İyice ergene bağladım ama çok hoşuma gidiyor. Şarkıdan daha çok klibi hoşuma gidiyor; böyle malikaneler, zenginlik, güzellik falan filan... Yeni yılımız da kutlu olsun. Yeni yılda bizim de malikanemiz olsun, araba parçalayalım falan...2016 güzel bir yıl olsun.
Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.
31 Aralık 2015 Perşembe
30 Aralık 2015 Çarşamba
..... sayılı hikayelerim.
Yılın son günleri. İzinliyim. Hastayım. Evde pinekliyorum. Kafam bir milyon. Artık yazma zamanı geldi. Geçen biriyle tartışırken bir yazar için, ben onun yazdıklarını edebiyat olarak görmüyorum demiştim. Aldığım cevap sen onun yazdığı herhangi bir cümleyi yazabiliyor musun? Yaz ondan sonra konuşalım oldu. Sallamadı ya kadın beni. Kızım yolarım ben seni, hem o cümlenin on katını yazar hem de seni yolarım dedim. Tabi içimden. Öyle hiçbir halt etmeden laf söyleyince sessiz susmak zorunda kalıyorsun haklı olsan bile. Eee bu da benim yeni yıl kararım olsun. Şimdilik buraya ...sayılı hikaye adıyla parçalarını yazacağım. Kafamda oturttuğumda o sayılar birleşip belki bir kitap olur. Olmazsa da savunmam var hastayım. Ateşli olduğum bir anda altından kalkamayacağım bir iddiada bulunmuşum der çekilirim kenara. Hadi bakalım. Bu da yeni yıl kararım olsun ya da yıl sonu saçmalamam. İkisinden biri...
201722 sayılı hikaye
Şimdi sana bir soru... Hani gözümün önünde öyle mutsuz duruyorsun ya, birşeyler yapmaya çalışsam suçlu olur muyum? Hani ilgilenmemen gerekiyor ya, hani ilgisiz görünmen, karşındakine sevildiğini hissettirmemen... Ama sen öyle karşımda durdukça nasıl dayanmam gerektiğini bilmiyorum, ilgilenmeden seninle nasıl durulur bilmiyorum. Bu son bir kaç zaman zor farkındayım, sana çok zor. Alışkın değilsin pohpohlanmamaya, sayılmamaya, söz geçirememeye. Karşına geçip ne olursa olsun ben yanındayım desem... Korkuyorum ama. İlgimi yanlış yorumlamandan, şu an ihtiyacın olanı sana verdiğim için bana yakınlaşıp ona artık ihtiyacın kalmadığında benden uzaklaşmandan. İnsanlar beni hep sıkıntı zamanlarında yanlarında tutmayı seviyorlar. O zamanlarında hep iyi ki varsın diyorlar. Bana iyi geliyorsun diyorlar. İyi zamanlarında arayan soranı görmedim daha. Korkuyorum sende aynısını yaparsın diye. Diğerlerininki artık hiç incitmiyor da, senin öyle yapman çok kırar sanki beni ama yapacaksın da biliyorum. Ama seni böyle görmeye de katlanamıyorum.
Neden seninle hep böyle oluyor? Neden seninle milyon tane olasılıktan milyon tane senaryo üretmem gerekiyor? Neden seninle herşeyi her ihtimali milyon kez düşünmek zorunda kalıyorum? Neden seninle ilgili hiçbir şeyde karar veremiyorum? Neden seninle ilgili hiçbir şeyde emin olamıyorum? Neden seninle bu kadar yoruluyorum?
Neden gelip de neyin var, bak kimse kalmasa da ben buradayım, gitmiyorum; söyle canın neyi istiyorsa iste yapayım, belki bazılarına gücüm yetmez ama izin ver dinleyeyim diyemiyorum? Biraz da olsa senin için birşeyler yapmama izin ver.
Neden diyemiyorum? Onun yerine inadına üstüne gelip, daha da canını yakıyorum. Yapmadığın ama yapma olasılığın olan kötülüklerine şimdiden karşılık vermeye kalkıyorum.
Neden beni anlık bir ilaç gibi alıp, artık ihtiyacın kalmadığında atacağını düşünüyorum? Atar mısın gerçekten? Yoksa dediğin doğru mu, demiştin ya hani, senin bendeki değerini bir bilsen....o zaman daha mı kolay olurdu? Bilmeme neden izin vermiyorsun o zaman? Söyle işte bileyim. Hiçbir şey söylemiyorsun ki...Sonra da ben boşlukları doldurup senaryolarımı yazınca da beni suçluyorsun.
Neden seninle herşey bu kadar zor? Ben seninle çok yoruluyorum.
Neden seninle hep böyle oluyor? Neden seninle milyon tane olasılıktan milyon tane senaryo üretmem gerekiyor? Neden seninle herşeyi her ihtimali milyon kez düşünmek zorunda kalıyorum? Neden seninle ilgili hiçbir şeyde karar veremiyorum? Neden seninle ilgili hiçbir şeyde emin olamıyorum? Neden seninle bu kadar yoruluyorum?
Neden gelip de neyin var, bak kimse kalmasa da ben buradayım, gitmiyorum; söyle canın neyi istiyorsa iste yapayım, belki bazılarına gücüm yetmez ama izin ver dinleyeyim diyemiyorum? Biraz da olsa senin için birşeyler yapmama izin ver.
Neden diyemiyorum? Onun yerine inadına üstüne gelip, daha da canını yakıyorum. Yapmadığın ama yapma olasılığın olan kötülüklerine şimdiden karşılık vermeye kalkıyorum.
Neden beni anlık bir ilaç gibi alıp, artık ihtiyacın kalmadığında atacağını düşünüyorum? Atar mısın gerçekten? Yoksa dediğin doğru mu, demiştin ya hani, senin bendeki değerini bir bilsen....o zaman daha mı kolay olurdu? Bilmeme neden izin vermiyorsun o zaman? Söyle işte bileyim. Hiçbir şey söylemiyorsun ki...Sonra da ben boşlukları doldurup senaryolarımı yazınca da beni suçluyorsun.
Neden seninle herşey bu kadar zor? Ben seninle çok yoruluyorum.
351722 sayılı hikaye (Çok sıkılıyorum tüm zaman dilimlerimden...)
Öyle bir değiştim ki şimdi, etrafımdaki herşey artık iğreti geliyor. Sanki bir sabah uyanmışım da birden on beş kilo almışım gibi, neyim var neyim yok sıkıyor, boğuyor. Yeniler de içime hiç sinmiyor. Kabullenemiyorum, ısınamıyorum, sevemiyorum. Eşyadan değil insandan bahsediyorum. Çok garip bir yalnızlık bu. Herkes boğuyor, herkes sıkıyor. İnsanlardan değil kendimden bahsediyorum. Kendime ait hiçbir şeyi artık sevmiyor, kabullenemiyorum. Öyle bir değiştim ki, geçmişimden getirdiğim hiçbir şey geçmişimdeki gibi değil artık.
Yeniler ise... ah yeniler apayrı bir terane, o konuya girmek dahi istemiyorum. Sen buna çok ifrit oluyorsun biliyorum. Kızıyorsun bana böyle şeyler söylediğimde. Kimseden üstün görmemeli insan kendini diyorsun. Görmüyorum, üstün görmüyorum. Ama parçalar uymuyor. Boğuyorlar beni. Nefes aldırmıyorlar. Anlatamıyorum kendimi. Saçma gördüğüm muhabbetlerine seyirci kalmama bile izin vermiyorlar, bana da rol biçip dahil ediyorlar. Mecbur oynuyorum. Ama daha sonra onlardan da kendimden de nefret ediyorum. Olmadığım biri gibi davranmamı istiyorlar. Olduğum kişinin yanında rahat edemiyorlar. Bahsettiğim şeyleri anlamıyorlar. Bahsettikleri şeyleri anlamıyorum. Katlanamıyorum. Ne geçmişime ne şimdime. Geleceğimden korkuyorum. Bir sen varmışsın gibi hissediyorum. Bir sen anlıyormuşsun gibi. Bir seninle konuşabiliyorum. Bir sana saçmalayabiliyorum. Bir sana hayal kurabiliyor ve bir sana anlatabiliyorum. Bir sen dinliyorsun. Ve en kötüsü seni de ürküttüğümü biliyorum. Sana çok yabancı olduğumu görüyor ve bana ayak uydurmaya çalışıyorsun.
Ama ben seni de istemiyorum. Bir turist gibi geziyorsun kafamda, bir turist gibi inceliyorsun beni. Kal desem kalmazsın, gitmeye gelmiş bir turist...zaman tutuyorsun, planlar yapıyorsun, şu saatte, şurada, şu kadar diye...Koyveremiyorsun. Ve sen koyversen bile ben seni asla içselleştiremeyeceğimi biliyorum.
Herşey iğreti, herşey yabancı, herşey bir rolden ibaret, herşey geçici bir süreliğine, herşey varmış gibi, herşey sahte. Parçalar uymuyor. Parçalar eşleşmiyor. Öyle bir değiştim ki, ne geçmişime, ne şimdime, ne geleceğime sığamıyorum.
Korkudan da öte, korkudan da daha dehşet verici;
Çok sıkılıyorum tüm zaman dilimlerimden.
Yeniler ise... ah yeniler apayrı bir terane, o konuya girmek dahi istemiyorum. Sen buna çok ifrit oluyorsun biliyorum. Kızıyorsun bana böyle şeyler söylediğimde. Kimseden üstün görmemeli insan kendini diyorsun. Görmüyorum, üstün görmüyorum. Ama parçalar uymuyor. Boğuyorlar beni. Nefes aldırmıyorlar. Anlatamıyorum kendimi. Saçma gördüğüm muhabbetlerine seyirci kalmama bile izin vermiyorlar, bana da rol biçip dahil ediyorlar. Mecbur oynuyorum. Ama daha sonra onlardan da kendimden de nefret ediyorum. Olmadığım biri gibi davranmamı istiyorlar. Olduğum kişinin yanında rahat edemiyorlar. Bahsettiğim şeyleri anlamıyorlar. Bahsettikleri şeyleri anlamıyorum. Katlanamıyorum. Ne geçmişime ne şimdime. Geleceğimden korkuyorum. Bir sen varmışsın gibi hissediyorum. Bir sen anlıyormuşsun gibi. Bir seninle konuşabiliyorum. Bir sana saçmalayabiliyorum. Bir sana hayal kurabiliyor ve bir sana anlatabiliyorum. Bir sen dinliyorsun. Ve en kötüsü seni de ürküttüğümü biliyorum. Sana çok yabancı olduğumu görüyor ve bana ayak uydurmaya çalışıyorsun.
Ama ben seni de istemiyorum. Bir turist gibi geziyorsun kafamda, bir turist gibi inceliyorsun beni. Kal desem kalmazsın, gitmeye gelmiş bir turist...zaman tutuyorsun, planlar yapıyorsun, şu saatte, şurada, şu kadar diye...Koyveremiyorsun. Ve sen koyversen bile ben seni asla içselleştiremeyeceğimi biliyorum.
Herşey iğreti, herşey yabancı, herşey bir rolden ibaret, herşey geçici bir süreliğine, herşey varmış gibi, herşey sahte. Parçalar uymuyor. Parçalar eşleşmiyor. Öyle bir değiştim ki, ne geçmişime, ne şimdime, ne geleceğime sığamıyorum.
Korkudan da öte, korkudan da daha dehşet verici;
Çok sıkılıyorum tüm zaman dilimlerimden.
27 Aralık 2015 Pazar
Tell everyone you know: "My happiness depends on me, so you're off the hook." And then demonstrate it. Be happy, no matter what they're doing. Practice feeling good, no matter what. And before you know it, you will not give anyone else responsibility for the way you feel -- and then, you'll love them all. Because the only reason you don't love them, is because you're using them as your excuse to not feel good. -Abraham Hicks
Bu ağaç yaprakları olmadan ölecek.
Ağaçların tepesinden düştüm, dizlerim üstüne, çöktüm, yalvarıyorum. Tanrım hala orada mısın? Tanrım orada mısın?
Bu karanlıkları sen mi gönderdin, birşeyler mi patladı, n'oldu, tepemdeki bu dumanlar neden, nereden?
Hepsi bir planın bir parçası mı yoksa tüm bunlar benim hatalarım mı?
Hepsi senin hatan! Her şeyi mahvettin!
Desem daha mı iyi hissedeceksin. Sanki en azından başında her şey düzgündü diye kendini teselli mi edeceksin.
Hiçbir şey hiçbir zaman düzgün değildi. Seninle ilgili hiçbir şey düzgün değildi. Sen bir şeyi mahvetmedin. Sen mahvolmuş olarak doğdun.
Doğduğunda da yaprakları olmayan kuru bir daldın. Azıcık boyun uzadı, ağaca benzedin diye yeşil olacağını mı sandın.
Sen yaprakları olmayan kuru bir ağaç olarak doğdun ve yaprakların olmadan öleceksin.
Ve artık korkabilirsin çünkü yok...
Kork, artık yapılabilecek hiç birşey yok!
Hiç de olmadı.
Bu karanlıkları sen mi gönderdin, birşeyler mi patladı, n'oldu, tepemdeki bu dumanlar neden, nereden?
Hepsi bir planın bir parçası mı yoksa tüm bunlar benim hatalarım mı?
Hepsi senin hatan! Her şeyi mahvettin!
Desem daha mı iyi hissedeceksin. Sanki en azından başında her şey düzgündü diye kendini teselli mi edeceksin.
Hiçbir şey hiçbir zaman düzgün değildi. Seninle ilgili hiçbir şey düzgün değildi. Sen bir şeyi mahvetmedin. Sen mahvolmuş olarak doğdun.
Doğduğunda da yaprakları olmayan kuru bir daldın. Azıcık boyun uzadı, ağaca benzedin diye yeşil olacağını mı sandın.
Sen yaprakları olmayan kuru bir ağaç olarak doğdun ve yaprakların olmadan öleceksin.
Ve artık korkabilirsin çünkü yok...
Kork, artık yapılabilecek hiç birşey yok!
Hiç de olmadı.
26 Aralık 2015 Cumartesi
Remember all their faces
Hiçbirinin yüzünü unutma,
Hiçbirinin sesini unutma!
Bu seferki farklı olacak.
Bu sefer zamanın var.
Bu seferkini farklı yapmak zorundasın.
Hatalarını say!
Hepsinin yüzlerini hatırla!
Hepsinin seslerini hatırla!
Hiçbir detayı unutma!!!!
Hiçbirinin sesini unutma!
Bu seferki farklı olacak.
Bu sefer zamanın var.
Bu seferkini farklı yapmak zorundasın.
Hatalarını say!
Hepsinin yüzlerini hatırla!
Hepsinin seslerini hatırla!
Hiçbir detayı unutma!!!!
25 Aralık 2015 Cuma
9 Aralık 2015 Çarşamba
Nobody's home
Sene 2004 sonu 2005 başı mı, üniversite ilk yıl mı, lise son yıl mı... Hiç emin değilim ama o aralar. Otobüste Avril'ın Under My Skin albümünü çevirip çevirip dinlediğim yıl işte. Bu şarkı ise favorimdi. Dün akşam uyumadan önce radyo'da tekrar denk geldim. Neredeyse 10 yıldır dinlemiyorum ben bu şarkıyı. 2015 sonundayız, 10 koca yıl...
Çok kötü oldum. Dönüyor dolaşıyor aynı duygular, aynı kafa, aynı aynı
Hala nereye ait olduğumu bulamadım.
Aynı kafa, aynı duygular ama bu sefer, farklı
Hala nereye ait olduğumu bulamadım. Ama bu sefer artık bu öyle bir yerin olmadığını biliyorum, asla bulamayacağım. 10 yıl önce ait olduğum yeri arayıp bulacağıma inanırken şimdi inanmıyorum. Evde kimse yok diyor ya eskiden cidden evde kimse yoktu. Şimdi ev dahi yok. Rüyalarıma ulaşmayı geçtim, rüya falan kalmadı.
Hala neden böyle hissettiğimi söyleyemem ama öyle. Aynı hataları yapmaya devam...
On yıl sonra, her şey acınası farklı.
Çok kötü oldum. Dönüyor dolaşıyor aynı duygular, aynı kafa, aynı aynı
Hala nereye ait olduğumu bulamadım.
Aynı kafa, aynı duygular ama bu sefer, farklı
Hala nereye ait olduğumu bulamadım. Ama bu sefer artık bu öyle bir yerin olmadığını biliyorum, asla bulamayacağım. 10 yıl önce ait olduğum yeri arayıp bulacağıma inanırken şimdi inanmıyorum. Evde kimse yok diyor ya eskiden cidden evde kimse yoktu. Şimdi ev dahi yok. Rüyalarıma ulaşmayı geçtim, rüya falan kalmadı.
Hala neden böyle hissettiğimi söyleyemem ama öyle. Aynı hataları yapmaya devam...
On yıl sonra, her şey acınası farklı.
6 Haziran 2015 Cumartesi
Biz
Ben biz zamirine alışık değilim. Biz bütünleştirici bir kelime, o amaçla kullanılıyormuş galiba. Halbuki bana karşı hep farklı anlamlarda kullanıldığını düşündüm. Biz, sen değil! Biz vardık, sen yoktun! Biz gittik, sen var mıydın? Ben, sadece ben, sen ve o oldum, gerçi belki siz de olmuşumdur. Bu sebeple biri biz dediğinde onun karşılığı ben de her zaman siz oluyor asla bize dönüşmüyor.
-Biz yaptık ya!
-Hmm, siz yaptınız ama ben de vardım.
-Tamam işte onu diyorum biz yaptık işte.
-Haa tamam doğru siz yaptınız ve ben de vardım.
-Bizden ne anlıyorsun sen acaba?
Benim kafamdaki biz kümesinde ben yok. Bize zarar verecek bir şeye izin vermem dendiğinde aklımda hemen niye böyle bir şey dendi ben size, size zarar verecek bir şeye sebep olmam ki! oluşunca fark ettim. Biz'de ben yok! Halbuki biz'den kastın sana ve bana zarar verecek bir şeye izin vermem olabilir miydi; sen ve ben.
Yok olamazdı. Çünkü biz'de ben yokum. Size karşı ben. Siz ve ben belki. Siz mi beni kabul etmiyorsunuz yoksa ben mi size uyum sağlayamıyorum da biz olmuyoruz bilmiyorum ama biz yok işte benim için. Ben sizin içinizdeki iyiyi görmüyorum ki, ben sizden hep kötüyü bekliyorum, en kötüyü. Sizden beklentim hep bu yönde, sizden bana gelecek bir iyi olamaz, nasıl biz olalım böyle. Beni böylesine kollayan insanların bile gizli ve kötü niyetli motivasyonlarını komple teorileri ile keşfetmeye çalışıyorsam, O insan bile biz dediğinde ben kendimi dışarı çekip, siz diye algılıyorsam bu saatten sonra biz kelimesinin ben'de karşılık bulması imkansız bence.
Hepinize karşı bir ben işte, saçma sapan yüklerim ile...
-Biz yaptık ya!
-Hmm, siz yaptınız ama ben de vardım.
-Tamam işte onu diyorum biz yaptık işte.
-Haa tamam doğru siz yaptınız ve ben de vardım.
-Bizden ne anlıyorsun sen acaba?
Benim kafamdaki biz kümesinde ben yok. Bize zarar verecek bir şeye izin vermem dendiğinde aklımda hemen niye böyle bir şey dendi ben size, size zarar verecek bir şeye sebep olmam ki! oluşunca fark ettim. Biz'de ben yok! Halbuki biz'den kastın sana ve bana zarar verecek bir şeye izin vermem olabilir miydi; sen ve ben.
Yok olamazdı. Çünkü biz'de ben yokum. Size karşı ben. Siz ve ben belki. Siz mi beni kabul etmiyorsunuz yoksa ben mi size uyum sağlayamıyorum da biz olmuyoruz bilmiyorum ama biz yok işte benim için. Ben sizin içinizdeki iyiyi görmüyorum ki, ben sizden hep kötüyü bekliyorum, en kötüyü. Sizden beklentim hep bu yönde, sizden bana gelecek bir iyi olamaz, nasıl biz olalım böyle. Beni böylesine kollayan insanların bile gizli ve kötü niyetli motivasyonlarını komple teorileri ile keşfetmeye çalışıyorsam, O insan bile biz dediğinde ben kendimi dışarı çekip, siz diye algılıyorsam bu saatten sonra biz kelimesinin ben'de karşılık bulması imkansız bence.
Hepinize karşı bir ben işte, saçma sapan yüklerim ile...
2 Haziran 2015 Salı
31 Mayıs 2015 Pazar
And you tried to change, didn't you?
Zengin kızlar...
Yok efendim yok, olay hiç de öyle hile değilmiş, inanmıyorum artık beforelarınıza afterlarınıza, bu hatunların ciltleri gayet de düzgün, kandırmayalım şimdi kendimizi. Madem makyajdan böyle güzeller, neden ben o fondöteni sürünce neden gözenekler iki kat daha belirgin bir hal alıyor, ha neden?
Makyajdan falan değil, genler düzgün. Düzgün besleniyorlar. Stres yok. Gençler...bunlar benim kendimce bulduğum sebeplerdi ama düşündüm gençlik ne alaka ki. Hadi Emma Watson makyajsız güzel olsun, o daha bir çocuk, onu anlarım da öyle 50 yaşlarına gelmişleri var bunların, o nasıl oluyor diye hayatı sorgulamaya başlamıştım. Dedim "Allah'ım neden beni ucube gibi yarattın acaba?, nasıl bir deney yapılıyor üstümüzde acaba?" Sonra bir gün mail kutumda bir Rich Girl Skin diye bir başlık gördüm. Her yere üye olduğumdan bazen ne geldiğini çözemiyorum, 1962 adet mail var. Öyle de bilinçsizce üye olurum her yere. Arada da gözüme böyle şeyler çarpıyor işte. Bunu niye anlatsımsa şimdi. Neyse geçelim.
Demek ki tek suçumuz zengin olmamakmış. Bunun stresle, genlerle, yaşımızla ilgisi yokmuş. Hanımlar yılda neredeyse 50bin doları cilt bakım merkezlerine gömüyorlarmış. Detayları okumak için sizi şöyle alayım, uğraşamayacağım özet geçmeye, kendiniz okuyun.
What It Takes To Get "Rich-Girl Skin
Demek ki benim de o kadar param olsaymış, ben de ucube gibi dolaşmak zorunda kalmazmışım.
30 Mayıs 2015 Cumartesi
Raskalnikov'un gelen kutusu ve pasif agrasif karga
Okurken hepsi çok hoşuma gitti, bazısını anlamadım gerçi ama en çok da aşağıdaki ikisine güldüm.
Neşesiz günün neşesinde...
Bir yerde duydum, nerede hatırlamıyorum, fransızca bir şarkı olmalıydı galiba, ama hatırlamıyorum, bulamadım da çünkü aramadım;
Kalbimi çürümeye bıraktım
Pencerenin eşiğinde
Gelecek güne güveniyorum
Kargalar gelebilir, umarım gelirler
Sivri gagalarıyla uzakta kümelenecekler
Bu bir parça çiğ ette
Kalbimi çürümeye bıraktım
Pencerenin eşiğinde
Neşesiz günün neşesinde
Kaygılarım azalıyor
Eğer kavga eden karga sürüsü görürsen
Onlara taş atma çünkü ben buna değmem
Kalbimi çürümeye bıraktım
Pencerenin eşiğinde
Gelecek güne güveniyorum
Kargalar gelebilir, umarım gelirler
Sivri gagalarıyla uzakta kümelenecekler
Bu bir parça çiğ ette
Kalbimi çürümeye bıraktım
Pencerenin eşiğinde
Neşesiz günün neşesinde
Kaygılarım azalıyor
Eğer kavga eden karga sürüsü görürsen
Onlara taş atma çünkü ben buna değmem
24 Mayıs 2015 Pazar
23 Mayıs 2015 Cumartesi
Vergilius'un Ölümü
...kaybolup gitmişti ondan sonra filizleneceği kesin ve uçsuz bucaksız yeni zamanlara ait bütün umutlar, Platon'un şehrinde, sanata sırtını dönmüş, şiirden özgürleşmiş, felsefeye ve bilime adanmış bir hayata ait umut; kaybolup gitmişti bir daha İyonya topraklarına ayak basma umutları; kaybolup gitmişti bilginin mucizesine ve bilgide şifa bulmaya ilişkin umutlar. Neden feragat etmişti bütün bunlardan? Gönüllü olarak mı? Hayır! Bu, sanki hayatın karşı konulmaz güçlerinin bir buyruğu gibiydi; kaderin o geri çevrilemez güçleri ki, asla bütünüyle kaybolup gitmezlerdi, kimi zaman yer altının, görünmezliğinin, duyulmazlığının derinliklerine dalsalar bile, yine de insanın kendini asla pençelerinden kurtaramadığı, sadece boyun eğmekle yükümlü olduğu güçlerin sırrına vakıf olunabilmesi imkansız tehdidi niteliğiyle, varlıklarını korurlardı; bu, kaderdi. Vergilius, kendini kaderin kollarına bırakmıştı, ve şimdi kader, onu Son'a doğru sürüklemekteydi. Ama hayatı hep böyle olmamış mıydı? Herhangi bir zamanda daha farklı yaşamış mıydı? ...dahası yerleşmeye zorlanmış biri; aynı zamanda da, daha yüce bir kader gereği, yurdundan ne kopabilmiş ne de orada kalabilmiş biri; bu kader, onu ötelere, toplumun dışına sürüklemiş, kalabalıklar içerisinde düşünülebilecek en çıplak, en kötü, en vahşi yalnızlığın içine atmıştı; onu kökeninin yalınlığından koparmış, uçsuz bucaksızlığa, gittikçe büyüyen bir çeşitliliğe doğru kovalamıştı; böylece büyüyen, sınırsızlığa açılan, sadece gerçek hayat ile arasındaki uzaklık olmuştu; evet, gerçekten de yalnızca bu uzaklıktı büyüyen: Vergilius, hep kendi tarlalarının sınırlarında gezinmiş, her zaman kendi hayatının sınır boylarında kalmıştı; huzur nedir bilmeyen bir insan; ölümden kaçarken ölümü arayan, eser vermek isterken eserden kaçan biri; bir aşık ama yine de hep kovalanmaya yargılı, gerek iç gerekse dış dünyanın tutkuları arasında yolunu kaybetmiş, kendi hayatına sadece konuk olabilmiş biri. Ve bugün, neredeyse bütün güçlerinin sonuna vardığı noktada, kaçışının ve arayışının sonunda, tam kendi kendinin üstesinden gelmişken ve ayrılmaya hazırken, böyle olabilmek için kendini aşabilmişken ve son yalnızlığı da üstlenmeye, iç dünyasında bu yalnızlığa uzanan yolda yürümeye artık hazırken, kader onu bir defa daha eline geçirmiş, yalınlığı, köklerine dönmeyi, iç dünyayı ondan bir defa daha esirgemiş, dönüş yolunu yine değiştirmiş, bu yolu dış dünyanın alacasına doğru saptırmış, bütün hayatını gölgelemiş olan kötülüğe geri dönmeye zorlamıştı Vergilius'u; sanki artık kaderin Vergilius için saklı tuttuğu tek yalınlık kalmıştı - ölmenin yalınlığı.
Una Salus Victis Nullam Sperare Salutem...
Una Salus Victis Nullam Sperare Salutem...
19 Mayıs 2015 Salı
18 Mayıs 2015 Pazartesi
Korku
Yazmışım, silmişim, arıyorum bulamıyorum. Neden yazdıklarımı silmişim ki? Nedeni basit, yazdıklarımdan korkmuşum. Nedeni basit, hissettiklerimden korkmuşum. Nedeni çok basit insanların ne hissettiğimi bilmelerinden ödüm kopmuş. Korkmuşum, kaçmışım; korkmuşum, silmişim; korkmuşum, saklamışım.
Halbuki ne demiştim bundan tam 3 yıl önce, ne söz vermiştim kendi kendime. Kimsenin senin hakkında ne düşündüğünün bir önemi yok. Kimsenin hiçbir önemi yok. Yalnızlıkta sıkıntı yok. Yalnızlık planların hazır. Yalnızlık hazır. Sadece senin ne düşündüğün önemli.
Ama ne oldu; bunu da yapamadın. Gerisin geri bir korkağa döndün. O ne düşünüyor, bu neden böyle dedi, o neden yok...Ederim hepsinin içine. Korkacak bir şey yok. Seni bir saniye bile olsun kötü hissettiren, değersiz hissettiren hiçbir şeyin, hiç kimsenin bir değeri yok. Bırak, gitsinler.
Korku yok. Korkma.
Saklandığın kibarlığın arkasından çık, ne istiyorsan git al. İstemediğin bir şey olduğunda yak, yık, ne önemi var. Korkundan sakladıklarını at gitsin. Korkundan yokluklarında ne yapacağını düşünüp de korktuğundan sakladıklarını at gitsin. Bir düşün bakalım, o sakladıklarının sana ne zaman bir faydası oldu. Ne zaman ihtiyaç duyduğunda yanında oldu. At gitsin, ne önemi var, herkesin, her şeyin.
Özür yok. Korku yok. Kimseye ihtiyacın yok!
At gitsin.
Yalnızlık planların kaç yıldır hazır cebinde. Kullan artık.
Affetme artık insanları, hoş görme, iyi niyetlerine dair sebepler üretme. Yoksalar yokturlar.
Bırak, korkma, bırak! Korkmayı bırak! Korkuyu bırak!
Korkuya yer kalmadı artık.
"Beni nasıl karşıladığını hiç düşünmüyorum. Kimsenin beni nasıl karşıladığını hiç düşünmüyorum. Belki bencillik ediyorum ama,artık bir yerde,ancak benim, kendimin herkesi ve her olguyu nasıl karşıladığım ilgilendiriyor beni. Hiç değilse böyle davranmayı hak ettiğimi sanıyorum"
Artık hak ettiğin gibi davran!
Silme yazdıklarını.
Saklama kim olduğunu.
Saklanma!
Halbuki ne demiştim bundan tam 3 yıl önce, ne söz vermiştim kendi kendime. Kimsenin senin hakkında ne düşündüğünün bir önemi yok. Kimsenin hiçbir önemi yok. Yalnızlıkta sıkıntı yok. Yalnızlık planların hazır. Yalnızlık hazır. Sadece senin ne düşündüğün önemli.
Ama ne oldu; bunu da yapamadın. Gerisin geri bir korkağa döndün. O ne düşünüyor, bu neden böyle dedi, o neden yok...Ederim hepsinin içine. Korkacak bir şey yok. Seni bir saniye bile olsun kötü hissettiren, değersiz hissettiren hiçbir şeyin, hiç kimsenin bir değeri yok. Bırak, gitsinler.
Korku yok. Korkma.
Saklandığın kibarlığın arkasından çık, ne istiyorsan git al. İstemediğin bir şey olduğunda yak, yık, ne önemi var. Korkundan sakladıklarını at gitsin. Korkundan yokluklarında ne yapacağını düşünüp de korktuğundan sakladıklarını at gitsin. Bir düşün bakalım, o sakladıklarının sana ne zaman bir faydası oldu. Ne zaman ihtiyaç duyduğunda yanında oldu. At gitsin, ne önemi var, herkesin, her şeyin.
Özür yok. Korku yok. Kimseye ihtiyacın yok!
At gitsin.
Yalnızlık planların kaç yıldır hazır cebinde. Kullan artık.
Affetme artık insanları, hoş görme, iyi niyetlerine dair sebepler üretme. Yoksalar yokturlar.
Bırak, korkma, bırak! Korkmayı bırak! Korkuyu bırak!
Korkuya yer kalmadı artık.
"Beni nasıl karşıladığını hiç düşünmüyorum. Kimsenin beni nasıl karşıladığını hiç düşünmüyorum. Belki bencillik ediyorum ama,artık bir yerde,ancak benim, kendimin herkesi ve her olguyu nasıl karşıladığım ilgilendiriyor beni. Hiç değilse böyle davranmayı hak ettiğimi sanıyorum"
Artık hak ettiğin gibi davran!
Silme yazdıklarını.
Saklama kim olduğunu.
Saklanma!
13 Mayıs 2015 Çarşamba
My nightmares now my days...
Sleep blesses; my nightmares now my days,
Days pace year-long where I live and cannot die;
Where I die and cannot live, lost in ways.
Past help and hope, in the dark I lie.
But I bare, bare and wait. It comes; I wait
for joys of home or the thrills of hate
Hani rüyanı kabus yapacak görünürde hiçbir şey yoktur, ama sen gene de huzursuzca etrafta dolaşırsın, korkarsın bilmediğin bir sebepten ötürü, saklanacak bir yer, sığınacak bir insan ararsın. Sürekli aynı çemberin etrafında dönüp durursun, çıkamazsın, kurtulamazsın, her dokunduğun elinden kayar, her şansını saçma sapan bir hatayla boşa harcarsın...korkarsın, her şey çok güzel gibi görünürken korkar her şeyi eline yüzüne bulaştırırsın, her taraf huzurlu gibi görünürken sen korkarsın...Şimdi benim günlerim böyle bir kabus, uykuya sığındığım, yaşadığım ama ölemediğim bu yerde....
Days pace year-long where I live and cannot die;
Where I die and cannot live, lost in ways.
Past help and hope, in the dark I lie.
But I bare, bare and wait. It comes; I wait
for joys of home or the thrills of hate
Hani rüyanı kabus yapacak görünürde hiçbir şey yoktur, ama sen gene de huzursuzca etrafta dolaşırsın, korkarsın bilmediğin bir sebepten ötürü, saklanacak bir yer, sığınacak bir insan ararsın. Sürekli aynı çemberin etrafında dönüp durursun, çıkamazsın, kurtulamazsın, her dokunduğun elinden kayar, her şansını saçma sapan bir hatayla boşa harcarsın...korkarsın, her şey çok güzel gibi görünürken korkar her şeyi eline yüzüne bulaştırırsın, her taraf huzurlu gibi görünürken sen korkarsın...Şimdi benim günlerim böyle bir kabus, uykuya sığındığım, yaşadığım ama ölemediğim bu yerde....
salaksın, salaksın, salaksın...
Ben tam bir salağım. Öyle böyle değil, salaklar ülke kursa senden daha salağımız yok, gel sen kral ol der tacı kafama takarlar, tam olarak böyle bir salağım. Tüm dünya batsa bir gemiye binip uzaya gidecek olsak ve bir kişiyi geride bırakmaya kalksalar, onun içinde dünyanın en salağını geride bırakmaya karar verseler, dünyada bırakılan ben olurum, işte o türden bir salağım. Miss Universe salaklık yarışması yapsalar birincilik tacını ben kaparım, hem de elimde sihirli bir değnek olmadan. Kıvanç dünyanın en salak kızına aşık olacağım, akıllı kızlardan hoşlanmıyorum dese...bak işte o ben olmam. Niye, en salak demiştim ama bu kadarını da beklemiyordum der, başka salaklara yönelir, o derece salağım.
Adam sana geçmiş olsun diyor, sevimli sevimli halini soruyor, nasıl oldun diye soruyor. Nasıl bir salaksın ki sen teşekkür etmek yerine korkmayın bulaşmaz diyorsun. Nasıl bir öküzlüktür bu, aman yarabbi. Hem kendini hem karşındakini garip bir pozisyona düşürüyorsun. .Arkandan gerizekalı demediyse ben de bir şey bilmiyorum. Bu da yetmiyor, dolaylı yoldan yalancı diyorsun. Siz ikiniz birbirinize karşı çok politik davranıyorsunuz, bana daha netsiniz ama sonra ben onları hep gerçek sanıyorum. Bu nasıl bir cümledir. Nasıl bir ucubesin sen. Al kırdın, kırdın, bozdun her şeyi, gitti o kadar zaman boşa. Çünkü salaksın!
Şimdi de düşün dur nasıl telafi ederim bu hatalarımı diye. Nasıl edecen, edilmez ki. Ne diyebilirsin ki? Ağzına etse yeri, neden, çünkü sen koca bir salaksın!
Adam sana geçmiş olsun diyor, sevimli sevimli halini soruyor, nasıl oldun diye soruyor. Nasıl bir salaksın ki sen teşekkür etmek yerine korkmayın bulaşmaz diyorsun. Nasıl bir öküzlüktür bu, aman yarabbi. Hem kendini hem karşındakini garip bir pozisyona düşürüyorsun. .Arkandan gerizekalı demediyse ben de bir şey bilmiyorum. Bu da yetmiyor, dolaylı yoldan yalancı diyorsun. Siz ikiniz birbirinize karşı çok politik davranıyorsunuz, bana daha netsiniz ama sonra ben onları hep gerçek sanıyorum. Bu nasıl bir cümledir. Nasıl bir ucubesin sen. Al kırdın, kırdın, bozdun her şeyi, gitti o kadar zaman boşa. Çünkü salaksın!
Şimdi de düşün dur nasıl telafi ederim bu hatalarımı diye. Nasıl edecen, edilmez ki. Ne diyebilirsin ki? Ağzına etse yeri, neden, çünkü sen koca bir salaksın!
7 Nisan 2015 Salı
Çirkin ördek
Bugün bir kaç banka işini halledeceğim diye öğleden öncesinde izin almıştım. Şansıma ki bankada kimse yoktu ve 5dk'da hallettim. Ee napayım, madem dışarı çıktım, madem bir sürü de vaktim kaldı, uzun zamandır da kendi başıma kimsecikler olmadan yanımda sinemaya gitmiyordum. (Hatta uzun zamandır yalnız başıma hiçbir iş yapmıyormuşum.) Dedim ben bu vakti değerlendirir sinemaya Kocan Kadar Konuş'a giderim. Zaten gitmesem arkadaşlar beni linç edeceklerdi, tutturmuşlardı aynı sana benziyor, kıyafetler aynı sen, hayata bakışı aynı sen diye diye sinirimi bozuyorlardı. Halbuki ben kendimi yıllardır orjinal bir tip diye belledimdi. Ne ara filmimi çekecekleri kadar sıradan olmuştum. Hemen gidip bunun analizini yapmam lazımdı. İşte bu ahval ve şerait içinde sinema salonuna kendimi attım.
Şapka tamam, gözlük tamam, saçı yandan örme tamam, giydiği ayakkabıların ikisi de bende var, parka tamam, kilo tamam, kitaplar tamam, işte ben güçlü duracağım, kimseye ihtiyacım yok ayakları tamam. Benziyor kabul. Ama benimkisi ayak değil ya, o filmdeki gibi ayak değil, birine kafayı takıp da bulamadım diye değil. O tamam değil. Fark ettim ki benimle ilgili hiçbir şey tamam değil.
Geçelim buraları. Bunu dediğim için utanıyorum, gerçekten popüler kültür ögesi bir kitap ve filmden etkilendim demekten utanıyorum ama gerçekten beni bir kendime getirdi. Şöyle ki ben de son zamanlarda değişmeye çalışıyorum, çalışıyordum. Kurallarınıza uymaya çalışıyordum. Olmadığım bir insan gibi davranmaya çalışıyordum, sıtkımın sıyrıldığı bir işte bir şeyler yapmak için çabalamaktan hayallerimi bir köşeye atıyordum, önceden herkesten önce en katı şekilde yargılayacağım şeylere ben de meyil ediyordum, kurallarımı çiğniyordum ya. Niye, öyle olursa beni aranıza kabul edersiniz, ben de farklı olmaktan kurtulurum diye umuyordum.
Tanrım ne büyük aptallık. Ben tavuklar arasında horoz bile değilim ki, tavuklara benzemeye çalışayım. Tavuklara benzeyeyim diye niye emek harcamışım. Ben tavuklar arasında kalmış çirkin ördek yavrusuyum işte, büyüyünce de çirkin ördek olmuş bir çirkin ördek yavrusu. Kendimle o kadar uzun bir süredir yalnız kalamıyordum ki, dönüştüğüm şeyi göremez olmuştum. Kendime dönüp bakmayalı o kadar uzun zaman geçmişti ki, kendimle biraz yalnız kalmam lazımmış aynadaki o çirkin ördeği görebilmem için.
İyi ki yalnız kalmışım. İyi sabahın köründe gitmişim o sinema salonuna. İyi ki işi asmışım. İyi ki öyle bir şey yapmışım. Ben kendimi ne kadar da özlemişim. Seviyorum ben kendimi, şimdiki beni değil ama, son bir yıldır dönüştüğüm beni değil, hele son 6 aydır dönüştüğüm beni değil, asıl beni. Hani şu kuralları olan, kimsenin etkisinde kalmayan, kimsenin düşündüğünü umursamadan bildiğini okuyan, hayalleri olan, o beni işte, uyumsuz beni. Değişmeyeceğim işte, gerçekten, istemiyorum, ben eski beni daha çok seviyorum. Yarından itibaren isyan bayrağını gene kaldırıyorum. Her bir şeyinize, her bir şeye muhalefet olacağım gene keyifle, hadi bakalım!
Şapka tamam, gözlük tamam, saçı yandan örme tamam, giydiği ayakkabıların ikisi de bende var, parka tamam, kilo tamam, kitaplar tamam, işte ben güçlü duracağım, kimseye ihtiyacım yok ayakları tamam. Benziyor kabul. Ama benimkisi ayak değil ya, o filmdeki gibi ayak değil, birine kafayı takıp da bulamadım diye değil. O tamam değil. Fark ettim ki benimle ilgili hiçbir şey tamam değil.
Geçelim buraları. Bunu dediğim için utanıyorum, gerçekten popüler kültür ögesi bir kitap ve filmden etkilendim demekten utanıyorum ama gerçekten beni bir kendime getirdi. Şöyle ki ben de son zamanlarda değişmeye çalışıyorum, çalışıyordum. Kurallarınıza uymaya çalışıyordum. Olmadığım bir insan gibi davranmaya çalışıyordum, sıtkımın sıyrıldığı bir işte bir şeyler yapmak için çabalamaktan hayallerimi bir köşeye atıyordum, önceden herkesten önce en katı şekilde yargılayacağım şeylere ben de meyil ediyordum, kurallarımı çiğniyordum ya. Niye, öyle olursa beni aranıza kabul edersiniz, ben de farklı olmaktan kurtulurum diye umuyordum.
Tanrım ne büyük aptallık. Ben tavuklar arasında horoz bile değilim ki, tavuklara benzemeye çalışayım. Tavuklara benzeyeyim diye niye emek harcamışım. Ben tavuklar arasında kalmış çirkin ördek yavrusuyum işte, büyüyünce de çirkin ördek olmuş bir çirkin ördek yavrusu. Kendimle o kadar uzun bir süredir yalnız kalamıyordum ki, dönüştüğüm şeyi göremez olmuştum. Kendime dönüp bakmayalı o kadar uzun zaman geçmişti ki, kendimle biraz yalnız kalmam lazımmış aynadaki o çirkin ördeği görebilmem için.
İyi ki yalnız kalmışım. İyi sabahın köründe gitmişim o sinema salonuna. İyi ki işi asmışım. İyi ki öyle bir şey yapmışım. Ben kendimi ne kadar da özlemişim. Seviyorum ben kendimi, şimdiki beni değil ama, son bir yıldır dönüştüğüm beni değil, hele son 6 aydır dönüştüğüm beni değil, asıl beni. Hani şu kuralları olan, kimsenin etkisinde kalmayan, kimsenin düşündüğünü umursamadan bildiğini okuyan, hayalleri olan, o beni işte, uyumsuz beni. Değişmeyeceğim işte, gerçekten, istemiyorum, ben eski beni daha çok seviyorum. Yarından itibaren isyan bayrağını gene kaldırıyorum. Her bir şeyinize, her bir şeye muhalefet olacağım gene keyifle, hadi bakalım!
5 Nisan 2015 Pazar
Çocukluğuma indim
Problem malum, ama gerçekten ben masumum. Hem değilsem bile size kendimi açıklamak zorunda da değilim ama kendime açıklama yapmak zorundayım. Sonuçta doğu ile batı arasında sıkışmış, nerede durması gerektiğini bir türlü çözemeyen bir vicdanım var benim. Kendi haline bıraktığım noktada gerçekten tüm kontrolü kaybedip bir sabah ağır muhafazakar bir doğuluya dönüşürken, akşamında kendimi bir Hollandalı'nın bile yadırgayacağı ölçüde radikal ve özgür fikirli bulabiliyorum, Hayır Kahlo musun sen, nedir bu özgür düşünce, özgürlük mavalları, sonuçta anadolululu bir memur çocuğusun, davranışlarını özgürleştiremeyecek olduktan sonra, peh! İç Anadolu bozkırına doğmuş, kendini geliştirecek sudan yoksun, büyüyememiş, ruhu, zekası, bedeni her birşeysi güdük kalmış bir çocuksun. (Vive la Yozgat!!)
Yani anlayacağınız benim burada havalar çok değişken, büyük büyük gelgitler yaşıyorum. Ay turulması, kanlı dolunay falan ondan mı acaba?Neyse ne. Sonuçta mantıksal bir müdahalenin vakti geldi de geçiyor bile. O sebeple kendimi kendime açıklamak, mantıklı sebepler sunmak zorundaydım. Bu işin olurunu, olmazını, artılarını eksilerini, olasılığını falan hep çıkardım. Sonuç olmaz olsun oldu. Mantık "olmayasıca" diyor, yapacak bir şey yok. İşte bunun olmaması için, yapılması gereken ne? Sebeplerini bulmak. Sebepleri bulduğunda, yani kaynağa ulaşınca, kurutmak daha kolay olacak.
Ben ne yaptım, gittim çocukluğuma indim. Şaka değil gerçekten indim. Kendi söküğünü dikemem ama kendi kendime psikolojik tedavi uygulayabiliyorum. Siz ne sandınız ya, bunca sene ölmeden nasıl yaşadım; aklımı yitirmeden, parçalanmadan, kırılmadan, bir bütün halinde bugünlere nasıl geldim? Şimdi gene parçalanmadan önce müdahale etmem lazımdı, ben de gerekeni yaptım. Şöyle bir geçmişe, neydi eksikliğini hissettiğim bende de onu bulayım diye, geçmişe yöneldim.Buldum o eksikliği. Sonra hayallerime gittim; geçmişteki, şimdiki. İstediğim şeyin hayalimde bana sağladığı ne? Ona baktım. Onu hayalimde hangi noktaya yerleştiriyorum, Hayalimde o şeye sahip olduğum sahnelerde, o noktada ben ne hissediyorum; eğleniyor muyum, mutlu muyum, korkuyor muyum, heyecan var mı, elimde ne var, güç mü, intikam mı, huzur mu, dram mı, kafa rahatlığı mı, tüm etrafımı sarmış bir koruma kalkanı mı, güven duygusu mu; mutluluk var mı elimde? İşte ortalamayı alınca frekansı en yüksek olan duyguyu buldum. Tüm hayallerimde o şeye sahip olduğumda baskın bir duygu var hissettiğim, adını biliyorum onun, ama burada paylaşacak da değilim. Şimdi çok net görüyorum, bana sağlamasını beklediğim şeyin ne olduğunu biliyorum. İstediğim şeyin, yüzeydeki olmadığını, sadece o olmadığını biliyorum; onun bana sağlayacağına inandığım o faydayı istiyorum. Ve yüzeyi elde ettiğim noktada, o asıl istediğim şeyi sağlayamazsa hissetme ihtimalim çok yüksek olan nefreti gayet net görebiliyorum.
Böyle işte hayallerimi analiz ettim. Çocukluğuma indim. Bir soğuma geldi üstüme; bir anda. Kendimi ikna ettim galiba. Evet büyük ihtimal ikna oldum. Son bir haftadır hiçbir şey hissetmiyorum, aklıma dahi gelmiyor, istemiyorum. Yalnız bazı yan etkiler var bu süreç sonunda üstümde kalan; çocukluğuma fazla inmişim galiba, elime kalem alıp duvarları çizesim karalayasım var, parka gidip salıncakta sallanayım diyorum, deli gibi kek yemek istiyorum, hem de çayın yanında da değil, herkes uyurken sabah erkenden kalkayım çorapsız çıplak ayaklarımla çizgifilm izlerken annemin akşamdan yaptığı kekleri bitireyim istiyorum. Ne bileyim böyle sebepsiz oradan oraya koşasım geliyor. Anneme sarılıp uyuyayım diyorum. Geçer herhalde zamanla, öyle umuyorum.
Yani anlayacağınız benim burada havalar çok değişken, büyük büyük gelgitler yaşıyorum. Ay turulması, kanlı dolunay falan ondan mı acaba?Neyse ne. Sonuçta mantıksal bir müdahalenin vakti geldi de geçiyor bile. O sebeple kendimi kendime açıklamak, mantıklı sebepler sunmak zorundaydım. Bu işin olurunu, olmazını, artılarını eksilerini, olasılığını falan hep çıkardım. Sonuç olmaz olsun oldu. Mantık "olmayasıca" diyor, yapacak bir şey yok. İşte bunun olmaması için, yapılması gereken ne? Sebeplerini bulmak. Sebepleri bulduğunda, yani kaynağa ulaşınca, kurutmak daha kolay olacak.
Ben ne yaptım, gittim çocukluğuma indim. Şaka değil gerçekten indim. Kendi söküğünü dikemem ama kendi kendime psikolojik tedavi uygulayabiliyorum. Siz ne sandınız ya, bunca sene ölmeden nasıl yaşadım; aklımı yitirmeden, parçalanmadan, kırılmadan, bir bütün halinde bugünlere nasıl geldim? Şimdi gene parçalanmadan önce müdahale etmem lazımdı, ben de gerekeni yaptım. Şöyle bir geçmişe, neydi eksikliğini hissettiğim bende de onu bulayım diye, geçmişe yöneldim.Buldum o eksikliği. Sonra hayallerime gittim; geçmişteki, şimdiki. İstediğim şeyin hayalimde bana sağladığı ne? Ona baktım. Onu hayalimde hangi noktaya yerleştiriyorum, Hayalimde o şeye sahip olduğum sahnelerde, o noktada ben ne hissediyorum; eğleniyor muyum, mutlu muyum, korkuyor muyum, heyecan var mı, elimde ne var, güç mü, intikam mı, huzur mu, dram mı, kafa rahatlığı mı, tüm etrafımı sarmış bir koruma kalkanı mı, güven duygusu mu; mutluluk var mı elimde? İşte ortalamayı alınca frekansı en yüksek olan duyguyu buldum. Tüm hayallerimde o şeye sahip olduğumda baskın bir duygu var hissettiğim, adını biliyorum onun, ama burada paylaşacak da değilim. Şimdi çok net görüyorum, bana sağlamasını beklediğim şeyin ne olduğunu biliyorum. İstediğim şeyin, yüzeydeki olmadığını, sadece o olmadığını biliyorum; onun bana sağlayacağına inandığım o faydayı istiyorum. Ve yüzeyi elde ettiğim noktada, o asıl istediğim şeyi sağlayamazsa hissetme ihtimalim çok yüksek olan nefreti gayet net görebiliyorum.
Böyle işte hayallerimi analiz ettim. Çocukluğuma indim. Bir soğuma geldi üstüme; bir anda. Kendimi ikna ettim galiba. Evet büyük ihtimal ikna oldum. Son bir haftadır hiçbir şey hissetmiyorum, aklıma dahi gelmiyor, istemiyorum. Yalnız bazı yan etkiler var bu süreç sonunda üstümde kalan; çocukluğuma fazla inmişim galiba, elime kalem alıp duvarları çizesim karalayasım var, parka gidip salıncakta sallanayım diyorum, deli gibi kek yemek istiyorum, hem de çayın yanında da değil, herkes uyurken sabah erkenden kalkayım çorapsız çıplak ayaklarımla çizgifilm izlerken annemin akşamdan yaptığı kekleri bitireyim istiyorum. Ne bileyim böyle sebepsiz oradan oraya koşasım geliyor. Anneme sarılıp uyuyayım diyorum. Geçer herhalde zamanla, öyle umuyorum.
4 Nisan 2015 Cumartesi
Leyla
Bugün biri bana Leyla'ya benziyorsun dedi. Hangi leyla dedim, Melis Birkan'dan bahsediyormuş. O kimdi düşündüm bulamadım. Ben de google da ararken bu klibi buldum, Mecnun'un son leylasıymış, unutmuşum ya ben. Ben o kızı çok güzel bulurum halbuki, düşündüm de beni benzeten arkadaş bildiğin bana iltifat etmiş. Ama bence yamuk burnu ve olmayan çenesinden ötürü benzetti, yoksa iltifat etmemiş mi? Neyse ben iltifat olarak algıladım, güzel ki bu kız bence. Gerçi ben hiç benzetemedim ya, bu bildiğin sevimli birşey...
Sonra bir şeyi daha fark ettim aşağıdaki videoyu izlerken, Ali Atay'da benim kardeşime çok benziyor. Sonra şöyle bir düşündüm, ben bu adamdan diziyi izlerken hoşlanıyordum...öyle işte, bunu niye anlattım bilemedim.
Sonra bir şeyi daha fark ettim aşağıdaki videoyu izlerken, Ali Atay'da benim kardeşime çok benziyor. Sonra şöyle bir düşündüm, ben bu adamdan diziyi izlerken hoşlanıyordum...öyle işte, bunu niye anlattım bilemedim.
2 Nisan 2015 Perşembe
31 Mart 2015 Salı
30 Mart 2015 Pazartesi
Neden bu yarışlara kalktın evladım?
Gerçekten, neden? Çok yoruldum, mücadele edemiyorum, edemiyorum...Google'a bu cümleyi yazınca bir benim blog çıkıyor. Atay'ımın her bir cümlesini paylaşan insanlar var, neden bunu kimse paylaşmamış, bu soruyu bir ben mi kendime soruyorum. Durmadan kendime "neden bu yarışlara kalktın evladım" diye soruyorum, ölüm ne zaman sahneye çıkacak diye bekliyorum, pencere de açtırmıyorlar zaten...Bir ağaç altında uyuyarak geçireydin ömrünü, ne olurdu ki? Hayaller kurmak içindir, neden ulaşmaya çalıştın ki? Şurada, ağacın altında takılaydın. En fazla deli derlerdi, sanki şimdi demiyorlar mı? Gerçekten, neden bu yarışlara kalktın evladım?
Yoruldum, yetişemiyorum. Her tarafa koşuyorum. Ben göğüslemeden ipleri kaldırıyorlar...
Yoruldum, yetişemiyorum. Her tarafa koşuyorum. Ben göğüslemeden ipleri kaldırıyorlar...
29 Mart 2015 Pazar
Rüya'daki
Çok garip bir rüya gördüm. Uzun zamandır böyle film tadında, tanımadığım insanlarla, bilmediğim mekanlarla dolu rüyalar görmüyordum. Rüyadaki her şey o kadar farklıydı ki. Önce iş yerindeyim. Ama iş yerim hiç şimdiki gibi değil. En tepedeki yönetici işte, şirketin sahibi diyeyim, gerçi şirketin sahibi de değil, CEO mu ne ondan işte, kadın gelmiş bana ceviz veriyor, işimiz cevizmiş. Cevizle ilgili ne iş yapıyorsak. Ben de mail atıyorum, cevizin detayları ile ilgili, ama o iş benim değil arkadaşın işi, elinden işini aldım diye vicdan azabı duyuyorum. Sonra arkadaşa gösteriyorum, böyle böyle oldu diye, kızmıyor bana. Ama ben kendimi o kadar suçlu ve kötü hissediyorum ki. CEO farkederse kızar bana diye de korkuyorum. Çok berbat hissediyorum. Çalışmaya devam ediyoruz, dışarıda kar yağıyor. Ben bir yere kıvrılıp uyuyorum. Uyandığımda mesai bitiyor ve eve gitmek için trene biniyoruz. Evet bildiğiniz böyle ülkeler arası tren. Hani hint filmlerinde olur ya, onlardan. Ve ben birden nasıl olduğununu anlamadan, insan ve ter kokan bir trende buluyorum kendimi. Etrafımda yabancılar dolu. Hintliler, araplar, çinliler...bir de teyzemle ablam var. Bir ara kendimden geçmiş uyuyorum. (ne uyudum be rüyada) Uyandığımda önümde durmuş camdan bakan bir hintli görüyorum. Üzerinde garip böcekler var, yapışmışlar. Bana dokunmasın istiyorum, allahım bitsin bu yolculuk. Allah'tan aniden iniyoruz trenden. Eve gelmişiz, iniyorum, istasyondayım. Hava böyle güneş yeni batmış, grimsi bir aydınlıkta. Ellerimde bir sürü meyve var. Hangi ara markete gidip alışveriş yapmışsam. Karşıdan biri geliyor, bembeyaz giyinmiş. Üstünde beyaz bir pantolon, yakasını iliklememiş beyaz bir gömlek, göz göze geliyoruz, gülümsüyorum, selam veriyorum, şaşırıyor ama o da gülümseyerek bana selam veriyor. Kim o diyorlar, bilmiyorum diyorum, ve gerçekten de bilmiyorum. Ömrüm boyunca gördüğüm biri değil, tanıdığım ne ünlüye ne ünsüze kimseye benzemiyor. Kumral yani Çağatay Ulusoy renginde, 180 boylarında, hafif kilolu biri. Uyandığımda çok kötü bir rüya olmasına rağmen gülüyordum. Garip.
It was the best of days, it was the worst...
"It was the best of times, it was the worst of times, it was the age of wisdom, it was the age of foolishness..."
Bundan tam 2 yıl önce. Ya da 2012 sonu, 2013 başı de. Her şey tam da Dickens'ın anlatmaya çalıştığı
gibiydi. Önümde her şey vardı, ve aynı zamanda hiçbir şey de yoktu. Hayatımın en genç hissettiğim dönemi, ve aynı şekilde en yaşlı. En bilge ve en aptal olduğum dönemiydi. Kendimi en sevdiğim ve kendimden en çok nefret ettiğim. Kendimi herşeyi yapabilecek kadar güçlü hissederken, çekinmeden elimi istediğim her şeye uzatırken, tüm kapıları üstüme kapatıp saklanacak kadar da korkaktım. Etrafımda hiç olmadığı kadar çok insan vardı, yanımda hiç kimse yoktu. Yıllarca sabittim, hep bir grilik, ama tüm o süreçte oturdum kafamın dünya gibi kendi etrafımda çizdiği tam daireyi izledim, bazen gece oldu, bazen gündüz.
Öyle bir değişim, öyle bir karmaşa, öyle bir çelişki.Hepsi 2012'de başladı. Hayatımı 2012 öncesi ve sonrası diye çok keskin çizgilerle ayırabilirim. Karakterimi, inançlarımı, sevgilerimi, düşüncelerimi...hepsini tereddüt dahi etmeden ayırabilirim. Süreç devam ediyor, başım hala dönüyor, değişim bitmedi. Hala o sancıları çekiyorum. Önce ben değiştim, sonra etrafımdaki her şey, herkes... şimdi ise hayatımdan atmam gerekenleri, kişileri, yüklerimi, kötülerimi yavaş yavaş atıyorum. Gerçi hala bir umut tuttuklarım var, ya ileride ihtiyacım olursa, ya yanlış bir yargıya varıyorsam diye endişeyle bir köşede tuttuklarım...Ama onlar da gidecek gibi duruyor. Gelecek öyle gösteriyor. Tüm değerlerim, inançlarım, ahlak yargım, insanları, istediklerim, istemediklerim...tüm o bir halta yaramayanlar işte. Gidecekler birer birer, yerlerine yenileri gelirken. Süreç devam devam ediyor ve benim başım hala dönüyor.
Ama hiçbir zaman hiçbir şey o iki şehir arasındaki zaman gibi olmayacak. Hayatımın hiçbir döneminde o anda hissettiğim gibi hissetmeyeceğim, hissedemeyeceğim. Hiçbir şey o zamanlardaki gibi heyecanlandıramayacak beni, korkutamayacak, mutlu edemeyecek...özgür, evet özgür ve genç hissettiremeyecek. Hiçbir zaman o zamanki gibi kendimi güzel, akıllı, cesur, olması gereken her şeye sahip hissedemeyeceğim. Hiçbir zaman kendimi o zamanki gibi, aciz, korkak, aptal, çirkin ve yetersiz hissetmeyeceğim. Hiçbir şey öyle özel olmayacak. Aşk bile, herkesin bahsedip durduğu aşkın hissettirdikleri bile o zamanın yanına dahi yaklaştıramazken... O andan itibaren, Mart 2013'den beri, o dönüm noktasından itibaren, hayatımdaki hiçbir şey iyi ya da kötü olmayacak, sadece herşey"daha" sözcüğü ile tanımlanabilir olacak, belki her şey daha iyi, belki daha kötü... çünkü;
"It was the best of times, it was the worst of times, it was the age of wisdom, it was the age of foolishness, it was the epoch of belief, it was the epoch of incredulity, it was the season of Light, it was the season of Darkness, it was the spring of hope, it was the winter of despair, we had everything before us, we had nothing before us, we were all going direct to Heaven, we were all going direct the other way - in short, the period was so far like the present period, that some of its noisiest authorities insisted on its being received, for good or for evil, in the superlative degree of comparison only"
Bundan tam 2 yıl önce. Ya da 2012 sonu, 2013 başı de. Her şey tam da Dickens'ın anlatmaya çalıştığı
gibiydi. Önümde her şey vardı, ve aynı zamanda hiçbir şey de yoktu. Hayatımın en genç hissettiğim dönemi, ve aynı şekilde en yaşlı. En bilge ve en aptal olduğum dönemiydi. Kendimi en sevdiğim ve kendimden en çok nefret ettiğim. Kendimi herşeyi yapabilecek kadar güçlü hissederken, çekinmeden elimi istediğim her şeye uzatırken, tüm kapıları üstüme kapatıp saklanacak kadar da korkaktım. Etrafımda hiç olmadığı kadar çok insan vardı, yanımda hiç kimse yoktu. Yıllarca sabittim, hep bir grilik, ama tüm o süreçte oturdum kafamın dünya gibi kendi etrafımda çizdiği tam daireyi izledim, bazen gece oldu, bazen gündüz.
Öyle bir değişim, öyle bir karmaşa, öyle bir çelişki.Hepsi 2012'de başladı. Hayatımı 2012 öncesi ve sonrası diye çok keskin çizgilerle ayırabilirim. Karakterimi, inançlarımı, sevgilerimi, düşüncelerimi...hepsini tereddüt dahi etmeden ayırabilirim. Süreç devam ediyor, başım hala dönüyor, değişim bitmedi. Hala o sancıları çekiyorum. Önce ben değiştim, sonra etrafımdaki her şey, herkes... şimdi ise hayatımdan atmam gerekenleri, kişileri, yüklerimi, kötülerimi yavaş yavaş atıyorum. Gerçi hala bir umut tuttuklarım var, ya ileride ihtiyacım olursa, ya yanlış bir yargıya varıyorsam diye endişeyle bir köşede tuttuklarım...Ama onlar da gidecek gibi duruyor. Gelecek öyle gösteriyor. Tüm değerlerim, inançlarım, ahlak yargım, insanları, istediklerim, istemediklerim...tüm o bir halta yaramayanlar işte. Gidecekler birer birer, yerlerine yenileri gelirken. Süreç devam devam ediyor ve benim başım hala dönüyor.
Ama hiçbir zaman hiçbir şey o iki şehir arasındaki zaman gibi olmayacak. Hayatımın hiçbir döneminde o anda hissettiğim gibi hissetmeyeceğim, hissedemeyeceğim. Hiçbir şey o zamanlardaki gibi heyecanlandıramayacak beni, korkutamayacak, mutlu edemeyecek...özgür, evet özgür ve genç hissettiremeyecek. Hiçbir zaman o zamanki gibi kendimi güzel, akıllı, cesur, olması gereken her şeye sahip hissedemeyeceğim. Hiçbir zaman kendimi o zamanki gibi, aciz, korkak, aptal, çirkin ve yetersiz hissetmeyeceğim. Hiçbir şey öyle özel olmayacak. Aşk bile, herkesin bahsedip durduğu aşkın hissettirdikleri bile o zamanın yanına dahi yaklaştıramazken... O andan itibaren, Mart 2013'den beri, o dönüm noktasından itibaren, hayatımdaki hiçbir şey iyi ya da kötü olmayacak, sadece herşey"daha" sözcüğü ile tanımlanabilir olacak, belki her şey daha iyi, belki daha kötü... çünkü;
"It was the best of times, it was the worst of times, it was the age of wisdom, it was the age of foolishness, it was the epoch of belief, it was the epoch of incredulity, it was the season of Light, it was the season of Darkness, it was the spring of hope, it was the winter of despair, we had everything before us, we had nothing before us, we were all going direct to Heaven, we were all going direct the other way - in short, the period was so far like the present period, that some of its noisiest authorities insisted on its being received, for good or for evil, in the superlative degree of comparison only"
28 Mart 2015 Cumartesi
Maya Burcu
Bunda toprak çıktım. Bence uyuyor da sanki; dengesiz, duygusal karmaşa, tartışmacı, emir alamama,
http://www.sunsigns.org/maya-caban/
| |
Klasik astrolojinin tersine buradaki Toprak, çok yüksek bir entelektüel ve zihinsel yeteneği sembolize eder. Toprak gününde doğan birinin zihinsel aktivasyonu o kadar yüksektir ki, bu onun doğayla olan bağının kopmasına yol açabilir. Bu, Toprak burcu insanının hayatta ki en büyük engelidir ve bunu aşmak için doğa ile olan bağını tekrar kurmalı ve korumalıdır. Hangi cinsiyette olursa olsun Toprak insanının erkeksi bir karakteri olur. Toprak insanları Meditatif ve vizyoner oldukları kadar tartışmacı veya karışık zihinli olabilirler. Akıllı beyinlerine gelen yepyeni fikirlerin ise dünyaya faydalı mı olacağını yoksa sadece boş bir hayal mi olduğunu ise önceden bilebilmek imkansızdır. Aşırı zihinsel faaliyetlerini dengelemek için meditasyon yapmak ve zihinsel güçlerini odaklamayı öğrenmek toprak insanı için çok faydalı olacaktır. Yeryüzü bahçesinin koruyucusu. Bu burçta Dünyanın daha büyük bir spritüel evrim geçirecek bağlantılarını yaratan yüksek enerjiyi buluruz. Toprak tipleri beden enerjisini topraklamaya yardımcı olurlar; bu sayede bu gezegende titreşmek isteyen yeni freakanslara imkan tanırlar. Bu burçta doğan insanlar daha yüksek bir frekansa geçiş için hepimize yardım edebilirler. Bu aslında onların tüm insanlığa bir armağanıdır. Eğer bir Toprak değilseniz bu enerjiyi topraklamak ve merkezlemek için çağırın. Onların görüşleri genelikle liberal, ilerici ve bazen radikaldir. Eğilimleri zamanın biraz ilerisinde olmaktır. Yeryüzünün doğal döngülerine ve enerjilerine olan eşzamanlı derin bağlantılar, yaratımların ve eski zamanların bilgelik belleğinin gücünü tedarik eder. Toprak insanları yaşamın bütün çehrelerinde doğal düzenin dönmesi için çabalarlar. Dengelerini kaybettiklerinde aşırı duygu durumları sergileyebilirler; “duygusal depremler”. Doğuştan yetenekleri olan sinerjiyi yeniden devreye sokmayı bilirler.
| |
Şarkı falı
Ben bir şey demedim, şarkı tuttum kendime sıradaki parçadan, bu çıktı ben ne yapayım...Gerçi Ed' de her yerden çıkıyor, iyi ki bir Hobbit yaptı. O değil de ben Hobbit'in son filmi hala izlemedim. Bu haftasonu planıma onu ekleyeyim. "Kız hiç özel hayatın yok mu senin?" Hiç özel hayatım yok ya benim, ondan evde film izleyeyim, şarkı falı tutayım...falan filan
Kıvırcıklar anlar...
Buzzfeed'de gördüm, içinden beğendiklerimi buraya alıvereyim dedim...
1. “How do you get it to look like that?” (Gerçekten Lorde, o saçı nasıl öyle yandan ayırabiliyorsun, hadi ayırdın nasıl sabit tutuyorsun, yıllardır bunu yapmaya çalışıyorum...)
Step 1: Wake up.
Step 2: Shower.
Step 3: Hope for the best.
Step 2: Shower.
Step 3: Hope for the best.
2. “Can I touch it? Can I play with it?” (iş yerinde bunu yapan biri var ve engel olamıyorum!!!)
Please, please, no.
7. “Ugh, I wish I had interesting hair.”
And I wish I didn’t wake up looking like Chewbacca every day, but that’s life.
8. “So do you have to curl it every morning?” (Banyodan sonra elinle kıvıra kıvıra mı bu hale getiriyorsun...)
How have you lived so long with so little intelligence?
12. “You’re so lucky. It’s like having a natural perm.” (Perma mı, en uyuz olduğum soru olabilir)
No… A perm is like getting a fake this.
21. “So how long does it take you to straighten it?” (Anne Hathaway'in bu filmdeki halini çok seviyorum, ondan aldım bunu buraya, soru anlamsız, düzleştirmek mi? o da ne demek?)
26. “If it’s that bad, why not permanently straighten it?”
Gizlilik önlemleri kapsamında, mail adresimi değiştirmiş bulunuyorum. Çok da basitmiş süreç. Önce başka bir mail adresi alıyormuşsun, sonra onu bloga davet edip yönetici yapıyormuşsun, sonra istemediğin maili siliyormuşsun.
İnsan iş başvurusu yaptığı, resmi mail olarak kullandığı adresini böyle saçma şeyler yazdığı bir blog için kullanır mı? Ha günlüğümden bir sunum hazırlayıp, iş yerinde piresenteyşın yapmışım, ha bunu yapmışım. Güvenlik önlemleri muhim canlar, bilgi çağında yaşıyoruz, bilgiyi koruyalım, bilgimize sahip çıkalım...
Bakalım başka ne önlemler alınabilir, düşün, düşün düşün....
İnsan iş başvurusu yaptığı, resmi mail olarak kullandığı adresini böyle saçma şeyler yazdığı bir blog için kullanır mı? Ha günlüğümden bir sunum hazırlayıp, iş yerinde piresenteyşın yapmışım, ha bunu yapmışım. Güvenlik önlemleri muhim canlar, bilgi çağında yaşıyoruz, bilgiyi koruyalım, bilgimize sahip çıkalım...
Bakalım başka ne önlemler alınabilir, düşün, düşün düşün....
26 Mart 2015 Perşembe
Buradan neden kopamıyorum...
Ben bu blogda en çok neyi seviyorum, neden kopmaya çalışıp da hep geri geliyorum? Çünkü kendime ait bir kayıt defteri gibi. Dönüp okuduğumda, zaman geçip de dönüp okuduğumda, geçmişte, o anda neler hissettiğimi, olayların bana neler hissettirdiğini görebiliyorum. Günlük gibi ama daha güzel. Ben o günde neler olduğunu zaten hatırlıyorum, olmuş olaylar önemli değil. Burayı okuduğumda o tarihte ne hissettiğimi, hangi ruh halinde olduğumu görüyorum. Bazen ne saçmalamışım diye kendime çok gülüyorum gerçi, hatta çoğu zaman. Ama duyguların nerede başladığını görüyorum. Hani üstünden zaman geçince inkar ettiğimiz, yok saydığımız, çarpıttığımız duyguların gerçeklerini.
Az önce de yazıp da yayınlayamadığım bir taslağıma dek geldim. Bir sonbahar günü yazmışım, malum tarihten sonrası, 2 haftadan bile az bir süre sonra yani. Kendi kendime zamanla oldu, yorumlaya yorumlaya, kafamda kura kura, freud, elektra kompleksi falan diye söylenirken; ben başlatmadım diye kendimi ikna etmeye çabalarken olay hiç de düşündüğüm gibi değilmiş. Şimdi düşününce, ilk gün evet ilk gün aklımdan geçirdiklerimi düşününce, zamanla değil anında olmuş. Ben sadece suçu atmaya çalışıyormuşum bilinçaltımda.
Şöyle yazmışım;
"Aman tanrım! Farkındaymış hasta olduğumun. Burnumu sümüklü olduğum için sildiğimi düşünmüyormuş. Sesimdeki garipliğe sebep travestiliğim değil, farkındaymış. Burnumun ve gözlerimin kızarlıklığı ise taşıdığım bir tür fare geni değil, biliyormuş. Yarabbim benimle ilgileniyormuş."
Arada başka şeyler de yazdıktan sonra da demişim ki;
"Halbuki ben genelde ederim böyle işe. Sonra da çeker giderim. Ben, ben olsam böyle yapardım. Ama sen öyle bakıp da gülünce ben, ben olamıyorum. Öyle güzel bakmasan ederim böyle işe de ben sana hayır diyemiyorum."
Gerçi o bakışların sebebi de sonradan anlaşıldı. (sevdiğim kız bana abi deyince...)
Ah ne günlerdi be, gençlik işte.
O değil de bu elektra kompleksi beni cidden ürkütüyor, düşününce birazdan daha fazla babama benziyor, hatta çok benziyor. Yani birebir aynı görünmüyor ama benzemiyor da diyemem, onu anımsatan çok fazla özelliği var, hem davranış hem görünüş. Başından beri farkındayım aslında bunun ama inkar ediyordum içten içe de abla muhabbetinden sonra inkar edemiyorum. İtiraf edeyim de, ben de böyle böyle soğuyayım madem.Of nasıl çarpık saçma sapan bir şeyin içinde buldum kendimi, sen yıllarca dur dur, olacak iş mi?
Töbe tanrım!
Az önce de yazıp da yayınlayamadığım bir taslağıma dek geldim. Bir sonbahar günü yazmışım, malum tarihten sonrası, 2 haftadan bile az bir süre sonra yani. Kendi kendime zamanla oldu, yorumlaya yorumlaya, kafamda kura kura, freud, elektra kompleksi falan diye söylenirken; ben başlatmadım diye kendimi ikna etmeye çabalarken olay hiç de düşündüğüm gibi değilmiş. Şimdi düşününce, ilk gün evet ilk gün aklımdan geçirdiklerimi düşününce, zamanla değil anında olmuş. Ben sadece suçu atmaya çalışıyormuşum bilinçaltımda.
Şöyle yazmışım;
"Aman tanrım! Farkındaymış hasta olduğumun. Burnumu sümüklü olduğum için sildiğimi düşünmüyormuş. Sesimdeki garipliğe sebep travestiliğim değil, farkındaymış. Burnumun ve gözlerimin kızarlıklığı ise taşıdığım bir tür fare geni değil, biliyormuş. Yarabbim benimle ilgileniyormuş."
Arada başka şeyler de yazdıktan sonra da demişim ki;
"Halbuki ben genelde ederim böyle işe. Sonra da çeker giderim. Ben, ben olsam böyle yapardım. Ama sen öyle bakıp da gülünce ben, ben olamıyorum. Öyle güzel bakmasan ederim böyle işe de ben sana hayır diyemiyorum."
Gerçi o bakışların sebebi de sonradan anlaşıldı. (sevdiğim kız bana abi deyince...)
Ah ne günlerdi be, gençlik işte.
O değil de bu elektra kompleksi beni cidden ürkütüyor, düşününce birazdan daha fazla babama benziyor, hatta çok benziyor. Yani birebir aynı görünmüyor ama benzemiyor da diyemem, onu anımsatan çok fazla özelliği var, hem davranış hem görünüş. Başından beri farkındayım aslında bunun ama inkar ediyordum içten içe de abla muhabbetinden sonra inkar edemiyorum. İtiraf edeyim de, ben de böyle böyle soğuyayım madem.Of nasıl çarpık saçma sapan bir şeyin içinde buldum kendimi, sen yıllarca dur dur, olacak iş mi?
Töbe tanrım!
Life Partners
Güzel bir filmmiş gibi göründü, boş bir zamanda evde izlenebilir.
24 Mart 2015 Salı
Çok merak ediyorum, blogumu takip eden, benim bilmediğim bir tanıdığım var mı? Ya da bir şekilde mail adresimi bilen blog'a ulaşabiliyor mu? Ben buraya ulaşmasını istemediğim beni tanıyanlardan kimse yok diye rahat rahat yazıyorum. Ama korkuyorum da bir yandan. Acaba diyorum? Yazacak o kadar çok şeyim var ki. Ama korkumdan yazamıyorum. Ya diyorum, hasbel kader biri dek gelirse, günlüğümü bulmuşlar da okumuşlar gibi hissederim diyorum. İş yerinden biri bulsa, yazıp da yayınlayamadığım şeyleri okusa, düşünmek dahi istemiyorum. Lanet gelsin, bu duruma bir çözüm bulmam lazım benim. Tamamen gizli kalarak nasıl yazabilirim ki? Anlatmazsam çatlayacağım çünkü.Ne güzel hayat, uzun zaman sonra ilk defa garip bir şeyler hissediyorsun, ama kimseye anlatamıyorsun, memnu ya... Gerçekten kimseye anlatamıyorsun. Kağıda bile yazamıyorsun, korkuyorsun evdekiler okur, bloga yazamıyorsun, korkuyorsun biri dek gelir bulur. Bu ne saçma bir hayat böyle. Lanet gelsin cidden, kurduğum cümlelerin basitliğine bak. Benim bunu semboller arkasına saklayıp da yazmam lazım gelirdi, bunlar benim kuracağım cümleler değil ki. Ne bileyim yemeğe benzettiğim bir metafor ile durumu anlatabilirdim, kimseler de anlamazdı ama ben anlatır rahatlardım. Bunlar benim cümlelerim mi? Millet böyle durumlarda şair olur, aman yarabbi, ben bir emo dahi olamadım. Nasıl çözeceğiz bu durumu ha petito, nasıl? Bu yazı da burada utanç kaynağı olarak duruversin bari...
23 Mart 2015 Pazartesi
Annen neredeyse, evin orasıdır.
1 aydır annem yok. Cuma günü geri döndü ama o bir aydır bu ev, evim dediğim ev, hiç de ev gibi gelmiyordu. Dün 1 ay sonra ilk kez huzurlu uyudum. Ev yeniden eve benzedi. 2 yıldır bunu anlatmaya çalışıyorum insanlara. Öyle uzun paragraflar kurdum ki, gene de kimse anlamadı. En sonunda dedim "anlayamazsınız!"
Halbuki böyle bir cümle kurmuş elin gavurları. Artık bunu anlarsınız heralde.
Halbuki böyle bir cümle kurmuş elin gavurları. Artık bunu anlarsınız heralde.
22 Mart 2015 Pazar
Özgürlükten kaçmanın asil bir yolunu arıyorum...
"...benim zihnimin ise hapsolduğunu, ağlayan, kendi kendini kötüleyen aciz bir sahtekar haline geldiğini hissetmek. Kendimi; cüretkar ve cesur insani inancımı nasıl haklı çıkarayım? Benim dünyam dağılıyor, parçalarına ayrılıyor, merkez hiçbir şeyi bir arada tutamıyor. Birleştirici bir güç yok. Yalnızca çıplak korku, kendini koruma dürtüsü.
Gidecek hiçbir yer yok-gülünç bir ahmak gibi annemin eteklerine sarılıp hüngür hüngür ağlayacağım evime gidemem...Korkuyorum. Sert değilim ama içim boş. Gözlerimin ardında uyuşuk, kötürüm bir oyuk, bir cehennem çukuru, taklitçi bir hiçlik varmış gibi hissediyorum. Asla düşünmedim, asla yazmadım, asla acı çekmedim. Sorumluluklarımdan kaçmak, bir sefil gibi sürünerek ana rahmine dönmek için kendimi öldürmek istiyorum. Kim olduğumu, nereye gittiğimi bilmiyorum- ve bu iğrenç soruların yanıtlarını bulması gereken de yine benim. Özgürlükten kaçmanın asil bir yolunu arıyorum, zayıf düştüm, yorgunum, sağlıklı, kurak bir zihin ve irada gerektiren o güçlü, yapıcı insani inanca isyan ediyorum.
....
Yarım kalmış işlerle dolup taşan bir çöp yığınıyım ben.
...
Hayatımın geri kalanını nasıl haklı gösterecek, nasıl makul kılacağım ben?
...
Hastalıklı bir korku: Çok fazla isyan ediyor...Bir babaya ihtiyacım var. Bir anneye ihtiyacım var. Omzunda ağlayacak benden daha yaşlı, daha bilge birine ihtiyacım var. Tanrıyla konuşuyorum ama gökyüzü bomboş."
Gidecek hiçbir yer yok-gülünç bir ahmak gibi annemin eteklerine sarılıp hüngür hüngür ağlayacağım evime gidemem...Korkuyorum. Sert değilim ama içim boş. Gözlerimin ardında uyuşuk, kötürüm bir oyuk, bir cehennem çukuru, taklitçi bir hiçlik varmış gibi hissediyorum. Asla düşünmedim, asla yazmadım, asla acı çekmedim. Sorumluluklarımdan kaçmak, bir sefil gibi sürünerek ana rahmine dönmek için kendimi öldürmek istiyorum. Kim olduğumu, nereye gittiğimi bilmiyorum- ve bu iğrenç soruların yanıtlarını bulması gereken de yine benim. Özgürlükten kaçmanın asil bir yolunu arıyorum, zayıf düştüm, yorgunum, sağlıklı, kurak bir zihin ve irada gerektiren o güçlü, yapıcı insani inanca isyan ediyorum.
....
Yarım kalmış işlerle dolup taşan bir çöp yığınıyım ben.
...
Hayatımın geri kalanını nasıl haklı gösterecek, nasıl makul kılacağım ben?
...
Hastalıklı bir korku: Çok fazla isyan ediyor...Bir babaya ihtiyacım var. Bir anneye ihtiyacım var. Omzunda ağlayacak benden daha yaşlı, daha bilge birine ihtiyacım var. Tanrıyla konuşuyorum ama gökyüzü bomboş."
Slyvia Plath
I just want someone who will love me when I don't know how to love myself
Soğuğun kokusu
Dün tüm gün dışarıdaydım. Dedim ya kendimle başbaşa kalmamak için elimden ne gelirse yapıyorum. Ama evde kendimle başbaşa kalsam daha iyi edermişim diye düşünüyorum şimdi. Çünkü bir kaç zamandır içimde bastırmaya çalıştığım bir özlem giderek gün yüzüne çıkıyor. Çok alakasız yerlerde ufacık detaylar orayı anımsatıyor bana. Her yerde oranın kokusunu alıyorum. Yemek yediğimiz yerdeki yağ kokusu bana orayı anımsatıyor. Durakta beklerkenki soğuğun kokusu bana oradaki akşamları anımsatıyor. Yapma bir ağaç oradaki ormana benziyor. Yolda yürürken gördüğüm kızın başındaki bere... falan filan böyle saçma detaylar işte. Aslında gördüklerim, duyduklarımdan dolayı hatırladıklarım o kadar da dokunmuyor da, koku mahvediyor işte. En çok da soğuğun, rüzgarın kokusu dokunuyor. Gene her şeyi yıkıp gidesim geliyor.
Biliyorum bahar geldikçe durum daha da ağırlaşacak. Havalar bir 15-20 derecesine ulaşsın, akşam serinliğindeki o rüzgarın kokusu daha beter edecek her şeyi. Oradaki her şeyi başarabilirim, her şey olabilirim, önümde engel yok, sıfırdan başlayabilirim duygusunu tekrardan istemeye başlayacağım. Aklımı iyice kaçırdım galiba. Soğuğa karışmış egzoz kokusundan özgürlük hayalleri çıkarıyorum kendime, yanmış adi yağ kokularından geçmişime ağıtlar yakıyorum.
Kaç zamandır bunu itiraf etmek istiyordum da, bastırıyordum, yok sayıyordum, kendimi kandırmaya çalışıyordum. Dün artık engel olamadım. Özlüyorum ben orayı, hem de çok özlüyorum.
Ama aslında geri gitmek de istemiyorum, gidesim geliyor da hiç gitmek istemiyorum. O bana gelsin istiyorum. Gülmeyin, gerçekten buradaki hiçbir şeyi bırakmak da istemiyorum. İkisi karışsın, birleşsin istiyorum. Her sabah gene buradaki işime gideyim, eve bisikletimle ormanı aşarak ineyim. Evim okyanus kenarındaki o ev olsun, ama içindekiler, çevredeki şeyler, ailem ve akrabalarım, eşyalar da dahil buradaki ev olsun. (Gerçi bu benim hayalim ya, evin içini biraz da değiştirebilirim, bu evi içindeki her şeyle bir kaç blok ötesine taşıyıp, kendime melce ile başka bir ev de hayal edebilirim utanmasam, korkmasam...) Hava hep 15-20 derece arasında olsun. Ben durmadan o soğuğun kokusunu duymak istiyorum. Kafamda işte böyle saçma vizyonlar oluştursa da ben o soğuk rüzgarın kokusunu hissetmek istiyorum. Mutsuzluktan doğan garip bir mutluluk işte. Yarayı kaşımak gibi...
21 Mart 2015 Cumartesi
Enigma
Ben Kiera Knightley'e katlanamıyorum, en son Anna Karanina'ya gitme gibi bir hata yaptıktan sonra kendime söz vermiştim, ben bu kadının hiçbir filmini daha da izlemem. Herkesin bayılarak izlediği Attonement gibi filmleri bile kadını görmeye dayanamadığımdan izleyememiş, yarım bırakmıştım. Ama arkadaşı kıramadığımdan gitmek zorunda kaldım, (ömrümde ilk defa bir insana hayır diyemiyorum, neden hala çözemedim.) Film öyle ahım şahım, muhteşem bir film değil. Ama gene de kendini izletmeyi başarıyor. Ayrıca ilk defa Kiera Knigtley bana itici görünmedi onu da buraya not edeyim. Ben filmden çok Alan Turing'in hayat hikayesine takıldım.
Turing'in kim olduğunu bir bilgisayar mühendisi olarak elbette biliyordum. Turing machine'i yapan bir bilim adamıydı işte. Yaşadığı hayat hiç umurumda olmadı. Ama filmde çizdikleri portre, ki doğruysa eğer, çok canımı yaktı. Hele o makinenin karşısında Christopher diye ağladığı sahne çok dokundu. Değer mi diye düşündüm. Gerçekten, şu yaşadığımız medeniyet o insanların acılarına değer mi? Çünkü dünyayı değiştiren buluşlar yapan adamların çoğu (hepsi?) büyük acılar çekmişler; ilk akla gelenler Da Vinci, Galileo... Sanki dünyayı döndürmek için bedel ödesinler diye seçilmiş, bir grup şansız azınlık gibiler. Hiçbiri normal bir hayat yaşamamış. Hepsi çevrelerinden farklı oldukları için eziyetlere maruz kalmışlar.
Bir insan ben büyünce mucit olacağım diye düşünüp, kendisini oraya yönlendiremez ki. Bir insan öyle doğar, herkesten farklı olarak. Ve lanet olsun ki, hiçbir toplum farklı olanı kabullenemez. Tanrı tarafından büyük bir cezayı çekmek için yeryüzüne gönderilmiş bir grup zavallı azınlık.
Bilmiyorum, düşündüm ki dünya ömrü boyunca bilgisayar bilmese de olurdu, ben bu yazıyı kağıt üzerine yazmayı tercih ederim, kimsenin okumayacağı bir kağıt üzerine, Alan Turing'in o kadar canı yanmasa daha iyi olurdu diye düşündüm filmi izlerken. Düşündüm ki ileride bir çocuğum olursa eğer, "normal" olması için, farklı olmaması için elimden geleni yapacağım. İşte filmle bu kadar ilgilendim ben. Film aslında farklı olmaya bir övgü niteliğinde çekilmiş. Senaristi de zamanında farklı hissettiği için intahara kalkışmış bir adammış. Farklıyım diye üzülmeyin, farklarınızla dünyayı, insanların kaderini değiştirirsiniz gibi bir mesajı var filmin. Ama ben işte öyle yorumlayamadım, hiçbir insanın canı yanmamalı böylesine, dünya aynı kalsın daha iyi. Bence farklıysanız çok üzülün, mahvoldunuz demektir. Normal olmak, herkes gibi olmak lazım bu hayatta.
15 Mart 2015 Pazar
Ben bunu lise sonda dinlerdim. Sonra üniversitede ne zaman mutsuz olsam dinlerdim. Sonra işe girdim gene ne zaman mutsuz olsam dinlemeye başladım. Şarkıyı söyleyen kişi önemli değildi benim için, hep kendimi o şarkının söylendiği adam gibi hissettim. Farkındayım şarkının amacı daha farklı ama ben belki biri de gelip bana "her şey o kadar da kötü değil, boş ver her şeyi, şimdi biraz uyu, ölmez de uyanırsan gel birlikte batalım" der diye umdum. Ne zaman mutsuz olsam sığındığım, ardarda dinlediğim, sonra daha beter mutsuz olduğum bir şarkı işte. Uzunca bir süredir, yani neredeyse 2012'den beri bu şarkıya bulaşmıyordum. Döndük dolaştık, gene buraya geldik. Sürekli kendi kuyruğumu kovalıyormuşum gibi hissediyorum. Olduğum yerde dönüp duruyorum, hep başladığım noktaya geri dönüyorum. Sonra da o kadar çabaya rağmen neden ilerliyemiyorum diye düşünüp duruyorum. İşlerim hep batıla kalmış, etrafımdaki her şey zahiri...
2 Şubat 2015 Pazartesi
Ben galiba bir süre yazmayacağım. Belki tekrar yazarım, belki hiç yazmam bir daha. Kendime biraz küstüm de. Sabah ne için uyanıyoruz onu bile bilmezken, oturup aklımdakileri kayıt altına almanın ne manası var? Masal anlatmanın kime ne yararı var? Ben bir sabaha neden çıkıyorum onu bulayım belki geri yazmaya başlarım. Şimdilik sadece sabah kalk, işe git, ne isterlerse yap, eve gel, yemek ye, uyu bazal algoritmasını bir süre daha devam ettireceğim. Hayal mi, o da ne? Hayal yoksa ne yazayım zaten ben?
1 Şubat 2015 Pazar
Kal
Çok çabalıyorum. Şimdi beni terk edemezsin. Aklım, kal olduğun yerde. Kimseye değil, bir tek sana güveniyorum. Aklım kal olduğun yerde.
Tekrar NY'a dönemez miyim? Burası sarı, burası hastalıklı, burası yanlış. Tekrar dönemez miyim? Burası eskiden olduğundan daha yanlış.
Tüm bu olanlar bir planın bir parçası mı? Yoksa tüm bunları ben mi yaptım? Hepsi önceden hazırlanmış bir dizayn mı yoksa benim hatam mı? Yoksa dahası mı, benim hatalarım sonucu oluşmuş bir dizaynın bir parçası mı?
Gerçekten çabalıyorum. İnanmıyor musun? Şimdi değil, daha gitme dedim! Dünyada daha vaktim var, şimdi pes etme zamanı değil. Aklım kal olduğum yerde. Durmadan sayıklıyorsun, saçmalıyorsun. Tepemde bir çatım yok, sen bununla mutlu olmamı bekliyorsun. Tutunacak bir dal arıyorum ve sen buna şükret mi diyorsun? Çabalıyorum, şimdi böyle saçmalayamazsın, bir tek sana güveniyorum, onu da elimden alamazsın. Kal eskiden olduğun yerde.
Tekrar NY'a dönemez miyim? Burası sarı, burası hastalıklı, burası yanlış. Tekrar dönemez miyim? Burası eskiden olduğundan daha yanlış.
Tüm bu olanlar bir planın bir parçası mı? Yoksa tüm bunları ben mi yaptım? Hepsi önceden hazırlanmış bir dizayn mı yoksa benim hatam mı? Yoksa dahası mı, benim hatalarım sonucu oluşmuş bir dizaynın bir parçası mı?
Gerçekten çabalıyorum. İnanmıyor musun? Şimdi değil, daha gitme dedim! Dünyada daha vaktim var, şimdi pes etme zamanı değil. Aklım kal olduğum yerde. Durmadan sayıklıyorsun, saçmalıyorsun. Tepemde bir çatım yok, sen bununla mutlu olmamı bekliyorsun. Tutunacak bir dal arıyorum ve sen buna şükret mi diyorsun? Çabalıyorum, şimdi böyle saçmalayamazsın, bir tek sana güveniyorum, onu da elimden alamazsın. Kal eskiden olduğun yerde.
Gidiyorum ben?
Önce her şey çok güzelmiş gibi geliyor. Sonra yavaş yavaş huzursuzluk baş gösteriyor. Sevdiğini sanıyorsun. Katlanırım sanıyorsun. En sonunda katlanılmaz hale geliyor mutsuzluğun. Giderim buradan diyorsun. Çekip gidiyorsun.
Bu seferki başka türlü olur sandımdı halbuki ben. Ama aslında farklı türlü de oldu sayılır. Önce hiçbir şey hissetmedim; ne mutluluk, ne mutsuzluk ne de korku. Halbuki korkmam gerekirdi. Ama yok hiçbir şey hissetmedim. Sonra hissizliğin yerini şaşkınlık aldı. Ve en sonunda en garibi oldu. İlginçtir içimde bir mutluluk filizlendi. Surat asmalıydım, insanlara öldürecek gibi bakmalıydım. Normali buydu. Böyle sırıtarak dolaşmamalıydım etrafta. Evet, mutluydum. O kafamın en derinlerinde durmadan tekrarlanan "gitmem lazım" lafını bastırdım. Ama tüm bunlar tuhaf bir şekilde beraberinde bir huzursuzluk da taşıyordu. Hani çok güzel bir rüya görürsün ama alttan alta bilirsin de onun bir rüya olduğunu. Öylesine bir huzursuzluk işte. En sonunda da tamamen farkedersin bir rüyada olduğunu. Etrafında kurduğun her şeyin senin beyninin bir ürünü olduğunu; gerçekte ise her zamanki sıradan, sıkıcı, o mutsuz yatağında yattığını.Tüm tadı kaçar her şeyin. Önceden çok mantıklı görünen o rüya dünyası, tüm saçmalıkları ile karşına dikilir. Gerçekleri görür, hayallerini kaybedersin.
Öyle oldu işte. Süreç bu sefer farklı işledi. Ama sonuç aynı. Farklı hiçbir şey yok burada. Bu dünya benim için olmayacak asla. Gitmek lazım gene. Gidiyorum ben...
Ama bu sefer nereye gideceğim ben? Gidecek yerim de kalmadı şimdi. Kaçacak gücümde yok artık. Peki bu sefer mutsuzluk katlanılmaz hale geldiğinde ne olacak?
Bu seferki başka türlü olur sandımdı halbuki ben. Ama aslında farklı türlü de oldu sayılır. Önce hiçbir şey hissetmedim; ne mutluluk, ne mutsuzluk ne de korku. Halbuki korkmam gerekirdi. Ama yok hiçbir şey hissetmedim. Sonra hissizliğin yerini şaşkınlık aldı. Ve en sonunda en garibi oldu. İlginçtir içimde bir mutluluk filizlendi. Surat asmalıydım, insanlara öldürecek gibi bakmalıydım. Normali buydu. Böyle sırıtarak dolaşmamalıydım etrafta. Evet, mutluydum. O kafamın en derinlerinde durmadan tekrarlanan "gitmem lazım" lafını bastırdım. Ama tüm bunlar tuhaf bir şekilde beraberinde bir huzursuzluk da taşıyordu. Hani çok güzel bir rüya görürsün ama alttan alta bilirsin de onun bir rüya olduğunu. Öylesine bir huzursuzluk işte. En sonunda da tamamen farkedersin bir rüyada olduğunu. Etrafında kurduğun her şeyin senin beyninin bir ürünü olduğunu; gerçekte ise her zamanki sıradan, sıkıcı, o mutsuz yatağında yattığını.Tüm tadı kaçar her şeyin. Önceden çok mantıklı görünen o rüya dünyası, tüm saçmalıkları ile karşına dikilir. Gerçekleri görür, hayallerini kaybedersin.
Öyle oldu işte. Süreç bu sefer farklı işledi. Ama sonuç aynı. Farklı hiçbir şey yok burada. Bu dünya benim için olmayacak asla. Gitmek lazım gene. Gidiyorum ben...
Ama bu sefer nereye gideceğim ben? Gidecek yerim de kalmadı şimdi. Kaçacak gücümde yok artık. Peki bu sefer mutsuzluk katlanılmaz hale geldiğinde ne olacak?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



















