Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.
30 Ekim 2014 Perşembe
27 Ekim 2014 Pazartesi
Oyuna geliyorum Oğuzcuğum Atay, senin oyununa!
Sen nasıl bir OğuzAtaymışsın ki, beynimdekileri, hissettiklerimi, gizli saklı şeyleri çıkarıp da önüme koyuyorsun? Nasıl oluyor da ben, yıllar önce yaşamış senin cümlelerini yaşıyorum? Ve ben hiç tanımadığım, görmediğim, artık yaşamayan bir insana dünyadaki herkesten daha çok güveniyorum. (Çünkü o biliyor, bir tek o biliyor, sadece o anlıyor.) Sağlıklı mı bu durum bilmiyorum ama umurumda değil, beynimde son zamanlarda sadece Oğuzcuğum Atay'ın cümleleri dönüyor ve ben geri kalan hiçbir şeyi ciddiye alamıyorum.
"Başıma gelecek olayları, yani yapmayı tasarladığım basit işleri göz önünde tutarak endişeleri, kuruntuları önümdeki olayın sonuna kadar erteliyorum. Bugünlerde umutsuzluk var, boyumdan büyük işlere giriştim galiba. Şimdi geri dönmesi de zor. Bu yüzden görünüşte bir şeyler olmak için çabalıyorum. Ne olursa olsun bana saygı göstermelerini istiyorum. Bana istisnasız herkes kızıyor; kafalarındaki ben’i bozduğum için. Ben onların hayallerinde tutarlıyım. Belki kendi hayalimde de tutarlıyım. Yaşarken bu iki tutarlığın da dışındayım. Her şeyle sırasıyla alay ettiğim halde kendimi gülünç durumlarda buluyorum. Bu durumlar geçtikten sonra kendimle de alay ediyorum. Yalnız artık hissediyorum ki, bunun sonu yok. Saatlerce hiç bir şey yapmadan evde oturuyorum; sonra tam çıkarken, evde kalsaydım bir şeyler yapabilirim gibi hissediyorum. Galiba hep acele ettim."
"Öfkelenirken gülünç olmamalı. Gülünçlüğün ölçüsü nedir? Ben! Ben bir şey yaparsam gülünç olur."
"Bu adam neden bana karşı çıkıyor. Neden hep bana karşı çıkılıyor?<Ben tezatlara dayanamıyorum albayım>Bilge de karşı çıkmıştı.Neden çalışmamı istemiyorsunuz demişti. (Siz.) Bilmem, öyle söyledim işte. <Ben uyuşmadan yanayım albayım, aruzdan yanayım.>Hayır,'Bilmem öyle işte' dememiştim. Daha aptalca sözler etmiştim. İnsan hiçbir şey yapmamalıydı benim gibi. Peki neden? dedi gülerek. Uzun bir hazırlık dönemi gerekliydi. Daha önce toplumla yapılacak en küçük temas öldürücüydü. Daha başka şeyler de saçmaladım: Sıkıcı bir odanın içinde, her an gülümsemenin zorluğu, kaba iş adamlarından, dedim. (Konuşunca olmuyordu işte) Neden bunları söyledim? Neden hemen bıra..."
"<<Bana anlatabilirdin Hikmet>><<Kimseye inanmıyordum. Bütün hayatımca nefret ettiğimi düşündüğüm bir düzeni, artık hayatımca yaşamak istediğimi sanıyordum. Acınacak bir tarafımda kalmamıştı. Zaten yoktu>>"
"Sonuca itirazlar oluyor. Yetişemiyorum. Her tarafa koşuyorum. Ben göğüslemeden ipleri kaldırıyorlar. Neden bu yarışlara kalktın evladım. Şimdi inişe geçiyoruz albayım. Hayır hava boşluğuymuş. Atlattık albayım. Kameralar çalışıyor. ÖLÜM ne zaman sahneye çıkacak? Pencereleri de açamıyoruz..."
Ne kadar ilginç değil mi, 1934'de doğmuş, 1977'de ölmüş bir insan; daha annem babam birbirini bile tanımazken yaşamış, çekip gitmiş bir insan nasıl oluyor da beynimin içindeki ruhumun her köşesindekini bulup çıkarıp önüme koyuyor. Yıllardır içimde sayıkladığım şeyleri söylüyor, kendime itiraf etmeye korktuklarımı yüzüme yüzüme çarpıyor. Selim oluyor, Hikmet oluyor ama en sonunda hep ben oluyor. Ben ise burada yıllar önce yaşamış bir insanın cümlelerine sığınıyorum.
"Başıma gelecek olayları, yani yapmayı tasarladığım basit işleri göz önünde tutarak endişeleri, kuruntuları önümdeki olayın sonuna kadar erteliyorum. Bugünlerde umutsuzluk var, boyumdan büyük işlere giriştim galiba. Şimdi geri dönmesi de zor. Bu yüzden görünüşte bir şeyler olmak için çabalıyorum. Ne olursa olsun bana saygı göstermelerini istiyorum. Bana istisnasız herkes kızıyor; kafalarındaki ben’i bozduğum için. Ben onların hayallerinde tutarlıyım. Belki kendi hayalimde de tutarlıyım. Yaşarken bu iki tutarlığın da dışındayım. Her şeyle sırasıyla alay ettiğim halde kendimi gülünç durumlarda buluyorum. Bu durumlar geçtikten sonra kendimle de alay ediyorum. Yalnız artık hissediyorum ki, bunun sonu yok. Saatlerce hiç bir şey yapmadan evde oturuyorum; sonra tam çıkarken, evde kalsaydım bir şeyler yapabilirim gibi hissediyorum. Galiba hep acele ettim."
"Öfkelenirken gülünç olmamalı. Gülünçlüğün ölçüsü nedir? Ben! Ben bir şey yaparsam gülünç olur."
"Bu adam neden bana karşı çıkıyor. Neden hep bana karşı çıkılıyor?<Ben tezatlara dayanamıyorum albayım>Bilge de karşı çıkmıştı.Neden çalışmamı istemiyorsunuz demişti. (Siz.) Bilmem, öyle söyledim işte. <Ben uyuşmadan yanayım albayım, aruzdan yanayım.>Hayır,'Bilmem öyle işte' dememiştim. Daha aptalca sözler etmiştim. İnsan hiçbir şey yapmamalıydı benim gibi. Peki neden? dedi gülerek. Uzun bir hazırlık dönemi gerekliydi. Daha önce toplumla yapılacak en küçük temas öldürücüydü. Daha başka şeyler de saçmaladım: Sıkıcı bir odanın içinde, her an gülümsemenin zorluğu, kaba iş adamlarından, dedim. (Konuşunca olmuyordu işte) Neden bunları söyledim? Neden hemen bıra..."
"<<Bana anlatabilirdin Hikmet>><<Kimseye inanmıyordum. Bütün hayatımca nefret ettiğimi düşündüğüm bir düzeni, artık hayatımca yaşamak istediğimi sanıyordum. Acınacak bir tarafımda kalmamıştı. Zaten yoktu>>"
"Sonuca itirazlar oluyor. Yetişemiyorum. Her tarafa koşuyorum. Ben göğüslemeden ipleri kaldırıyorlar. Neden bu yarışlara kalktın evladım. Şimdi inişe geçiyoruz albayım. Hayır hava boşluğuymuş. Atlattık albayım. Kameralar çalışıyor. ÖLÜM ne zaman sahneye çıkacak? Pencereleri de açamıyoruz..."
Ne kadar ilginç değil mi, 1934'de doğmuş, 1977'de ölmüş bir insan; daha annem babam birbirini bile tanımazken yaşamış, çekip gitmiş bir insan nasıl oluyor da beynimin içindeki ruhumun her köşesindekini bulup çıkarıp önüme koyuyor. Yıllardır içimde sayıkladığım şeyleri söylüyor, kendime itiraf etmeye korktuklarımı yüzüme yüzüme çarpıyor. Selim oluyor, Hikmet oluyor ama en sonunda hep ben oluyor. Ben ise burada yıllar önce yaşamış bir insanın cümlelerine sığınıyorum.
Çizme
Bilen bilir benim Free People ile yaşadığım aşkı. Orada satılan, yıllardır ciğer kedi ilişkisi yaşadığımız bir çizme var. 2 küsür yıldır ayda bir açıp kontrol ediyorum tükenmiş mi tükenmemiş mi diye. Tükenmediğini görünce bir rahatlıyorum, diyorum nolur tükenme, bir gün alacağım seni, beni bekle nolur tükenme! Gerçi o gün hiç gelmeyecek büyük ihtimalle çünkü ayakkabı tam olarak 298$'cık bir şey. Alacağım ama işte bekliyorum 1 dolar 1 liraya eşit olsun diye. O gün alacağım, inşallah dolar kuru o seviyeye gelene kadar yeşil rengi tükenmez.
İşte, günlerden bir gün Real'de gezerken bir de ne göreyim. Bu çizmenin çok benzerini satmasınlar mı? Hem de 24.99tl'ye. Ehehe, neredeyse 24'de 1'i. Durur muyum hemen aldım. Alırken de düşündüm, şimdi benim dükkanım olsaydı buradaki çizmelerin hepsini 25tl'den alıp satardım 60 tl'ye. Bir çizme için 60'tl çok ucuz diye millet kapışırdı. 1 ayakkabıdan 35tl kar, ortalama 50 ayakkabı satsam eder mi net 1750tl kar. Ben o 1750tl ile gider Free People'dan o çizmenin hem yeşilini, hem siyahını hem de kahvesini alır giyerdim. (Ama kırmızısını almazdım, kırmızısı çirkin çünkü, hem kırmızı ayakkabı mı olurmuş.) Ama bir dükkanım yok, zaten bu dünyada başıma ne geldiyse hep bir dükkanım olmadığı için geldi.
Neyse canım, bu çizmem de onun yerini tutar. Çok benziyorlar. Yani kabul, bunun biraz boyu kısa, topuğu da çok farklı, rengi de yeşil değil zaten. Off, tamam ya tamam hiç benzemiyor! Allah kahretsin, dolar ne zaman bir lira olacak acaba? Ağlıyorum şu an biliyor musunuz? Şaka şaka, niye ağlayayım 25 liraya bot almışım...
İşte, günlerden bir gün Real'de gezerken bir de ne göreyim. Bu çizmenin çok benzerini satmasınlar mı? Hem de 24.99tl'ye. Ehehe, neredeyse 24'de 1'i. Durur muyum hemen aldım. Alırken de düşündüm, şimdi benim dükkanım olsaydı buradaki çizmelerin hepsini 25tl'den alıp satardım 60 tl'ye. Bir çizme için 60'tl çok ucuz diye millet kapışırdı. 1 ayakkabıdan 35tl kar, ortalama 50 ayakkabı satsam eder mi net 1750tl kar. Ben o 1750tl ile gider Free People'dan o çizmenin hem yeşilini, hem siyahını hem de kahvesini alır giyerdim. (Ama kırmızısını almazdım, kırmızısı çirkin çünkü, hem kırmızı ayakkabı mı olurmuş.) Ama bir dükkanım yok, zaten bu dünyada başıma ne geldiyse hep bir dükkanım olmadığı için geldi.
Neyse canım, bu çizmem de onun yerini tutar. Çok benziyorlar. Yani kabul, bunun biraz boyu kısa, topuğu da çok farklı, rengi de yeşil değil zaten. Off, tamam ya tamam hiç benzemiyor! Allah kahretsin, dolar ne zaman bir lira olacak acaba? Ağlıyorum şu an biliyor musunuz? Şaka şaka, niye ağlayayım 25 liraya bot almışım...
Meslek Testi
Görmüşsünüzdür bu testi, bayadır ortalarda dolaşıyor. Ben de yaptım ve yanlış meslek seçmişim öyle diyor. Benim aslında yazarlık falan yapmam lazımmış. Ayrıca benden bence süper bir antropolog ya psikolog olurdu. Yani aslında sonuçlarda bilinmeyen bir taraf yok, ben de yıllardır aynısını söyleyip duruyorum zaten. Hatta kanıtlarım da var, misal zamanında yazmıştım filozof olacaktım ben diye.
Tamam testdeki sorular, sonucun nereye gideceğini belli eder cinsten ama olsun eğlenceli bence. Siz de yapın bakalım, ardından eğitim sistemimize, MEB'e YÖK'e birlikte şey ederiz, yani sitem ederiz.
http://m.torpil.com/test/
Tamam testdeki sorular, sonucun nereye gideceğini belli eder cinsten ama olsun eğlenceli bence. Siz de yapın bakalım, ardından eğitim sistemimize, MEB'e YÖK'e birlikte şey ederiz, yani sitem ederiz.
http://m.torpil.com/test/
26 Ekim 2014 Pazar
Barbie Koleksiyonu
BarbieCollector adlı bir sitede Barbie bebekleri kültürlere göre giydirmişler. Bir ülkenin kültürünü tanıtmak için ne kadar da güzel bir yöntem. Ben en çok aşağıdakileri beğendim. (Fransız olan favorim ama para verip alacak olsam en alttaki Bard'ı alırdım.) Tanesini 19.95$'dan satıyorlar. Daha fazlasını isteyenleri buraya alalım. Daha farklı bir sürü koleksiyon da var, misal Hollywood ve Fantasy gibi... Bir göz atın derim.
Fransa Prensesi
Antik Yunan Prensesi
İrlanda Prensesi
Navajo Prensesi
Viking Prensesi
Bard
Etiketler:
Barbie,
Barbie Bebek,
Barbie Koleksiyon,
Dünya Kültürleri
Bu ülkede kimseye yer yok ki; onlara Peter Pan, bize Kaşağı...
"Bu ülkede çocuklara yer yok. Başka ülkelerde varmış, her tarafı yeşil ülkelerde. Biz büyük bir sabırsızlıkla çocukların büyümelerini bekliyoruz. Onların kafalarına vuruyoruz, adam olmaları için. Seniyezitseni olarak görüyoruz onları. Kafalarını tıraş ediyoruz çabuk büyüsünler diye. Benim içimdeki çocuk büyümedi. (Yirmiüçnisanda onu da bir saatlik başbakan yapsalardı belki büyürdü. Hayır, büyümezdi.) Yıllardır taşıyorum içimdeki çocuğu; yaşamadığı için büyümedi hiç amcası."
Tehlikeli Oyunlar
Tehlikeli Oyunlar
22 Ekim 2014 Çarşamba
Fransa aslında çok güzel bir yer olabilir
Ve ben burada yaşayabilirim. Tabii internet varsa.
Bu adreste ise Avrupan bir sürü çok güzel fotoğraf daha olabilir...
19 Ekim 2014 Pazar
Hangi klasik roman karakterisin?
Bu playbuzz testleri nereye varacak hiç bilmiyorum ama ben doğru sonuçlar çıkardığına inanmaya başladım. Neden inanmayım, bana Jo March dedi!
Küçük Kadınlar kitabında en sevdiğim, kendime en yakın hissettiğim. Kitaplara dair her şeyi, hem yazmayı hem okumayı seven, kadına dair stereotipleri reddeden, her şeyi toplumun dayattığı şekliyle değil de hissettiği gibi yaşamak isteyen, büyüyünce ne olduğundan pek emin olmasa da büyük şeyler başarmak isteyen birisi Jo March; mesela harika bir roman yazmak gibi. (Ama o başaracağı büyük şey, her ne olursa olsun bir kadının en büyük başarısı olarak görünen evlilik olmayacak.) O bağımsız, yaratıcı, başına buyruk...bir kadının olması gerektiği gibi. İşte testin sonucunda da böyle bir karakter çıkınca ben de hemen doğru kabul ettim. Siz Küçük Kadınlar'ı okurken kim olmak istediniz bilmem ama ben okurken Jo gibi olmak istediğimden emindim.
Bakın bakalım siz hangi roman karakteri çıkacaksınız?
http://www.playbuzz.com/gretab10/which-classic-literary-character-are-you
Küçük Kadınlar kitabında en sevdiğim, kendime en yakın hissettiğim. Kitaplara dair her şeyi, hem yazmayı hem okumayı seven, kadına dair stereotipleri reddeden, her şeyi toplumun dayattığı şekliyle değil de hissettiği gibi yaşamak isteyen, büyüyünce ne olduğundan pek emin olmasa da büyük şeyler başarmak isteyen birisi Jo March; mesela harika bir roman yazmak gibi. (Ama o başaracağı büyük şey, her ne olursa olsun bir kadının en büyük başarısı olarak görünen evlilik olmayacak.) O bağımsız, yaratıcı, başına buyruk...bir kadının olması gerektiği gibi. İşte testin sonucunda da böyle bir karakter çıkınca ben de hemen doğru kabul ettim. Siz Küçük Kadınlar'ı okurken kim olmak istediniz bilmem ama ben okurken Jo gibi olmak istediğimden emindim.
Bakın bakalım siz hangi roman karakteri çıkacaksınız?
http://www.playbuzz.com/gretab10/which-classic-literary-character-are-you
You are Jo March! You have a large group of family and friends and they always come first! You are the leader of the group and you are also very innovative and creative. You are clever and can be quite outspoken. You also love to read or write.
Etiketler:
hangi roman karakterisiniz?,
playbuzz,
playbuzz karakter testi,
playbuzz personality test,
playbuzz quiz
Yarasa Opereti
Wikipedia Yarasa'yı böyle anlatıyor. Daha önce hiç opera izlememiş ben konusunu, dilini, operayla ilgili hiçbir şey bilmeden kendimi salonda buldum. Sadece başlangıcından önce Devlet Opera ve Balesi sitesindeki konuyu okuyan arkadaşı dinlemiştim. Konu orada o kadar karmaşık şekilde anlatılmıştı ki, ya da ben kendimi vererek dinleyemedim, korkmuştum. "Aman yarabbi, kimin kim olduğu belli değil, bir de opera bu, söylediklerinin çoğunu anlamayacağım, altyazı okumaktan sahneyi izleyemeyeceğim, ah 3 saat nasıl katlanacağım" şeklinde korkularla gidip oturdum yerime. Ama nasıl da yanılmışım. Büyülü bir 3 saat geçirdim.
Aslında bu bir opera değil operetmiş. Yani benim gibi başlangıç seviyesindeki izleyecileri operaya alıştırmak için tiyatro yönü ağırlıklı müzikal sahne oyunuymuş. (Çok cahil olduğum bir alan bu sahne sanatları) Çoğu yer konuşmalarla geçerken, müzikal havasında bir gösteri oldu. Üstelik Opera kısımları da Türkçe olduğundan altyazıyı (ya da üst yazı mı demeliyim?) okumak ihtiyacı hiç duymadım. Konusu ise sitedeki açıklama kadar karmaşık değildi, çok fazla kılık değiştiren karakter olduğundan websitesinde konuyu anlatırken gereksiz yere karıştırmışlar. Konu klasik, Shakespeare tarzı kılık değiştirmeceler, aldatmalar, intikam... Ama gösteri her şeyiyle muhteşemdi. Oyuncuların sahneden inip seyirciyle dans etmeleri, revü gösterisi, dekor, oyunculuklar... Bir de tüm bunları ön sıradan izleme şansına sahip olup oyuncularla göz göze gelerek o duyguları yaşamak...
Ama en çok oyunun içindeki gösteri olarak sahnelenen bale gösterisine bayıldım. Bir saniye bile gözlerimi ayırmadan izledim. Daha önce hiç bale izlememiş biri olarak, böylesine muhteşem bir sanattan yıllarca nasıl kendimi mahrum etmişim diye kızdım.
Bundan sonra operaya gider miyim bilmiyorum. Opera hala benim için extreme bir sanat, çok zevk alacağımı zannetmiyorum. (Belki operet olursa) Ama bundan sonra baleye gideceğim kesin. Şimdi sabırsızlıkla 25 Ekimde sahnelenecek Kont Dracula'yı bekliyorum.
Yarasa 2013'de tekrar sahnelenmeden önce en son 1968'de sahnelenmiş. İnternette ararken 1968 senesindeki gösterinin fotoğraflarına denk geldim. Sanki 1968'deki kıyafetler daha bir güzelmiş. Zaman makinem olsa gider onu da izlerdim. (Gerçi zaman makinem olsa 1968'e gider miydim?)
(Fotoğraflar buradan)
Etiketler:
bale,
devlet opera ve balesi,
J. Strauss,
Johann Strauss,
müzikal,
opera,
tiyatro,
Yarasa,
yarasa opereti
17 Ekim 2014 Cuma
It'll be fun they said, you'll love it they said!
İstemiyorum ya, çıkarmayın beni odamdan. Gitmeyeceğim işte, hep evde oturacağım, hiç de dediğiniz gibi eğlenceli değil, aksine korkunç.
The Hobbit: The Battle of the Five Armies
Tam 2 ay kaldı. Uyusak uyansak hemen 17 Aralık olsa...
Etiketler:
The Hobbit,
The Hobbit 3,
The Hobbit 3 trailer,
The Hobbit: The Battle of the Five Armies
Magic In The Moonlight / Sihirli Ay Işığı
Yapım Yılı: 2014
Yönetmen: Woody Allen
Tarih 1920'ler...Fransız Riviera'sında yaşayan Sophia adlı genç bir kız medyum olduğunu iddia ederek, oradaki tüm zenginleri etkisi altına almış durumda. Bir de dünyaca ünlü sihirbazımız Stanley var. Çocukluğundan beri kendisini bilime kaptırmış, dünya üzerinde her şeyin mantıklı bir açıklaması olduğuna inanan, doğaüstü hiçbir şeyi kabul etmeyen belki de dünyanın en pesimist adamı. Ayrıca en büyük eğlencesi de insanları medyum olduğunu söyleyerek kandıran şarlatanları ifşa etmek. Bir arkadaşının ısrarı üzerine Sophia'nın da foyasını ortaya çıkarmak için kendini Fransız Rivierası'na atıveriyor ama işler hiç de umduğu gibi olmuyor. Daha fazlasını anlatmaya gerek yok çünkü gerisi spoilere giriyor.
Woody Allen kendi tarzını yansıttığı, eğlenceli, romantik bir komedi sunmuş bizlere. Belki en başarılı filmi olarak sayılmaz ama benim son yıllarda izlediğim en güzel filmdi diyebilirim. En güzeliydi çünkü her sahne bir tablodan farksızdı. İnsanların kıyafetlerini, ortamı, dekorları, manzarayı izlemekten konuya çok takılmadım. Filmin geçtiği yerler o kadar şahaneydi ki, içimden her şeyi geride bırakıp, gidip Fransız Rivierası'na yerleşmek geldi. Cenneti yeryüzünde yaşayan insanlar olduğuna inandım, cennet parayla satın alınabilen bir yermiş gibi geldi. Bense mutlulukla mutsuzluk arasında o Arafta kaldım. Woody Allen ise bana 100dk cenneti uzaktan izleme şansı tanıdı.
Konuya gelecek olursak, konu zaten klasik bir romantik film konusu, sonunu az çok tahmin edebiliyorsunuz. Ama bu demek değil ki, konu kötüydü. Konu da aslında çok eğlenceliydi, sadece sonunu biraz aceleye getirmiş diye düşünüyorum, daha da derinlere inebilirdi, izleyecek vaktimiz vardı. 100 dakika değil de 120 dakika çekebilirdi. Belki de ben filme o kadar kaptırdım ki kendimi bitsin istemedim hiç, o yüzden kısa geldi, bilemiyorum. Tek bildiğim filmi yüzümde bir gülümseme ile terk ettiğim. Ayrıca Emma Stone, lütfen hep Sophia tarzı karakterler de oynasın, Mary Jane olarak ne kadar iticiysen, Sophia olarak o kadar da tatlısın.
Yönetmen: Woody Allen
Tarih 1920'ler...Fransız Riviera'sında yaşayan Sophia adlı genç bir kız medyum olduğunu iddia ederek, oradaki tüm zenginleri etkisi altına almış durumda. Bir de dünyaca ünlü sihirbazımız Stanley var. Çocukluğundan beri kendisini bilime kaptırmış, dünya üzerinde her şeyin mantıklı bir açıklaması olduğuna inanan, doğaüstü hiçbir şeyi kabul etmeyen belki de dünyanın en pesimist adamı. Ayrıca en büyük eğlencesi de insanları medyum olduğunu söyleyerek kandıran şarlatanları ifşa etmek. Bir arkadaşının ısrarı üzerine Sophia'nın da foyasını ortaya çıkarmak için kendini Fransız Rivierası'na atıveriyor ama işler hiç de umduğu gibi olmuyor. Daha fazlasını anlatmaya gerek yok çünkü gerisi spoilere giriyor.
Woody Allen kendi tarzını yansıttığı, eğlenceli, romantik bir komedi sunmuş bizlere. Belki en başarılı filmi olarak sayılmaz ama benim son yıllarda izlediğim en güzel filmdi diyebilirim. En güzeliydi çünkü her sahne bir tablodan farksızdı. İnsanların kıyafetlerini, ortamı, dekorları, manzarayı izlemekten konuya çok takılmadım. Filmin geçtiği yerler o kadar şahaneydi ki, içimden her şeyi geride bırakıp, gidip Fransız Rivierası'na yerleşmek geldi. Cenneti yeryüzünde yaşayan insanlar olduğuna inandım, cennet parayla satın alınabilen bir yermiş gibi geldi. Bense mutlulukla mutsuzluk arasında o Arafta kaldım. Woody Allen ise bana 100dk cenneti uzaktan izleme şansı tanıdı.
Konuya gelecek olursak, konu zaten klasik bir romantik film konusu, sonunu az çok tahmin edebiliyorsunuz. Ama bu demek değil ki, konu kötüydü. Konu da aslında çok eğlenceliydi, sadece sonunu biraz aceleye getirmiş diye düşünüyorum, daha da derinlere inebilirdi, izleyecek vaktimiz vardı. 100 dakika değil de 120 dakika çekebilirdi. Belki de ben filme o kadar kaptırdım ki kendimi bitsin istemedim hiç, o yüzden kısa geldi, bilemiyorum. Tek bildiğim filmi yüzümde bir gülümseme ile terk ettiğim. Ayrıca Emma Stone, lütfen hep Sophia tarzı karakterler de oynasın, Mary Jane olarak ne kadar iticiysen, Sophia olarak o kadar da tatlısın.
Etiketler:
Ay Işığındaki Sihir,
Colin Firth,
Emma Stone,
film,
Magic in the Moonlight,
Romantik komedi,
Sihirli Ay Işığı,
sinema,
Woody Allen
13 Ekim 2014 Pazartesi
Mont
Çok hoşuma gitti. Videoda fotoğraftakinden daha güzel görünüyor. Burada dursun.
Ben ben olmasam alırdım...
Ben ben olmasam alırdım...
12 Ekim 2014 Pazar
Pink Sugar Elephant
Each had two eyes but they couldn’t see me there
Each had four legs but they couldn’t go anywhere
And so we just sat
That early autumn morning
Sun not yet risen and magic everywhere
Each had four legs but they couldn’t go anywhere
And so we just sat
That early autumn morning
Sun not yet risen and magic everywhere
Etiketler:
Müzik,
Pink Sugar Elephant,
Spotify,
vashti bunyan
Lorelai Hırkası
Lorelai hırkam vardı benim. Neredeyse aynısı, renk, saç örgüsü...sadece kapşondaki örgü deseni biraz değişikti. Depresyon hırkası, evde giyip hiç çıkarmıyordum üstümden. Dışarıda neredeyse hiç giymedim, o kadar kıymetliydi. (üniversitede buna benzer her gün giydiğim vardı o sayılmaz.)Neredeyse 7 yıl giydim o hırkayı, eskimiş diye düşünmeden ABD'ye bile götürdüm, sonra onu geri getirebilmek için valizden geri dönüşte bir sürü şey atmak zorunda kaldım. (Ağır da biraz) O kadar kıymetliydi. Sonra dün ne oldu. Arıyorum arıyorum bulamıyorum. Meğerse annem cuma günü kışlıkları çıkarırken hazır ben evde yokum diye atmış, neymiş eskimişmiş. Yalan nefret ediyordun o hırkadan, hiç sevmemiştin zaten. Ben hırkamı istiyorum, nereden bulacağım şimdi aynısını. Hadi diyelim buldum, onun eskiyip o dokuya kavuşması yılları alacak.Depresyon hırkam yok diye depresyona girdim işte.
Etiketler:
Depresyon hırkası,
gilmore girls,
hırka,
lorelai gilmore
Etiketler:
dead poets society,
Ölü Ozanlar Derneği,
robin williams
Blog keşfi
krentu.blogspot.com.tr
Pinterest insanı olmadık yerlere sürüklüyor. Bana da bu blogu keşfettirdi. Ne yazıyor, neden bahsediyor hiç bir fikrim yok, anlamadığım ve nece olduğunu dahi bilmediğim bir dilde yazıyor. Bir kuzey Avrupa ülkesine ait olduğunu düşünüyorum. Norveç ve İsveç değil, Hollanda da değil, Almanya hiç değil ama hangisi bilemedim. Ama fotoğraflar çok şahane, ayrıca kadının zevkine tarzına da bayıldım. Hani onun giydiklerini giyeceğimden değil de, kadına her giydiği çok yakışmış.
Kadın elbise dikiyor, kızının elbiselerini hep kendi dikmiş zannımca; böyle çocuklarıyla doğayla iç içe çok mutlu bir hayat yaşıyor. Ben zamanında çok Türk blogu da takip ettiğimden bu insanların hayatına özenmeden edemiyorum. Çünkü bizde binlerce liralık channel çanta takan da, az gelirlisi de hep bir yapmacık. Çektikleri fotoğraflar sadece kendi güzelliklerini ön plana çıkarmak için. Sosyal medyada facebook, instagram ve özellikle bloglar... , nereyi açsam bakın ben ne güzelim, zenginim de, en sosyal benim, eğleniyorum da, ayrıca ben ne kadar da güzelim, beni beğenin, beni beğenin diye bağıran insanlar görmekten bıktım.
Ama bunlar her anında mutluluklarını yakalamaya çalışmışlar gibi geldi fotoğraflarda. Yok efendim onlar oranın zengini de, fakirleri çok kötü Avrupa'da sokakta yatıyor da diye kimse konuşmasın. Bizim zenginlerimizi de biliyoruz. Öyle ise de adamların en azından zenginleri güzel yaşıyor, bizim zenginlerimiz bile insan gibi yaşamayı bilmiyor.
Zaten yaşadıkları dünya da bambaşka. Bu ağaç ve doğa olayı çok içime oturuyor. Tamam ben bozkırın ortasında doğdum büyüdüm de, o iklimde bile benim çocukluğum meyve ağaçlarının arasında, dalların tepesinde geçti. Sonra ise durum malumunuz. Elimizde hiçbir şey kalmadı. Etrafıma bakınca tek bir güzellik dahi göremiyorum. Bu blogdaki fotoğraflarda kadının çocuklarının okullarına, aldıkları eğitime, yaptıkları organizasyonlara bakıyorum, sonra bizde aklıma sıra halinde avm gezdirilen anaokulu çocukları geliyor. Ya da devlet okullarındaki başka başka durumlar, burada hiç girmek dahi istemiyorum. Tek başıma terk edip gidebiliyorum da, tek başıma yapamıyorum, arkamda bu dünyada tek önemsediğim insanlar olan ailemi bırakıp gidemiyorum, onlar neden gelmiyorlar sanki. İyice batı özentisi mi oldum ne, töbe tanrım! Ama ne yapayım, her gün ülkeden beni soğutacak bir başka türlü şey görüyorum.
Yazdığı tek bir kelimeyi anlamadan, sadece fotoğraflarla kadının hayatını takip ediyorum ve hayıflanmadan edemiyorum. Biz bunları hak edecek ne yaptık, nasıl bir günah işledik? Kimsenin bize böylesine bir hayata mahkum etmeye hakkı yok ama işte yaşatıyorlar. İnsanların uğraştığı şeylere bak, bir de bizim uğraştığımız Orclara.
Okul gezisi
Ama bunlar her anında mutluluklarını yakalamaya çalışmışlar gibi geldi fotoğraflarda. Yok efendim onlar oranın zengini de, fakirleri çok kötü Avrupa'da sokakta yatıyor da diye kimse konuşmasın. Bizim zenginlerimizi de biliyoruz. Öyle ise de adamların en azından zenginleri güzel yaşıyor, bizim zenginlerimiz bile insan gibi yaşamayı bilmiyor.
Zaten yaşadıkları dünya da bambaşka. Bu ağaç ve doğa olayı çok içime oturuyor. Tamam ben bozkırın ortasında doğdum büyüdüm de, o iklimde bile benim çocukluğum meyve ağaçlarının arasında, dalların tepesinde geçti. Sonra ise durum malumunuz. Elimizde hiçbir şey kalmadı. Etrafıma bakınca tek bir güzellik dahi göremiyorum. Bu blogdaki fotoğraflarda kadının çocuklarının okullarına, aldıkları eğitime, yaptıkları organizasyonlara bakıyorum, sonra bizde aklıma sıra halinde avm gezdirilen anaokulu çocukları geliyor. Ya da devlet okullarındaki başka başka durumlar, burada hiç girmek dahi istemiyorum. Tek başıma terk edip gidebiliyorum da, tek başıma yapamıyorum, arkamda bu dünyada tek önemsediğim insanlar olan ailemi bırakıp gidemiyorum, onlar neden gelmiyorlar sanki. İyice batı özentisi mi oldum ne, töbe tanrım! Ama ne yapayım, her gün ülkeden beni soğutacak bir başka türlü şey görüyorum.
Eteği kendi dikmiş herhalde?
11 Ekim 2014 Cumartesi
Uyumsuz - Divergent
Gene bir gençlik kitabı, gene bir distopya. Kitabı ilk elime aldığımda okumak isteyeceğim bir kitapmış gibi gelmişti, ancak esas kızımın faction seçtiği yere kadar gelebilmiştim. Ömrümde bu kadar basit cümlelere sahip olup da okurken beni bu kadar zorlayan bir kitaba rastlamamıştım. Yarattığı dünyanın mantığı neye dayanıyor, cesaret, fedakarlık neye göre ayrıldı, neden başka bir şey değil de neden o beş grup, ya da o kadar sümsük çizilen bir karakter neden cesareti seçti...hiç bir şekilde karakterlerin motivasyonunu, dünyanın mantığını anlamadım. Üstüne bir de bütün kitabı şimdiki zaman çekimiyle yazılması katlanılır gibi değildi. Ben de kaldırıp attım. (Nasıl olmuş da Goodreads birinciliğini kapmış büyük sır.) Sonunu falan merak ettiğim de yok, nasılsa filmi yapılır diye düşünüp okumaya hiç zorlamadım kendimi.
Keza filmini de yaptılar. Dünyaya bir şeyler olmuş, savaş falan işte bilmiyoruz detay vermiyor. Barışı korumak için insanları fedakarlar, korkusuzlar, barışçılar(bildiğin hippie), bilgeler ve dürüstler diye beş gruba ayırmışlar. Bir serum alıp bilinçaltınıza giriyorlar ve sizin hangi gruba dahil olduğunuzu anlıyorlar. Hiç bir gruba dahil değilseniz Uyumsuz oluyorsunuz ve toplum için zararlısınız, yok edilmelisiniz. Fikir böyle başlıyor. Veronica Roth'ın aklına güzel bir fikir gelir gibi olmuş, sonra onun içine etmiş, üstüne bir de aşk katıp süslemiş. Olaylarda hiçbir dayanak yok. Fedakarlar neden isyan etti. Kız ne mantıkla cesareti seçti. Bu gruplar neye göre ayrıldı. Four nasıl oldu da kıza aşık oldu. Hiç birinin bir cevabı yok. Bütün film(ki kitap da öyle büyük ihtimal) korkusuzların eğitimiyle geçiyor. O eğitimde ne oluyorsa Eğitmen Four bizim esas kıza aşık oluyor.Ne oluyor gerçekten çok merak ediyorum, nasıl o kadar büyük bir aşk ortaya çıkıyor ki Four bilincini bile kontrol altından kurtarabiliyor. İşte ben bunu anlamıyorum. Bizim esas kız aslında işe yaramazın teki. Eğer Four olmasa hayatta kalmasına imkan yok. Ama kızımız güzel bir genç kız olduğu için onu kurtaracak bir erkek hep bulunur. Tıpkı Hunger Games'te olduğu gibi, Twiglight'da olduğu gibi...Anlaşılan bu young adult kitaplarındaki esas kızlarımız es kaza çirkin doğmuş olsalardı, kimse onları beğenmeyecek, arkasını kollamayacak, onlar da yok olup gidecekti. Kızımız demişken nasıl bir ana karakter yarattılarsa filmdeki repliklerini toplasanız bir paragrafı geçmez. Shailene Woodley'ı daha önce The Fault in Our Stars'da izlememiş olsaydım kesinlikle çok kötü bir oyuncu olduğunu düşünürdüm. Karakter üstüne oturmamış. Oğlan desen üstüne bir parka geçir, al bir dönem dizisine oyuncu diye koy, öyle de bizden biri.
Kesinlikle konunun işlenişi açısından çok başarısız bir kitap/film.(Okuduğum yere kadar olan kısımdan çıkardığım sonuca göre filmin kitaba sağdık kaldığını varsayıyorum) Eğer bu fikir usta bir elde işlenmiş olsaydı, çok iyi olabilirdi. Misal Hunger Games, her ne kadar dilini çok basit bulsam da, gerçekten başarılı bir kitaptı. Konu, yarattığı dünya sağlam temellere otutturulmuştu. Aklıma takılan çoğu sorunun cevabını bulabiliyor, karakterlerin motivasyonunu anlayabiliyordum. Ama Uyumsuz'da o kısım eksik kalmış. Her şey havada uçuşuyor.
Hollywood bu gençlik kitapları (young adult) katagorisindeki distopya serilerinin ekmeğini daha ne kadar yer merak ediyorum.Adamlar haklı gerçi,bunları yazan kadınlar bir kitapla da kalmıyor, en az 3 film garanti.Son filmi de ikiye böl. 4 film; stüdyo için en 5 yıllık ekmek kapısı.
Etiketler:
divergent,
film,
gençlik,
Kitap,
shailene Woodley,
sinema,
uyumsuz,
Veronica Roth,
young adult
Yeni Takıntı - Barbara Allen
Müzik dinlemek gibi değil de, geçmişte kalmış çok hüzünlü bir sahnenin içinde yaşamak gibi.
Bir çok kişi tarafından söylenmiş, çok eski bir ingiliz-iskoç ballad'ı ama Joan Baez versiyonu çok başka, bambaşka.
Bir çok kişi tarafından söylenmiş, çok eski bir ingiliz-iskoç ballad'ı ama Joan Baez versiyonu çok başka, bambaşka.
Etiketler:
Barbara Allen,
Joan Baez,
Müzik,
Spotify
10 Ekim 2014 Cuma
Ben karlar altında dahi okurum!
Sonbaharda kitap okursun, anlarım...
İlkbaharda da okursun...
Sahil kenarında yazın okursun, adada okursun onu bile anlarım...
Evde zaten kitap okursun da...
Kışın karın altında böyle okuyanı da hiç görmemiştim. Çok hoşuma gitti. E sen de King in the North olsan, sen de üşümez sen de okurdun.
İlkbaharda da okursun...
Sahil kenarında yazın okursun, adada okursun onu bile anlarım...
Azraile bir beş dakika bekle der gene okursun...(Ben büyüyünce böyle olacağım bu arada)
Evde zaten kitap okursun da...
Kışın karın altında böyle okuyanı da hiç görmemiştim. Çok hoşuma gitti. E sen de King in the North olsan, sen de üşümez sen de okurdun.
Sonbahar
Normalde sonbaharı pek sevmem. Sonbaharda okullar açılır, dersler, ödevler, sınavlar... Günler kısalır, hemen akşam olur. Bunları düşününce sonbaharın sevilecek bir yanı yok tabi. Ama şimdi böyle bir dert olmadığına göre artık sevebilirim sanırım. Sevmesem de zaten zorla sevdirecekler bu gidişle; şunlara baksanıza...
Şöyle sapsarı bir orman bulup pikniğe gidesim geldi.
Şöyle sapsarı bir orman bulup pikniğe gidesim geldi.
9 Ekim 2014 Perşembe
Gerçek hayatta Disney
Nasıl yapmışlar bilmiyorum ama daha isimlerine bakmadan kimin kim olduğunu anladım. Disney Prensesleri içinde hep en güzelinin Rapunzel olduğunu düşünmüştüm, bu resimde de öyle görünüyor. Ama işin ilginci Pamuk Prenses bana hep en çirkin prenses olarak görünürdü ama burada Rapunzel'i bile zorlayacak bir güzellikte çıkmış sonuç. Hatta düşündüm de ondan bile kat kat güzel görünüyor.
Etiketler:
Alice,
Disney,
Disney Prensesleri,
Pamuk Prenses,
Rapunzel
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





