Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

29 Kasım 2014 Cumartesi

Goodbye papa, it's hard to die...

Bu da benim mutsuzluğum...(kitabımdan)

Kronik mutsuzluğu hiç sebepsizdi. Doğarken kendisine bahşedilmiş; gereksiz, yersiz ve nedensiz mutsuzluğu ile birlikte oturdu ve bekledi.

Fotograf: Bill Brandt Writer Edith Sitwell c.1950

Büyümeye ağıt

Ben hala o çocuğum. Siz anlamayın daha.Büyüyemedim ben. Büyümek için daha zamana ihtiyacım var. Siz de sabır kalmadı farkındayım ama benim büyümek için daha çok zamana ihtiyacım var. Odamın içinde bebeklerim, kalemlerim...Ben neden o resimleri çiziyorum sanıyorsunuz. Ya da ben neden o oyuncakları örüyorum kendime. Çığlık atıyorum. Duymayın siz hala. Büyümedim ben daha!
Gelmeyin üstüme!
Ben hala hayallere sığınıyorum, rüyalarla koruyorum kendimi. Kendimi korumak için mantığım devreye giremiyor henüz, ben hala hayallere saklanıyorum korkularımdan.
Bağırmayın bana!
Ben hala beni terkedip gideceksiniz diye korkuyorum. Sizsiz yemeğimi yiyemem, kirlenirim, temizlenemem, üstümü dahi değiştiremem. Ben hala terk edeceksiniz de, öksüz-yetim kalacağım diye korkuyorum.
Geç kaldım. Hoş görün beni birazcık daha.
Büyeyeceğim söz.
Ama ben büyümedim daha.
Yağmur ıslatır,
Rüzgar üşütür.
Toprak kirletir.
Güneş yakar.
Bunları ezberlettiniz.
Kabul.
Ama bırakın az daha koşayım dışarıda.
Biraz daha...
Yağmur ıslatsın.
Rüzgar üşütsün
Güneş yaksın.
Bırakın da toprak kirletsin.
Çamura bulanayım azıcık daha.
Ya da,
ben balığı geri nehrine bırakın.
Bırakın da gideyim.
Beni böyle kabul etmiyorsanız.
İşim yok burada.
Siz terketmeden ben gideyim.
Küçük balık olup,
Yem olayım büyük balıklara.
Ama siz gene de bırakmayın beni daha.
Büyüyeceğim söz.
Azcık daha zaman verin bana!

28 Kasım 2014 Cuma

Demek bir süper kahraman olmak istiyorsun...

My dreams are full of what's not real
I'll fly away and save the world
I'll make you proud someday
I just won't be around to see your face
My life is full of what's not here
I'll go away and save myself
I'll make you proud someday
I just won't be around to see your face


Stranger things have happened I know

Bunu buldum bir köşede. Yıl 2013, okyanus ötesindeki Ben yazmış.

"Bu işten istifa edip, yolculuğu bekleyen ben aslında ben değilmişim, sadece olmadığı bir şey olmaya çalışan, o koşu bandının üstündeki hipopotammışım. Başta büyük bir hevesle çıktığım o koşu bandı artık beni çok yoruyor, bir yere varmıyorum, sadece aynı noktada koşup duruyorum. Ama artık koşmak istemiyorum ama inemiyorum da ama koşmak istemiyorum, artık durmak istiyorum. Soruyorum kendime " Değişebilirim, değişebilirim ama kim olmamı istiyorsun?" cevap yok, tekrar soruyorum "ben hala aynıyım, ne olmamı istiyorsun?" Bilmiyorum. Hiç bir şey bilmiyorum. Tek bildiğim annemin dizine başımı koyup uymak istediğim. Bir sürü oyuncağın olduğu bir alışveriş merkezinde kaybolmuş küçük bir çocuk gibi hissediyorum kendimi, kimse adımı anons etmiyor çünkü oradaki diğer çocuklardan bir farkım yok, herkes oyuncaklarla ilgilendiğimi düşünüyor ama ben sadece annemi istiyorum.

I can change, I can change, I can change
But who do you want me to be?
I'm the same, I'm the same, I'm the same
What do you want me to be?"

26 Kasım 2014 Çarşamba

Yok onlar

Sakin, yok onlar aslında. Görmezsen yoklar, cevap verme. Bırak onlar kendi dünyalarında takılsın. Sen oraya ait değilsin. Sakince geri dön. Ağacın içindeki kuru dalı görmezsen o ağaç yeşildir. Ağacın etrafındaki binaları görmezsen orası ormandır. Görüş alanına giren her şeyi görmene gerek yok. Sen neyi görürsen o var, sen görmezsen yoklar.

Sınırlarını kaybediyorsun. Fazla yaklaşıyorlar, izin veriyorsun, aralarına sızıyorsun, içine işlemeye başlıyorlar. Ve en kötüsü seni bozuyorlar, algılarını değiştiriyorlar. Farkında değil misin, yıllarca temelini atığın ve şimdi ise yeni yeni yükselmeye başlamış o dünyayı, sadece bize ait o harikalar diyarını yaralıyor, zarar veriyorlar. Senin yükseltmek için üst üste eklediğin her hayale karşı fazlasıyla hayal parçalıyorlar. Seni parçalıyor. Nasıl oluyor da sen hala sana bu kadar yaklaşmalarına izin verebiliyorsun? Hala çok zayıfsın, seni aralarına çekmelerine izin veriyorsun. Beyaz tavşanın arkasından koşuyorsun ama arada bir durup da onların arkadan gelen 'gitme' seslerine kendini kaptırıp da duraksıyorsun. Beyaz tavşanla arandaki farkın açılmasına sebep oluyorlar. Onlara her kulak astığında, onlara her cevap verdiğinde, onları her gördüğünde, duyduğunda,konuştuğunda... arayı açıyorsun. Hala çok zayıfsın. Onlar yıkıyorlar, parçalıyorlar, kırıyorlar, kollarından tutup hızını kesiyorlar, önüne geçip tüm çirkinlikleriyle güzelliklere engel oluyorlar.

Görme, duyma, yok onlar. İzin verme. Gerçek burada ve sen buradayken kimse sana zarar veremez. Sen ne görürsen o var, hayalini kurduğun her şey burada, hiçbir şey eksik değil burada, sadece senin onu fazlalıklarından arındırman gerekiyor. 

Bazen bazı insanlara gereğinden fazla yakınlaştığımda, bazı şeylere gereğinden fazla kendimi kaptırdığımda bu sesi duyuyorum kafamda. Bazen dinliyorum bazen dinlemiyorum. Çok yol aldım, kurdum o dünyayı ben kafamda artık. Sadece o tavşan deliğine adımımı atmam lazım. Korkuyorum ama az kaldı.

24 Kasım 2014 Pazartesi

Dünyanın en güzel kış manzarasına sahip şehirleri

Štramberk, Çek Cumhuriyeti:  En çok da bunu beğendim.

Marlow, England

Bamberg, Germany

Loket, Çek Cumhuriyeti:Bu Çek Cumhuriyetine bir gitmek lazım

Calitri, Italy

Breckenridge, Colorado

San Marino, Italya

Engelberg, Switzerland

Queenstown, New Zealand: Bence burası yazın daha güzeldir.

Kaynak

Bu da bizden bir yer

Malang

Hint kültürünü hiç sevmem, kültür olarak bana hitap eden hiçbir şeyleri yok. Hint deyince altın bilezikli newyorktaki taksici geliyor aklıma. (Tanrım ne aptallıktı ama!) Hindistanla ilgili ne zaman bir şey duysam o an aklıma geliyor; kokusu,  altın takıları ve Esra ile yaşadığımız korku.

Ama neden bu şarkıyı seviyorum çözemedim. Gerçi bu şarkı bana Hindistan'ı hatırlatmıyor, şoförü de tabi. Ama Hintçe sonuçta. Dahası melodisi de eurovision şarkılarını anımsatıyor. Böyle bir Anadolu - Balkan melodisi gibi. Danslar da bazı yerlerde çok itici zaten. Ama bunlara rağmen ben neden malang malang diye dolaşıyorum etrafta. Tipler de saçma.
Malang malang...Ne demekse!

Yalnız bu şarkıyla Hintçeyi çözer gibi oldum. Ne çok ortak kelimemiz varmış. Sabır, avare derbeder, raks, aks, aşk, ruh, nur, dua, cisim, teselli, kader,nazar ...işte bunlar hep Farsça, ya da Arapça mı?

Neyse işte, tüm bu olumsuzluklarına rağmen seviyorum bu şarkıyı. (Film de ilginçti bu arada, o konusu bende olacak Oscar alırdım.)

 

Deniz kızlarını koruyalım!


Modern Family - Phil Dunphy


Modern Family dizisini duymuşsunuzdur, izliyor musunuz bilmiyorum ama izlemiyorsanız şiddetle tavsiye ediyorum. İzlemiyorsanız çok şey kaybediyorsunuz. Tam 6 sezon oldu ve ben kahkahalar atarak izlemediğim bir bölümünü hatırlamıyorum. Herkesin favorisi olan How I Met Your Mother'ın son sezonları berbat bir hal alırken, The Big Bang Theory baymaya başlarken, diğer sitkomlarda bazı bölümlerinde çok eğlenip, bazılarında çok sıkılırken, çok sevmeme rağmen Community'nin bazı bölümlerine katlanamazken, Modern Family'nin tam 6 sezondur beni güldürmeyen, beni sıkan bir bölümü olduğunu hatırlamıyorum. Hatta bitince üzüldüğüm, keşke bir kaç bölüm daha olsun dediğim ender sitkomlardan biri. Tamemen doğal, çok zekice kurgulanmış bir komedi. Her ne kadar bir aile dizisi gibi görünse de tam bir durum komedisi. Hatta en güzellerinden biri.

Şimdi diziyi tanıttığıma göre oradaki Phil Dunphy karakterine geçelim. Dizide damat rolünü canlandıran, dünyanın en sevimli şapşalı emlakçı baba. Şapşal dediysem kötü anlamda değil; hala bir çocuk gibi hayallerini yaşamaya çalışması, kim ne düşünür diye düşünmeden bir çocuk saflığıyla hayata yaklaşması... Hatırlıyorum da ilk sezonu izlerken aklımdan şunu geçirmiştim; "Allah'ım eğer bir gün evlenmek zorunda kalırsam, lütfen, lütfen Phil gibi bir eşim olsun lütfen" Benim evliliğime bakış açım malum; dünyanın en sıkıcı ve korkunç, insanı kısıtlayan şeyi olduğunu düşünüyorum, tam bir pranga, yetişkin hayata geçişin resmiyeti, çocukluğun ve tüm eğlencenin, saçmalama hakkının elinden alınması, belirli kurallar dahilinde yaşama eziyeti... Ama Phil Dunphy gibi bir adamla insan çok eğlenir. Hani evdeki tüm saçmalıkları yapan biri vardır ya, hani eve tutup da Alpaca getirecek kadar şapşal olan, hani ona kızamazsın da, işte tam o karakter. Hem bilen bilir benim şapşal sevdiğimi. Kendisi ideal koca benim gözümde, ve dahası ideal baba, hatta en ideal insan.

Ya da aslında anlatılmaz, izlemelisiniz, izleyin. Bu arada demiş miydim; bu dizi dünyanın en güzel dizisi. (abart!)

23 Kasım 2014 Pazar

Kime naz yapacağım ben şimdi, deftere mi?

Uzun zamandır böylesine hasta olmamıştım. Kafamın içinde yoğun bir sıvı dengemi bozuyor. Bulduğu tüm açıklıklardan dışarı fırlıyor; gözlerim akıyor, burnum akıyor, kulaklarım dahi akıyor. Tam eski okul günlerindeki gibi, dışarısı karanlık ve buz gibi, sen hasta olmuş mandalina yiyorsun, uzandığın koltukta çizgi film izliyorsun. Uzun zamandır böylesine bir kış yaşamamıştım. Dışarısı çok soğuk. Böylesine bir kış yaşamadım çünkü soğuk olduğunda dışarı çıkmamak gibi bir seçeneğim vardı. Bugün soğuk evde oturacağım; yok öyle bir şansım şimdi. Normal şartlar altında en az 3 gün rapor alırdım. Ama işe başlayalı daha üç gün oldu, rapor da alamıyorum. Biri bakar da halime acır diye bekliyorum; "ay canım ne kadar kötü görünüyorsun, sen eve git de istirahat et" der diye umuyorum.

Ama boşa umuyorum. Çünkü annemin bile umurunda değilim. 2 gündür hastayım, bir sıcak bir şey getirmedi ki içeyim. Yamyaş(?), yağmurdan ıslanmış şekilde eve girdim, şemsiyeni almıyorsun diye söylenmedi bile. Benimle kimse ilgilenmiyor. Halbuki çocukken öyle miydi? "Takmadın şapkayı hasta oldun" diye söylene söylene zorla ağzıma bir şeyler tıkardı. Şimdi bir de bana iş buyuruyor. Hastalığımı burun silerek geçirilen nezlelerden sanıyor, ayakta durabiliyorum, şikayet etmiyorum diye mi?

Burnumu siliyorum geçmiyor anne. Benim biraz ilgiye ihtiyacım var. Grip naz yapmadan geçmiyor ki. Dün bir şeyim yokmuş gibi kendime defter almaya gittim diye mi inanmıyor hastalığıma? Ayakta durup gezmelere gidebiliyorsa benim ilgime ihtiyacı yok diye mi düşünüyor acaba? Halbuki ben o defteri ilgiye ihtiyacım var diye aldım. Baktım kimse beni dinlemiyor, yazarım ben de, ona anlatırım diye aldım o defteri.
Gücüm olmamasına rağmen etrafta dolaşıyorum çünkü durursam düşerim. Bir durayım, hem de öyle bir düşerim ki! Bisikletle gitmek gibi. Durunca düşerim! Gücüm yok ama ayakta durmak zorundayım. Ondan bir şey yokmuş gibi dolaşıp duruyorum, hasta olmadığımdan değil.
Şikayet etmiyorsam canım yanmadığından değil. Çünkü bir ağlarsam daha da susamam. İçim çıkana kadar ağlarım. Doğduğumda ağlayamadıklarımı dahi şimdi  ağlarım. Sıvı kaybından hastaneye kaldırırsınız, öyle ağlarım. Bir kelime kaçsa ağzımdan arkası gelir, ondan şikayet etmiyorum. Hasta olmadığımdan değil.

Siz ilgilenmeyin daha benimle. Kime naz yapayım ben şimdi, deftere mi?

Hem sadece burnumu değil, bana dair ne var ne yok, her şeyi de siliyorum hiçbir şey geçmiyor!

Tanrım neyim var benim? Neden kimse benimle ilgilenmiyor? Ölecek miyim yoksa? Ama ben ölmek istemiyorum ki! Daha başınıza açacak işlerim var benim. Neden kimse beni iyileştirmeye çalışmıyor?

Tanrım, gerçekten, neyim var benim?

Lauren Graham

Lauren Graham bu dünyada en sevimli bulduğum insanlardan biri. Çok severim kendisini. Hatta kendimi değiştirme hakkı verilse kesinlikle onun canlandırdığı Lorelai olmak isterdim her şeyiyle. Ama bu durum yeni bir blog yazısının konusu olacak bir şey olduğundan, detaylandırmadan geçip, konuyu ileri bir tarihe erteliyorum. (Ayrıca Parenthood izliyorum da oradaki karakterde de Lorelai'yı görür gibi oluyorum. Bir kaç kezde Lauren'in katıldığı programları izlemiştim. Sanırım kadının genel olarak kişiliği bu şekilde.) Matthew Perry ise Friends'deki favorimdi. Bu ikili zamanında çıkıyormuş, ben bilmiyordum. Bu fotoğrafı görünce çok hoşuma gitti. Burada dursun. 


21 Kasım 2014 Cuma

Adın ne?

Sosyalleşme konusunda sorunları olan bir insan olaraktan bu konuda seviye atladım. Acaba sosyopat seviyesine erişmiş miyimdir? Önceden yeni tanıştığım insanlarla muhabbet etmekte çok zorlanırdım. Bu özelliğimi hep korudum, hala koruyorum. Sonra yeni tanıştığım insanların adlarını sürekli unutmaya başladım. Şimdi ise tüm bunların üstüne yeni bir olayım çıktı, insanlara adlarını hiç sormuyorum bile. Yeni tanışıyorsun, adın ne diyorlar, söylüyorum ve muhabbet orada bitiyor. Sonradan o kişinin adını kullanmam gerektiğinde hiç sormadığımı fark ediyorum. O kadar mı ilgisiz olur bir insan çevresine, bu kadar mı kayıtsız oldum yaşadığım çevreye.

Zaten bir hayal aleminde yaşıyorum. Ben ve memnuniyetsizliklerim birlikte takılıyoruz. Müşkülpesentliğim uyarıyor bak orada saçma sapan, işe yaramaz birşey var, beyin hemen kontrolü alıyor; yok say, yok say! Bazen de hayalperestliğim devreye giriyor, oraya buraya bir kaç hayal parçası atıveriyor.

Aslında sorulara cevap veren de ben değilim, hep otomatik pilot.Kontrolü tamamen ona devretmişim, bilincim kontrolü geri ele alamıyor. Otomatik pilota daha soru sormasını öğretemedim. Öğretirsem "sizin adınız?" sorusunu sorabilirim artık insanlara.
Zaten nasılsın dediklerinde de iyi, naber dediklerinde de iyi, naptın dediklerinde de iyi, yemeğe gidek, iyi... Ooo gün içinde ünlem ve bir kaç kelimeyle yaşıyorum.
Ama tabi ben o sırada beynim de pragraf pragraf  tasvir yapıyorum. (pragraf nedir ya, dursun burada ibreti alem olsun diye, töbe tanrım! )
Peh.
Geçen kafamla konuştum, o da şikayetçi bu durumdan.
"Ben sen hayal kurasın diye mi buradayım? Beni dışlıyorsun" diyor. "Beni hep ikinci plana atıyorsun. Boşa harcanıyorum burada, yeteneklerim hiçe sayılıyor. Beni haketmiyorsun." Çok şikayetçi çok.
Böyle giderse kafam da beni terk edecek yakında.
Kafa gitme kal burada!

20 Kasım 2014 Perşembe

Depresyondaki arkadaş

Buna internette dolaşırken rast geldim. Depresyondaki bir arkadaşa nasıl yardımcı olunur ondan bahsediyor. Aslında depresyondaki bir insan çekilemez bir hal alıyor. Etrafındakileri de kendi depresyon batağına yavaş yavaş çekmeye başlıyor. Ama o insanlardan uzaklaşmak gerekli mi?

 Son zamanlarda etrafta dolaşan lafları duymuşsunuzdur; negatif insanlardan uzak durun, sizi moral olarak aşağı çeken insanları hayatınızdan çıkarın falan filan. Ben de bir ara o modaya uyup bana kötü gelen insanları hayatımda istemiyorum moduna girmiştim. Hatta benden başka sebeplerle uzaklaşan insanlar için de "demek ki ben onlara kötü geliyorum, beni hayatından çıkarmak istiyor" gibi düşüncelere kapılıp üzülmüştüm. Ama son zamanlar da bunun doğru bir davranış olmadığını düşünüyorum. Hatta şimdi çok bencilce gelmeye başladı bu düşünce. Sürekli ben, ben, ben, benim mutluluğum, ben şöyle ben böyle diye diye dolaşıyoruz etrafta. Belki o insan seni yoruyor, kötü hissetmene sebep oluyor çünkü kendisi kötü hissediyor. Belki yaptığı tüm davranışlarının arkasında başka sebepler var. Etrafındaki insanlar her zaman sana kendini iyi hissettirmek zorunda değil. Belki tüm bu davranışları kelimelere dökemediği bir yardım çağrısı. Onunla zamanında eğlenceli vakit geçirirken sorun yok ama o kötü hissetmeye başladığı bir dönemde uzaklaşmak gerçekten doğru mu?

İşte bu soruların cevaplarını hala verebilmiş değilim. Ama bu yazı benim asla yaklaşamayacağım değişik bir şekilde yaklaşmış depresyondaki arkadaşa. (Bu kadar sabırlı olabileceğime emin değilim.) Onun için paylaşmak istedim.

Kaynak

I think one thing you can do to help your friends who are depressed is to reach out to them not in the spirit of helping, but in the spirit of liking them and wanting their company. “I’m here to help if you ever need me” is good to know, but hard to act on, especially when you’re in a dark place. Specific, ongoing, pleasure-based invitations are much easier to absorb. “I’m here. Let’s go to the movies. Or stay in and order takeout and watch some dumb TV.” “I’m having a party, it would be really great if you could come for a little while.” Ask them for help with things you know they are good at and like doing, so there is reciprocity and a way for them to contribute. “Will you come over Sunday and help me clear my closet of unfashionable and unflattering items? I trust your eye.” “Will you read this story I wrote and help me fix the dialogue?” “Want to make dinner together? You chop, I’ll assemble.” “I am going glasses shopping and I need another set of eyes.” Remind yourself why you like this person, and in the process, remind them that they are likable and worth your time and interest. 

Talk to the parts of the person that aren’t being eaten by the depression. Make it as easy as possible to make and keep plans, if you have the emotional resources to be the initiator and to meet your friends a little more than halfway. If the person turns down a bunch of invitations in a row because (presumably) they don’t have the energy to be social, respect their autonomy by giving it a month or two and then try again. Keep the invitations simple; “Any chance we could have breakfast Saturday?” > “ARE YOU AVOIDING ME BECAUSE YOU’RE DEPRESSED OR BECAUSE YOU HATE ME I AM ONLY TRYING TO HELP YOU.” “I miss you and I want to see you” > “I’m worried about you.” A depressed person is going to have a shame spiral about how their shame is making them avoid you and how that’s giving them more shame, which is making them avoid you no matter what you do. No need for you to call attention to it. Just keep asking. “I want to see you” “Let’s do this thing.” “If you are feeling low, I understand, and I don’t want to impose on you, but I miss your face. Please come have coffee with me.” “Apology accepted. ApologIES accepted. So. Gelato and Outlander?”

18 Kasım 2014 Salı

Bulaşık





Eğer bulaşıkları yıkamak zorundaysan,
Tanrım ne kadar da sıkıcı bir iş!
Yani eğer bulaşıkları yıkamak zorundaysan,
Ve yıkarken bir kaç tanesini düşürüp kırarsan,
Belki bir daha bulaşıkları yıkamana izin vermezler hiç!

17 Kasım 2014 Pazartesi

Neden hep ben azarlanıyorum?

Bu bankadakiler benden ne istiyor, müşteri olan ben değil miyim? Velinimetim ben. Velinimet olduğu yerde bile horlanır mı insan? Müşteri hizmetlerini arıyorum, limitim dolmuş, ben o kadar harcama yapmış olamam, şüpheli bir durum var bak diyorum "Harcamışsınız işte" diyor bana. Harcamadım, iyi bak, bana son hareketleri söyle diyorum, şu tarihte şu kadar harcamışsınız diyor, ben harcamadım, kime çekilmiş, hangi saatte, nasıl diyorum, şimdi detaylarını göremem ben buradan diye geçiştiriyor. Bakmak zorundasın, ben harcamadım diyorum. Bakamam dedim ya hanfendi diye bana atar yapıyor haspam.  Kadının işini yapabilmesi için yarım saat dil döktüm, sanki ben ne harcadığımı bilmiyorum, şüpheli alooo şüpheli hareket, baksana şuna diye bir şarladım da öyle çözüme ulaştım. Mal banka, şu taahhütüm(yazarken yoruldum bu nasıl bir kelime) bitsin seninle tüm ilişiğimi keseceğim.

Bugün de diğer bankanın gişe memurundan bildiğin tripler, azarlar... Neymiş efendim ardarda bir milyon soru sormuşum, hepsine aynı anda cevap veremezmiş. Ekranda bir işlem yaparken diğerini göremiyormuş. Ekranla ne alakası var sorduğum soruların. Genel geçer yapılan işlemler, bilmen lazım o işi yapıyorsan. Ya da insan gibi söyle, bir saniye bakıyorum diye.  Sinirden histerik bir kahkaha attım kadının suratına. Ekrana bakmadan her gün yaptığın işlemlerin yapılıp yapılamadığını bilmiyor musun? "Sen" dedim üstüne basa basa, oh iyi yaptım. O da iyice sinirlendi, dekontları kafama atmadığı kaldı. Sırf çok soru sordum diye kavga çıktı. Polisler geldi, ben o sırada kafama çorap örüyordum, parmağımı kadına uzatmış "Çabuk soruların cevaplarını ver yoksa öldürürüm seni, şunun cevabını da ver, bunun da, çabuk, çabuk, çabuk, doldur şu torbayı cevaplarla!" diye bağırıyordum. "Niye beni azarlıyorsunuz. Öldürürüm lan sizi." İşte tam o sırada, "Herkes yere yatsın, bu bir baskındır" diye polis bankayı soydu, o suç da bana kaldı çünkü kafasında çorap olan bir ben vardım. Sonra polisler bir de beni çok soru sormaktan tutukladılar. Soru sormak yasakmış, bilgi hırsızlığı suçları kapsamında inceleniyormuş. Mahkemeye çıkartıldım. Hakim savunmamı bile dinlemedi, azarladı beni susturdu, öyle karar verdi; müebbet azar cezasına çarptırıldım. Önüme gelen tarafından azarlanmak zorundaymış bundan sonra.

Allah kahretsin. Neden beni azarlıyorsunuz? Çocuğum ya ben azarla beni. Neden hep ben azarlanıyorum? Halbuki ne kadar da masumum.

16 Kasım 2014 Pazar

Bahçe

Çok mu şey istiyorum, sadece şöyle bir teras/bahçe artık ne derseniz, böyle bir şey işte, onu istiyorum. Ah tanrım adını bile bilmiyorum. Ama istiyorum. Sabah uyanınca elimde kahvemle yüzümde rüzgarı, toprağın kokusunu duyarak boş boş orada dikilmek istiyorum. İşten eve dönünce orada bir ağaca kurulmuş salıncakta kitabımı okumak istiyorum. Akşam olunca battaniyeme sarılmış otururken böceklerin sesini dinlemek istiyorum. İçerisinin nasıl olduğunun hiç bir önemi yok, ev tek bir odadan ibaret olabilir, yatak odası mutfak oturma odası hepsi içi içe mutlu mutlu yaşanır önemi yok, ben sadece bahçe istiyorum.


Library Dragon

Bu çok şahane bir şey...


Tehlikeli Oyunlar - Bize acınmadığı için acımamalıyız!

Bir süre benden sadece Oğuz Atay lafı duyacaksınız, çünkü beynim başka türlüsüne izin vermiyor. Bu süre zarfından benden sıkılabilirsiniz, beni ergen olmakla, popüler olana sarılmakla, twitterdan parça parça kitap okumakla ithaf edebilirsiniz. İnsanların Oğuz Atay'ı Hakan Günday'a indirgediği bir devirde, Oğuz Atay'ın bir James Joyce olduğunu görmezden gelebilirsiniz. Hem siz nereden bileceksiniz ki ben o kitapları nasıl okuyorum, ben o kitaba dayanıp da yaşıyorum. Ben yıllarca hep şunu sordum; 'Tanrım, benim neyim var? Benim sorunum ne? Neden böyleyim?' Onun kitapları bana anormal olmadığımı hissettiriyor, okudukça biliyorum, bende yanlış bir şey yok. Bu şartlar altında olabilecek en normal insan benim. İnsanlar benden farklı düşünüyor diye ben de yanlış olan bir şey yok! Nasıl olmam gerekiyorsa tam da öyleyim! Böyle olduğum için kendimi sorgulamam gerekmiyor. Evet büyük uyum sorunlarım var ama bu benim yanlış olduğumu göstermez. Evet ait olamamak canımı yakıyor, yoruyor, korkutuyor ama bu, bende bir sorun olduğu anlamına gelmez. İşte Oğuz Atay bana bunu hissettiriyor; bende yanlış bir şey yok. Çıkıp kendime dışarıdan bakmamı sağlıyor. Kafamdaki tüm niçinlere cevap veriyor. Ya da belki de suçu başkalarına atmamı kolaylaştırıyor. Ama ne fark eder ki sonuçta kendimi kabullenmemi sağlıyor. Sorun bende değil, sorun sizde, o sebeple ayrılmamız lazım, dünyadan kendimi ayırmamda hiç sorun yok. Kendimi her zaman ait olmam gerektiğini düşündüğüm yerden bambaşka bir noktaya koyabilirim artık.

"Şimdi eski dünyama dönmüş bulunuyorum ve bunun eski bir dünya olduğunu, usandırıcı tekrarlarla dolu olduğunu ve ne yazık ki kendimin de bu can sıkıcı romanın bir parçası olduğumu, yeni yalnızlığımın içinde anladım. Artık sanki yaşamıyorum, yaşayan birini seyrediyorum; daha önce bildiğim romanı okur gibiyim. Bir roman kendini okumaya başlasaydı herhalde bu kadar sıkıcı bulurdu kendini..."

"Bu düzmece oyun sona ermeli. Kendi benliğimizi bulmalıyız. Yol verip yakarmaktan vazgeçmeliyiz. Rüyalarımızı gerçekleştirmeye çalışmamalıyız, gerçekleri rüya yapmalıyız. Çelişiksiz dikensiz ve düzgün rüyalarımızı yaşamalıyız. Sözümüzün eri olmalıyız: Kırılacak kafaları kırmalıyız. Bize acınmadığı için acımamalıyız."

"Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum. Bu nedenle, Sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim."

"İşte ondan sonra, kardeşim Hidayet, insanlığa öfkem başlıyordu; belki de ilk öfkelerimi bu oyunlar sırasında duymuştum. Çünkü bütün gücüme rağmen oyuna geliyordum. Kendime kızıyordum: Çünkü oyuna geliyordum, anlıyor musun oğlum Hidayet? oyuna geliyordum. Oyuna gelmemeliydim, bana oyun oynanmamalıydı. Bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının  rüyalarını görmemeliydim. Ve kardeşim Hidayet, öfkelenince de onların bütün kusurlarını, küçüklüklerini, daha önce hoşgörüyle karşıladığım kendini beğenmişliklerini daha şiddetle görüyor ve unutmuyordum."

"Yaşamaktan vazgeç ve bir duvarın köşesinde, yüzün duvara dönük dur; cezalı öğrenciler gibi. Hayır, bu bir efsanedir; ben böyle bir ceza almadım hiç. Hatırlamıyorum. Benim hatırlamadığım her şey efsanedir, yoktur. O bilmiyorsa yoktur olmamıştır. Ben üçüncü tekil şahısım. Ben bir yerde olsam bile benden öyle bahsederler. 'Kimseyi dinlemez.' derler. Oysa 'kimseyi dinlemiyorsun.' demelisiniz."

"Bir türlü sonuna gidemiyorduk rüyalarımızın. Korkuyorduk. Korkuyordum. Hayallerinden bile korkar mı insan?"

"Hayata dayanamayan her insan gibi yapılır oyunda: mış gibi yapılır"

"Ben mi şaşırdım, yoksa herkes birden garip bir cinnete doğru mu yol alıyor? Hikmet'e göre, ülkemizdeki herkes aklını oynatmış; memleketin, İsviçre'ye tedavi için gönderilmesi icap ediyormuş. Ancak oradaki doktorlar anlar diye tutturuyor. "

Resim = Hiç Düşünce

Benim çocukluktan beri gelen bir resim tutkum vardır diye başlamayacağım, çünkü yok öyle bir şey. İlkokul ve ortaokulda bütün resimlerimi ablama yaptırmış bir insanım. En nefret ettiğim derslerin başında gelirdi. Resimlerim dağ, dere ve ev üçlüsünden öteye gitmiş değil. (Bir de resmi bayramlarda çizilen anıtkabir var tabi.) O kocaman 1000 m2 sayfayı doldurmaya çalışmak işkenceden beterdi benim için. Lisede resim seçmeli ders olunca arkama bakmadan kaçmış, üniversiten mezun oluncaya kadar da elime resimle ilgili hiçbir şey almamıştım. Sonra animasyon okuluna başvurma hayalleri, yetenek sınavı falan derken (yollayacaklarını varsayıyordum.) yeniden kendime A4 boyutlarında bir resim defteri ve bir kaç kara kalem almıştım. Kara kalem kadar iğrenç bir şey yok, her tarafa bulaşıyor, grimsi tonlar, hiç zevkli değil. Gene nefret ettim resim yapmaktan. Zaten okula da yollamadılar. O sayfa da böylece kapanmış oldu.

Taa ki bu yıla kadar. 

Yeğenimin kuru boyaları ile boyama yaparken çok garip bir şey keşfettim; Ben renkli renkli kuru boyalarla uğraşırken dünya duruyor. Beynim de en ufak düşünce bile yer edinemiyor. Tıpkı bayılmak gibi, sadece kocaman bir boşluk. Ben o kafaya ulaşmak için zamanında kendi kendime meditasyon gibi saatlerce "hiç düşünce, hiç düşünce..." diye sayıkladığım zamanları bilirim. Ama o kalemleri elime aldığımda o durum kendiliğinden oluşuveriyor. 

Hem şimdi resim defteri boyutumu da A5'e düşürdüm. 


Son zamanlarda yazmaktan korkuyorum. Yazarken yazdığım her şeyi beynimde tekrar tekrar yaşıyorum. Bittiğinde kendimi dünyanın en yorgun insanı gibi hissediyorum. Ama kuru boyalarla uğraşırken bittiğinde kendimi yeni uykudan uyanmış gibi hissediyorum. Biliyorum, yaptığım çoğu şey bir şeye benzemiyor, ama ona rağmen ben kendimi mutlu hissediyorum. Antidepresan gibi, ya da daha çok yok olmak gibi, tıpkı bayıldığın zaman hissettiğinden, her şeyden kaçmak işte. 

Ayrıca konu resim olunca utanma duygusu da ortadan kayboluyor. Normal şartlar altında böylesine başarısız şeyleri insan içine çıkarmamam lazım. Misal bazı yazdığım şeylerde kendimle gurur duyuyorum, yazı konusunda öyle narsist bir tarafım var, onları bile insan içine çıkarırken utanıyorum. Çoğunu daha bir Allah'ın kuluna okutmadım. Ama resimlerimde, garip bir şekilde, "baak, ne çizdim" diye dolaşıyorum etrafta. Tabi sonra akıl sağlığımdan endişelendiklerini gözlerinden okuyabiliyorum. "Zavallıcık çok sıkılıyor olmalı" diye düşündüklerinden eminim. Boyarken taşırıyorum, çizerken yamuk çiziyorum, detaylara hiç takılmıyorum, tüm kuralları hiçe sayıyorum, bazılarını Rüzgar yaptı sanıyorlar ama ben umursamıyorum. Resim detay işi, ben detaylara gelemiyorum, ama olsun, diyorum ya, resim yaparken hiç ama hiçbir şey düşünmüyorum zaten. 
Korkmayın canım, saçmalıklarımı ne zaman sizden sakladım ki şimdi saklayayım, azıcık da siz endişelenin. (hiç utanma kalmadı, yazık!) 

Yandaki yeşil gözler aynı Esra'nınkilere benzedi, birazdan da Jon Snow gözü çizecem. Esra, çıkar mısın bilinçaltımdan lütfen!!!

En çok köstebek ile Esmeralda'yı seviyorum <3 


Burada kalemlere göre biraz renk karıştırmayı denedim, düzgün karışmış görünenler Faber Castel (turkuaz ve kırmızı),  karışamamış duranlar Adel. 

Bunu da Rüzgar boyadı sandılar, halbuki ilk aquarelle kalem denememdi, işin içine su girince kontrolü kaybettim. (Haksız da sayılmazlar)

11 Kasım 2014 Salı

Goodreads Reading Challenge


Her yıl goodreads'de o yıl için okuyacağım kitap sayısını belirleyip hedefi tutturmaya çalışıyorum. Bu yıl da evde olacağım için, okumaya bol bol vaktim olacak diye, hedefi geçen senelere oranla daha yüksek tutmuştum. Tabii yüksek dediysem kendi çapımda yüksek, ben haftada bir iki kitap bitiren bir insan olamadım hiç. Kitap okumak için özel ritüellere ihtiyacım var, her kitabı her ortamda okuyamıyorum. Hele kitabı sevmediysem okuyacağım diye ısrar da edemiyorum, yarım bırakıyorum, çünkü vaktimi önemsiz gördüğüm bir kitapla harcamaktansa okumak istediğim diğer kitaplara ayırmak istiyorum. Düşünüyorum ki elime geçen her kitabı okumaya kalksam, okumak istediğim kitapları asla tamamlayamam, bir insan ömrü buna yetmez. Keşke daha hızlı okuyabilseydim. Öyle olunca da bitmiş kitap sayım yıl sonunda üç basamaklı sayılara ulaşamıyor. Ortalamam otuzlarda.
              

Bu yıl da hedefi 40 belirlemiştim. Şu ana kadar 37 tanesini okumuş durumdayım. Ama kalan 3 kitabın ikisi gözümde çok büyüyor. Tamam Tehlikeli Oyunlar bitmiş sayılır, onu bitireli çok oluyor ama ikinci kez okumadan bitmiş saymacağım. Ama Notre Dame'ın Kamburu 547 sayfa ve hikayeden çok Fransız tarihi öğretiyor, sanki eğlenceli şekilde yazılmaya çalışılmış bir ders kitabı okuyorum. O yüzden akıp gitmiyor, çok yavaş ilerliyor. Golem ve Cin ise 638 sayfa. Bakalım 31 Aralık'a kadar bitirmem lazım, çok hırs yaptım, 40 rakamına ulaşacağım.

8 Kasım 2014 Cumartesi

Good Morning Joan, did you wake up alone?

Şimdi tüm o hikayeler ne işe yarayacak?

Zamanında yemyeşil olan bu orman o ölüm makineleri ile yerle bir oldu.Yeşil yok artık, geriye sadece siyah kaldı. 

O ormanın upuzun ağaçları vardı. O kadar uzundular ki gökyüzü bile onlara uzak değildi. O kadar yüksektiler ki, tepesine ulaşabilen olsa, başka diyarlara uçardı.

O ormanın bir de kraliçesi vardı. Tek yaptığı hayal kurmaktı. Bir sabah uyandığında o koca orman ona yetmemeye başladı, ormanın öyküsü eski geldi, yenisini arzuladı. O koca ağaçların arasında yürümeye başladı, daha önce hiç gitmediği kadar uzaklara vardı. Ormanın azaldığı o lanetli noktaya vardığında karşısına güneş çıktı. Güneş onu selamladı; ikisi de birbirine yabancı. İkisi de birbirinin gözünü kamaştırdı. Oturup uzunca konuştular ve anlaşmaya vardılar. Güneş ona yol gösterecek, o da çok uzaklara gidecekti. Ama güneş pek de güvenilir bir rehber sayılmaz, kraliçe nereden bilecekti. Kraliçe o gün güneşle birlikte uzaklara yol aldı. Güneş bir doğdu, bir battı; yolun yarısında onu yolda bıraktı.

Sonra bir gün, günler sonra bir gün kraliçe anlatacak hikayeler ile geri döndü. Ama zamanında yemyeşil olan bu orman zebanilerin kullandığı ölüm makineleri ile yerle bir olmuştu, kraliçe nereden bilecekti. Şimdi tüm o hikayeler neye yarayacaktı?

Yeşil yok artık, geriye sadece siyah kaldı. Güneş yok artık, battı, bir daha doğmadı. Kimse yok artık, geriye sadece kendi kaldı.

7 Kasım 2014 Cuma

Bıktım

Neden uğraşıyorum ki sanki. Nasılsa iznim yok, nasılsa lanetliyim. Ne zaman tamam şimdi oldu diyorum, hemen arkasından başka şeyler bozuluyor; ne zaman başım dik yürümeye başlıyorum, insanların arasında saçma şekilde tökezleyip düşüyorum. Azıcık hızlanayım hep ben gülünç duruma düşüyorum. Birazcık birilerine güvenmeye başlayayım hemen işler sarpa sarıyor... Bu böyle devam ediyor. Neden azıcık başım dik yürümeme izin yok, neden hep ben o kadar insanın içinde düşen oluyorum, Azıcık bile hakkım yok mu şımarmaya, mutlu olmaya, bir an sadece bir an sağımı solumu kollamadan yaşamaya... Yok de mi? Peki madem ben köşeme çekilip başım önünde kendi kendime susmaya devam edeyim. Şımarmak da başkalarına hakmış, tamam anladım , lanet gelsin o zaman. Ben düştüm siz de gülebilirsiniz, gülünç olmak benim hakkım, hakkımı vereyim! Gül dünya gül!

6 Kasım 2014 Perşembe

Minioooonss!!

Şimdiye kadar izlediklerim arasında en güzel fragmanlardan biri.

5 Kasım 2014 Çarşamba

Yorgun

Çok yorgunum; o kadar da uykusuz. Bıraksınlar beni uyuyayım şöyle bir ay, anca o zaman kendime gelebilirim. Bir şey yaptığımdan değil ama yorgunum işte. Hem bugün ayrı bir yorgunum. Az önce üzülmeye çalıştım, üzülemedim bile. Önce kafamda birşey iddia ettim, sonra kendime onun tüm olumsuzluklarını sıraladım. Yok üzülemedim, snirlenmedim bile. İçimdeki tepki "neyse ne ya ben uyumak istiyorum"dan öteye geçmedi. Kendimi bile dinlemiyorum artık. 

Ama yapacak çok iş var. Odamı temizlemem lazım. Herşeyin yeri karıştı. Elime o an ne gelirse, en yakın kimsenin fark etmeyeceği yer nereyse oraya atıyorum.  İç çamaşırları kitaplıkta, kitaplar yatağın altında, asılması gerekenler üstüste tepilmiş durumda. Montumu bulamadım geçen, çekmeceden çıktı. Herşey birbirine girdi. Düzeltmem lazım. Ama şu an çok yorgunum. Bunu yazarken de yoruldum misal, yazacaklarım vardı halbuki ama yazmıyorum.

Gene mi Oblomov uyandı?
Şimdi efendim, yeni ortam iş falan, ilk izlenim önemli, bir yenilensek mi gibisinden düşüncelerle geziyorum da pinteresti, o sırada şöyle de bir şey gördüm. İşte giyilmez mi ki, bence giyilir sanki. Giyilmiyorsa da giyilsin efendim! Çok beğendim, bayıldım. İyice hipster olduk iyi mi?