kafamızda filme almaktır, kafamızda olayın geçtiği mekanları biz belirleriz, oyuncu seçimini biz yaparız, dekorları biz seçeriz, hepsi bizim hayal gücümüze aittir. Kitap elimize tutuşturulmuş bir senaryodur, ama okurken yönetmen olup, o senaryo ile kendi filmimizi çekeriz. Paulo Coelho'nun da dediği gibi, zaten kitap uyarlaması filmlerin çoğunun beğenilmemesi de tam olarak bundandır. İşte bu sebeple kitap için çekilen tanıtım filmlerine ben çok sıcak bakmıyorum.

Şimdi asıl konuya dönecek olursak, Ransom Riggs'e ait Miss Peregrine's Home for Peculiar Children ya da türkçesiyle Bayan Peregrinenin Tuhaf Çocukları kitabı Booksriot'u gezerken gözüme çarptı. Kitap tasarımı ve ismi baya ilginç geldi. Kitap ilk bakışta ilgi alanıma girmeyi başarınca, hakkında daha iyi bilgi almak için dolaşmaya başladım interneti. İşte tam bu noktada karşıma çıktı bu tanıtım filmi. Kitap hakkında yorumları okumak yerine olaya her ne kadar sıcak bakmasam da tembellik yapıp tanıtım filmini izledim. İzlemek isterseniz sizi aşağı alalım.

Kitap gerçekten çok ilgimi çekti. Üstelik 2011 yılında basılmış bir New York Times çok satanı da olsa. Konusu X-MEN'in birazcık anımsatsa da. Her çok satanda olduğu gibi, çok iyinin yanında çok kötü yorumlar alsa da...

Gizemli bir ada
Terk edilmiş bir yetimhane
Tuhaf fotoğraflar


16 yaşındaki Jacob, dedesinin başına gelen felaketin ardından hiç bilmediği bir adada keşfe çıkar. Burada Bayan Peregrinee ait bir çocuk yuvasının darmadağın olmuş kalıntılarıyla karşılaşır. Evin metruk koridorlarını, yatak odalarını araştırırken duyduğu bir sesle dehşete düşer, gördüğü şeyin peşinden koşarken birden zamanın hiç akmadığı, diğer insanların asla göremeyecekleri bir dünyaya ayak basar.

Akıllardan çıkmayacak eski fotoğraflarla bezenmiş bu roman yetişkinlerin, gençlerin ve karanlıkta geçen bir serüvenden haz duyan herkesin hoşuna gidecek.

Öğrendiğim kadarıyla Tim Burton kitabı filme dönüştürmeye karar vermiş. Önümüzdeki yılda bir sinema salonunda izlemek mi, yoksa oturup kitabı okumak mı, açıkçası karar veremedim ben, ama o kitapla bir şekilde iletişime geçeceğime eminim, ister görsel, ister basılı...

17 Aralık 2013 Salı

Outlander - Yabancı

Bundan yıllar yıllar önce, sanırsam 3 yıl önce, iskoçya ile ilgili birşeyler ararken rastlamıştım bu kitaba. Yazarı Diana Gaboldon'un daha önce hiç duymamıştım. Ama konusu gerçekten ilgimi çekmişti. Zamanda yolculuk yapıp da genç bir iskoç askere aşık olmak herkese nasip olmaz sonuçta, nasıl çekmesin. İskoçya ya, nasıl çekmesin...

"Sene 1945. Eski bir savaş hemşiresi olan Claire Randall, evine dönmüştür. Tekrar bir araya geldiği eşiyle ikinci bir balayına çıkar. Salisbury Düzlüğü’nde bulunan tarihi taş çemberini ziyaret ederler. Bu taşlardan birine dokunan Claire birden kendini, savaş yüzünden yıkılmış ve gruplaşmış sınır baskınlarına maruz kalan İskoçya’da bir yabancı olarak bulur. Sene 1743’tür.
Anlayamadığı güçler tarafından zaman içinde geçmişe savrulan Claire, hayatı için tehdit oluşturabilecek mülk sahipleri ve casusların arasına düşmüştür. Cesur bir İskoç savaşçısı olan James Fraser, Claire’e öyle sınırsız bir aşk sunar ki, genç kadın sadakat ve tutku gibi iki zıt duygunun arasında sıkışıp kalır. Farklı zamanlarda yaşayan ve hiç ortak özellikleri olmayan bu iki adam arasında bir seçim yapması gerekmektedir."

Elimdeki kitapları bitirip bakarım diyerek daha sonraya ertelemiştim kitaba ilgimi. Aradan bir kaç yıl geçince en sonunda dur bakayım, böyle bir kitap vardı diye düşündüm. D&R'a girip 30tl civarı fiyatı görünce, üstelik 3 kitaplık bir seri olduğunu da öğrenince kitabı okuyamamıştım. Sonuçta güzel eleştiriler almıştı ama o kadar da çok güzel eleştiriler almamıştı, üstelik kitabın çevirisi içinde olumsuz yorum çoktu. Hem ne yalan söyleyeyim, ne kadar ilgimi çekse de konusu, o konu 30tl için çok fazla, ımmm, nasıl desem, sıradan, zaman yolculuğu, aşk falan filan... o para edecek bir konu değil kısacası. O sebeple vazgeçtim. Üstelik e-kitabı bile yoktu, var olan da 20tl idi ki, ekitabın doğasına aykırı. Ekitabı gördüğüm an bir sürü beddua ettim, umarım bunun sorumluları belalarını bulur. E-kitaba 20tl mi verilirmiş lan!

Neyse işte, beddualarım tuttu mu bilinmez ama izleme isteğim duyulmuş olmalı ki, Starz kitabı diziye çevirmiş. 2014 yılında gösterime girecekmiş ama kesin tarih henüz belirli değil. Sabırsızlıkla bekliyorum. En son Game of Thrones'u böyle sabırsızlıkla beklemiştim, umarım onun kadar tatmin edici olur da, beni kitabı alma zahmetinden kurtarır.(ki o ekitap 5tl olmadan almayacağım)Sabırsızlıkla tanıtım filmini beklemekteyim şimdi.

Oyuncular da bunlarmış, tanımıyorum.

http://www.starz.com/originals/outlander



9 Aralık 2013 Pazartesi

Gandalf'ın problem çözme algoritması

Evet, evet Hobitli günler demişken bunu da paylaşmazsam olmaz....

Orta dünya için, daha fazlası için bu siteye bir göz atın derim ben; http://lotrproject.com/blog/

Hangi Hobbit Karakterisiniz?

Hobbitli günler yaklaşıyor demişken, kendimizi olaya dahil etmenin zamanı gelmişti. Hangi Hobbit karakteriymişsiniz bakın bakalım. http://lotrproject.com/quiz/

Bana Radagast çıktı. Ben zaten biliyordum içimde insanlarla paylaşmayı bir türlü beceremediğim bir bilgelik olduğunu. Adıma yapılmış bir soundtrack bile var daha ne olsun...
Kitapta da en çok seni sevmiştim zaten Kahverengi Radagast...


İskandinav/Nors Mitolojisi ve Tolkein

Herkesin malumudur Tolkein'in mitolojiden beslenen bir yazar olduğu. Ancak Hobbit'li zamanlara yaklaştığımız şu günlerde tesadüfen dek geldiğim bir Nors mitini sizlerle paylaşmak istedim.Bunun üzerine internette konuyla ilgili araştırma yaparken, olayı çok güzel özetleyen bir de makaleyle karşılaştım. Makaleye en aşağıdaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz.  Açıkçası Tolkein'in mitolojiden etkilendiğini biliyordum ama bu derecesini beklemiyordum.

"Mit: (Önce karakterleri bir tanıyalım)
Sigurd, Odin'in soyundan gelen kahraman bir müridi olan Sigmund'un oğludur. Sigmınd bir savaşta öldürülünce Odin, onun kılıcını parçalara ayırmış ama bu parçalar karısı Hjordis tarafından oğluna verilmek üzere saklanmıştır. Kocası öldükten sonra Hjordis yeniden evlenir. Sigurd ejderha Fafnir'in ve Otr adındaki kılık değiştiricinin kardeşleri olan yetenekli ama başıboş demirci Regin tarafından büyütülür.

Andvari'nin Hazinesi:
Bir gün Düzenbazlar tanrısı Loki Hreidmar'ın oğlu Otr'u öldürür ve Hreidmar buna çok öfkelenir. Oğlunun intikamını almaya karar verir. Loki, Odin ve Hoenir yolculukları sırasında onda kalmaya geldiklerinde onları salonunda tuzağa düşürür ve tazminat olarak oğluna karşılık tazminat olarak altın talebinde bulunur. Loki altın aramaya gider ve bir cüce olan Andvari'nin altın stoğunu bulur. (Hobbit'de altınların cücelerde olması) Andvari'nin hazinesinde takanın servetini katlayacak güce sahip bir yüzük de bulunmaktadır. Ancak cüce ondan ayrılmadan evvel yüzüğü lanetlemiştir. (yüzüklerin efendisindeki yüzük). Loki altınlarla döner ve tanrılar serbest kalır. Daha sonra Fafnir hazineyi geçirmek için babası Hreidmar'ı öldürür.

Sigurd ve Yüzük.
Regin, Sigurd'a hazine için *Fafnir'e meydan okumasını söyler. (Hobbit'de hazine için Smaug ile savaşma)....
*Fafnir erkek kardeşleri gibi bir kılık değiştiricidir. Babasını öldürdükten sonra hazineyi korumak için kendisini bir ejderhaya çevirmiştir. "
Philip Wilkinson-Efsaneler ve Mitler

Açıkcası dahası var ama kitabın hepsini buraya yazamayacağım için burada yarım bırakmak istedim. Özellikle Fafnir konusunu araştırdığım da Smaug ile benzerlikleri gözden kaçmayacak kadar büyük. "Fafnir ikna gücü yüksek, konuşan, insanken ejdarha olmuş bir yaratık. O da bilmeceler kullanarak karşısındakinin kimliğini çalmaya çalışır." (Fafnir hakkında daha fazlası için Jesse L. Byock'un The Saga of the Volsungs hikayesini araştırmanızı öneririm.) Hem yukarıda da sözünü ettiğim aşağıdaki makaleyi incelerseniz,  middle earth olsun, ırklar olsun, nors mitolojisi ile Tolkein'in dünyasının çok derin benzerlikler olduğunu görebilirsiniz.

Ayrıca Gandalf ile ilgili şu bilgiyi buraya eklemeden geçemeyeceğim;

Gandalf is a Dvergr (Norse dwarf) in Norse mythology, appearing in the poem Völuspá, the Poetic Edda, and the Prose Edda. The name derives from the Old Norse words gandr (magic staff) and álfr (elf), thus a protective spirit who wields a magical wand. He is also the last king of the Elves.[1]
In his fictional writings, J. R. R. Tolkien named his wizard Gandalf after the Dvergr

Tüm bu benzerlikler yüzünden Tolkein orjinal olmayan bir yazar olmakla eleştirildiği olmuş. Ama tüm bu benzerlikler Tolkein'in yeteneğini gözden düşürmek yerine, bence ona daha fazla değer kazandırıyor. Kendinden önce anlatılan hikayelerden kaynağını alıp, onlara öyle inanılmaz formlar verip bizlere bambaşka bir evren yaratması tüm o gereksiz eleştirileri çürütmeye yeterli benim gözümde.

http://www.academia.edu/228734/Norse_Elements_in_the_work_of_J.R.R._Tolkien

6 Aralık 2013 Cuma

Hipster Stalin

Büyük ihtimalle Stalin denildiği zaman aklınıza bir görüntüden daha çok Sovyet Rusya, Marksizm,savaş,kominizm, sosyalizm, bolşevikler, soğuk savaş, rambo ( benim aklıma da o geliyor işte)... gibi düşünceler gelir. Görüntü olarak da belki bir bıyık.  Ama eminim Stalin bıyığını bilen çoğu kişi Stalin saç kesimi diye bir şeyin  var olduğunu duymamıştır ve gene eminim ki bu sayfadaki resimleri görünce kafanızda bambaşka bir Stalin imajı oluşacak.

Koca göbekli, bıyıklı halinden yıllar yıllar önce aslında kendisi, genç bir delikanlı iken, hipster lafı daha keşfedilmemişken, hipsterlığın temelini atmış.

Şimdi üniversite yıllarında her genç kızın hayalini süsleyen bir delikanlı vardır, hani. Derslere uğramayan, genellikle toplum, siyaset... hakkında derin görüşleri olan, elinde kalın bir kitap olmadan göremeyeceğiniz, genellikle yalnız dolaşıp, çoğu kişiyle konuşmayan, kıyafetlerinde kapitalizmin izine asla rastlayamayacağınız, geceleri pis  ve salaş odasında kendince dünyayı kurtarma planları yapan, okuyan, yazan, az konuşan, cool'un zirvesinde yaşayan, genç kızların sevgilisi gizemli, anarşist/devrimci çocuk...Bildiniz mi? İşte kendisi tam olarak o akımı başlatan insanmış. Ondan sonra gelenler hep onun imajını kız tavlamak için çalmış.

Şimdi açıkça itiraf edelim, her ne kadar bildiğimiz Stalin evlerden uzak bir tip olsa da, üniversite yıllarında, genç Stalin'e hayır diyebilecek bir genç kız tanımıyorum ben. Hayır yukarıda saydığım imaj sahiplerinin hayranı değilim, ama onun sebebi imaj değil, imajı, sırf imaj yapmak için kullanan çakma gençliğimiz. Yoksa imajın orijinalinde hiç bir problem yok. İmajın orijinal versiyonuna gözü kapalı aşık olurdum. Stalingrad'da karlı bir akşamda, buz gibi soğuğa rağmen oturduğunuz bankta yanınıza gelen, Stalingrad Üniversitesi kantininde yalnız otururken sürekli gördüğün bu genç delikanlı,

"sıcak bir yerlere gidip, bir şeyler içerken, sana şiirlerimi okumamı ister misin?" dediğinde nasıl hayır dersin ki.

 "Olur, ben sıcak çikolatayı da çok severim zaten, en sevdiğim şair de Küçük İskender..."

"Eeee, neyse boşver şiiri, bize gidelim sana albümleri göstereyim..."

"Bu paşa dedem Stalinoğullarından Yusuf, sarayda padişahın sağ koluymuş, bak!"

Seni Seviyoruz Rowling...

Bunu görmüş müydünüz? Kurduğu her cümleyle onu daha çok sevmemize sebep olmak zorunda mı,zaten seni yeterince sevmiyor muyuz ey JKR?


5 Aralık 2013 Perşembe

Soğuktan nefret ediyorum!


Bunu yapamadıktan sonra bu kadar üşümenin anlamı ne? Hayır, arkadaşlarla çılgınlar gibi eğlenmekten bahsetmiyorum, gereğinden fazla kalabalık olurdu öyle. Derdim donan bir göl üstünde, düşen karlar altında kaymak, tüm o victorian romanları ya da filmlerindeki gibi, tıpkı Küçük Kadınlardaki gibi...

Buz pateni pistleri demeyin bana, 90'ların kıristmıs temalı filmlerinin yapay yansımasını istemiyorum hayatımda.

Ankara'ya ilk kar düştükten sonra, donlar başlayınca, uzun süre benden haber alamazsanız, biliyorsunuz bakacağınız yeri, bilmiyorsanız da Mogan Gölü'nün dibine bakın derim. Zira ne ben kaymayı bilirim, ne de o göl donmayı...

Bir Pixar çalışanından mektup

Bir Pixar çalışanının, Pixar'ın animasyon filmlerinde kullandığı, hikaye oluşturmadaki 22 temeli ile ilgili yazısını internette görmüşsünüzdür. Görmediyseniz ben ekleyeyim buraya;
#1: You admire a character for trying more than for their successes.
#2: You gotta keep in mind what’s interesting to you as an audience, not what’s fun to do as a writer. They can be v. different.
#3: Trying for theme is important, but you won’t see what the story is actually about til you’re at the end of it. Now rewrite.
#4: Once upon a time there was ___. Every day, ___. One day ___. Because of that, ___. Because of that, ___. Until finally ___.
#5: Simplify. Focus. Combine characters. Hop over detours. You’ll feel like you’re losing valuable stuff but it sets you free.
#6: What is your character good at, comfortable with? Throw the polar opposite at them. Challenge them. How do they deal?
#7: Come up with your ending before you figure out your middle. Seriously. Endings are hard, get yours working up front.
#8: Finish your story, let go even if it’s not perfect. In an ideal world you have both, but move on. Do better next time.
#9: When you’re stuck, make a list of what WOULDN’T happen next. Lots of times the material to get you unstuck will show up.
#10: Pull apart the stories you like. What you like in them is a part of you; you’ve got to recognize it before you can use it.
#11: Putting it on paper lets you start fixing it. If it stays in your head, a perfect idea, you’ll never share it with anyone.
#12: Discount the 1st thing that comes to mind. And the 2nd, 3rd, 4th, 5th – get the obvious out of the way. Surprise yourself.
#13: Give your characters opinions. Passive/malleable might seem likable to you as you write, but it’s poison to the audience.
#14: Why must you tell THIS story? What’s the belief burning within you that your story feeds off of? That’s the heart of it.
#15: If you were your character, in this situation, how would you feel? Honesty lends credibility to unbelievable situations.
#16: What are the stakes? Give us reason to root for the character. What happens if they don’t succeed? Stack the odds against.
#17: No work is ever wasted. If it’s not working, let go and move on - it’ll come back around to be useful later.
#18: You have to know yourself: the difference between doing your best & fussing. Story is testing, not refining.
#19: Coincidences to get characters into trouble are great; coincidences to get them out of it are cheating.
#20: Exercise: take the building blocks of a movie you dislike. How d’you rearrange them into what you DO like?
#21: You gotta identify with your situation/characters, can’t just write ‘cool’. What would make YOU act that way?
#22: What’s the essence of your story? Most economical telling of it? If you know that, you can build out from there.

Kaynak için ise buyrun.

Listedeki maddeler gerçekten faydalı, roman olsun, senaryo olsun her türlü hikaye oluşturmada izlenmesi gereken maddeler.

Ama bu adreste, pixar çalışanı Stephan Vladimir Bugaj'dan kendisine gelen bir e-posta'yı hepimizin okuması için yayınlamışlar.(tamam, başlıkta mektup demiş olabilirim ama öyle daha bir hoş başlık oldu sanki.) Postada Bugaj bu 22 maddeyi detaylı anlattığı, incelediği bir pdf oluşturduğunun haberini vermiş. Bu belki de hikaye, karakter yaratmada başucu olacak bir kitap olmuş benim gözümde, özellikle Pixar filmlerinin başarılarını düşününce, kesinlikle altın değerinde. Üstelik sadece 75 sayfa ki, göz açıp kapayana kadar bitiyor. Kitaba aşağıdan ulaşabilirsiniz.
Pixar's 22 Rules of Story

Ayrıca bir fikir vermesi açısından, zaten diğer sitede paylaşılmış diye, ben de buraya eklemek istedim.

Rule 16:
What are the stakes? Give us reason to root
for the character. What happens if they
don’t succeed? Stack the odds against.
This particular rule is so essential it probably should be
rule #1, because it is the most character-centric statement
of the idea: “what is the story about?”

What the character will lose if she is unable to overcome
all obstacles, internal and external, is the main tension
line of the entire story. It’s this impending possibility
of loss that will make an audience sympathetic to a
character, even one who is a bit of a bastard. The stakes
are the core of the story, the palpable outcome of failing
to resolve the central question.

Stacking the odds against the protagonist makes the
audience not only feel more empathy towards her, but it
also makes a victory feel earned (or, in the case of a
tragedy, a failure feel justified).

A common question producers and other professionals ask
about stories is “why this particular character in this
particular situation at this particular time?” What they’re
really asking is “what are the stakes?”

The protagonist’s flaw, her wrong choices, the actions of
any external opponents, and all the external circumstances
should be obstacles that block or divert the protagonist
from resolving the central question in their favor.
Internal obstacles — character flaws and the bad decisions
they lead to — are also crucial.

Yet the protagonist, however flawed, still needs to be
deeply invested in her own success so that the audience
cares not only about that victory itself, but also about
her being able to change in the ways necessary to win.

So the more the protagonist has to lose, the more the
audience will get invested in her fate. And the greater the
obstacles to success, the more likely she is to lose.

Each step the character takes away from success, and
towards the doom scenario, raises the stakes and makes the
audience more excited about getting to the resolution.
So does broadening the risk, a common, melodramatic example of
which is the protagonist discovering that not only will she
die if she fails, but “life as we know it will cease”.

Active, intelligent opponents are usually the most
compelling obstacles, and they work best when they have
opposing stakes. Opponents need to be equally as invested
in their own success as the protagonist is, and therefore
determined to bring about the protagonist’s failure in
order to achieve their own goals.

Most importantly, the opponents need to have the advantage.
If the advantage is too great, the protagonist needs to
acquire allies in order to make a successful outcome (if
there is one) believable, but it’s far worse for the
dramatic tension if the opponents are too weak to pose a
credible threat to the protagonist.

This is a particular problem with “hack n’ slash” action
films where sheer numbers of dumb, aimless, weak opponents
tries (usually quite unsuccessfully) to make-up for an
intelligent, driven, strong central opponent.

Quantity alone doesn’t make the odds greater, opposing
strength does. If a single soldier in a Sherman Tank goes
up against a thousand Roman legionnaires, the audience
won’t be terribly concerned about that tanker’s fate
despite the number of opponents.

But if a single Roman legionnaire goes up against a squad
of Sherman Tanks, the odds are very much stacked against
the Roman and an audience will be intrigued to find out if
he’ll somehow prevail (or, given most audience members’
exposure to story trends in our culture, how he’ll
prevail).

It’s also important that how the character overcomes these
seemingly insurmountable odds be motivated by that
character’s personality, take advantage of her strengths,
and be plausible -- not necessarily realistic, but
believable and consistent with the story world you’ve
created.

Making the character’s victory (or defeat) too sudden,
spurious, or simple will undermine all the tension you’ve
worked to create up to that point, wiping it all away in
one bad choice. The victory moment must be a struggle,
and a narrow victory is generally more sympathetic than an
overwhelming one (of course there are exceptions).

Keeping that tension going until the very moment of the
protagonist’s victory will enable the audience to stay on
board with the character until her plight is ultimately
resolved. The moment things start going overwhelmingly in
favor of the protagonist there’s only a moment left before
the audience will just sigh and say “okay, I get it, she’s
going to prevail”.

And if the protagonist will be defeated in the end, the
audience will feel the tragedy more acutely if there was a
moment of true hope she might prevail rather than just
mowing her down with overwhelming opposing forces.

Ultimately the stakes are the heart of both story and
character, and without clearly stating what they are the
audience will become lost and disaffected.

Even worse, if you don’t know what the stakes are you will
end up creating a story that is muddled and just kills time
until its conclusion.

This is why a lot of writing advice says to start at the
end: all the conflict in the story flows backwards from the
resolution of the stakes question. Knowing the conclusion
of the story and how the protagonist and opponent are each
changed in the end will enable you to make sure that every
moment in the story is a building block towards resolving
the stakes, not “just business”.

Ayşeler renkli televizyon almış...

Biz o zamanlara yetişemedik ama eski Türk filmlerinde gördüklerimizle, zamanında televizyonun nasıl bir statü göstergesi olduğu algılayabiliyoruz. Ve anlam da veriyorum, büyük ihtimalle kuzenim renkli televizyon da izlerken Candy'i ben izlemeseydim çok bozulurdum. Ama yıllar geçtikçe durumun tersine döndüğünü görüyoruz. Şimdi tam tersine televizyon sahibi olmamakla övünür hale geldik. Kimse kusura bakmasın ama ben entelektüelliğin nesnelere indirgenmiş bu yeni türünden hiç hazzetmiyorum. Yanlış anlaşılmasın, televizyon ne güzel, faydalı ya da aptal kutusu tartışması değil benim söylemek istediğim. Bazı insanların "ay ben televizyon izlemiyorum" cümlesiyle hava atması, bana bazı prototipleri hatırlatıyor. Evlerden uzak...

Gizmodo televizyon sahibi olmak ile statü durumunun yıllara göre değişiminin grafiğini yapmış. Tüm dünya böyleyse demek.