Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

23 Aralık 2012 Pazar

Remember the Hero

Yurttayım, ama sanki başka bir yerdeyim. Ödev yapmam gerekiyor, kapı çalıyor, hiç bir şey düşünmeden, eklemlerin sanki otomatik pilotun kontrolündeymiş gibi kalkıyorum yerimden. Bilinçsizce açtığım kapının diğer tarafındaki insan şaşırtıyor beni. Gerçekte kim olduğunu bilmiyorum ama rüya işte tanıyormuşum. Ne işin var burada diyorum sevinçle, yardıma geldim diyor. Taa oralardan buraya benim için yardıma mı geldin diye mutlulukla defterleri getirip önüne yığıyorum, hiç bir şey sormadan.  Her şey sanki çok doğalmış gibi nasılsın, neden geldin gibi sorulara ihtiyaç duyulmadan, oturup konuyu anlatmaya başlıyor bana. Oda arkadaşlarımda masanın başında. Türkçe anlat diyorum, ama onlar da dinliyorlar. İngilizce duymak istemiyorum, türkçe konuş. Ama onlar da dinliyorlar. Çok sinirleniyorum, onlardan o an nefret ediyorum. Sonra bir kadın geliyor, yurdu boşaltmamız lazımmış. Kadınla kavga ediyorum, benim ödevim var yetişmesi gereken, çıkamam diyorum. Arkadaşım geldi taa Türkiye'den, ödevim var. Zorla çıkartıyor. Ondan da nefret ediyorum o an. Sonra kendimi dışarıda buluyorum. Zaten herkes de kayboluyor. Dışarıda bir bahçe var çiçeklerle dolu, kocaman çiçeklerle dolu sanki sonsuza uzanıyor. Yanlarına yaklaşıyorum ve o an fark ediyorum, çiçeklerin hepsi solmuş. Tüm çiçekler solmuş. Bahçe de bir tane bile solmamış çiçek kalmamış. İçimden bir güdüyle dokunma ihtiyacı duyuyorum çiçeklere. Merakla birine dokunuyorum, neden solmuşlar acaba. Dokunduğum çiçek yeniden kendine geliyor, ve tüm çiçekler yeniden kendine geliyor, her yer bembeyaz  kocaman çiçeklerle doluyor ve ben uçmaya başlıyorum, kimin aklına gelir, uçabiliyorum, tepeden okulun çiçeklerden dolayı bembeyaz  olmuş görüntüsüne bakıyorum, okulun çatısına oturup yaptığım şeye tek başıma bakıyorum.

Biliyorum sıradan bir film sahnesi kadar saçma, anlamsız, romantizm en saçma sınırlarında, gülüyorsunuz belki okurken biliyorum çünkü uyanınca bende güldüm bu ne biçim bir rüya diye. Ama rüyalarım benim için hep bir anlam taşıdı, hiç bir zaman bir rüya olmadılar.  Ve ben o anda anlıyorum, kimseye ihtiyacım olmadığını, bir tek ben olduğumu, harekete geçip,o solmuş her şeye tek tek dokunup canlandırmam gerektiğini. Benim gibi hayalperest biri için dünya sadece görünen şeylerden ibaret değil, hayal gücü diye bir şey var, rüyaların gücü var, inanıyorum. Bu rüya bana başka bir bakış açısı verdi, buraya geldiğimden beri hissettiğim şeyin aslında ne olduğunu kavradım.

Buraya ilk geldiğimde çok heyecanlıydım, korktuğumu sanıyordum ama korkmuyordum çünkü burada anladığım o hissettiğim duygunun korku olmadığını. Sadece heyecan duyuyordum. Başta her şey çok güzeldi, eline yeni bir oyuncak verilmiş çocuk gibi, hevesle, merakla orayı burayı kurcalamakla geçiyordu zaman, "aa ne güzel ev, ağaçlar,geyikler, deniz, tiplere bak" şeklinde bir şaşkınca bir heyecandan başka bir şey hissetmiyordum. Daha sonra dersler başladı, hiç bir şey anlamıyorum diye ilk derste kestirip attım, dinlemiyordum da dersleri, üstüne üstlük hiç bir şekilde çalışmıyordum da, sadece anlamıyorum yapamıyorum diye ders sırasında bir köşede kendi kendime sızlanıp, dersten çıktığımda dersin adını bile unutuyordum. Korktum deneyip de yapamamaktan ama az çabalayınca yapabilirdim, yapardım eskiden yaptığım gibi. Sonra otobüslerden korkmaya başladım, bir sürü insan vardı, çok karmaşıktı, istemiyordum 6 yıl öncesinin sıhhiye işkencesine dönmeyi, aslında on dakika süren yolculuklar bana bir saatten fazla gelmeye başlamıştı. Bu ufak korkular gittikçe büyüme başladı. İnsanlardan ürkmeye başladım, farklılığımdan ürktüm, insanların beni anlamamasından ürktüm, pamuk prensesi yedi cüceler esprilerini anlamayacak insanların arasında olduğum için ürktüm, kafaları benden farklı çalışan bu insanlardan, hiç bir şekilde geyik yapamamamdan ürktüm, yıllardır geliştirdiğim yöntemlerin burada işe yaramamasından ürktüm, insanların beni tanımaya çalışmasından ürktüm, her şeye yeniden başlamaktan ürktüm, derslerden ürktüm, otobüslerden ürktüm, arabalardan ürktüm, şehrin ufaklığından ürktüm, milyonların içinde kaybolamamamdan ürktüm, ismini bilmediğim, tanımadığım bir sürü tanıdık simayı yolda yürürken görmekten korktum, yolda yürürken herkesin ismimi bilmese de beni sima olarak tanımasından ürktüm, şehrin ufaklığından dolayı her girdiğim yerde farklı renklerde üstüme iliştirilen beni tanımlayan ufacık etiketlerden ürktüm, insanların benim hakkımda ne düşündüğünü önemsemeye başlamamdan ürktüm, ürktükçe bir köşeye pısmaya, köşelere saklanmaya başladım.

Ama korkumu kabul etmiyordum, korkmuyordum ki sadece yalnızdım, korkmuyordum insanları özlüyordum, ben korkmam ki hiçbir şeyden. Korktukça koltuğunun altına saklanabileceğim birini aramaya başladım, biri olmalıydı bende tin tin onun peşinde dolaşmalıydım, bir sorun olunca onun arkasına saklanmalıydım, bütün sorunlarımı o çözmeliydi. Küçükken misafir geldiğinde annemin koynuna başıma gömüp misafirler gidene kadar gözlerimi kapatıp saklandığım da yaptığım gibi korkularımdan birinin göğsünde saklanmam lazımdı. Ama kafamı gömecek bir yer bulamıyordum o sebeple gözlerimi kapatıp arkasına saklanacak kimsem yok, çok yalnızım diye ağlamaya başladım asıl sorunun yalnızlık değilde korku olduğunu anlamadan. Korku o kadar büyüktü ki, hiç bir şeye mantıklı bakamıyordum. O gelmeden önce hissettiğimi sandığım korku, korku falan değilmiş. Bu korku o kadar büyük ki uzaklaşıp ona bakmadan, varlığının farkına varamadım. O kadar korktum ki buraya neden geldiğimi unutup geri dönme planları yapmaya başladım. Ta ki o rüyayı görene kadar.

Korkuyorum evet hem de çok korkuyorum ama buradaki yolculuğumu kontrol ettiğim noktada korkuya yer kalmayacak, her şey yoluna girecek biliyorum. Mr. Gold'un da dediği gibi seyahatimi kontrol etmeye başladığımda korkularım da dinecek. Korkmam normal hem artık korktuğumun da bilincindeyim, pısmak yerine savaşacağım, kaçmak yerine kendime savaşmayı öğretmeye çalışacağım. Bir hayalin peşinden bu yolculuğa çıkabildiysem arkasına saklanacak birine ihtiyacım yok, kendi ayaklarımın üstünde durmalıyım, eski yöntemler burada işe yaramıyorsa yenileri geliştirilir elbet buraya uygun, kendi kendime ben bu yolculuğu tamamlarım ama geç ama zor, ben bunu yaparım. Bu bir macera ise eğer, ben questlerimi birer birer tamamlarım, bazen bir kasabada bir elf yoldaşım olur, bazen yollarımız ayrılır başka bir questte bir halfling ile ilerlerim. Gerekirse saatlerce çalışır, o ormanda korksam bile üzerimde büyülü pelerinim, elimde kılıcım ilerler, kasaba kasaba görevleri tamamlar, skillerimi geliştirip level'imi de atlarım, her şeye rağmen tüm macera boyunca eğlenerek ben bu oyunu bitiririm arkadaş. Sonra da beklerim kahramanımın yani kendimin sıradaki macerasını büyük bir hevesle.

There Goes the Neighborhood (101)


"We're all hiding something, aren't we? From the moment we wake, look in that mirror, all we do is spin our little lies. Suck in that gut, colour that hair, twist off that wedding ring. And why not? What's the penalty? What are the consequences, really? "I'm only human," you say, and all is forgiven. But what if some cruel twist of fate makes you something else, something other? Who forgives you then? Every human spends a night or two on the dark side and regrets it. But what if you only exist on the dark side? We just want the same things that you do: a chance at life, at love. We're not so different in that way. And so we try and sometimes fail. But when you're something other, a monster, the consequences are worse. Much worse. You wake up from your nightmares. We don't."


A Mirror Without by Royal Wood on Grooveshark

22 Aralık 2012 Cumartesi

The Hobbit


Çok güzel olmuş çok da iyi olmuş da, filmden çıkarken çok mutsuz hissettim kendimi. Açlıktan karnı zil çalarken önüne atılmış küçücük bir simit parçasına bakan bir dilenci gibi hissettim, gerçi açlık nasıl birşeydir bilmem teşbihte hata olmaz, olduysa affola.  Sanki diziyi en heyecanlı yerinde kesmişler gibi, gibi değil öyle, çok mutsuz oldum ben. Yetmedi bana, çıkışta daha fazlasına aç hissettim, bir dwarf gibi doyamadım. Görüntüler muhteşem, oyunculuklar muhteşem, hikaye zaten söylememe bile gerek yok da, senaryoda, konu akışında olmamış birşeyler vardı biliyorum belki benim açgözlülüğümden ama çok yavan gibi, sanki birşeyler eksik gibiydi, bilemedim.

Bir de Thorin oynayan oyuncunun sesi ne kadar da gerard butler'a benziyordu öyle, üstüne bir de gözler falan anımsatınca film boyunca dedim acaba makyajla değiştirdiler mi, gerard butler oynuyordu da ben bundan habersiz miydim diye düşündüm durdum.

Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim, isyanım var, film arası diye birşeyden nasıl haberleri olmaz bu insanların, beş dakikacık ara ya, hem oraya da reklam koyarsın, oh mis gibi maddi gelir, üç saatlik filmler var ara koyun şu filmlere, kim bilir hangi önemli sahneyi kaçırdım gene tuvalete gideceğim diye. Her izlediğim film biraz eksik benim için burada bu yüzden.

Kısaca hobbit için denebilcek tek birşey varsa o da, 14 insanın 3 saat boyunca yürüdüğüdür.

Neyse far over the misty mountains cold, we will wait just one year more.

21 Aralık 2012 Cuma

Çin Burcu

Şimdi böyle 21 aralık geyiği dönüyor ya, gezegen falan derken nasıl ilerlediysem artık kendimi çin burcunu okurken buldum. Yıllardır kendi çelişkilerime anlam vermeye çalışırken aradığım cevap buradaymış ya. Normal burcum koç, çin burcum tavşan çıktı. Koç burcu ne kadar aktifse tavşan burcuda o kadar pasifmiş. Batı ve çin burcunun ikisinin kişilik üzerindeki etksini yazmışlar ve bende böyleymişim ki bende hep merak ediyordum içimdeki bu çelişkiler nereden geliyor, doğuştan kadersizmişim arkadaş, yoruma baksana, insan hayata yaşamı boyunca huzursuzluk çekmek üzere başlar mı?


Koç-Tavşan insanı karakterindeki karşıtlıklar yüzünden yaşamı boyunca huzursuzluklar çeker. Bir yandan güvenlik arzusu bastırırırken, diğer yandan da macera tutkusu öne çıkmaya çalışır. Oldukça dinamik bir insan olmasına rağmen, dönemsel durgunluklar yaşaması da çok olasıdır.
Koç-Tavşan insanı maddi konularda çok başarılıdır. Yaşamı boyunca pek çok maddi kazanç elde eder. Yaşı ilerledikçe kişiliği dinginliğe erişir ve huzur bulur. Dolayısıyla ciddi aşk ilişkilerine girmeyi gençken tercih etmez.


Ben şimdi kelt, kızılderili burcumu falan da okuyacağım, dünyanın son gününü kişilik analizleriyle geçireceğim, siz de merak ediyorsanız burada


20 Aralık 2012 Perşembe

New Beard - The Unholy Mountain

Çok özel bir yeri var bende bir sebepten ötürü, her dinlediğimde saçma bir gülümseme yüzüme yerleşiyor yerli yersiz. Bir de cloirvoyant dediği yeri bir türlü anlamayınca gruba mail attım çok sevindiler türkiyeden bir hayranları var diye, sözlerini yolladılar. İnternette tek burada var sözleri, nihan gururla sunar :)



I guess you could say that I've been keeping it together.
But that hasn't been true for a long, long year.
By these city walls, I feel smaller, but also better.
But it's hard to reach that breakthrough,
when you're breaking-down every day.

I might never even get out of my bedroom,
a clairvoyant angel no one gets to see.
I'd graffiti'd all of this before behind the door I had opened in my dreams.
I had my fingers crossed and eyes closed,
no wheezing when I breathed.
A boy says to a blue-eyed man:
"Go then! There are other worlds than these!"

Can you tell? I'm emotionally out-dated!
These parts haven't operated in a long, long while,
but if I crack a smile, some awkwardness is alleviated.
(Though my mind hasn't deviated from erasing itself away)

I'd like to hike up The Unholy Mountain
and send a sign of smoke for all to see.
A gorgeous and possessive harbor will slowly release my broken heart to me,
I'll have my magic glasses on and see the forest for the trees.
A Shouldertap! And Yaz says:

"Go then! There are other worlds than these!"

And:

"What was that you said about some shweez?"

How in the world could I possibly regain my soul?
I'm clearly insane and so've only shit for brains.
What in the world could another human trust me with?
I'm a lazy hypocrite, no morals can be claimed.
Life flashes before my eyes, but I don't realize,
'cause nobody tends the store.
I'm afraid the light's grown dim, a vacuum rules within,
I'm crashing in the storm.
At least a glow worm wiggles in my still,
walking where my feet stood still,
dying to remain.
Erase to a glowing pair of scarlet eyes,
I'm to the tower's top and
I'm through the door again.

Hanging my head over, winter winds are whispering.
Softly rolling thunder, a lullaby for slumber.
Asleep while falling off of The Unholy Mountain,
I won't reach a bottom...

...this won't hurt, I promise.

Nowadays, nothing gets me down but the weather,
and the sky has been blue every day this year.
If I crack a smile, stay a while, things DO get better.
And if I need another breakthrough?
I'll go then... There are other worlds than these.

19 Aralık 2012 Çarşamba

Ölecek miyim doktor?

Ben bu aralar şebelek bir şekilde etrafta sırıtarak, çok seviyorum bu santacruz'u diye dolaşmaya başladım gene ama iki gündür bir sallanıyoruz, korkuyorum şehir depremle yerle bir olacak diye benim yüzümden. Bildiğin lanetli miyim neyim. Ayakkabımı çok seviyorum dedim, ertesi gün mal gibi gittim kusmuğun üstüne bastım,tam ortasına critical hit, o kocaman kırk numara ayakkabının her noktasına temas etti, pantolonumu çok seviyorum diye sesli düşündüm ertesi gün durduk yere yağsız bir yemeğin yağı damladı, kullanılmaz halde yıkadım çıkmıyor, çiğ köfteyi çok seviyorum diye içimden geçirdimdi sabahına kendime hastanede buldum sonra ameliyatlar ameliyatlar, şu anda çiğ köfte görünce bile midem bulanıyor, tshirtimi çok seviyorum diye içimden geçirdim ertesi gün yıkadım mothercare'de satılacak boyutta şimdi, iki ay sonra nil giyer, bilgisayarımı çok seviyorum dedimdi ertesi gün saat başı kapanmaya başladı fanı göçtü daha da düzen tutmadı, arabamı çok seviyorum dedimdi sabahına bağajın orada kocaman bir yumruk büyüklüğünde çöküntü oluşmuş ya da hayvanın biri yumruk atmış, en sevdiğim gezegen platon dedim onu da gezegenlikten çıkardılar, zamanında bir açelya çiçeğim vardı bir aya yakın gün güzelce çiçekleriyle yaşayan bitki ne güzel çiçeğim var dememin sabahında güne ölü olarak başladı,  Murat Cemcir'i seviyorum galiba dedim ertesi bölüm herif kendini kanalizasyon çukurunda buldu (diziden çıkarırlarsa ilk san francisco-istanbul uçağına atlar, en yüksek fitteyken açar kapısını atarım kendimi aşağılara, bilete param çıkışmazsa golden gate bridgedan atarım lan kendimi) Daha böyle sıralarım yani biliyorum herkesin sevdiği şeylere kötü şeyler olmuştur ama işin en ilginci sevdiğimi farkettiğimin hemen ertesi gününde olması bunların. Kimseye nazarım değer mi değdi mi bilmiyorum, benim gözlemlediğim kadarıyla genelde kimseye nazarım değmedi, değiyorsa da çaktırmıyor insanlar, değdiyse kusuruma bakmayın istemeden oldu, (değdi mi hacılar değdiyse söyleyin o gücümü düşmanlarıma karşı silah olarak kullanayım) ama kendi kendime çok pis nazarım değiyor arkadaş, ne pis bir kendim varmış, başıma bela. Allah tüm dünyayı benim sevgimden sakınsın. (Gerçi insanlara zararım dokunmuyor, metaryal şeylere oluyor olan genelde.

Durum böyle olunca da korkuyorum ben şimdi, iyiyim, falan demeye. Kötüyüm deyince de bu sefer gerçekten inanıp depresyonun dibine vuruyorum, azcık böyle içkiye meyilli olsam alkolik olacam, sokaklarda sabahlayacam, ertesi gün üstüne bastığım kusmuk kendi kusmuğum olacak, o derece depresif oluyorum. Kurban olduğum rabbim ben nirvana'ya ulaşayım diye mi yapıyor bunları, dünyevi dertlerden, mutluluklardan, mallardan kurtulayım diye mi çözemedim, ama bu durumdan şüphelenmiyor da değilim. Kesin maddi hiç bir şeyi sevmeyeyim, nefsime hakim olayım, ne mutlu olayım, ne mutsuz olayım, mutluluk ve mutsuzluk fani şeyler, ben öbür tarafa hazırlanayım diye bana ilahi güçler müdahale ediyor. Alayım asa mı çöllere mi düşeyim, napayım ben, ağzımı burnumu kırayım yani, napayım ben, öleyim o zaman geleyim yanına, töbe tanrım. (bknz. Hüsnü Talil)

18 Aralık 2012 Salı

Ornitorenk mevzular

Ben buraya geldiğimden beri yatağın rahatsızlığından şikayet ediyordum ya, artık üç ayın sonunda dayanamadım şikayet ettim bu yatak ötüyor diye. Olay o kadar kolaymış ki, sistemden pat diye mail atıyorsun ki maili yazmıyorsun bile sorunu dropdown listten seçiyorsun, ertesi gün kapındalar, boşa çekmişim aylardır, gelişmiş ülkenin hali başka oluyor tabi. Neyse gevşemiş vidalarını değiştirdiler, sonra hazır gelmişken adamlara yatak da rahatsız deyince yenisinden hiç açılmamış bir de yatak (mattress) getirdiler. Şu anda çok rahat bir yatağım var. Sanırsam bu rahatlığın etkisiyle garip diyarlara gitmem kolaylaştığından mıdır nedir, çok ilginç rüyalar görüyorum son zamanlarda. Rahatlıktan bilinçaltım alt üst mü oldu ne?

Dün rüyamda aşkı memnu'yu gördüm. Yani dizinin içindeyim ve behlülmüşüm daha ne kadar coşabilirim bilmiyorum.Hayır niye behlül'üm, bihter olmam gerekmiyor mu? Bihter olaydım ya, en azından kıvancı görürdüm ama yok ben behlül oluyoum. Nihal falan etrafta dolaşıyor, firdevs hanım bana laf sokuyor falan. Bir de nasıl bir behlülsem artık, kuzenimin çocuğuna bakıcılık yaptım tüm rüya boyunca, çoçuğu uyutmaya çalışıyorum, yemek yedirmeye çalışıyorum, krep yaptım yemedi çocuk, öldürecektim ki çocuğu kuzenim geldi falan. Hayır yani niye şimdi görüyorum bu rüyayı onu da anlamadım, bu dizi biteli yıllar olmadı mı, şu anda ahmet kural olup murat cemcir'i görmem lazım, bu dönemin rüya konsepti bu olmalı, hadi o da olmadı aksakallı dede gelsin rüyama ya, orçun bile olabilir yani, hadi bari fatmagül gelsin lan rüyama (beddua gibi oldu ya bu, amacım sadece dizilerin kronojik sıralamasına vurgu yapmaktı, gelmesin fatmagül) Behlül niye oluyom ben ya. Behlüllüğüm de bile hayır yok zaten, behlül olup oturdum çocuk baktım ya mal gibi, bihter olaydım keşke bari.

Hadi diyelim bu behlül olayı bilinçaltı. Peki bir ahtapotun ornitorenk yumurtlamasını görmem için bilincimin altında nasıl bir pislik yaşıyor olması lazım onu kavrayamadım. Şu ana kadar ömrüm boyunca gördüğüm ilginç rüyalarda bu rüya topten'dir arkadaş ki düşünün john travolta tarafından marketlerin kasaların oradaki ürünleri kasiyere götüren kayan bant üzerinde kovalanmışlığım bile var, bimde ruffles paketini açıp içinden bir kaç cips aldım diye hırsız polis oynamış bir insanım. Anlatacam bu rüyayı ben, yazacam da buraya ki yıllar sonra bakayım.

Yumurtlayan gagalı memeli
Şimdi efendim bizim küçücük bir mor ahtapotumuz varmış. Bu ahtapot eşeysiz akvaryumun içerisinde nasıl ürediyse artık tek başına bir sürü yumurta bırakıyor. Sonra kendisi kayboluyor. Daha sonra o yumurtaların içinden hepsi ördek olarak çıkarken sadece bir tanesi ornitorenk oluyor. Sonra o ördeklerin hepsi ölüyor, anaları olacak o ahtapot tek başına üreyince kromozom eksikliğinden demek yaşayamadı hayvanlar. Sonra ben o ornitorengi alıyorum ıslak ıslak suyun içinden. Gazete kağıdıyla kuruluyorum malım çünkü ya ben havlu yok evde. Sonra onu başka kuru bir gazete kağıdına sarıp ekmek gibi, kucağımda o petshop senin bu petshop benim geziyorum bu hayvan yem olarak ne yer diye onu bulacağım, aç kalıp da telef olmasın hayvancağız, anası öldü sütsüz kaldı yavrucağız, fazladan süt ornitorengi olup da vermeyen var mı? En sonunda bir yerden bir kutu  yem bulup eve dönüyorum. Eve gelince annem beni görüyor, anne diyorum bu hayvan çok üşüdü gazete kağıdının içinde, napsak ki, bu seferde hayvanı ısıtıyım diye battaniyeye sarıyorum. Tabi yaş kafayla o petshop senin bu petshop benim hayvanı kışın ortasında dolaştırınca, allah korusun snizüt olacaktı az daha. Korkma diyorum, you are not an orphan diyorum, right there to catch you, I wont forget you, but you are no orphan diye ninniler söylüyorum. Bütün gece hayvanla bir bebek gibi ilgilendim ama yaşattım ya, ornitorenkten bir pet'im oldu. Gotta catch em all.

Burada hayvanlar geceleri kavga mı ediyor napıyor bilmiyorum ama çok garip hayvan sesleri duyarak uyanıyorum bazı geceler sanki uzaylılar dünyayı işgal etmiş gibi sesler geliyor ormanın derinliklerinden, acaba onlar mı etkiliyor hiç çözemedim ki. Ha şikayetçi miyim bu durumdan, aslında değilim çok eğleniyorum ben uyurken de sonra uyanıp gerçek dünyaya adapte olmak güç oluyor işte.

17 Aralık 2012 Pazartesi

İskoç Diyarlar

Hem bu kadar ürkütücü, hem bu kadar güzel, sanki karanlık bir masal diyarı gibi. Belki çok eskilerde, daha bir aminoasit bile değilken ben, bir gün gelip biri bana sorsaydı Türk olmasan ne olmak isterdin diye, kesinlikle cevabım İskoç olurdu, sonuçta sarı bıyıktan daha etkileyici bir şey varsa o da kızıl sakaldır, benim de kızıl sakallarım olurdu, ineklerimin bile kızıl saçları olurdu. Sonra yıl olurdu 1683, binerdim bir gemiye yurdum yeni dünya olurdu. 

Gerçi mal mıyım ne Osmanlı en şaşalı dönemini yaşarken, gidip Viyana'yı kuşatmak varken, İngiliz boyunduruğu altında saçma sapan bir hayat sürülmez ki. Neyse yıl gene 2012 olsun ama ben İskoç olayım koca tarafından, benim de kızıl sakallarım olsun, o yemyeşil tepeler, o ürkütücü kaleler benim de olsun. Aksan konusuna hiç girmiyorum bile. Ve ben daha da saçmalamadan siz azcık resim bakıp, kelt müziğinin keyfini çıkarın. Nihlül kaçar. Yer aff yer heid!



Ewan ve Eşi, benim hala umudum varsa senin sayendedir bayan McGregor.

İklimin kıl rengine etkisi







  Ready for the storm by Deanta on Grooveshark

Ömrümü yedin Anna Karenina

Filme ne beklemem gerektiğini bilmeden gittim çünkü hakkkında tek bildiğim Toltsoy'un romanının uyarlaması olduğunu, ve başrolünü Kiera Knightly'nin oynadığıydı. Jude Law'ın bile oynadığından habersizdim. Kitabı'da 15 yaşındayken okuduğumdan açıkcası her detayını hatırlamasam da genel olarak biliyordum. Ama bu kadar kötü bir uyarlama ile karşılaşacağım aklımın ucundan bile geçmezdi.

Teknik olarak bale, tiyatro tarzı bir anlatım seçmişler. Zaten bir sürü karakter var bir de geçişleri tiyatro sahnesi üzerindeymiş gibi yapınca, kim nereye gitti, neredeler şimdi şeklinde baya hikaye karışmış. 2 buçuk saate kitabın tüm karakterlerini sığdırmaya çalışmaları ise ayrı bir saçmalık olmuş. Anne Karenina roman olarak baktığında tüm o karakterlerle, rus aile yaşamını, aristokrasisinin iki yüzlülüğünü, tüm sınıflardan farklı insanların hayatını inceleyerek anlatan bir kitap, kitabı o karakterler olmadan düşündüğünde kocasını aldatan bir kadının hikayesi olarak bir pembe dizi senaryosu olarak görürsün ama filmde de tüm o karakterleri konularını anlatmadan hikayedeki rollerine değinmeden bir araya toplayınca ne yaptığı anlaşılmayan gereksiz bir sürü insan kalabalığına dönüşmüş. Özellikle kitapta büyük önemi olan bir nevi Anna'nın ilişkisinin karşılaştırılması olarak ele alınanın, Levin ile Kiti'nin ilişkisi, evlenmesi o kadar saçma anlatılmış ki, sırf çiftlik görüntüleri sunmak adına hikaye'den yoksun garip bir yan hikayeye dönüşmüş.

Tüm filmin teması
Anna'nın hikayesine gelince halk tarafından çok sevilen ve büyük saygı gören, yüksek rütbeli bir insanla evli Anna, bir gün ağabeyi karısını aldattığı için onların arasını düzeltmek için Moskova'ya gider, orada bir partide Aleksi'yi görür (ki sevgilisiyle kocasının ismi aynı), görür yani hiç konuşmazlar bakışırlar da bakışırlar ve Aleksi birden onun peşinden gitmeye karar verir, sonra tekrar bakışırlar da bakışırlar ve hop Anna birden kocasını aldatmaya karar verir. Kitapta Anna'nın Aleksiye neden aşık olduğunu detaylı anlatmasına rağmen, filmde sadece bakışma olarak görünce benim bu ikilinin arasında gördüğüm tek şey aşk değil, cinsel çekim oldu. Yaşlı ve sıkıcı kocası onu tatmin edemeyince kendisini yakışıklı genç bir erkeğin kollarına atan bir ev hanımı şeklinde bir olaya dönüşmüş. Ha hakkını yemeyeyim kitaptaki Anna'nın neden kocasını aldattığı konusunu filmde yönetmen azcık da olsa vermeye çalışmış sadece "bende evlendiğimde on sekiz yaşındaydım" cümlesiyle. Ama bence yönetmen filmle alt mesaj olarak, kocalarınızı ihtiraslarınıza kapılıp aldatmayın, oturun evinizde karılar sonra böyle mahvolursunuz mesajını vermeye çalışmış. Halbuki Tolstoy bu hikayesiyle tam tersine toplumun kadın erkek eşitsizliğindeki iki yüzlülüğünü, ahlak kisvesi altında toplum baskısı denen şeyin insanları nasıl mahvettiğini işlemişti yıllar önce.

Zaten Anna'nın kocası bir melek olarak karakterize edilmiş. Karısının onu aldattığını duyunca aman karım kötü olmasın falan filan diye onu affediyor, Aleksiden olan çocuğunu kabul ediyor, evet sıkıcı bir insan ama dünyanın en melek insanı. Halbuki kitapta adam Anna'yı yanında tutmak istiyor, aldattığını öğrenince affediyor falan ama bunları Anna için değil, kendi adını korumak, toplumdaki adına leke getirmemek için yapıyor. Anna zaten umrunda değil, sevgi falan yok evliliklerinde, genç ve güzel bir kızla evlenen, bencil bir insandan başkası değil.Ama sen bu adamı filmde bir melek gibi gösterip, üstüne bir de Jude Law'a oynattırırsan sadece sıkıcı bir insana dönüşür. Tüm bu şartlar altında da Anna'nın Aleksi ile ilişkisi aşk değil cinsel ihtirastan başka bir şey olmuyor filmde. Zaten anladığım kadarıyla yönetmenin de tek amacı Kiere Knightley'i süsleyip bakışlarla, gülüşlerle, kıyafetlerle, göz süzmeler, gerdan kırmalar falan baştan çıkarıcı bir hale getirip film çekmek olmuş. Hele o öpüşme sahnesi yok mu, ıgyy o neydi ki öyle.

Yalnız film sırasında o öpüşmelerden, göz süzmelerden falan birileri baya etkilenmiş olacak ki, şapur şupur sesler duymaya başladım, sonra döndüm baktım ne göreyim 50'li yaşlarında bir amca ile teyze yiyişiyor. Ben ki buraya geldiğimden beri, üniversitede dahil kimsenin ortalık yerde bırak yiyişmeyi öpüştüğünü bile görmedim, allahım nasıl şoklardayım. Genç birisi bile yapınca sinemada yanındaki koltukta insan nasıl rahatsız oluyor, değilki elli yaşlarında birilerinin sesli bir şekilde hemen yan koltukta bunu yapması katlanacak durum değilmiş. Allahtan tek başıma gitmişim filme, bütün sinema benim yaptığımı zannederdi, kimse o yaşta insanların yapacağına ihtimal vermez ki. Birde çıkışta da el ele çıktılar, önümden yürüyorlar sollayamadım da yolu kapadılar görmek bile istemiyorum kendilerini halbuki, bir de adam kadına "üşüdün mü ceketimi veriyim mi" deyince allahım tutamadım kendimi sinirden kahkayı basmışım. Dönüp bir bakıp azcık yol verdiler bende gülerek yanlarından geçip gittim.

Kısacası film benim bütün psikolojimi alt üst etti, bütün ikili ilişkilerden midem bulanıyor şu anda, ömrüm boyunca bırak daha ilerisini, kimsenin elini bile tutamam artık.

Not: Kiera'nın adını bir çok yerde yanlış yazdım biliyorum, ama çok üşendim doğrusunu aramaya siz anladınız nasılsa.

15 Aralık 2012 Cumartesi

I'll make you proud someday

Güneşin altında saçları gerçekte olduğundan farklı olarak, sarı görünüyordu. Zaten yeşil olan gözleri ise yeşilden çok mavinin tonlarına bürünmüştü. Güneş, her zaman olduğu gibi, her şeyin olduğundan daha güzel görünmesine sebep oluyordu; sanki dünyaya gücünü göstermek istercesine, sanki bütün güzellikler onun eseriymişcesine...

Oturduğum yerde, uzaktan, o altı yaşındaki çocuğun elinde tuttuğu bebeğiyle, eskimiş kaset bandıyla oynamasını izliyorum. Oturduğum yerde onları izlerken, birden sağımda O'nun oturduğunu fark ediyorum. Koyu saçları, beyaz teni; güneş bir tek O'nu etkilemiyor, olduğundan güzel görünmüyor, olduğu gibi güzel görünüyor. Soruyor:
- Ne kadar huzurlu görünüyor... Neden yalnız?
- Herkes okulda. Ve göründüğü kadar da huzurlu değil, şu kiraz ağacını görüyor musun, tam ortada, bahçedeki diğer ağaçlardan farklı olan, en büyük olan? Şu anda o ağacın üstüne çıkmak istiyor, hep o ağaca tırmanmak istiyor. Hep tepede, her şeyi görebileceği o en yüksek yerde olmak istiyor. Ama yapamıyor, düşersin çıkma demişler, dinlemiş, çok uslu bir çocuk o. Aklı hep o ağaçta, asla tırmanamayacağı o ağaçta.
- Napıyorsun burada?
 diye tekrar soruyor, hep soruyor...
- Uyuyamıyorum. Uyuyamadığım da buraya kaçıyorum, ya da buraya gelmek için uyuyamıyorum. Belki diyorum, bu sefer, ben yanındayken başarır, kimseyi dinlemeden tırmanır o ağaca, bilmiyorum. Sen napıyorsun burada?
- Bilmiyorum. Sen çağırdın, senin gerçekliğinde değil miyiz?
- Benim gerçekliğim yok ki... Gitar mı o?
diye bu sefer ben soruyorum şaşkınla.
- Evet, müzikle uğraşıyorum. Neden bunların hiçbirini bilmiyormuş gibi davranıyorsun?
- En son bıraktığımda dans ediyordun, hangi ara müzisyen oldun, bilmiyorum.
- O ben değildim.
Görüntüsü değişmeye başlıyor, teni eskisi kadar beyaz değil, sanki biraz da kilo almış gibi. Eski haline hiç benzemiyor, eskisi gibi değil, bilmiyorum. Ama gene olduğu gibi güzel görünüyor. Diyorum:
- Sen benim için hep O'sun.
- Umarım bir daha ki sefere de yanımda palet olmaz.
diye ekliyor. Ne demek istediğini anlamıyorum.
- Fark etmez, sen benim için hep O'sun.
diyorum ve O gene soruyor:
- Bir bilgisayar mühendisi için fazla hayalperestsin. Bilgisayar mühendisiydin değil mi?
- Öyleymişim. Bir kağıdın üzerinde öyle yazıyor. Herkes gibi.
- Herkes gibi...
- Senin gibi, diğerleri gibi, herkes gibi. Hangisine sorsam aynı şeyi söylüyor, hepsi mühendis ama, kimi kitap yazıyor, kimi resim yapıyor, sen dans ediyordun, sen şarkı söylüyorsun.
- Peki ya sen?
- Ben? Bazen fotoğrafçı olduğumu sanıyorum, bazen resim yapıyor, bazı zamanlarda kitap yazdığımı hayal ediyorum, ama aslında hiçbir şey yapmıyor, sadece hayal ediyorum. Dünyaya hayal etmek için gönderildiğimi sanıyorum. En çok buraya oturup, hayal etmeyi seviyorum. Gidiyor musun?
- Hiç yanında değildim ki...
 deyip çekip gidiyor. Hiç de yanımda olmayacak, biliyorum.

Çocuk oynamaya devam ediyor. Kalkıp yanına gidiyorum, omuzlarından tutup "bırak şu aptal kaset bandını, sevmediğin halde yanından ayırmadığın şu bebeği, ağaç orada, düşmeyeceksin, hadi durma" diye bağırmak istiyorum. O ilk adımı attığı anda her şey değişecek ama dokunduğum anda kayboluyor, dokunduğum her şey gibi. Artık çok geç, biliyorum.

The Greek Authentic Cuisine

Vedat Milor gezilerimin ikincisini bir yunan restoranında gerçekleştirdim. Neden oraya gittim, çünkü yelp' de Santa Cruz'da ne varmış ne yokmuş diye bakarken iki tane yunan restoranı olduğunu görmüştüm ve her ikisininde menüsünün birer kebapçıdan farkı olmadığını fark edince sırf meraktan gittim. İçeri girince yüzüme vuran yunan milliyetçiliğinin tavan yapmış dekorunu görmezden gelip masama oturdum. Duvarlarda Atina'nın, daha bilmediğim birçok yerin resimleri, dedelerinin resimleri, tavanda hacivat-karagöz figürleri, her yerde yunan bayrakları ve masaların tam karşısında ise kocaman bir yunan heykeli ile dekor tamamlanmış. Kültürel şeyleri kullanmaları doğal da biraz bokunu çıkarmışlar gibi geldi bana.



Hacivatlar-Karagözler
İçeride ben hariç iki müşteri daha vardı, yani mekan sinek avlıyordu diyebilirim resimdende anlayabileceğiniz üzere. Oturdum yerime diyet kolamı sipariş ettim, menümle başbaşa kaldım. Menüden ne bekleyeceğimi gelmeden önce yelpe baktığımdan dolayı aşağı yukarı tahmin ediyordum. Zaten açıkcası kebap yemeye gelmiştim itiraf ediyorum. Ama ingilizcesi kebab yada kabab olan kebap'ı ka-bob şeklinde yazacaklarını tahmin etmemiştim. Galiba yunancası da souvlaki olacak ki parantez içinde öyle de yazmışlar. Dolma  yani yaprak sarması da yunancada dolmathes'miş, köftede koftedes gibi birşeydi yanlış yazmış olabilirim.Bir de beni en çok derinden yaralayan imam bayıldı meselesi oldu. İmam bayıldı ya, yemeğin adı imam bayıldı.Bari onu da dolma gibi imam bayıldithes yapsaydınız. Neyse eve gelince araştırdım imam bayıldı aynı isimle ortadoğuda ve yunanistanda yenen bir yemekmiş. Zaten yunanlılarla böreğinden dolmasına her yemeğimizin adı aynı, büyük ihtimal yarısı onların yarısı bizim ben bilemem o kadarını ama imam bayıldı ya. Ama bunların hepsini yemelerine bir şey demiyorum ama benim takıldığım nokta restoran'ın adını authentic koyup bunu yapmaları, bizde cheesecake yapıp yiyoruz ama turkish cuisine diye pazarlamıyoruz orada burada.



Ben siparişimi kuzu kebaptan yana kullandım. Ama gelen şeyin kebapla uzaktan yakından alakası yoktu. Kocaman bir tabağa salata, pilav, patates, cacık ve pide ekmeği (Burada gayet yaygın şekilde pita bread olarak tüketiliyor) tepiştirilip üzerine de küçücük bir şişte et parçası bırakıverilmiş. Etin tadı baharatlardan mı yoksa salatanın sosuyla karışmasından mıdır bilemedim ama çok kötüydü yarısını bile yiyemedim. Tabaktaki en güzel şey cacıktı, yani ona da şaşırmamak lazım sonuçta hıyarla yoğurdu karıştırmak ne kadar zor olabilir ki.

Anlaşılmasa da o etin içinde çöp şiş var.
Daha sonra tatlılardan da birini denemeye karar verdim. Tatlılar kadayıf, baklava, karidopita diye yazılmış cake with syrup dediğinden revani olduğunu düşündüğüm bir tatlı ve ballı yoğurt. 


Ben tercihimi kadayıftan yana kullandım, sonuçta baklava bulmak çok kolay burada. Safeway'de (ki kendisi çok yaygın, makromarket tarzı bir market ) bile european baklava diye sürekli satıyorlar. Gelen kadayıf görüntü açısından gayet güzeldi, o sebeple güzel bir kadayıf yiyeceğimi düşünmüştüm ama kadayıf ömründe ilk defa kadayıf yapmış yeni evli bir kadının yaptığı kadayıf tadındaydı. Yani yılların tecrübesiyle kazanılmış şerbet oranını tutturma konusunda sınıfta kalmış bir kadayıftı. Şerbetin şekeri neredeyse hiç yoktu ve kadayıf baya kuruydu. Ama çok merak ettim acaba burada kadayıfı nereden buldular, hayır alıp yapacağımdan değil ama merak işte. (Amma da kadayıf dedim ha)


Yemeklerin fiyatları buranın piyasasına göre uygun olsa da - toplamda 20 dolar verdim -,tadları hiç güzel değildi, üstüne üstlük yedikten sonra da baya miğdemi rahatsız etti. Bir de burada bahşiş olayı çok kafamı karıştırıyor benim, kaç lira vermem gerekiyor hiç bilemiyorum, Lane yüzde yirmisi olduğunu söyledi ama ona hiçbir konuda güvenemiyorum sanki bana yüzde on gibi geliyor (nereden geliyorsa ) ama az bırakmaya da korkuyorum, sonuçta küçük bir yer ikinci geldiğimde hatırlayıp yemeğime bir pislik yapma ihtimalleri var, ben korkarım garson insanından. Bozuk yok diye beş dolar bıraktım ama çok içime oturdu lan. Yılların know-how'ını bırakıp geldik buraya çözemedim adamların kurallarını.

Çok merak içindeyim bu restoran yelpte nasıl dört yıldız almış, kebapla ilk kez tanışan bir insan olsam kebaptan nefret ederdim kesinlikle. Birde bu menunün aynısını yani kebap, kadayıf şeklinde içeriği olan bir afgan lokantası varmış, bir dahaki sefere orayı deneyeceğim bakalım. Valla çok ilginç bizim yemekleri afganından yunanlısına kadar herkes sahiplenip traditional food'ları olarak pazarlıyor burada, bende acaba buraya türk lokantası mı açsam ki, oo annemi de getirip mutfağa şef yaparsam, bunların işi gücü yemek yemek zaten valla da zengin olurum. (Oh lord wont you buy me a mercedes benz)

Resimdeki ortadaki fesli amca çok ilginç geldi bana, hele sağdaki bıyıklı amca orta asyadan göçmüş gibi, birşeyleri bize yanlış öğretiyorlar ama çözemedim.

Tuvalette bile duvarlardan milliyetçilik akıyor, bokunu çıkarmaktan kastım bu işte.

Restoranın arkası

14 Aralık 2012 Cuma

Cheesecake Factory

Bir haftadır yazsam diye oturup en sonunda başladım bakalım. Amerikaya her gelen insanın dilinden düşürmediği, o herkesin bildiği cheesecake factory neymiş, ne değilmiş bende öğreneyim diye gittim. Yalnız ben bu amerikanın lokanta sistemine bir türlü alışamadım, bazı yerlerde önce sipariş veriyorsun ödemeyi yapıyorsun numarayla gidip istediğin masaya oturup yemeğini bekliyorsun, bazı yerlerde biri gelip seni oturtana kadar beklemek zorundasın, bazı yerlerde ise öyle bekliyorsun biri gelsin seni oturtsun diye ama aslında beklemeden boş bulduğun yere otursan da oluyormuş, salak salak ayakta baya bekliyorsun. Başta baya zorlanmıştım sistemin işleyişini çözene kadar ama şu anda içine girince konsepti az çok anlayabiliyorum. Ama hala hesabı ödemek için garsonu nasıl çağırmam gerektiğini çözemedim, yemeğimi yedikten sonra çok gergin anlar yaşıyorum. Bir de burada fast food tarzı yerlerde yediğin yemeği sen götürüp çöpe atıyorsun, tepsiyi bırakıp çıkamıyorsun masada, başta bir iki kere elimi kolumu sallayarak çıktım da baktım insanlar hiç öyle yapmıyor kendime çeki düzen verdim. Ne demişler " si fueris romae, romano vivito more; si fueris alibi, vivito sicut ibi" yani Romadayken romalı gibi yaşıyorum.


Neyse ben sanıyordum ki cheesecake factory adından dolayı cheesecake satan pastahane tarzı bir yer. Yok öyle değilmiş işte bildiğin cafe-restoranmış. İçi de böyle biraz kebapçı konseptine göre dizayn edilmiş ne yalan söyleyeyim adımı atınca biraz hayalkırıklığı yaşamadım değil. (resimlerin bazıları netten ama benim gittiğim yer bunların tıpatıp aynısıydı o yüzden fark yapmaz)


İlk oturur oturmaz garson geldi," benim adım bilmem ne size bugün ben yardımcı olacağım, karar verebildiniz mi" dedi bende "Şimdi adınla ilgilenmiyorum, söylediğin saniyede adının ne olduğunu unuttum zaten hatta unutmadım sen söylerken duymadım bile, çok fazla gereksiz bilgi, şimdi izin verirsen biraz zamana ihtiyacım var menünün hepsini içindekilerle birlikte okumak için" deyip yolladım garsonu. İlk olarak baya düşündüm ne yesem diye, baya geniş bir menüleri vardı, makarnalar, salatalar, sandviçler, et tavuk yemekleri, burgerler, falan (ne işinize yarar bilmiyorum ama menuye bakmak isterseniz: buyrun) İlk olarak chicken bellagio diye bir çeşit tavuk yemeye karar verdim ama garsona sipariş verirken ne olduysa ağzımdan classic burger çıkıverdi, hiç bilinçsizce. İyiki de öyle olmuş, kocaman bir hamburger köftesi, içinde tomates, soğan, marul ile getirdiler. Whooper'ın tadının aynısının bin kat iyi olanını düşünün. Birde çok pişmiş isteyince hani whooper'ın böyle hafiften bir yanık tadı oluyor ya, o tadıda yakalamışlar, ooo süper bir tadı olmuş, seviyorum ben yanık tadını. Buraya geldiğimden beri bir restoranda yediğim en güzel yemekti.


Daha sonra cheesecake factory'e gelip de cheesecake yemeden olmaz diye cheesecake siparişi için menüyü tekrar istedim. Bunun menüsüne bakmak istersiniz diye düşünüyorum : buradan. Allahım saatlerce baktım, baktım, baktım ama karar veremiyorum. Zaten sevmem fazla cheesecake ne yesem ki, diyip garantici olup muzlusunu yesem mi, sonuçta içinde muz olan birşeyin kötü olma ihtimali yok, ama çikolatalı birşeyler yesem çok mu ağır kaçar, napsam meyveli olsun evet evet meyveli olsun, mangolu birşey var şurada ama yok ya, limon çok mu kötü olur ki, diye saatlerce düşünürken en sonunda fresh strawbery'de karar kıldım. Anında geldi cheesecake'im muhteşem görüntüsüyle.


Bu arada ekleyeyim servis konusunda süperler, herşey çok hızlı, herkes güleryüzlü, çatallar masalar falan temiz, takdir ettim. Çatalıma aldığım bir parçayı ağzıma götürmemle cheesecake hakkındaki bütün düşüncelerim değişti. Nasıl bir süper tadı var, bayıldım. O türkiyede yediklerimde aldığım ağır peynir tadını asla duymadım. Demek ki türkiyede cheesecake yapamıyorlarsa, ben ondan sevmediğimi sanıyormuşum. Çilekle de birleşince muhteşem bir tat ortaya çıkmış. Arada gidip bütün meyveli tatlarını deneyeceğim ama çikolatalı tatlardan uzak duracağım. Neden mi?


Hazır o kadar yolu gelmişken eve de götürmek için bir de oreo'lusundan almaya karar verdimdi. Ama o çok kötüydü tadı, midem bulandı, yiyemedim. Peynirin çikolata ile birleşmesi çok ağır, kötü bir tat ortaya çıkarmış. Demek ki cheesecake'imi meyveli seviyormuşum ben. Bu arada google'da ararken gördüm, Türkiye'ye de şube açacaklarmış. İlk olarak İstanbul'dan başlayıp artık Ankara'ya doğru yayılırlar. Antikapitalist yanım buna üzülse de, bünyemin çok az bir miktarı antikapitalist olduğundan genel olarak ben bu habere açıkcası çok sevindim. Sizleri muhteşem cheesecake'lerle baş başa bırakıyorum. Birde o gün ki gezime dair bu resimler ve daha fazlası instagramda, merak eden fallow etsin bir zahmet.


13 Aralık 2012 Perşembe

Joaquin Phoenix - Walk the Line

Böyle çok ama çok mutsuz olduğum zamanlarda gece yatmadan önce kulaklıkla  bu iki şarkıyı dinleyerek uyuyorum, sanki o yanımdaymışda şarkıları yanımda söylüyormuş gibi, bana söylüyormuş gibi, tek derdim walk the line şarkısının (1. video) keşke akustik versiyonu olsaydı oluyor o an, ve sabah çok mutlu uyanıyorum, biliyorum sapıkça biraz ama ben bu adamı çok seviyorum, ya da you know what, I dont have to explain myself to you :P

Joaquin Phoenix - I walk the line - MyVideo


12 Aralık 2012 Çarşamba

And I am a metarial girl...

Yılbaşı geldi diye heryeri ışıklandırmaya başladılar, adamlar bildiğin elektrik israfı. Evine kabloyu çeken oraya buraya saçma saçma ışıklar takıyor. Hayır güzel yapanlara lafım yokta gazino ışığı gibi kırmızı, yeşil, mavi ışığı evinin çatısından geçirince santa ilk sizin eve uğramıyor, heryeri üçüncü sınıf bir gazinoya çevirdiler. Beceremeyen süslemesin arkadaş, herşeyin bir adabı var.

Boston'a giderken hiç botum olmadığı için gidip kendime ugg bot aldım ve bende california ugg girl oldum neyse en azından ben shortla giymiyorum. Ama ben böyle birşey görmedim itiraf ediyorum, daha önce denemek suretiyle giymiştim ama bir ugg ile yaşamak bambaşka birşeymiş. Rahatlık falan değil bambaşka bir duygu, hani kışın sabah uyanır üşüyerek tuvalete gidip ve sonra dönüp o sıcacık yatağa girersin ya, öyle bir duygu ya da saatlerce dışar da seni sıkan bir pantolonun içinde durup da eve gelip pijamalarını giyersin ya öyle bir duygu, ya da çok mutsuzsundur o sırada ne demesi gerektiğini bilen bir insan gelip sana sarılır ya öyle bir duygu,ya da çok çişin gelir sıkarsında sonunda tuvalete girersin ya öyle bir duygu, bir hafta boyunca bir sürü sınava girdikten sonra en son sınavı hocanın masasına koyup sınıfın kapısından çıkarken böyle bir rahatlarsın ya öyle bir duygu ... İçine kafamı sokmak istiyorum, tüm vucudumla içine girip kıvrılıp uyumak istiyorum. Ya sırf ayakkabıyı giymek için dışarı çıkıyorum, eve de aynı hissi yakalarım diye bu ev terlikleri oluyor ya ugg görünümünde onlardan aldım ama yok öyle değil, icat edende moda yapanda nur içinde yatsın. Ben bir daha başka ayakkabı giyemem.

Bir de parayı harcıyorum harcıyorum aha bitti paralar diyorum tak milli eğitim bakanlığı para yolluyor, millet facebookta açım evden atılacam param yatmadı diye ağlarken, ben daha dökümanları bile yollamamışken adamlar bana durmadan para yolluyor. Ohh sizin vergilerinizle lüks içinde yaşıyorum. Anlamadım valla bakanlık bana ayrımcılık yapıyor, en sevdiği öğrenci bensem demek ki. Maşallah deyin nazar değmesin.

Facebook'taki o resimide koyduğuma pişman oldum. Arkadaş ilk defa ömrümde bir resimde kendi levelimde güzel çıkmışım, kasılıp ağzımı burnumu garip şekillere sokup, kaplumbağa gibi çenemi gıdıma gömmemişim diye koyduğum resim facebook tarihimin en çok beğeni alan resmi olunca arkadaşlarımı sorguladım. Bu ne dış görünüş merakıdır hacı, arkadaş dediğin arkadaşı çirkin halinde bile beğenir, yani genlerim bu kadarına izin veriyor diye hiç bir zaman onlar basamağı en az üç olan bir sayıya ulaşamayacağım onu fark ettim. Bakacam en çirkin resmimi kim beğendiyse onun dışında geri kalan herkesi silecem. Gerçi bakınca benim facebookumda beğenilecek bir halt da yok, geri aldım tüm söylediklerimi.

Instagram olayı çok süper bişeymiş, ne twitter ne facebook en süperi buymuş. ewan'ı takip ediyorum, sanki adam lisede aşık olduğum okulun en karizma genci, bende yıllar sonra onu facebooka ekleyip resimlerine bakıyormuşum gibi hissetmeye başladım. Öyle "havada bozdu losangelasta", "dolunay çıkmış", "setten manzaralar" şeklinde bir sürü resim paylaşıyor. Sonra merak ettiğim bir sürü insanın hesabını buldum, resimlerde ortaya açık olunca günlük sapıklık kotamı doldurabiliyorum. Özel hayatı hakkında hiç bir şey bilmemem gereken insanların her şeyini saniyesinde öğrendim misal diyetisyenim. Kadın çok güzel ya, gönülden sonra en güzeli. Yalnız olayın en süper yanı istediğin resmi çekip koyabiliyorsun "bak yerde ne güzel bir çakıltaşı" şeklinde ve olayın asıl konsepti yemekler, yemek resimleri daha ne kadar güzel olabilir ki, facebooka yaptığın kahvaltıyı koysan bütün karizman yerlerde ama burada en cool sen oluyorsun, (gerçi kime cool olacaksam tanıdığım insanların çoğu hala siyah beyaz telefon kullanıyor, apple genci dolu tiki bir çevrem yok ki) Bende böyle bir olay varmış kullanırım diye, photo diary şeklinde kullanmaya karar verdim. Apple'a gerek yok bilmiyorum da tam bişeyler yapıp google!la falan girebiliyorsunuz, bence girin bu işe, more the merrier.

Kendime yeni challange'lar belirlemeye başladım, her hafta serbest günümde bir lokantayı deneyeceğim sonrada blogda onları anlatacağım sizlere, vedat milor gibi. Sonra toplu taşımayı ipadle sevdim ben artık, kitabı otobüste yazabiliyorum bir ilham geliyor döktürüyorum orada. Ipad mini çok süper bişeymiş. Ben öyle hiçbirşeyi tavsiye etmem kimseye genelde ama  gidin alın ipad mini, ipad çok büyük sevmiyorum ben onu ama ipad mini hafif küçük herşeyi yapıyor bayıldım ben şahsen alete, çantam onu aldığımdan beri 2 kilo hafifledi kitapları defterleri atınca.

Neyse otobüste yazabiliyorum diye ben daha uzak yerlere gideyim ki daha çok vakit geçsin otobüste diye orayı burayı dolaşmaya başladım, geçende santana row diye bir yer varmış san jose'de, san jose'nin arjantini diyim ben size. Ay nasıl mutlu oldum lüksü görünce, bildiğin ben lüksü seviyormuşum, ışıklar, heryer pırıl pırıl, tertemiz, herkes süslü güzel giyinmiş bitane hippie'ye benzeyen tip yok.Mağazalardaki kıyatler desen on numara beş yıldız, hiç biri solmuş tüylenmiş kıyafet satmıyor hippie olacağız diye. Gerçi San Jose'nin diğer tarafları bir boka benzemiyor ama o cadde süperdi. Buraya geri dönünce herşey nasıl eski ve pis göründü gözüme birden, otla böcekle geyikle yaşanmıyor arkadaş, lüks lazım bana. Zengin olmam lazım benim, başka türlü bu dünyada mutlu olamam onu çözdüm ben. Kimsenin beğenmediği o Los Angelas'a da aşık olacağım ben biliyorum, çok pişman olacağım çok UCI'yı tercih etmedim diye. Allahım neden iki metre bacağım yok, bir ajansa yazılırdım o zaman belki.

Yalnız daha da saçmalamadan otobüs olayına geri döneyim, santa cruzdaki otobüsler cennetmiş, bu san jose'deki otobüslere sadece ayyaşlar ve öğrenciler biniyor. Otobüs bildiğin alkol kokuyor, nasıl bir alkol kokusu anlatamam, geçen sarhoş bindi ama körkütük oturamıyor bile, yattı yandaki koltuğa, I love you baby, you ..... left me anlamıyorumda çoğunu zaten.Gidene kadar mırmır konuştu. Birde durakta beklerken sarhoş bir abla geldi, durakta oturan kızı yerinden kaldırmaya çalıştı. Sonra yoldan geçen birine yapıştı bana taksi çağır diye. Bende hiç iplemeden oturduğum yerde yazıyorum ipadde bişeyler, geldi yanıma oturdu, inglizce biliyormusun, meksikalımısın,, nerelisin, benim annemde yarı türk bana taksi çağırsana, numarasını bilmiyorum, bende var, iyi ver arayım dedim, kadın kalktı gitti, sonra bir on dakka sonra geri geldi falan. Otobüsle San Jose'ye gitme olayınında böyle kötü yönleri var işte ama ucuz arkadaş arabadan çok çok daha ucuz, hem napabilirim ilham kaynağım sarhoşlarsa katlanacağız.

Birde işler güçleri izlerken 22. bölümün başında previosly on works forces dediler ya, uzun zamandır hiç bir dizide hiç birşeye bu kadar gülmemiştim, çok saçma biliyorum  I run each team gibi birşey ama çok güldüm ya sizinle rezilliğimi paylaşmak istedim. O değiilde gene birşey keşfettim dizi de murat karakterinin giderek loser olmasıyla adamı beğenmeye başladığımı farketmemle loser sevdiğim onaylanmış oldu, dünyanın tüm loserlarını getirin bana.

Ya tam böyle postun geneli ankamall geyiği oldu ama blogumuzun amacıda bu değil miydi, ya da you know what, I dont have to explain myself to you...

Dersler bitti tatildeyim ya, gene mutluyum, tek derdim derslermiş.


9 Aralık 2012 Pazar

Ağlama duvarından günlüğe

Madem blog günlüğe döndü, hakkını verelim, sevgili günlük al sana naçizane hayatımdan kıssalar.

Mesafeler gözümde küçülmeye başladı, otobüsteki insan sayısının azalmasıyla. Her yere otobüsle rahatça ulaşabileceğimi fark ettim hem de bedavaya, uzaklarda ise zaten pek bir halt yok. Ben de o sebeple artık araba almak yerine araba parasını yeyip içip gezmek şeklinde kullansam mı diye düşünmeye başladım.

Otobüsteki insan sayısının azalmasıyla doğru orantılı olduğunu düşündüğüm güzel kız sayısında baya bir azalma oldu. Nerede o sutun bacaklı, sarı saçlı hatunlar. Her binen otobüse benden şişko, döneme zayıf başlayıp sonlara doğru kilo aldılar diye düşünmeye başladım.

Bunların kilosu da bir değişik, bende obez oldum, şimdi şişkoyum ve ne şişkolar gördüm böyle görmedim. Ya göbeğin çok büyüktür, ya götün, ya orantılı bir kilo vardır ama bunlar dünyayı yutmuş yılan gibiler, göt ve göbek o kadar yuvarlak olmasına rağmen kol ve bacaklar ince. Yani ince dediysem vucutlarının diğer bölümlerine göre ince yoksa kolları benim bacağım kadar. Daha doğrusu yarı dolu un çuvalını al, iki kol ayak ekle o yani. Yedikleri şeylerin farklılığından yağlar vücudun orta bölgesinde depolanıyor sanırsam.

Dışarıda durmadan yağmur yağıyor, ve görmediğim bir yağmur çeşidi. Adımını attığın anda seni yamyaş yapacak bir yağmur o yüzden evden uzaklaşamıyorum  ve bu sebeple son bir haftadır aynen böyle (bkz aşağıdaki resim ) yaşıyorum. Çekirdeklerin kusuruna bakmayın, kirazları yedikten sonra resim çekmek aklıma geldi ve hepsini öyle artizlik olsun diye dizmedim, hepsini ardarda yedim, oh yarasın. Biraz abartmış mıyım ne?


Ortada gördüğünüz içecek sparkling water yani gazoz, ama ben ömrümde böyle güzel bir şey içmedim. Pembe greyfurt aramolı olan bu ama aroma falan değil sanki direk greyfurtu yiyorsun o tadı alıyorsun, narlısı, mangolusu, portakallısı falanda var onlarda aynen meyveyi yiyormuşsun gibiler. Bayıldım da çok pahalı, şu yarım ltlik bir şişe 2 dolar. 

Bende böyle yediğimden arkamda göt önümde göbek hava yastığı şeklinde dolaşmaya başlayacağımdan korkmaya başladım. Zaten geldiğimden beri verdiğim kiloların hepsini geri aldım, bu sebeple Merve (diyetisyenim) mail atıp ben diyete başlayacağım dedim, o yaptı yolladı listemi. Tekrar diyetteyim, nasılsa yiyecek bir şey bulamıyorum zayıflayayım bari.

Lane kendine döndü gibi ama her an sapıtabilir gene. Bir de çalışmak için gelen karşı komşu Laurie geldi, biz çalışırken ona şey sormaya gelen roommate'e kapıyı açıp mutfağa Laurie'ye haber vermek için geçip " Laurie there something in the door" demeyim mi, sonra düzelttim de olan oldu, ki kızla tanışmışız, ne adını ne komşumuz olduğunu hatırlamıyorum hadi o neyse de kıza something dedim ya.

Okulun bitmesiyle 25 Aralık-7 Ocak tarihlerini Newyork-Orlanda-LA-SF şeklinde bir düzlemde esrayla geçireceğim sanırsam, tüm dökümanlar öyle gösteriyor. İnanmak istiyorum ama inanamıyorum. New York'u görmekten çok korkuyorum, bilmiyorum neden ama sanki şehri gördüğüm an aşık olup, neden buraya gelmedim ki okumaya diye pişmanlıkla dolacakmışım gibi geliyor. Benzer korkuyu biraz Los Angelas içinde yaşamıyor değilim ama herkes LA için çok boktan şehir diyor, bir bildikleri vardır. Ama çok mutluyum esasında , esra geliyor ve Harry'e gidiyoruz. Bu sebeple Harry Potter'ı tekrar okumaya karar verdim ama daha birinci kitap bitmedi hepsini o tarihe biterebileceğimden emin değilim, neyse en azından ingilizcem gelişir. Birde rüya gördüm, bizim iş yerinde bir sekreter vardı, kendisi herşeyin en doğrusunu bilir, girdiği ortamda seni yönlendirmeye başlar, dediği dedik bir insandır, ne hikmetse harry potter gezimize o da katılıyor ve tüm planı kafasına göre değiştiriyor. Esra o kadar sinirleniyor ki, burun deliklerinin genişlemesinden anlıyorum, burun delikleriyle bir karadelik yaratıp dünyayı yok etmesinden korkuyorum. Rüyanın bir safhasında da bir kar kaplanı tarafından kovalandık esrayla, rüyamı görüyom, maratona mı hazırlanıyorum belli değil, hiç anlamadım ki.

Bende apple dünyasına adımımı atıyorum. Yeni ipad mini aldım, kafelerde parklarda elimde ipad minimle kuş öldürüp, meyve kesebileceğim, çok mutluyum. Yalnız bu hızla para harcamaya devam edersem kaliforniyadaki homeless olma hayalim gerçek olacak, okul falanda kalmayacağından giderim joaquinin çöplerini karıştırır, ewan'ın karton kutularında uyurum artık,  aferin kızıma. Way to go girl. Birde elindeki teknolojiyi değerlendirip facebook'u twittere döndürürüp otun bokun resmini koyarsam " facebook ortamı kızı" oldum sanmayın (allah korusun daha şimdilik evimin tencerelerini çekip ilkokul arkadalşlarımla paylaşmaya niyetim yok) sadece twitter kullanamıyorum, hem anamın babamın da twitterı yok sonuçta, benim merak ettiğini düşündüğüm insanlarla paylaşım yöntemi olarak bunu seçtim, sonuçta herkes blogu okumuyor, okumasında. Instagram hesabımda oldu bakınız. Bir de photoshop falan yalanmış, bütün olay front cameraymış arkadaş.

8 Aralık 2012 Cumartesi

Sarılma yatağı

Kimin aklına gelmiş bu ya, çok güldüm hele video'da adama, konuşma şekline daha çok güldüm. Ne saçma bişey ya


Video da burada

6 Aralık 2012 Perşembe

Rüzgarı özlemek


Annemden sonra en çok onu özlüyorum. Yeğenim falan diye desem, nil'i öyle özlemiyorum yani aklıma bile gelmiyor bazen, tanışma süremiz kısa olduğundan mı ne.

Geçen ablama demiş durduk yere anneannem gitme dedi ama teyze gitti demi diye.

Konuşurken skype'de gelip uyuzluk yapıp bilgisayarı falan kapatıyordu, ben çok üzülüyordum beni unutur da yakında diye.

Geçen hafta da ablama gitmiş teyze bana pepe ağlıyor'u söylüyordu demiş otururlarken.

(Evet itiraf ediyorum facebook'ta izlediğim video'nun etkisinde kalarak, gerçi zeynep'in de etkisi olmuş olabilir iş yerinde odada bir süre sürekli onu söylüyordu, ben de kendimi söylerken buldum evde durduk yere, sonra rüzgar gidip gelip bana pepe ağlıyor'u söyle derken rüzgarla ikimizin şarkısı oldu,o meşhur şarkı bilmiyorsanız burada 4. dk'dan sonra başlıyor)

Sonra ablam ben söylerim sana diye o söylemiş, sen söyleme teyze söylesin demiş. Ablamda özledin mi diye sorunca demiş ki

"evet özledim ama uzaklarda teyze, ben uzakları seviyorum, bende gidecem teyzenin yanına"

Az önce açtım skype'da yarım saat "pepe pepe çok ağlıyor" diye konser verdim rüzgara, ilk defa oturup bilgisayarın başında benimle doğru düzgün konuştu

Ama ben ağlarım ama ya şimdi, çok özledim zaten.

White people problem

B(ben) ve G(komşu roommate) oturup  mutfakta muhabbet ederken L(lane) dışardan gelir ve " ayyy, çöpü dışarı mı çıkardınız, çöpü çıkarmışsınız, çok çok teşekkür ederim, bende tam çıkarmayı düşünüyordum, nasıl minnettar oldum bilemezsiniz, çok çok teşekkürler" B ve G şaşkın şaşkın birbirine bakar, G ki böyle saçmalıkları pek sallamayan otuzunu aşmış bir insan o bile sinirlendi ama gülerekten ki daha doğrusu alay ederek "çıkarmamız mı gerekiyordu?" tey allahım şeklinde bir ifadeyle dedi,  B'de bir elimdeki tavaya baktı, bir L'nin kafaya.

Arkadaş böyle anlatınca kendimi kötü hissediyorum sonuçta ilk geldiğimde kız baya yardımcı oldu da, bu nedir arkadaş ya? Bu nasıl bir sahiplenmedir, sanki biz onun evinde misafiriz, çöpü de ayıp olmasın diye dışarı çıkardık. Laf mı soktu hep ben çıkarıyorum diye düşüncem de, yok öyle bir dünya, gerçi kendi kafasında öyle kurgulamış olabilir. Hele bulaşık yıkarken tepende dikilmesini, her geçen gün evde yayılarak ilerleyip, dolapların her yerini kendi eşyasıyla doldurmasını falan hiç saymıyorum. Ben mi abartıyorum acaba ya, sonuçta teşekkür etti roommatelerine, bulaşık yıkarken de muhabbet etmeye çalışıyordur, dimi yani ben abartıyorum.

Ben anladım yaparım genellememi, amerikalının sarışını makbulmüş, çekik gözlüsünden de, karasından da uzak duracan, der ve çıkarım. Perde.

Kafa olmuş winterfell, içinde greyjoylar gezer deyu deyu

Arabadayım. Saatlerden akşam üzeri, güneş batmış ama hala mavi bir aydınlık var. Bir kış günü, hava ılık ama kar havası var, kardan önceki o sıcaklığı hissedebiliyorum. Araba ormanın kenarında duruyor. 25 yaşlarında orta boylu kumral iki erkek önde oturuyor, dostlarım. Ben arka koltuktayım. Birşey bekliyoruz. Arabaya doğru orta yaşlarında bir erkek yaklaşıyor, soluk soluğa. Camı merakla açıp kafamı uzatıyorum, bir şey olmuş olmalı. Soluk soluğa " baban" diyor, "babanı öldürdüler, cephede" diye ekliyor babamın danışmanı. Bir şey söylemiyorum, verecek cevabım yok ama bir şey hissetmeye fırsat bulamadan yoldan koşarak sarışın bir çocuk geliyor. Kardeşim. "Annem" diyor, "annem kayboldu", bana sarı bir parşomen uzatıyor "ama bu haritayı buldum odasında, bak bu nokta hareket ediyor" 
"Annem olmalı" diyorum ve haritayı kardeşim elinden kapıyorum. Kardeşimi ve o yaşlı danışmanı arabada bırakıp, arkadaşlarım ve ben kendimizi yola atıp koşmaya başlıyoruz. "Tren, trende, treni yakalamamız lazım" Koşarak tren istasyonuna gidiyoruz,  ama tren durmuyor. Tutunuyoruz giden trene ama o vagon trenden ayrılıyor bir şekilde. Kar yağmaya başlıyor.

Bir ev var, beyaz kocaman. Gecenin karanlığına rağmen bembeyaz mermer sütunlarıyla parlıyor. Kar yağmaya devam ediyor. Ben balkondayım elimde harita bakıyorum, "yönü değiştirdi" diye bağırıyorum aşağıdaki arkadaşlarıma. Umutsuzluk ve yorgunlukla oldukları yere oturuyorlar. "Vazgeçelim, bu şekilde yakalayamayacağız" diyor birisi. "Hayır" diyorum, "annemi bulmam lazım". 

Vazgeçmiyorum ama artık takip edilecek bir tren yok. Etraf sıcak, bir bahar günü gibi sıcak. Evler yunan tapınaklarına benziyor ama mermer yerine sarı toprak taşlar kullanılmış. Yollarda da aynı sarı toprak taşlar kullanılmış. Bütün evler birbirine benziyor sokak boyunca, denize paralel bir tepenin üstünde 2 katlı piramit taşlarından inşa edilmiş üçgen çatılı, önünde iki tane sütun olan kare evler. Deniz güneşin altında parlıyor. Haritanın üzerindeki siyah nokta evlerin birinin üzerinde durmuş durumda. Tek yapmam gereken, o siyah noktanın olduğu evi bulmak. Ama yolda giderken bir çocuk geliyor. "Bana yardım edebilir misin" diyor, "Acelem var çocuk" diyorum. "Lütfen, eğer benimle gelirsen sana o evi bulmanda yardımcı olacağım" diyor. Kafamı sallayıp peşinden gidiyorum çocuğun. Nereden biliyor ki benim bir ev aradığımı. Merakıma yenilip peşinden evlerden birine giriyorum. Ev kalabalık, bir sürü yemekler yapılmış, insanlar büyük bir gürültüyle yemeklerini yiyorlar. Büyük koyu kahverengi bir köpeğe doğru ilerliyoruz. " Bu köpeği al, sana yardım edecek" diyor. "İşini hallettikten sonra buraya geri dön" Köpeğe uzanıyorum tasmasından yakalamak için kaçıyor bahçeye doğru, tekrar yanına gidiyorum başlıyor toprağı eşelemeye. Topraktan anlamadığım garip bir cisim çıkarıp önüme koyuyor ve başlıyor koşmaya. Ben de peşinde başlıyorum koşmaya.

Etraf değişiyor, denizdeyim, bir kız, ben ve hoca ve bir sürü köpek balığı. Köpek balıkları etrafımızda yüzüyor, arkadaşımla köpek balıklarını görmek için hoca kiralamışız, ama denizin ortasındayız kıyı görünmüyor. Sonra ben biraz daha ilerliyorum, biraz daha derken hoca kayboluyor, bağırıyorum arkadaşıma "hoca nerede" bilmiyorum diye bağırıyor, "napacağız her taraf köpek balığı dolu" 
"Merak etme" diyorum, "beni takip et kıyıya doğru yüzelim hızlıca" baya, nefes nefese kalıncaya kadar yüzüyoruz, kız bağırıyor "yanlış tarafa gidiyoruz kıyı bu tarafta" diye. Bakıyorum gerçekten de yanlış yüzmüşüz. Karşımda gökyüzü morumsu, pembemsi bir renk almış. Deniz daha fazla ilerlemiyor son noktada ufacık şelale gibi kıvrılıyor. "Bak" diyorum "dünyanın sonuna geldik" 

Allahım bütün gece koştum, kaçtım, kovaladım dünyanın sonuna vardım ya, dinlenmek için uyumuyor muyduk biz.

5 Aralık 2012 Çarşamba

4 Aralık 2012 Salı

Tortilla böreği

Bu ülkenin ekmek ve tatlı sektörü ne kadar gelişmiş olsa da börek olayına hiç bulaşmamışlar. Börek yok burada varsa da ben bilmiyorum. Neyse artık nereden aklıma geldiyse canım bir börek çekmeye başladı anlatamam. Hani hazır yufkadan yapılır ya arasına yumurtalı sosla bişeyler koyulur, dışı birazcık sert içi yumuşcık olur, genelde peynirle yapılır falan, çok da kolay olduğu ve nasıl yapılırsa yapılsın genelde güzel olan bir börek olduğundan da herkesin yaptığı börek var ya, işte o börekten nasıl canım çekti. Ama yufka yok ki burada nasıl yapılır, düşünürken daha doğrusu düşünmezken birden durduk yere dur bakayım tortillayla börek yapılırmı ki diye kendimi google'a tortilla börek yazarken buldum. Tortilla dediğimiz bu türkiyede de benzerleri lavaş ekmeği olarak satılan yuvarlak mayasız, yufkanın baya kalıncası bir şey ki bayılıyorum ben buradaki tortillara geldiğimden beri tortilla yiyorum, sabah tavada iki tortillanın arasında yumurta pişiriyorum süper oluyor börek gibi, akşam öğlen tavuk dürüm yapıp yiyorum falan türkiyeye döndüğümde çok özleyeceğim birşey kendisi. Arasına peynir koyup tavada pişirince de aynı gözleme tadını yakalıyorsun hem neden börek olmasın. (Gözleme deyince aklıma geldi ben bide bunun arasına patates koyupda deneyeyim, patatesli gözleme olur mu olur) Öyle de oluyormuş bunu düşünen bir ben değilmişim, amerikada da gün yapan bir türk ev hanımı kitlesi oluşmuş bloglar hazırlayan, onu da keşfettim. Neyse gittim en ucuzundan tortillamı aldım, tarife göre 1 kap sıvı yağ, bir kap süt, iki yumurta çırptım ara sos olarak, "biraz yağ fazlamı oldu ne" neyse tarif öyle ben ne anlarım. Tortillara geldi sıra hepsini tek tek ılık suda ıslatmak gerekiyormuş, ama o tortilla ne iğrençmiş iki aydır buradayım böyle tortilla görmedim, birbirinden ayrılmıyor ki, ortalar birbirlerine yapışmış, parçalayaraktan ayırdım en sonunda. 


Sonra ıslattığım tortillaları bir kat olacak şekilde borcama dizmem gerekiyor da ben  nereden bulayım borcamı, tek sahip olduğum fırın şeysi olan kare kek kalıbını kullanmaya karar verdim. Parçalanmış tortillaları ki parçalanmamaları gerekiyordu yufka gibi olacaklardı rasgele dizdikten sonra yumurtalı sosu aralara dökerek orta kısmada peyniri koyaraktan altı katlı böreğe yani aşağıdaki resme ulaştım. Gerçi kaç katlı oldu sayamadım da parça pinçik tortillalardan.


Sonra böreği attım fırına. Börek pişerken de yanmasın diye arada açıp baktım ne göreyip börek yağların içinde yüzüyor, böyle köşelerden yağ baloncukları çıkıyor falan. Neyse pişince buharlaşır heralde ben bileyim tarif öyle diye kapattım. Sonra pişince çıkardım fırından, aha da sonuç aşağıda. Fena da görünmüyor ha, olmuş olabilir mi ki?


Ama olmamış, yani oluyorduymuş da olmamış çünkü börek vıcık vıcık yağ, kestikçe fışt diye yağlar fışkırıyor, çukurlarında yağ göletleri oluşmuş, hay senin verdiğin tarife be kadın, hayır annemi de arayamıyorum ki her istediğimde anne nasıl yapılır diye sorsam, böyle internette blog tutan ev hanımı görünümlü beceriksiz karılara kalıyorum. Kimse görmesin diye peçeteye sarıp öylece attım çöpe, insanların börekle bu şekilde tanışmasını istemem. Neyse yağlar olmasa olacakmış ama, ilerleyen zamanlarda düzgün bir tortilla ve az yağ ile yaparsam börek özlemimi dindirebilirim.