Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

27 Şubat 2013 Çarşamba

Aslında benim çeyrek asırlık bunalımım,sadece Perec'in dilinden ve dahası var

"Yine böyle bir günde, biraz daha önce, biraz daha sonra, bir şeylerin yolunda gitmediğini, açık konuşacak olursak, yaşamayı bilmediğini, hiç bilmeyeceğini şaşırmadan keşfediyorsun."

"Bir şeyler kırılıyordu, bir şeyler kırıldı. Kendini-nasıl demeli?- dayanıklı hissetmiyorsun artık: Sana bugüne kadar güç veren -öyle sanıyordun, öyle sanıyorsun-, yüreğini ısıtan şey, varoluş duygun, neredeyse önemli olduğun duygusu, dünyaya bağlanma, dünyada kalma duygusu eksikliğini hissettirmeye başlıyor." 

"Bu senin yaşamın. Bu sana ait. Önemsiz servetinin tam bir dökümünü yapılabilir, ilk çeyrek yüzyılının kesin bilançosunu çıkarabilirsin.Yirmi beş yaşındasın ve yirmi dokuz dişin, üç gömleğin, sekiz çorabın, artık okumadığın birkaç kitabın, artık dinlemediğin birkaç plağın var. Başka şeyleri hatırlamayı canın çekmiyor: ne aileni, ne öğrenimini, ne aşklarını, ne dostlarını, ne tatillerini, ne tasarılarını. Yolculuklara çıktın ve yanında hiçbir şey getirmedin. Oturuyor ve beklemek istiyorsun sadece, bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek: Gece olsun, saatler vursun, günler geçip gitsin, anılar silikleşsin."

"Yaşamanın, harekete geçmenin, bir şey yapmanın pek sana göre olmadığını hissediyorsun; sadece sürüp gitmek istiyorsun, bekleyişi ve unutuşu istiyorsun."

"Sen hiçbir şeyi dışlamıyor, hiçbir şeyi reddetmiyorsun. İlerlemekten vazgeçtin, ama zaten ilerlemiyordun ki, yeniden yola çıkmıyorsun, vardın sen, daha uzağa gidip de ne yapacağını kestiremiyorsun."

"Sanki senin sakin ve güvenilir uslu çocuk, iyi öğrenci, içten arkadaş öykünün altında, o açık, apaçık büyüme, olgunlaşma belirtilerinin altında -...- eskiden beri hep var olan, hep uzak tutulan başka bir iplik uzayıp gitmişti; şimdi ise bu iplik, yeniden kavuştuğun yaşamın ağını örüyor, ıssız yaşamın boş dekorunu kuruyor...Sen bulanık bir gölgeden, sert bir kayıtsızlık çekirdeğinden, bakışlardan kaçan nötr bir bakıştan başka bir şey değilsin...Unutuş belleğine işliyor. Hiçbir şey olmadı, hiçbir şey olmayacak."
....
"Pek yaşadın denemez, oysa her şey çoktan söylendi, çoktan bitti. Topu topu yirmi beş yaşındasın, ama yolun çizilmiş bile. Roller hazır, etiketler de; bebekliğindeki oturaktan yaşlılığındaki tekerlekli sandalyeye varana kadar oturulacak tüm yerler orada durmuş sıralarını bekliyor. Serüvenlerin öyle iyi betimlenmiş ki , en şiddetli isyan bile kimsenin kılını kıpırdatmayacak...Sen ruhunu şeytana satmayacak, ayaklarında sandaletlerle gidip kendini Etna'ya atmayacak, dünyanın yedinci harikasını yıkmayacaksın. Ölümün için her şey çoktan hazır: Seni öldürecek top güllesi çok uzun zaman önceden eritilip döküldü, tabutunun peşinden ağlayacak olan kadınlar çoktan tutuldu.

En yüksek tepelerin doruğuna neden tırmanasın ki, sonradan inmek zorunda kalacak olduktan sonra; inince de, yaşamını oraya nasıl çıktığını anlatarak geçirmemen mümkün mü? Ne diye yaşar gibi görünesin ki? Neden sürdüresin? Başına gelecekleri şimdiden bilmiyor musun sanki? Olman gereken her şeyi daha önce olmadın mı; anasına babasına layık bir oğul, küçük cesur izci, daha iyisini yapabilecek bir öğrenci...? Biraz daha gayret etsen, hatta buna bile gerek yok, bir kaç yıl daha geçse, orta sınıftan değerli bir meslektaş olacaksın. İyi koca, iyi baba, iyi yurttaş. Tıpkı kurbağalar gibi, toplumsal başarının küçük basamaklarını bir bir tırmanacaksın. Geniş ve çeşitlilik gösteren bir yelpazenin içinden, arzularına en uygun düşen kişiliği seçebileceksin, tam senin ölçülerine göre titizlikle biçilmiş olacak. Nişan verilecek mi sana? Kültürlü mü olacaksın? Ağzının tadını iyi bilen biri mi? Hayvan dostu mu? Boş saatlerini akortsuz piyanonda, sana hiç bir zarar vermemiş olan sonatları katletmekle mi geçireceksin? Yoksa, sallanan bir koltukta, kendi kendine yaşamın iyi yanlarının da olduğunu tekrar ederek pipo mu içeceksin?

Hayır. Sen yapboz oyunun eksik parçası olmayı yeğliyorsun. Tasını tarağını topluyorsun. Şansını hiç denemiyor, hiçbir şeye hiçbir umut bağlamıyorsun. Sabanı öküzün önüne koyuyorsun,  her şeyden sıtkın sıyrılıyor, dereyi görmeden paçayı sıvıyorsun, elindekini avucundakini yeyip bitiriyorsun, sermayeyi kediye yüklüyor, palamarı koparıyor, ardına bakmadan çekip gidiyorsun. 
Yararlı öğütleri dinlemeyeceksin artık. Çare nedir diye sormayacaksın. Kendi yolunda yürüyüp gidecek, ağaçlara, göklere, suya, göğe, çehrene, bulutlara, tavanlara, boşluğa bakacaksın."
....
"Artık hiçbir şey istememek. Bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek... Zaman kaybetmek. Tüm tasalardan, sabırsızlıklardan kurtulmak.  Arzulamayan, gücenmeyen, isyan etmeyen biri olmak. 

Önünde zamanlar boyunca, kıpırtısız, bunalımsız, kargaşasız bir yaşam olacak; ne bir pürüz, ne bir dengesizlik. Dakikadan dakikaya, saatten saate, günden güne, mevsimden mevsime, hiç bitmeyecek olan bir şey başlayacak: bitkisel yaşamın, iptal edilmiş yaşamın. "

Georges Perec - Uyuyan Adam

Thought I could help you find your place but I'm as lost as you are lost


In your own time
There's no map to guide our way
So I say nothing, you say nothing
In your own way
Thought I could help you find your place
But I'm as lost as you are lost
It's not the way


Tears for Sale

Yıl 1930'lar, birinci dünya savaşının sonu.Erkek nüfusunun üçte ikisini kaybetmiş Sırbistan'ın bir  köyünün, o köydeki ağıtçı büyükannenin torunu ağıtçı iki kız kardeşin hikayesi, parayla gözyaşlarını satan iki genç kızın masalı.

1918 ve köyde erkek sayısı ikiye düşmüştü savaştan dönen iki erkekle. Savaştan dönen Jordan, kadınlarla dolu bir köyde kendini savunamayacağını anladığında üzüm bağına mayın döşemişti, mayınların haritasını ise hiç çizmemişti, aman eline geçmesin düşmanların. Kısa çöpü çeken gitmişti hep bağdan meyve toplamaya, ama dönen hiç olmamıştı.

"Şimdi ne yapmam lazım, mayına basınca ne yapıyorsunuz?"
"Havaya uçuyoruz."

Sonuç ise bir köy dolusu kadın ve sadece uyuşuk, yaşlı bir erkek, Bisa dede; ama onlar için sevmeyi bilen her erkek tam bir erkekti, uyuşuk bir bunak olsa bile.

"Ağlaman lazım Ognjenka, Üzüntü, üzüntü, üzüntü düşün,üzücü bir şey, üzücü, üzücü..."
"Hala ağlamıyor musun Ognjenka, şimdi dene"
"Yapamam"
"Dinle Ognjenka, sana yardım etmek için......Bu sonbaharda 22 yaşına girip, gerçek bir ağıtçı olacaksın, çünkü hiç aşık olmadın! Üstelik hal böyleyken senin için pek bir umut da yok, bir kaç yıla kalmaz kuruyup gideceksin.Seninle karşılaşan herkes,"İyi günler Ognjenka nene!" diyecek,Ama hiç kimsenin büyükannesi olamayacaksın. Çünkü hiç âşık olamadan ihtiyarlayacaksın."
"Sen 21 yaşına girecek... ve ağıtçı olacaksın."
"Evet bunun farkındayım ve bu yüzden istediğim zaman ağlayabilirim."

Böyle bir günde Ognjenka'yı gönderdiler, dedenin yanına. Şanslı olan oydu, köyün tek erkeği için seçilmiş olan. Ama o öyle bir çığlık attı ki, köy tek erkeğinden de oldu. Artık lanetlenmişlerdi iki kızkardeş köyün büyücüsü tarafından, tek kurtuluşları ise köye yeni bir erkek getirmekti. İki kız kardeşler çıktılar eşeklerinin sırtında bir yolculuğa, erkek nüfusunun üçte ikisini kaybetmiş Sırbistanda bir erkek bulmaya.

İşte böyle başlıyor iki kız kardeşin yolculuğu, Belgrad'a ulaşma hayalleri. Yönetmen Uros Stojanovic , böyle bir masal anlatmış işte. Görsellik öyle güzel ki, bazı sahnelerde filmi dondurup digital eser diye saklamak geldi içimden, öyle güzel bir görselliği var işte. Büyü, masal, aşk, komedi, dram hepsini harmanlayıp çok değişik, çok farklı bir film çıkarmış ortaya.  Değişik kamera oyunları, hikayenin orjinalliği ve görselliğin muhteşemliği ile kesinlikle ders olacak bir film, özellikle filmin rengine bayıldım. Bilmiyorum ya bana çok farklı geldiği için bu kadar sevdim, belki gerçekten de sevilesi bir film. Ama savaşın sonuçlarını, bir dramı, karikatürize edilmiş karakterlerle, böylesine bir masala çeviren bir film nasıl sevilmesin ki? Gerçi karikatürize karakterlerden, abartı masallardan hoşlanmıyorsanız sevmeme ihtimaliniz de var bence.


Rakamları ise şöyle Charleston & Vendetta ya da Funeral Bride ya da Tears for Sale ya da türkçe ismiyle Satılık Gözyaşları, diye  adlandırılan filmin; 2008 yılında yayınlanmış, ve 4 milyon avro bütçesi ile de o dönem çekilmiş en pahalı sırp filmiymiş.

"Burada bulutların üzerinde dans hiç durmaz, aşkın dansı, unutulmanın dansı, yeni bir çağın dansı...Orkestra bu gece çarlistonu, Ognjenka'ya için çalacak"

24 Şubat 2013 Pazar

Forever & A Bit

"I am the most tired woman in the world. I am tired when I get up. Life requires an effort I cannot make. Please give me that heavy book. I need to put something heavy like that on top of my head. I have to place my feet under the pillows always, so as to be able to stay on earth. Otherwise I feel myself going away, going away at a tremendous speed, on account of my lightness. I know that I am dead. As soon as I utter a phrase my sincerity dies, becomes a lie whose coldness chills me. Don't say anything, because I see that you understand me, and I am afraid of your understanding. I have such a fear of finding another like myself, and such a desire to find one! I am so utterly lonely, but I also have such a fear that my isolation be broken through, and I no longer be the head and ruler of my universe. I am in great terror of your understanding by which you penetrate into my world; and then I stand revealed and I have to share my kingdom with you " Anaïs Nin

Forever And A Bit by Mother Mother on Grooveshark

23 Şubat 2013 Cumartesi

Bisiklet

Bir rüya gördüm sabah sabah. Bir bisiklet alıp kapının önüne koyuyorum. Kapı dediysem evin kapısı değil, ev dediysem de ne ev, ne yurt, aynı ingiliz kökenli dizilerdeki gibi bir mahalle. İki katlı apartmanlar bütünü. Oranın kaldırımına koymuşum kırmızı beyaz bisikletimi, daha yeni aldığım pırıl pırıl bisikleti. Kilitlemeden öylece sokağın kenarındaki tabelanın yanına. Sonra eve çıkıyorum, ev benim değil oluyor, Lane'in annesiyle babasınınmış. Niye bisikleti getirmedin çalarlar diyorlar yok bir şey olmaz diyorum. Git kilitle diyorlar. Yok bir şey olmaz diyorum. Elimde kocaman simsiyah bir torba, çöp poşeti gibi ama değil. Ben bunu bahçeye bırakayım diyorum, gelince alırım. Bırakıyorum öylece, bisiklete doğru giderken esmer, sakallı birisi gelip bisikleti alıyor. Hırsız olmasa yakışıklı diyeceğim, öyle birisi elini kolunu sallayarak alıyor. Görüp koşuyorum peşinden. Daha bir kere bile binmedim, yeni ki o, benim ki o.

Koşup dükkanlarına gidiyorum. Diyorum bisikletimi verin, diyor ne bisikleti, diyorum kırmızı beyaz az önce aldın ya, yok ben bişey almadım diyor. "Hadi ama dostum, alırken gördüm seni, bırak bu ayakları lanet olası" Haa diyor, kırmızı bisiklet. Haa ya, kırmızı bisiklet. Senin dilinden konuşunca anladın değil mi? Gidip getiriyor ama bu sefer bisikletin üstüne oturduğumuz yeri sökülmüş, elimizle tuttuğumuz yeri yok. Diyorum hangi ara parçaladın, parçalarını da getir. Benim bisikletimi bana geri ver. Ben onu daha yeni aldım. Hiç binmedim ki daha. Yok böyleydi ki bu diye inat ediyor. Böyleydi değildi böyleydi değildi. Tartışma bitecek gibi değil. Polise haber veriyorum bekle sen burada.

Çıkıp gidiyorum. Siyah poşeti alıp durakta bekliyorum. Bir otobüs geliyor biniyorum. Elimde siyah poşet. Yanımda bir arkadaşım beliriyor, kim, hiç bilmiyorum. Otobüs bizi lunaparka götürüyor. Hani polise gidecektim, çoktan gittim mi yoksa? Orada upuzun, kocaman bir kaydırak var, sanki kilometrelerce yüksekten, kilometrelerce uzağa gidiyor. Mavi rengi. Atlıyorum ve başlıyorum kaymaya. Kayıyorum, kayıyorum ve rengarenk toplarla doldurulmuş bir havuza düşüyorum. Bir tek kendimim gene, arkadaş falan yok. Sonra oradan çıkıp market kısmına geliyorum. Lolipop alıyorum kocaman kendime. Ağzımda lolipop ilerlerken polis geliyor elinde bisikletim. Sapasağlam, ilk aldığım andaki gibi. Güneş batmak üzere. Bisikletim, siyah torbam, lolipopum biniyorum otobüse. Camdan dışarı bakıyorum, sanki Ankara ama değil, güneş de batmak üzere ve ben hiç bilmiyorum, gidiyorum, ama nereye.

Bu rüya ne anlama geliyor, geleceğimi mi haber veriyor, geçmişi mi anlatıyor yoksa sadece bilincimin altı mı bilmiyorum. Ama uyanınca sadece şunu düşünüyorum;
Ben o bisikleti alsaydım asla bu kararı veremezdim. üç yüz dolarlık bir karar benimkisi, bin dolarlar umurumda değil. Birkaç harflik bir karar işte, sayılar hiç mühim değil.

Sultan Gelin


Bir sabahın köründe bulabildiğim bir film olarak Sultan Gelin adlı eski bir Türk filmi izliyorum. Adı size bir şey çağrıştırmasa da hepinizin ömrünün bir döneminde izlediğine eminim bu filmi. Filmde Türkan Şoray Sultan isimli bir gelini canlandırıyor. Evlendiği gün kocasının gerdek gecesinde ölmesi sonucu kocasının 5 yaşlarındaki küçük kardeşiyle evlenmesine karar veriyorlar. Kadın beş yaşındaki bu küçük çocuğa kendi çocuğuymuş gibi bakıyor, büyütüyor. Çocuk da abla abla diye peşinden ayrılmıyor. Böyle böyle yıllar geçiyor, çocuk büyüyor, evlenecek çağa geliyor. Ama doğal olarak Sultan ablasına hep abla gözüyle bakıyor. Sonra köyün genç kızına aşık oluyor. Sultan geline, yengesi akıllar veriyor, süslen oğlanı elinden kaçırma diye.

Lan gerizekalı karı, bırak Sultan gelinin Türkan Şoray olmasını, isterse Adriana Lima olsun, elf prensesi gibi taçlarla donatsın kendini, isterse kanat takıp mayolarla dolaşsın etrafta, o çocuk abla abla diye elinde büyüdüğü kadına nasıl baksın. Allah'ın sapıkları. Bir de akıl veriyor, "O senin onu sevdiğini bilmiyor, sevdiğini belli edecek bir şeyler ver ona, mesela elma.." Ne elmaymış amk(çok sinirlendim, yapamayacağı eylemler içeren küfürler ettiriyorlar insana), anlam yüklemeden yiyemeyeceğiz allahın meyvesini, ne zaman yemeye kalksam bu elmanın mesajı ne diye düşünmeye başlıyorum artık, neyse. Zavallı oğlanda alıp o elmayı sevgilisine götürüp samanlıkta kıtır kıtır yiyor. Sultan da bunları basıyor, sümsük diye diye azarlıyor, "sümsük ya sümsük"  (Bkz. samanlıksız Türk sineması, tuzsuz yemek gibidir)

Sultan karakterine acıma duymam gerekiyor aslında, yani acılar çeken, töre kurbanı genç güzel kızın dramı aslında. Ama duyamıyorum, kızıyorum hatta, "götündeki boku sildiğin çocuğu, koca diye nasıl koynuna alacan, sen de ayrı bir sapıksın" diye bir fikir beynimin etrafında dolanıp duruyor. Sonra düğünleri oluyor, gerdek gecesi odalarına giriyorlar, çocuk buna diyor "ablamsın sen benim her şeyi senden öğrendim ben nasıl olur diyor" cevap da "sağdıcın da ben olayım o zaman, bunları da benden öğrenirsin"diyor.

Napıyorsun sen Sultan Gelin. Sonra bir ağıt yakıyor oğlana "Ben çok mu yaşlıyım, 15'lik taze değilim zahar, kimse bakmaz bu yüze, söz verdin ha o ciğerine kurtlar düşesice kıza, ben seni bunun için mi büyüttüm" Alayım o kafanı Sultan gelin, duvarlara çarpayım. Tamam bütün suçlu o kadın değil, töreler falan filan ama onun bu töreyi böylece kabullenip, isyan etmeden sağdıcın ben oluyum demesi, olmuyor işte. Sonra ne oluyorsa fikir değiştiriyor, çocukla sevdiği kızın kaçmasına yardım etmeye karar veriyor. Birden o delikanlının aslında kocası değil de çocuğu olduğuna karar veriyor işte, birden. Kaçmalarına yardım ediyor, köylüyü sakinleştiriyor.


O sırada kaynanasının yeni bir oğlu oluyor, Sultan gelinin babasına başlık parasını sayıp verdikten sonra, 3 aylık çocuğu Sultan gelinin eline al yeni kocan diye veriyorlar, büyüt evlen. Sultan gelin beşiği sallıyor, acıklı bir müzik, ve film bitiyor.

Filmin anlatılış dilindeki saçmalıklar bir yana, koskoca Halit Refiğ'i eleştirmek bana düşmez, ben sadece gülüp geçerim. Ama başka bir nokta var ki, bu film olsa da yaşandığına eminim. Sapıklığın bu derecesini töre diye kabullenen bir millet oluşumuz beni yerin dibine sokuyor. Üstüne üstlük bu aynı milletin o dönemlerde hatta belki şimdi de, saçını sarıya boyayıp araba kullanan kadını namussuz diye yaftalaması (ki bu öğeleri filmlerimizde çok gördük) utancımı ikiye katlıyor. Sinema hayattan mı besleniyor da bu senaryolar çıkıyor, yoksa bu filmler zaten sapıklığı garip bir derecede olan millete cesaret mi veriyor? Bulamadım ben cevabını. Evet film eleştiriyor belki bu töreyi ama eleştirirken bana o Sultan gelini sunman, her şeyi kabullenen Sultan gelin üzerinden mesajını vermeye çalışman, bilemedim ki?

21 Şubat 2013 Perşembe

Etnik Tatlar

Ben yeni şeyleri denemeyi çok severim, sonuç denediğim şeylerden genelde hoşlanmamak şeklinde olsa dahi. Daha öncesinde Japon, Hint ve Meksika yemeklerini denemiştim ancak oralara Tarkanla gittiğimiz için (popstar tarkan değil lan, hemen kıskanmayın, bir Türk işte), utanıp resim çekmek yerine yemeklerime odaklanmıştım.

Ama kısaca onlardan bahsetmek gerekirse, Meksika mutfağa çok harika, bayılarak yedim her şeylerini, özellikle Taco başarılı bir şekilde yapılırsa gayet lezzetli bir yemek türü. Adını unuttuğum bir de beytiye benzeyen yemekleri var o da gayet başarılı. Sevmediğim tek şey burrito oldu ki burrito dedikleri şey, lavaşın yani tortillanın içine kuru fasulye pilavın dürüm yapılması ki bana göre değil.  Meksika mutfağının zaten iki temel öğesi var, pirinç ve kuru fasulye. Ha unutmadan Chili adını verdikleri kuru fasulye yemeklerine bayıldım, bol acılı harika, tarifi de var yapmayı düşünüyorum bol bol. Denediğimde buradaki malzemelerle tutarsa tarif buradan paylaşabilirim.

Japon yemekleri ise bildiğiniz gibi suşi. Daha önce Türkiye'de denemiş ve balık pazarı gibi koktuğu için pek sevememiştim. Bunu söylediğim de amerikadaki arkadaşlar kokmadığını iddia ettiler. Ben de peki o zaman deneyelim diyerekten gittim. Gitmez olaydım. Evet kesinlikle kokmuyor, önce soya sosu ve wasabi dedikleri bir şeyi karıştırıp, suşiyi ona batırıp daha sonra o kocaman parçaları ağzına atıyorsun. Kesip de yeme gibi bir şansın yok kopmuyor zaten büyük işkence. Ama iddia ettikleri gibi kesinlikle balık kokusu yoktu bunlarda ama bu seferde o çiğ balık dokusundan nefret ettim.Ağzımın içindeki kocaman çiğ balıkla, kendimi, atın kalbini kemiren Daenerys gibi hissettim. Zorlamayla iki tanesini yememe rağmen vazgeçtim. Ama pirinç şarabı denen bir içecekleri vardı ki çok hoşuma gitti, biraz tatlı, beyaz renkli güzel bir içkiydi. Daha sonra getirdikleri sıcak içki, ki sanırım sake dedikleri şey, ise çok fenaydı, bana göre değildi.

Hint mutfağa ise Türk mutfağının yandan yemiş hali. Yemekler genel olarak sebze yemeği şeklinde. Ben şahsen çok umutlu değildim giderken yiyeceğim şeylerin güzel olabileceğinden. Ama ne kötü ne iyi orta halli bir tat skalasına sahipti. Açık büfe şeklinde değişik yemekler dizildiğinden dolayı açıkcası ne yediğimi bilmiyorum. Bakıp rastgele aldım bir çok şeyden. Hepsi de sulu yemek tarzında, karnıbahar, patates, et, pilav şeklinde Türkiyedeki ev yemeği konseptindeydi. Genel olarak safran bol miktarda kullanılmıştı. Ben kendim sulu sebze yemeklerini sevmediğimden çok zevk alarak yemedim hiçbir şeyi. Naan dedikleri ekmek ki bizdeki kebapçılarda getirdikleri lavaş-pide ekmeğin aynısı. O güzeldi bak. Sonra yediğim tatlı da kemalpaşa tatlısının aynısıydı. Sandığımdan çok ortak noktamız varmış.


 Çin lokantasına gelirsek, bir gün açlıktan ölmüş şekilde yürürken karşıma çıkması sonucunda girdim. Aslında çin mi yoksa japon mu onu bile ayırt edememiştim girerken. Çünkü dükkanın pencereleri perdelerle kapatılmış içeriden dekorlar görünmüyor, sadece çin alfabesiyle yazılmış yazılar bulunuyordu camların üzerinde. Benim tabi ki o yazılar çin mi japon mu ayırt etmeme imkan yok. Şans artık diyerek atladım içeri. Girer girmez çinli bir abla bana masamı gösterdi. Sonradan farkettim ki, burası aile restoranıymış. Anne ve kız çocuklar garsonluk yaparken, erkekler içeride yiyecekleri hazırlıyordu. 


Menü önüme gelince hiç bir şekilde karar veremedim. Ömrümde hiç kendimi bu kadar salak hissetmemiştim. Bakıyorum ama orada yazanları algılamam imkan yok. Fou Shonglar, Mushu'lar yazıyor ama içinde ne var, ne yiyeceğim bilmiyorum ki. En sonunda bir yerde tavuklu sebzeli noodle gibi bir şey görüp onu sipariş verdim ama en sonunda dediğime bakmayın rahat bir on dakika oyalanmışımdır ben o menüyle. 


Kocaman bir tabağın içinde yukarıdaki yemek geldi. O çin yemeklerinde kullandıkları tatlımsı sos bunda da yoğun şekilde vardı. İçinde bezelyeden.salatalığa kadar herşeyi koymuşlar. Pişmiş hıyar da yedim ya artık ölebilirim, hayatım amacına ulaştı. Tabi benim bunu bitirmeme imkan yok. Ama tabakta bırakınca da bozuluyorlar, eve götürmen için kalanları zorluyorlar. Hele bu çinliler acayip kuralcı insanlar, korkuyorum ben onlardan. Ama dayanamadım yani, yiyemem ben bunu, tek güzel tarafı olan noodlerından tırtıklamak suretiyle açlığımı kola ile giderdikten sonra olay mahalini terkettim. Daha da asya mutfağına bulaşmam, bunu da bu kadar net söylüyorum. 

Olayın tek güzel yanı yemekten sonra, hesapla birlikte şans kurabiyesi getirdiler. Kurabiyemin içinden çıkan yazıyla aldım gazımı, yeni maceralara yelken açarım ben artık. Kimse beni tutamaz.Haydi bre. 




Reservoir Dogs

Dikkat spoiler var diye uyarmak isterdim ama arkadaş on bir yıl önce yapılmış bir filme spoiler versem nolur bilemiyorum. Ben gene de uyarıyım belki spoiler olabilir, belki de olmaz, ama korkma okuyucu sonunu söylemeyeceğim. Hele köstebek kim onu hiç söylemeyeceğim.



Tarantino'nun çıkışını yaptığı film; en güzel filmi değil belki ama ilkler hep özeldir. Film birbirini hiç tanımayan bir grup adamın basit bir müchever soygunculuğunu boka sardırıp daha sonra da birbirlerinin köstebek olabileceğinden şüphelenmeleri konusunu işliyor en basit şekliyle. Ama öyle klasik bir hırsız mafya filmi gibi değil, olaylar tamamen hırsızlığın öncesi ve sonrasını şeklinde ilerlerken, biz izleyiciler gruptaki birbirinden renkli karakterleri tarantino vahşetiyle, kanla, şiddetle izliyoruz. Tamamını diyaloglar üzerine kurduğu filmini, doğru düzgün hiç bir aksiyon, kovalamaca,hırsızlık sahnesi olmamasına rağmen, Tarantino kendi tarzıyla yani kan ve şiddetle süslemesini çok iyi biliyor.

Film açılışındaki kahvaltı sahnesi biraz uzun sürse de eğlenceli replikleri bünyesinde barındırıyor. Özellikle bahşiş konusunda Mr. Pink'in yaptığı yorumlara hak vermemek elde değil; "sırf toplum böyle istiyor diye bahşiş vermem.Bu bayanlar açlıktan ölmüyorlar.Asgari ücret alıyorlar.Ben de asgari ücretle bir işte çalıştım ama ne yazık ki toplumun bahşişe layık gördüğü işlerden biri olacak kadar şanslı değildim" Ben nedense en çok Mr.Pink'i sevdim ki buna kendisinin grubun en akıllı insanı olmasının etkisi olmuş olabilir.


Filmin senaryosu çok basit, zaten düşük bütçeli bağımsız bir film olarak yola çıkmasından ötürü bence Tarantino'nun tek kaygısı film boyunca bütçe olmuş. Değişik karakterlerden oluşmuş bir hırsızlık filmi çekmek istemiş. Fakat bütün o banka, soygun, kovalamaca şeklinde ki sahneler maddi olarak kendisine pahalıya patlayacağı için dayamış diyalogu  Bütün film neredeyse bir depoda geçiyor, diğer sahneler ise hep masa başı muhabbeti, olayların çoğunu görmek yerine karakterlerin ağzından dinliyoruz. O sebeple de gayet ağır ilerliyor.

Kısaca kimilerinin bu ne boktan bir film diyeceği, kimilerinin ise bayılacağı bir film. Benim içinse biraz ağır ilerleyen, bir başyapıt diyemesem de kesinlikle kendi tarzını oluşturmuş değişik bir film. Sevdim mi bilmiyorum, izlemek biraz uzun sürdü benim için.  Ama karakterlerin işleniş tarzı, acaba ben onların yerinde olsam ne yapardım sorusunu sordurabilmiş olması tüm o ağır işleyişine rağmen filmi kült statüsüne sokmayı başarıyor. Tarantino tarzı diye anılan kan, müzik ve Tarantino bu film de de mevcut, her ne kadar ilk film çekingenliği ile şiddet unsurunu bu filminde biraz korkakça kullanmış olsa da. Ama ben gene de sormadan edemiyorum, eğer oyuncular bu kadar başarılı olmasaydı şu anda insanlar Tarantino tarzı diye bir şeyden bahsediyor olur muydu? Çünkü bu kadar basit bir senaryodan böyle bir film çıkmasında yönetmen kadar oyuncuların da etkisi büyük.

19 Şubat 2013 Salı

Blind Date Book


Bir kütüphanede yapılmış harika bir uygulama. Kitaplar beyaz kağıtlarla kaplanmış, üzerilerinde sadece kitap hakkında çok genel bir yargı oluşturacak, türü hakkında, drama, casusluk şeklinde bir kelime yazılmış. Böylece insanlar ne seçtiğin hakkında hiç bir fikrin olmadan şansına bir kitap seçmiş olacak. Gizem, eğlence hepsi bir arada. Bence harika bir uygulama, insana ömrü boyunca belki hiç okumayacağı kitaplarla tanıştırmak için eğlenceli bir yöntem. Keşke bizim de böyle bir kütüphanemiz olsaydı, ve böyle bir uygulama yapabilseydik. Her hafta acaba hangi kitap çıkacak şansıma diye büyük bir heyecanla beklerdim.

Kaynak

Aynen




18 Şubat 2013 Pazartesi

Kim daha salak?

Evet, kaldığımız yerden devam edelim. Geçen fal ve amerikalılar salak konularına değineceğiimi söylemiştim. Sözü tutmak gerekli o sebepten let the gıybet begin - gerçi bu pek gıybet olmuyor ama olsun, neyse ne.

Santa Cruz'da  Serpent's Kiss adı altında bu pisijik şeyler, ilginç kıyafetler olsun, tozlar, kuru kafalar, büyüler fallar olsun o şekilde bir dükkan var. Böyle amerikan filmlerinde ölü ruhlarla iletişim kursunlar diye gittikleri bir kadın ve mağaza konsepti olur ya, işte tam olarak onun aynısı.  Bende bir bakayım, benimle konuşan ama göremediğim o iç sesle belki iletişim kurmamda yardımcı olurlar diyerek gittim. Yok la tabii ki öyle bir sebeple gitmedim, sadece merak, görmek lazım bu hayatta her şeyi, inanmadığın şeyleri bile hatta.

Gezerken baktım ki, hiç işe yarar bir şey yok, ama gözüm takıldı, kemik falı diye bir şey satıyorlardı. Böyle kadife bir kesenin içinde garip kemik parçalarını koymuşlar, aldım elime sağını çeviriyorum, kullanma kılavuzu arıyorum ama hiç bir halt anlamadım ve  tabi sardı mı beni bir merak, hemen sordum bu nedir? Onunla fala bakıyormuşsun atıp kemikleri zar atar gibi. Hadi ya, dedim, benim falıma da baksanıza. Yok biz bakamıyoruz dedi, hayal kırıklığımın tarifi yok. Halbuki ilginç bir tecrübe olacaktı benim için. Hayır allahım, kemik falıma baktırmadan ölmek istemiyorum, ben ne yapayım, nerelere gideyim, kendimi yollara vurayım, bir şaman bulayım diye düşüncelere boğulmuştum ki, bir fikir belirdi beynimde, neden Tarot falıma baktırmıyorum ki? Evet evet kesinlikle öyle yapmalıydım, her ne kadar karşımda bir whoopi goldberg olmasa da bunu deneyimlemem lazımdı. Hemen sordum "Tarot'a bakıyor musunuz?" diye


Evet bakıyorlarmış, eğer on dk beklersem bakacak kişi bankaya kadar gitmiş, gelecekmiş. Peki peki fiyatı ne kadar? Yarım saati 50, bir saati 100 dolar. Höst dedim ama içimden. Bir de ne kadar da saçma, bir saat ne, yarım saat ne? Almadı aklım, dedim ne farkı var, sanki terapi mi yapıyoruz? Kadın da benim sorumu anlamadı. Cevap olarak biri yarım saat sürüyori biri bir saat, farkı o işte dedi. İşte o noktada kadın Türklerin salak olduğumu düşünürken, ben de amerikalıların salak olduğunu düşünüyordum. Ne kadar da salaktım, yarım saat ve bir saatin arasındaki farkın, birinin bir saat diğerinin ise yarım saat olması olduğunu anlayamıyordum. Kadın böyle düşünürken ben de aynı anda "nasıl yani, eğer yarım saatle bir saat arasında fark yoksa, sen yarım saatte bir şey anlatmazsın ki insanlar bir saat otursunlar diye, ya da en heyecanlı yerinde kesersin ki insanlar parayı verip bir yarım saat daha durur, bu oyununuzu yutuyorlar mı gerçekten" şeklinde düşüncelerle gerçekten başka bir fark olması gerektiğini düşünüyordum. Yani ne bileyim birinde başka bir açılım okursun, diğerinde başka. En sonunda sorumun bu olduğunu anlattığım da kadın salak olmadığıma ikna oldu. Dediği ise bir fark olmadığı, sadece bazı müşterilerin daha fazla detay öğrenmek için bir saat dinlediği oldu. Peki dedim ve çıktım, verebileceğim bir para değildi 50 dolar, özellikle bana bir saatle yarım saatin arasındaki farkı yarım saat olarak tanımlayan insanlara. Gerçi aynı gün hiç beklenmedik şekilde kurabiye falıma baktırarak, geleceğimi bedavaya gördüm zaten.

Tüm bu maceradan sonra amerikalıların salak olduğu kanaatini getirdim. Bunu da amerikalıların icadı interneti, blogu ve diğer teknolojileri kullanarak tüm dünyaya duyurmak istiyorum. Neyse geyik bir yana amerikalılara salak demek mümkün değil, çünkü salak değiller. Cahil denilebilir ki bu da her sınıfı kapsamıyor, genel olarak her ülkenin bir cahil sınıfı mevcut, bunu amerikaya genellemek yanlış olur. Ama amerikalıların öyle bir sorunu var ki- bu belki sorun değil lütuftur- bu amerikalıları bizim gözümüzde salak olarak karalıyor. Kurnazlık, pratik zeka. Evet bu ikisinden yoksunlar çünkü ihtiyaçları yok. Sistemi öğrenip o sistemle yaşamaya devam ediyorlar, sistemi farklı şekillerde değiştirme gibi bir dertleri yok, sürekli ufak hesapların peşinde beyinlerini yormuyorlar, o sebeple de sürekli savunmada yaşamıyorlar. Ben bir saat ile yarım saat arasındaki farkı bu adamlar beni nasıl kazıklamaya çalışıyor diye sorguladığımdan bana anlamsız gelirken o adamlar için öyle bir durum yok. Her şey genel olarak sisteme uygun gittiğinden, farklı şekillerde düşünme yetenekleri körelmiş.

Misal GPS aleti bozulmadığı için bozulduğunda ne yapacağını bilemiyor, yoldan birine sormak aklına gelmiyor. Ya da yolda bir tane bile araba olmasa bile, bekler o ışık yeşile dönsün diye karşıdan karşıya geçmek için. Ya da konserve açacağı yoksa, o konserve kutusunu açmasına imkan yoktur.
Ya da bir kişilik makarna pişirmesi gerekirken kocaman 6 ltlik makarna tenceresini kullanması gerektiğini düşünmesi. Çünkü makarna tenceresi o, ve o kullanılmalı. Ama bir Türk'e bunu yaptıramazsın çünkü önce içine koyacağı litrelerce suyun parasını, o su kaynaması için gerekli gaz parasını üstüne bir de geçecek zamanı hesap eder, ve hiç bir güç bir tabak makarna için o tencereyi ona kullandırtmaz, başka bir yöntem geliştirir. Çünkü beyni sürekli bu şekilde çalışmaya alıştırılmış durumda, sürekli hesap kitap yapmak zorunda. Ben şahsen küçücük bir soslukta yapıp süzme işlemini de delikli kaşıkla alıp tabağa koyma suretiyle yaptığımda bana çok şaşırmışlardı, makarnayı bu tencere de mi yapıyorsun, makarna tenceremiz var kullanabilirsin şeklinde. Bende durumu açıkladığımda onlarda benim yönteme geçiş yaptılar gerçi, o şaşkınlığın arkasından.

Tüm bunlar bu adamları salak yapar mı, bence yapmaz. Aksine bizi acınası yapar, ben şahsen beynimizin bu şekilde çalışıyor olmasına, sürekli bir yırtma peşinde koşmasına çok üzülüyorum. Yazık bize. Ve eğer biz ülkede böyle bir sistem kuramadıysak, kendi elimizle getirdiğimiz insanların bizim ağzıma nasıl edeceğini hesap edip, korunma yöntemleri geliştirip, sonra bunları akıllılık olarak adlandırıyorsak bence salak biziz.

Ama tüm bunlara rağmen gene de salak demek istiyorum ben amerikalılara çünkü warm bodies gibi bir filmde  durmadan tüm salon kahkalar atıyorsa, bir sorun olmalı.

14 Şubat 2013 Perşembe

Pasaportum karamel kaplı, takından yenmiyor, falıma da baktırdım, o sana gelecek diyor

Böyle bazı bazı, garip hareketler yapıyorum. Son San Francisco gezimde Ghirardelli çikolata fabrikasına uğramıştım, burası eski çikolata fabrikasının şimdi tourist trap'a dönüştürülmüş hali. Aynı noktaya aynı çikolata dükkanını ayrı ayrı dizmişler. (sanfrancisco konusunada bir ara girmeyi düşünüyorum) Bende hepsine girdim bu dükkanların, belki farklıdırlar diye ama hepsi aynı sonuçta hepsi Ghirardelli. Ama işin iyi yanı, her girdiğim dükkanda bir paket çikolata ikram edildi.(Ghirardelli çok gouzel, ben gene gelecek,tesekkıur) Ben de aldım hepsini cebime attım. Tabi cebteki sıcaklık gereğinden fazla yüksek olunca, o çikolatalar erimiş mi hep? Sonra ertesi gün o erimiş çikolatayı içinde karemel dolgusu olduğunu bile bile, o erimiş karemelin nasıl iğrenç bir yapışkana döndüğünü bile bile, durakta yemeye çalıştım. Derdim neydi bilmiyorum, elini cebime atıp yazda kalma çekirdekleri bulunca yapılan refleksvari bir hareketle olmuş olmalı, aa burada çikolata varmış, yerim ki ben bunu. Tabi yiyemedim her yerime bulaştı. Durun durun salaklığım burada bitmiyor. Sonra yiyemiyorum, çöp de uzak kim yürüyecek diye attım ben onu öylece açık pakette çantaya. Sonra da unuttum iki gün boyunca. Sen karemel tut, pasaport, nufus cüzdanı, artık çantada ne kadar kafa kağıdı varsa hepsiyle sarmaş dolaş ol. Sanki bal sürmüşüm her taraflarına, hey ben beni... Nasıl temizleyecem ben onları ya, o pasaportun bir ömür gideri vardı, eskidi yemin ediyorum çantanın içinde sürünmekten. (Yazar burada bakın çok geziyorum pasaportumu eskittim, ne kadar da çok geziyorum alt mesajını vermek istemiştir) Hayır ben karamel de sevmem ki, niye bu çikolatayı yiyorum, neden bu çikolata güzel geliyor? Buraya geldiğim günden beri huy değiştirdim, sevmediğim şeyleri seviyorum, değiştim ben, sevdiklerimden nefret ediyorum, ben eski ben değilim, beni ben bile bilmiyorum, evrim mi geçiriyorum?

Evrim demişken aklıma geldi ya,büyük sorularım var benim. Bir Harun Yahya değilim o yüzden sorularım teoriyi çürütme şeklinde sorulmuş tuzaklar değil, kimseyi çürütmekle işim olmaz benim, öyle merak işte, Academy of Science'ın kafamda bıraktığı sorular.( Yazar burada ise müze gezdiğini belirtmek suretiyle kültür seviyesine vurgu yapmıştır)  Biz maymundan geldiysek neden şimdiki maymunlar da insan olmuyor, ya da   belki oluyorlar da biz mi farketmiyoruz, sonuçta o evrimleşen maymun çıkıp da "abi,ben geçen yıl maymundum" demez ki.Belki gerçekten insanlar o şekilde çoğalıyordur, bir yerde bir maymun evrimleşiyordur onu alıp leylekler bacadan bırakıyordur. Ya da kullanılmayan organın işlevini yitirmesi mevzusu, şimdi insan beynini kullanmıyor ya o beyin yok olup, insan beyinsiz bir hayvana misal neden süngere dönüşmüyor. Tersine evrim diye bir şey neden olmuyor? Ataistler bunları bana açıklasın istiyorum. Ya da Miller-Urey teorisindeki gazlar, yıldırım falan nereden geldi? Bunu da biri açıklasın. Sonra yaratılış teoremiyle ilgili de kafamda sorular var din adamlarıyla tartışmak istediğim. Herkes bana bir açıklama yapsın istiyorum. Açıklama istiyorum. Bence herkes yalan söylüyor, misal belki akdenizde de dağlar kıyıya paralel değildir,hani iğne yapraklı ağaçlar yapraklarını dökmüyordu, ben burada ne kadar gördümse dökmüş hepsi, chynar (çınarın İngilizcesi budur diye inanıyorum ben) ağaçları elim kadar yaprakları var öylece duruyor, o iğne yapraklılar dökmüşler hep. Çok aldatılmış hissediyorum ben kendimi, halbuki ilk bunu öğrendiğim gün anneme gidip anlatmıştım heyecanlı heyecanlı "Anne, anne biliyor musun çamlar neden kışın yeşil? Çünkü iğne yapraklılar" diye. İğne yapraklı ne demekse, bilmiyordum gerçi de. Eski MEB bakanlarını toplayıp karşılarına geçip neden benim hayallerimle oynadınız diye sormak istiyorum. Herkesten bir açıklama bekliyorum. Çok mu çok şey istiyorum ve neden içime boydan boya jeanlere bürünmüş kıvanç kaçmış gibi konuşuyorum? Mavi de bunu açıklasın. (Yazar bu noktada ise bloguna reklam almış olup, reklam ücreti konusunda basına bir açıklama yapılmamıştır.)

HE bir de yukarı da bir yerde İngilizce kullanmışım, o da aklıma şunu getirdi. Benim ingilizce konuşmama çok şaşırıyorlar bu amerikalılar ya. Neden, çünkü ilk başta tipten yabancı olacağıma ihtimal vermiyorlar. Daha ilk kısa giriş cümlelerimde aksan yok, gayet düzgün, oradan da yakalayamadıklarından amerikalı olduğuma iyice inanıyorlar ki, konuşma ilerledikçe uzun bağlaçlı cümlelere geçiyorum ki, orada hatlar karışıyor. İnsanların yüzündeki o anlık şaşırma ifadesini yavaş çekim gözlemliyorum herkeste, o şaşkın ifadeye takılınca kurduğum cümlenin başını unutuyorum, cümlenin sonu tarzancaya dönüyor. Şaşkın şaşkın birbirimize bakıyoruz. Halbuki niye bağlaç kullanıyorsun mal, amerikalılar kullanıyor mu? Hayır tabii ki bir like tutturmuşlar gidiyor. Mesela "beni orada görünce, yüzüne şaşkın bir ifade yerleşti" cümlesini ingilizce kurmak istiyoruz ya, bir türk bunu alır, bağlar kurar, hatta abartır yerleştiye located der saçmalar falan. Deneyin kafanızda, cümle bir sürü bağlaç içerecek. Ama amerikalı kardeşlerimiz napıyor, "I went there, he was like ooooo" Cümlenin sonundaki ooo da kelime değil mimik. I was like "kahkaha atar" (çok güldüm demek istiyor.) Bu yani, he was like, and I was like. Ya da başka dedim ki cümlesi, ona dedim ki diyeceğiz, I said to him that I'm fine ama olay öyle değil işte, bak örnek hem de resimli.
Ben ingilizce öğretmeni olsam sadece bu like kalıbını öğretir, dersin geri kalanında da ünlem ve mimiklerle nasıl duygu iletilir ona odaklanırdım. Herkes oyuncu arkadaş, o nasıl bir mimik kullanımıdır, sonra da tabii ki oscar'ı amerikalılara verecekler, kıvança mı verecekler, gerçi onun bunla hiç alakası yok ama çok üsteme gelirseniz gerekli bağlantıları kurarım.
Bir de zaten ergen aksanı diye bir olay var, yemin ediyorum hiçbir şey anlamıyorum, irish aksanı onun yanında anlaşılır kalıyor.

Neyse çok uzadı bu, daha anlatacaklarım var, amerikalılar salak ve fallar konulu yazımla görüşmek üzere.

Çok mu çok mutsuz takılıyorum son zamanlarda? Peki bundan kime ne? Sana ne tabiki

Son günlerde böyle sonsuz vaktim var benim. Uykum düzenli, erken kalkıyorum ya da düzensiz bilmiyorum ama bir günü 18 saat yaşıyorum. Öyle olunca da bloga dadandım, kapat aç derken dikkat çekmeye çalışan tipler gibi oldum ama lakin ki o öyle değildir. Yazasım geliyor, buraya yazmak worde yazmaktan daha güzel oluyor. Neyse işte ben bunları yazdım ya, gel zaman git zaman, evvel zaman içinde kalmış biri soruyor neden bu kadar mutsuzsun, pişman mı oldun? Değilim diyorum, anlatamıyorum. Ya arkadaşım ben kafasının içinde yaşayan bir insanım ki, çocukken başladı bu doğuştansa, durduğum yerde bir hikaye yazar sonra ona inanırım, hüzünlenirim, film izlerken insanın ağlaması gibi. Sonra geçer gider o. Ben genel olarak mutlu bir insanım, hayatımda yaptığım tek bir pişmanlığım var, o da lisedeyken diş teli taktırmamış olmamdır.

Hatta ben bu dünyada şanslı olan azınlıktanım, ne istediysem er ya da geç - gerçi genelde hep geç ama olsun- sahip oldum, deneyip "ıgıh ben bunu istemiyorum" demek her insana nasip olmaz, okudum ben bunu istemiyorum dedim, resim yaptım ben bunu istemiyorum dedim, gezdim ben bunu istemiyorum dedim, farklı yaşadım ben bunu hiç istemiyorum dedim, çalıştım işe girdim ben bundan azcık nefret ettim galiba, istemiyorum dedim, fotoğraf çektim ben bunu istemiyorum dedim, şarkı söyledim ben bunu hiç beceremiyorum dedim,  denedim vazgeçtim, denedim vazgeçtim, gene deneyeceğim gene vazgeçeceğim,, istediğim neyse artık, taa ki bulana kadar. Çok mu kafam karışık göründüm? Karışık zaten, korkuyorum bazen evet, ne istediğimi hiç bulamayacağım diye, azcık hüzün varsa bünyede sebebi odur.

Sen iste mutluluğumu dökerim ben senin yollarına da,şimdi ben burada öyle şeyler yazarım, mutluluğumu kelimelere öyle bir dökerim kelimeler kıyafetsiz kalır, üşütürler, yazık. Hem nefret edersin benden, kıskanırsın biliyorum, okumazsın bile. Öyle hikayeler yazarım ki gerçekliğini sorgulamadan başlar nefretin mutluluğuma karşı. İşte hüznüm de öyle benim, o okudukların gerçek değil, ufacık bir gerçek kırıntısından belki, oradan çıkmış masallar bütünü. Bir şarkı sözü belki, koklamadın mı çeviri kokusunu cümlelerimde, bence farketmiş olman lazım. Tüm bunlar bir deneme belki, günün birinde ben bunu bir yerde kullanırımlar bütünü. O okuduklarının hiç bir değeri yok, ne gerçeklik anlamında ne edebi anlamda, düz yazı bile değil ki onlar, ders dinlerken defterimin kenarına karaladığım yuvarlaklar, kareler sadece. Ben ciddiye almazken hiçbir şeyi, bence siz de almayın beni, almıyorduysanız da öyle devam, doğru yol o.

Gerçi almadığını düşünüyorum, alsaydın  neyi sevip sevmediğimi sorgulamak sana düşmezdi bence, benim yerime ruh halimi inceleyip bence sen şöyle hissediyorsun da ondan demezdin, der miydin, bak bilemedim. Ama sen elindeki sınırlı veriyle bir sonuca ulaşamayacağını bir bilseydin, ulaştığın sonucun da gerçek değil senin götünün uydurması olduğunu kavrayabilseydin, ne değişirdi?, Benim için bir şey değişmezdi, belki bunu yazmazdım.

Ha ne diyordum , evet, he hü dostum, he hü ben acılar çocuğuyum, pişmanım çok, ne acılar çektim. Oldu mu? (Evet bunu da işler güçlerden duydum, hatta adamlar lan diye bir kelime uydurmuşlar, hiç duymamıştım ömrümde,onu da kullanıyorum sürekli, lan diye kelime ya düşünebiliyor musun?)

İşte tüm bu ahval ve şerait içinde yukarıdaki önermeleri ister gerçek diye al, ister uydurmuş gene diye geç git, sen bilirsin ben bilmem.


Belki ben biraz Peyton'ı özlemişimdir, belki de biraz Peyton'a özenmişimdir....

Yazarın Kişisel Notu: Uyardım kendimi, bir de eczacılık vardı, ikinci pişmanlığım olarak, buradan bakkal dediğim için eczacıbaşından özür diliyorum.Pişmanım. (Yazar dedim ya lan kendime)

13 Şubat 2013 Çarşamba

karışık / intizamsız / dağınık / düzensiz / çapraşık


Sanki hayalin sona ermiş gibi, sanki hiç bir yere varamamışsın gibi konuşuyorsun. Ağlama biraz daha dur, ağlamadan, karalar bağlamadan bir dur. Biliyorsun bazen gerçekten çabalasan dahi kaybedersin, hayat bu, bir eğlence gösterisi değil. Her yerde birileri bir şekilde geçinip gidiyor ve herkes bazı zamanlarda ağlıyor. İnsanlar birbirlerini yalancı gülümsemelerle kullanmaya devam ediyor, birisi en yakını sandığından en büyük darbesini yiyor, herkes birbirine yalan söylemeye devam ediyor, herkes biraz yalnız oradan oraya sürüklenip gidiyor, birileri kaybediyor, birileri kayboluyor, birileri düşüyor, orada bir yerde biri bunalımın dibinde ve sebebini dahi bilmiyor, hayat bir oyun değil ki, herkes sürüklenip gidiyor. Yüreğine güven, herkes bir şekilde geçinip gidiyor...

Ve herkes kalbe inanmaya devam ediyor, sanki kalp hiç yalan söylemezmiş gibi, sanki en çok aldatan kalbi değilmiş gibi!

İşte tam olarak ihtiyacım olan bu, bağ kurabileceğim, herkes benim gibi diyebileceğim bir avuntu, halime şükür. İşte tam da ihtiyacım olan bu, ta ki yeniden ayağa kalkabilecek duruma gelene kadar.

Ama...

Nereden Bileceksiniz by Ahmet Kaya on Grooveshark

Cuma ruhumun düşman işgalinden kurtuluş bayramı ya ondan

Ben buna çok güldüm, böyle deli gibi kahkaha attım, bak hala gülüyorum, durmadan gülüyorum, bir başladım gülmeye susamıyorum, gülüyorum da gülüyorum, gülüyorum da gülüyorum, çok mu çok gülüyorum ne?


12 Şubat 2013 Salı

O hayaller ki yoktular

"Açıklayamadığım bir sebepten ötürü, elimde anahtar tam kapının önüne gelmişken, tam elde etmiştim ki,  sonrasında her şey üzerime yıkılmaya başladı, hiç beklenmedik bir anda her şey yerle bir oldu. Peki ya şimdi?"

"Zaferine ulaşamadan, deniz kumundan inşa ettiğin hayalin gözlerin önünde birden yerle bir oldu, evet, ve sen şimdi son kalene gideceksin. Karşında duran bu enkazının üstüne basarak, ayaklarını parçalayarak o son sığınağa doğru ilerleyeceksin. Ama bu sefer yanında en azından bir tane bile destekçi bulacağını sanıyorsan büyük yanılgıdasın, sadece yaraların olacak seninle gelen. Bundan iki yıl sonra o son kalenin kapısının önüne vardığında karşına geçip eğlencelerin en büyüğünü yaşayacağım sen her şeyi kaybederken. Evet kaybedeceksin, son cephen yenilgilerinin en görkemlisi olacak. Elini uzatacaksın bir fatih edasıyla son kalene doğru, fethettim sanarak, ama elin sadece boşluğa ulaşacak. Ah tanrım işte o an, ömrümde gülmediğim gibi güleceğim. Aptal, o hayaller ki yoktular, onlar ki beyninin sana oynadığı en büyük oyundu. Ve böylece son sığınağını da kaybedeceksin, yıkımın öyle acınası olacak ki belki merhametiyle ün yapmış tanrı acır sana, merhamet eder, um ki öyle olsun. 
Ah zavallı şey, aslında sadece onlardan biri olmak istemiştin, aralarına karışmak,onlar gibi olmak.."

"Hayır, asla istemedim, kim neden böyle bir şeyi istesin ki?"

"Sus, sen beceriksiz, tembel bir yalancıdan başka bir şey değilken, neden dediklerini ciddiye alayım? Sadece normal olmak istemiştin ama onlara uyum sağlayamadığın için kendine bu hayalleri yarattın. Kendine bir masal yazdın, kralı oynamaya başladın onlardan biri olamamak sanki kendi asil kaderinin sonucuymuş gibi. Olmayan gücünle hayali kaleleri fethetmeye kalktın, bir Don Kişot bile değilken hem de. İki yıl sonra, bundan tam iki yıl sonra gerçekleşecek o en büyük yıkımın. Sonrası sonu beklemek olacak, tabi dayanabilirsen, dayanamazsan da ne yapacağını biliyorsun, tabi yapabilirsen."

"Halbuki her şey gerçek olabilirdi, benimki de herkesinki gibi sadece bir cennet hayaliydi.Bir şarkı dinlersin, bir rüya görürsün... öyle bir şeydi."

Cold Play - paradise by Coldplay - Paradise on Grooveshark

9 Şubat 2013 Cumartesi

Hey dostum karnın mı acıktı yoksa?


"Önüne her imkanı sunduk,ne istediysen aldık, bilgisayar, telefon, televizyon, ne derdin var anlamıyorum ki?"

"Anne sizin zamanınızdaki gibi değil, deniyorsun biliyorum ama anlamana imkan yok, benim gibileri anlamana imkan yok. Sizin önünüzde sadece bir pasta vardı, sizin için uygun görülmüş biriyle evlenecektiniz, bazı şanslılarınız belki sevdiğiyle, bazılarınızsa bonus olarak  işe girecektiniz ve iş dediysem masa başı bir iş işte, işin iyisi kötüsü olmaz. Önünüzdeki pasta tek çeşitti, düğün pastalarınız gibi, ne çizkek, ne tart bilmezdiniz, o yüzden başka türlüsünü hayal bile etmezdiniz.  Sadece bazılarınızın pastası süslemeli, bazısı sade, bazısı az kremalı ama hep aynı pasta.
Fakat biz, öylemiyiz? Önümüze milyonlarca çeşit pastalar dizilmiş, bak burada makaron var, bak burada çilekli tart var, bak burada blueberry pie var, bak burada bu var,şu var, o var, milyonlarca çeşit, rengarenk ışıklı camekanların arkasında parlamakta. Ha birde yaş pasta, ondan da var. Bunların hepsini gözümüze sokmuş durumdalar ve istediğini alabilirsin ama makarona ulaşman için şu dağı tırmanman lazım, meyveli tart şu denizin aşarsan arkasında, hepsine ulaşabilirsin ama kanatlanıp uçman gerekli belki, belki büyük gemilere ihtiyacın var, ne kadar da güzeller yeterli paran var mı alacak? Ama bak hemen önünde yaş pastan, diğerleri sadece bir görüntü sana sunulmuş olan, sadece bu, eğer diğerlerine ulaşmak istiyorsan insanüstü çabalarla gidip almalısın ama boşa uğraşma uğraşırken mahvolacaksın.
İşte tam olarak böyle bir sahne, milyonlarca seçeneğin içinden, ulaşılabilir gözükmesine rağmen bir ufuk çizgisi gibi imkansız olan bir sürü seçeneğin içinden, sadece önüne konmuş en gösterişsiz, en sıradan, en yavan olan yaş pasta. Sadece onu yemeye hakkın var.
O yaş pastayı bazısı kabullenip yiyor, hem de seve seve, halinden mutlu, damak zevki sonuçta, mutlu insanlar onlar. Bazısının olanakları var, ya çok çabalıyor, ya da destekler alıyor diğer pastalara ulaşıyorlar, mağrur ve mutlu insanlar onlar. Geriye benim gibi zavallılar kalıyor, ne o yavan pastayı görüyor gözü, ne de diğerlerine ulaşmaya gücü yetiyor. Çabalıyor, tırmanırken kafayı gözü yarıyor, litrelerce tuzlu su yutuyor, etrafı kıra döke, başkalarının ve en çok da kendi canını yakarak yırtınıyor. Ya da istemiyorum işte hiç birini deyip küsüp bir köşede ağlıyor, tüm o manzaraya sırtını dönüp, kolları göğsünde.
Tam unutacakken biri çıkıp meyveli tartı gözünün önüne sokup istersen ulaşabilirsin, yapanlardan bir farkın yok, çabalamalısın diye itekliyor seni arkandan. Eğer hayal edersen istediğin her şeyi elde edebilirsin, çözüm sensin diye süslü cümleler koyuyor önüne. Kalkıyorsun yapabilirim sanıyorsun, gene deniyorsun, affedersin yırtıyorsun bir yerlerini ama bırak elde etmeyi yaklaşamıyorsun bile. Ve tüm ömrü aç biilaç heder edip gidiyorsun, bilmiyorsun ki o süslü pastalar senin için değil.
Ayakta durma yetisinden mahrum bir insana, maraton şampiyonluğu hayalleri kurduruyorlar anne, çabalıyorsun zar zor ayağa kalkıyorsun ama bu seferde ilk adımında düşüyorsun. Sonra ilk adımını atıyorsun ama daha zar zor yürüyorsun. Çabalaya çabalaya tam koşmayı öğreniyorsun ki yarış çoktan bitmiş, hep boşa uğraşıyorsun. Halbuki mutluydun oturduğun yerde, bırak koşmayı, ayağa kalkmaya bile ihtiyacın yoktu, mutlu olabilirdin o oturduğun yerde, bilmeseydin başka seçeneklerin olduğunu.
Anne keşke görmeseydim diğerlerini, ben şimdi ne elimdekiyle yetinebiliyorum, ne kendime yetebiliyorum, ne de istediklerime yetişebiliyorum. Büyük hayallerim büyük mutsuzluklara dönüşüyor, her yenilgimde daha çok hırslanıyorum. Hep daha fazlasını istiyorum ama elimdeki sıfır olunca çarptığım her şeyi sıfırlıyorum, asla daha fazlası olmayacak biliyorum.  Ama anne asıl siz mi şanslısınız, yoksa biz mi onu bir türlü çözemiyorum. "
İşte tam bunları demek istedim, gözlerinin içine baktım, sundukları imkanlar karşısında ezildi boynum, dik duramadım. Başım yerde sustum. 
Zaten bunları desem alacağım cevap "Pasta istiyorsan onu da yapıyım ben sana" olurdu.
Sonra kendi kendime kızdım"Yaptığın benzetmeye sıçıyım, pasta ne allah aşkına, pasta ne lan" 

Not: Yukarıda anlatılan olaylar tamamen hayal ürünü bir taslağın hayal ürünü bir parçasıdır, yaşanmamıştır.

7 Şubat 2013 Perşembe

Kalktım, bana kek yaptım

Efendiler biliyorsunuz benim bu Lane'ın ne kadar ruh hastası olduğunu önceki yazılarımda anlatmıştım. Şimdi ben kıza böyle az biraz uyuzum, ama öldürecem ben bunu, gerizekalı, mal şeklinde değil de, varlığıyla yokluğu farketmez şeklinde. O yüzden son zamanlarda ben bunu görmezden geliyor, adam yerine koymuyor, böcek yerine koyuyor- yok la abarttım- yani kısaca sallamıyordum. O kadar abartmıştım ki mutfakta, ya da evin bilimum köşelerinde dek gelişlerimizde bu bir şeyler anlatmaya başlıyor, lafının ortasında boş boş bakıp cevap bile vermeden çekip gidiyordum hatta geçen de ömrümde ilk defa birine trip attım o da Lane oldu. Bu arkadaşlarını çağırmış parti gibi bir şey yapacakmış ama bana bir gün öncesinden haber veriyor ki bu olay haftalar önce karara bağlanmış. Şimdi eskiden olsa hiç sesimi çıkarmazdım ama ben buna baya söylendim niye son anda haber veriyorsun diye, atar yaptım falan. Kendi kendime şaşırdım.

Tüm bunlardan sonra deveye diken atasözünü doğrular biçimde bizim bu Lane bir meleğe dönüştü. Bir yere giderken çağırmalar, sevimli sevimli konuşmalar, allahım sanırsınız dünyada benden daha çok sevdiği arkadaşı yok.



İşte böyleyken durumlar, geçen geldi, hadi cheesecake yapalım diye. Bende daha fazla kıza köpek gibi davranmanın bir mantığı yok diyerekten gittim yanına. Ben sanıyorum ki adam gibi bir tane cheesecake yapacağız ama öyle değilmiş işte o. İki tane çizkek, iki tanede pumpkin pie yapacakmışız. Napıyorsun lane, kim yiyeyecek onları dedim, yumurtaları varmış kullanmazsa son kullanma tarihi geçecekmiş. Neyse sen bilirsin dedim, halbuki de geçince de yeniyor o yumurtalar ölmüyorsun şahsen denedim ama diyemedim tabi bunu. Neyse yukarıdaki gördüğünüz sonuca ulaştık, çilek ve blueberry ile süsleyerekten. Yalnız bu blueberries yani namı değer yaban mersinlerinden neden Türkiye'mde satmıyorlar, çok süper bir şey çünkü, özleyeceğim şeyler sıralamasında ikinci geliyor tortilladan sonra. Çizkek'in, kendi yaptığım bir şey olmasına rağmen, tadı da gayet başarılıydı ama bizim Türkiye'deki çizkekler galiba peynir yüzünden çirkin oluyor, çünkü burada krem peynir,(bizdekinden farklı) kullanırlarken biz labne kullanıyoruz ve o yoğun bir peynir tadı veriyor, yada bilmiyorum. Neyse.

Daha sonra pumpkin pie olayına geçtik. Bunun içine de bir sürü bir şey, baharatlar koydu ama ben ilgilenmedim. Bir condensed milk diye bişey koyarken ben merak ettim, çünkü biz bilmeyiz onu, o ne ki diye. Mal demesin mi korkma içine domuzlu bir şey koymuyoruz diye. He bende onu merak etmiştim, malım ya. Ben de cevap verdim "haa öyle mi bende domuz sütü sanmıştım zaten onu" diyerek alaycı bir sırıtışla ekledim. Bu konuşmanın amacı neydi, kim kime laf soktu, kim kimle alay etti anlamadım valla anladıysanız siz söyleyiverin. Taktı gerizekalı domuz olayına, sürekli ne zaman yemekle ilgili bir şey olsa lafı domuza bağlıyor ki, ben öyle etrafta domuz yemem diye dolaşan bir insan da değilim ki, sadece boston'a giderken sormuştu yemediğin bir şey var mı diye o zaman söylemiştim o yani, daha da ağzımı açmadım geldiğim günden beri domuz konusunda. Valla uyuzluğuna yapmıyorsa neyim? Sonrada yahudi arkadaşının dolabına yumurtayla tavuğu bir araya koymadığını, iki buzdolabı olduğunu dalga geçerek anlattı. Amerikalının da ırkçısına dek geldik, iyi mi?

Mal ben sana laf atıyor muyum hiç, hem İsa'ya inanmıyorum diye dolaşıyorsun, hem boynunda haç taşıyorsun, hem de iki lafından biri ben katolik irlandalıyım. Zaten neden sürekli din muhabbetinin ortasında buluyoruz kendimizi onu hiç anlamadım.

Neyse belki de ben uyduruyorumdur, sadece kibar olmaya çalışıyordur, anlayışlılık yapıyordur.

Neden anlattım tüm bunları, çünkü bir kıssadan hissem vardı.Bu hikayenin kıssadan hissesi insanlara köpeklermiş gibi davranın ondan anlıyorlar olacaktı, ama koptuk gittik domuz sütüne.

6 Şubat 2013 Çarşamba

Out of my reach but always in my eyeline now

Hani herkes yapar ya (hatta daha yeni esra yapmıştı) böyle şarkılardan medet umarsın, sıradaki şarkı bana gelsin misali. İşte bende böyle Django izlemişim, (ki süper film bitmek bilmedi ama süperdi, filmin her yerinden tarantino akıyordu), otobüste uyku ile uyanıklık arasındaki o ince çizgide takılıyorum, o sırada ne olacak benden ya, ne olacam ben ya diye merakla, notaların gücü adına diyerekten bastım empiüç pileyırımın nekst düğmesine. Duyduğum şarkı karşısında bu kadar olur dedim sustum. Suratıma soğuk su serpilmiş gibi uyandım, her kelimesi mi ya, böylesine de hiç denk gelmemiştim. Gene Keane yaptı yapacağını.

I'm waiting for my moment to come /I’m waiting for the movie to begin /I'm waiting for a revelation /I'm waiting for someone to count me in /‘Cause now I only see my dreams /In everthing I touch, feel the cold hands on /Everything that I love /Cold like some, magnificent skyline /Out of my reach but always in my eyeline now /

We’re tumbling down /We’re spiralling/Tied up to the ground /We’re spiralling 

I fashioned you from jewels and stone /I made you in the image of myself /I gave you everything you wanted /So you would never know anything else /But everytime I reach for you /You slip through my fingers /Into cold sunlight laughing at the things /That I have planned /The map of my world gets smaller as I sit here /Pulling at the loose threads now 

We’re tumbling down /We’re spiralling/Tied up to the ground /We’re spiralling 
When we fall in love /We’re just falling /In love with ourselves /We’re spiralling

Did you wanna be a winner? /Did you wanna be an icon? /Did you wanna be famous? /Did you wanna be the president? /Did you wanna start a war? /Did you wanna have a family?/Did you wanna be in love?/Did you wanna be in love?

I Never Saw The Light/I Never Saw The Light/I Waited Up All Night/But I Never Saw The Light

Spiralling by Keane on Grooveshark

5 Şubat 2013 Salı

Bu kıza kadar

Abi bayılıyorum, ölüyorum ben buna, sebep sebep sebep işte onu bilmiyorum ama ağzından çıkanla kulağımın duyduğu yok.

 

4 Şubat 2013 Pazartesi

Dog is Dead

Maybe I am too old, cause this seems far too new for me...Maybe you are too young to see this all come true

HANDS DOWN by DOG IS DEAD on Grooveshark

Yalnız biri için gayet hoş vakit geçiriyorsun

Günlerden herhangi bir gün, güneşin sabah doğup akşam battığı, saatlerin dakikalardan, dakikaların saniyelerden oluştuğu, ayın şeklini anımsamasam da ki zaten fark yapmaz, gökyüzünde takılmaya devam ettiği bir gün, neyse ne işte, bir önemi yok. İşte böyle bir günde aldım kendimi karşıma. Sordum.

"Ne istiyorsun, söyle bana, gerçekten ne istiyorsun?"

Cevap "sadece uyumak istiyorum."

"Uyumak mı, daha ne kadar uyuyacaksın, ne istiyorsun, bana söyle, onu yapalım."

"Ne dersem deyim sen şu an kalbinde hissettiğini yapacaksın, çünkü sen kararını vermeden asla soru sormazsın. Kararını verdin ve şimdi sadece kararın doğru diye onaylamamı bekliyorsun. Kararın doğru mu değil mi bilmiyorum ama ne karar verirsen ver hep mutlu olacağız. Farklı senaryoların aynı mutlu kahramanı. Ama sorduğun için söylüyorum, ben sadece uyumak istiyorum."

"Artık uyuma!"

"Benden nefret ettiğini biliyorum ama aynı şekilde ben seni seviyorum."

Sustum ve ben susarken o ekledi.

"Biliyorsun, bu yaptığın hiç sağlıklı değil."

"Ne?"

"Bu işte, benimle başkasıymışım gibi konuşman. Bence artık buna bir son vermeliyiz, sen benden farklı değilsin ve ben senin her düşünceni onaylayan bir yankıdan başkası değilim. Sen sadece uyumak istiyorsun. O zaman dön ve uyu, uyuyalım. 
Rüyalar için, bir sefer daha. "

Uyudum.

Başka bir gün ve yolumda hiç bir engel yok.

Nothing in My Way by Keane on Grooveshark

3 Şubat 2013 Pazar

Tren Garı

Tren bekliyorum, yorgunluktan ölmüşüm başım ağrıyor, oturduğum yerde kimseyi fark etmiyorum bile. O sıra bir gürültü duydum, bir zenci kadın ilerleyerek arkadaki kocasına kızıyor, anlamadım sebep ne kavga değil de hani aile içi tartışma, hatta tartışma da değil böyle yüksek sesli her evde olan atışma şeklinde. Neyse bu zenciler zaten sürekli bağırarak konuştukları için pek de sallamadım. Sonra kadın önümden geçerken görüntüye takıldım, ama takılınmayacak gibi değil, ben ömrümde böyle bir şey görmedim, bir daha da göremem eminim. Biliyorsunuz ya da bilmiyorsanız da öğrenin bu zenci ablaların popo kısmı hep bir kardashian kıvamında oluyor, sonuçta gen haritalarına öyle kodlanmış demek, istisnai vakalar hariç hep öyle. Ama bu gördüğüm görüntü bambaşkaydı. Sanki poposunun bir lobuna bütün olarak kim kardashianı, diğer lobuna da jenifer lopezi yerleştirmiş bir de tutmuş bunları madmen'in kızıl Joan Harrisiyle çarpmış. Hatta o derece ki, o poponun kendine ait bir uydusu var, etrafında dönüyor. Ve hatta o derece ki o cismin kendi evrenini oluşturduğuna inandım. Hatta düşündüm belki bizim dünyamızda başka evrende yaşayan bir canlının poposudur.

Şaşırma işini ve evrenin varlığıyla ilgili düşüncelerimi geldikleri gibi def etmiştim ki, banka oturan bir amca diğer daha yaşlıca amcaya laf attı, eve gidince kadın adama gününü gösterecek, yandı zavallı adam diye, tanımadığı bir adamla hemen önünde duran karı kocanın dedikodusunu yapmaya başladı. Bir şaşkın ifade gelip yüzüme yeniden konuverdi, şaşırmalara doyamadım. Hayır, biliyorum dedikoducu bir milletsiniz, öyle önünüzden yürüyen insanın saçındaki tokaya kadar alaya almada bir türkten aşağı kalır yanınız yok. Ama adamlar duyuyor seni be amca, insanın yüzüne yüzüne dedikodu yapılır mı, böylesini de hiç görmemiştim. O banktan bu banka bağırıyor, çirkef sıçratacak üstüne haberi yok. Neyse ki adamla kadın ya cidden duymadılar ya da umursamadılar, kavgalarını şakalaşmaya vurup gülerek uzaklaştılar.
Amca sıkılmış, banktaki diğer amcaya başladı ben işte constructerlık yapıyorum, yani türkçesiyle ameleyim diye anlatıyor, bir de seni sıkmıyorum demi dude diye de arada dinleyicisinin nabzını da yoklamaktan geri kalmıyor.

Bir kaç dakika geçti geçmedi bu seferde elinde bir bisikletiyle genç bir bayan önümüzde ilerlemeye başladı. Üstünde beyaz harem pantolon dedikleri, benimse alaaddin pantolonu diye adlandırdığım paçaları büzgülü bol pantolon işte, ondan giymiş. Altında topuklu bir ayakkabı, gayet spor, şık ve oryantalist bir tarzı vardı. Galiba hintliydi ama emin olamadım hava karanlık olduğundan. Amca başladı bu seferde yan banktaki amcaya bağıra bağıra, ne güzel tarzı var, pantolonun paçalara inişi, ayakkabıyla buluşmasındaki uyumu, kadın çok güzel diye anlatmaya. Vallaha da tam olarak bu cümleleri kullandı, bende bunları duyunca bir amcanın kıyafet hakkındaki bu yorumları ilginç geldi. Ama daha sonra ekledikleri akıllara ziyandı. Çok güzel vucudu var, vov she is smoking hot. Hayda yüzyıllık amele klişesini buraya da taşıdınız ya. Bekledim is that all yours diye bağırsın diye ama en azından o kadarını yapmadı, neyse işte.

Tam bunlar olurken bir genç de tam önümüzde balgamını diğer balgam kolonisinin  yanına bırakıp geçip gitti.