Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Accidentally in Love

Bu şarkı benim için çok önemli, hayır aşık falan değilim, ben sadece kendime aşığım (ileride bir narsist tespit ettik komutanım!) ama duyunca gerçekten aşık olmuşum gibi hissediyorum, oynayasım geliyor, kuşlar böcekler modu aktive ediliyor içimde bir yerlerde. Bir bu şarkı, bir mezdeke,yıllar içinde uzun çabalarla oluşturduğum, soğuk, suratsız, sakin imajımı yerle bir ediyorlar, tüm karizma gidiyor. Ama ne yapayım, çok seviyorum ulan!

Counting Crows''un diğer şarkılarıda süper bu arada, hiç bir şarkı bu şarkının yerini tutmasa da, tavsiye ederim.

Yalnız bir HD videosunu bulamadım, internetin ermişleri kendilerinden utansınlar, 21.yy'da bu kadar ilkellik olmaz.


19 Mayıs 2013 Pazar

Yemekle oyun olmaz!

Yemeye kıyamam ki ben bunları, chewbacca bile var ama özellikle prinç yumoş ayısı fevkalade olmuş...






Dahası için buraya

14 Mayıs 2013 Salı

Paronaya Günlerim

Son bir yıldır içine atlamadığım duygu kalmadı; endişe, heyecan, umut, umutsuzluk, özgüven, mutluluk, gurur.... Bu dönem ki duygumuz da korku. Öyle bir korku ki misal; bir civciv olsam kafama yumurta geçirip annemin totosunun altına saklanırdım. Gerçi civcivle özdeşlecek yaşı geçtik ama tavuk olsam gene o yumurtayı kafama geçirip gene gider annemin yanına, sığışmaya çalışırdım. Ama lanet olsun ki insanım, ve kafaya geçirilmiş bir yumurtayla en fazla psikiyattiste gidebilirim.

İnsanı hayvandan ayıran en önemli şeylerden biri de bellek galiba. Ben sanmıyorum ki, bir tavuk sabah kalksın, komşu kümesteki çilli horoz dün bana ters baktı diye düşünsün. Büyük ihtimalle her sabah sıfırlanmış bir bellekle uyanıyor, belleğinde sadece hayatını devam ettirmesi için gereken bilgiler ile. Başka bir şey değil, ama ne yazık ki insanın böyle bir şansı yok. Sürekli yeni bilgiler, anılar, hatıralar sarmış dört bir yanımı, baktığım her şey de izin duruyor..... Neyse ne, diyorum ki bellek işte. Hiç kimsenin işine yaramayan bir bellek, bende de var. Sabah uyanıp sadece besin bulmayı ve üremeyi düşünmüyorum. Gerçi besini sabah akşam, gece gündüz düşünüyorum, aklımdan hiç çıkmıyor, yani düşünmüyorum dediysem sadece onları düşünmüyorum. Bellekteki eski bilgiler işleniyor, yerine yeni bilgiler geliyor, bilgiler işlemden geçtikçe değişik ihtiyaçlar açığa çıkıyor falan filan.....Şimdi benim bu bellekteki her şey de, gök kuşağı renklerinin birleşip beyazı oluşturması gibi, o bilgiler de, birleşip korkuyu oluşturuyor. Sadece korkunç bir korku... (edebiyata gel)

Gelecek korkusu, aç kalma korkusu değil bu. Sevdiğim insanların hayatını mahvetme olasılığım karşısında hissettiğim korku. Misal bir gün arabayla giderken birini öldürebilirim, bir kavgaya karışabilirim ve birşeyler olabilir, ne bileyim çantamın içinden uyuşturucu çıkabilir, biri ben fark etmeden koyduysa demek, bana göre haklı ama kanuna göre illegal bir şey yapabilirim, bir gün bir kitabın yasa dışı olduğuna karar verebilir insanlar ve evimi basıp yasa dışı bir kitap bulabilirler, internete ya da bir yere başkalarının hoşuna gitmeyen bir şeyler yazabilirim, isim karışıklığından dolayı kendimi milyonlarca liralık borcun içinde bulabilirim, işe girersem yanlış bir karar ve imza sonucu gene milyonlarca liralık borcum olabilir,  bir gün çıldırıp bir banka soyabilirim,  azcık işe yarayım diye örgütlere üye bir marjinal olabilirim... Çok mu abartıyorum, olmaz mı? Bir gün bilişim suçu altında 5 yıl hapis ile karşılaşamaz mıyım?  "Anne ben korsan oldum!"
Belki olmaz ama kimse bana bunun yüzde yüz garantisini veremez ki. Twitter'a yapılan yorumundan başı hukukla belada bir sürü insan var. tüm bunlar sonucunda da maddi ve manevi, hapis olsun tazminat olsun yasal sonuçlarla yüz yüze bırakabilir.
Hiçbir şey olmasa hapşırırken beyin kanaması geçirip ölebilirim.
Çok ağır bir hastalık geçirebilirim.
Ya da berbat bir insanı hayatımıza sokabilirim, bir hayatı mahvetmek için bir insan yeter de artar bile.
Daha yazmaya bile korktuğun neler neler...

Sanmayın ölümden, beladan korkuyorum. Cezam neyse yatarım, öleceksek de ölünecek işte sonuçta, ne fark eder. Ama şu fark eder ki, bu saydıklarım benden çok annemi etkiler, annemin mahvolması ailedeki geri kalan herkesin hayatını berbat hale getirir ve bu beni deli gibi korkutuyor. Sağlıklı bir düşünce değil, tamam, kabul ediyorum. Hatta o saydıkların hepsi sana bağlı, akıllı durursan hiçbir şeycik olmaz, az aklını kullan korkmak yerine diyorsunuz. Ama işte, bana o beyin denilen organın kullanma kılavuzunu vermemişler, ya da vermişseler de ben onu yemişimdir kesin, sonuç el yordamıyla ancak bu kadar kullanabiliyorum, bu günlere gene iyi gelmişim. Size saçmalık gelse de yukarıda saydığım her şeyi yapma olasılığım var benim.Hatta ben hiç bir şey yapmasam da bu saydıklarımın beni bulma olasılığı var, düşük de var işte.

İşte ben de sevdiğim insanların benden dolayı zarar görmesine katlanabileceğimi sanmıyorum ve böyle şeylerin olasılık olarak bile var olması beni çıldırtıyor. Hiç bir hata yapmaya hakkım yokmuş gibi hissediyorum, giderek etrafım sarılmış, her hareketim kayıt altında bir nazi almanyasında gibi hissediyorum. Sanki bir yerlere saklanırsam başıma bir şey gelmezmiş gibi, hiç evden çıkmasam misal? Evde otururken bir aracın altında kalıp ayağımı kaybetmem belki böylece de kimse bana bakmak zorunda kalmaz hem. Kimseyle görüşmezsem, kimsenin bir zararı dokunmaz sanki? İnterneti de kapatıp iletişim yollarımı da kesersem, aptalca bir şey yapamam bence. Off Allah'ım insanlar yeter ki bana dokunmasınlar, benden bir şey istemesinler. Ben yatağın altına saklanayım. "Ben aslında yokum, yokum ben, dokunmayın bana!"

Lan ben annemin benim yüzümden utanması olasılığından bile korkuyorum; vicdan azapta, vicdan azapta, ta ta ta...
Bakma hacı öyle geyiğe sarmış gibi yaptığıma, valla çok korkuyorum.
N'olacak bu kızın hali? Çok bozdu, çook....
Ney, saçmaladım mı iyice?
Ya bi yürü git ya, ben burada korkuyorum diyorum, sen bana saçmaladın diyorsun!

13 Mayıs 2013 Pazartesi

The Borgias

1492 yılında Papalık makamına oturmuş Rodrigo Borgia ya da tarihte bilinen papalık ismiyle namı diğer Papa VI. Alexander'ın papalık dönemin de, yaptığı yolsuzluklar, güç  ve para elde etme ve koruma hırsı, ailesini kayırması... gibi bir sürü entrikalarının anlatıldığı 2011 yılında başlamış bir dizi The Borgias. Dizi de o dönemin entrikalarını Borgia ailesinin gözünden izliyoruz. Tudors gibi, Muhteşem Yüzyıl gibi yatak odası entrikalarına odaklanmak yerine,  bu dizide dönemin siyasi entrikalarına ve karakterlerin kişilikleri hakkında bir hikaye anlatmaya odaklanmışlar. Her ne kadar tarihle birebir örtüşmese ve bazı yanlışlıklar içerse de (bkz. Cem Sultan) gerçekten insanı tarihi açıdan bilgilendirdiği söylenebilir. Hatalarına rağmen genelde tarihle uyumlu gidiyor ve en azından açıp araştırma ihtiyacı duyuyor izlerken insan. Benim için en başarılı tarihi dizilerden birisi. Papanın iki oğlu Cesare ve Juan, kızı Lucrezia'nın hikayedeki yeri, İspanyol papadan nefret eden, İtalyan aileleri Sforza, Medici ailelerinin Borgia ailesine açtıkları entrika dolu savaş ile de dolu dolu bir senaryo var.

Konu özellikle de papa'nın oğlu Cesare Borgia'nın etrafında dönüyor. Cesare Borgia tarihi açıdan çok önemli bir kişilik. Babası tarafından daha 18 yaşındayken Kardinal yapılmış, merhametsiz, ailesi  ve çıkarları uğruna yapmayacağı kötülük olmayan, hırslı, yakışıklı, cesur, erkek kardeşini öldürmüş, kız kardeşiyle ensest ilişki yaşadığı iddia edilen bir insan. Machiavelli'nin Prens adlı eserindeki merhametsiz prensin ta kendisi.

Ayrıca çok da ilginç bir durumu var kendisinin Hristiyanlık tarihi açısından. İddialara göre şu anda dünyadaki İsa tasvirlerinin Cesare Borgia'nın model olarak çizilmesiymiş. Bilindiği üzere İsa Ortadoğu'da dünyaya gelmiş,İsrailoğulları'ndan bir peygamberdi ve fiziksel özellikleri bakımından doğduğu coğrafyanın genetik özelliklerini taşımaktaydı. Yahudiler ve Araplar gibi, esmer tenli ve koyu renk göz ve saçlara sahipti. Ancak Haçlı seferleri döneminde Haçlı askerlerinin, doğuya düzenledikleri seferlerde bu bölgedeki insanların İsa'ya benzerliğinden olumsuz etkilenmemesi amacıyla, Papalık İsa figürünü değiştirme kararı almış. Bunun için de o dönem papalık koltuğunda oturan Rodrigo Borgia, biricik oğlunu yeni İsa modeli olarak kullanmıştır. Şu anda dünya da kullanılan resimler ve figürlerin, yani açık kumral, mavi gözlü Avrupai genetik özelliklere sahip, İsa resimlerinin kaynağı  Leonorda da Vinci tarafından çizilmiş Cesare Borgia modelli resimdir. Papa tarafından eski esmer İsa resimleri de yok edilmiştir. Ha bir de eklemek gerekirse, bazı kaynaklar tarafından Leonardo Da Vinci'nin Cesare Borgia ile eşcinsel ilişkisi olduğu da iddia edilmektedir.Kıskançlık sebebiyle kardeşini öldürmüş, kız kardeşiyle ensest ilişkisi olan, eşcinsel ilişki yaşadığı iddia edilen bir insanın resmine, İsa resmi diye yüzyıllardır Hristiyanların ibadet etmesi gerçekten çok ilginç.

Ama dizinin oturup da Borgia ailesini kötülemek gibi bir derdi yok. Olayları onların gözünden anlatıyor. Ama onları temizlemek gibi bir derdi de yok. Ne olduysa aktarıyor, karakterleri tüm kötü ve iyi yanlarıyla işliyor. Özellikle Cesare'nin birinci sezondan üçüncü sezona kadar karakterindeki değişiklikler, olaylarla kişiliğinin değişmesi ve gelişmesi çok başarılı bir şekilde işlenmiş. Ayrıca Cesare'yi oynayan Fransız asıllı Kanadalı aktör François Arnoud gerçekten çok başarılı. Kendisini normal de o kadar etkileyici bulmasam da canlandırdığı Cesare karakterine  aşık oldum, itiraf ediyorum. Bir dönem etrafta Çezıriii Booğciya diye dolaşmadım değil, Sezarın hakkı Sezara, o nasıl bir karizma isim öyle.


Sonuç olarak dizinin şu an 3. sezonu devam ediyor ve siz hala izlemediyseniz çok şey kaçırıyorsunuz. Görsellik ve dekorlar süper, Jeremy Irons var, oyunculuklar, senaryo her şeyi ile çok başarılı. Bence bir an önce izlemeye başlayın.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Cinler - Dostoyevski

Dostoyevski'nin Cinler romanı, bir çok kişi için en büyük siyasal romanlardan biri olarak adlandırılmaktadır. Benim için ise, ilk defa bir Dostoyevski romanındaki bütün karakterlerinden nefret ettiğim,tüm o cinli karakterlerinden nefret ettiğim, yaşlı, yapmacık ve kırılgan bir adamla kendi yansımamı gördüğüm, insanların siyasi güç için, amaçları ve inançları ne kadar asilce olursa olsun, başarıya ulaşmak adına, amaçlarının zıddına, ne kadar hayvanlaşabildiklerini tekrar gördüğüm rahatsız edici bir roman oldu. 1872 yılında Rusya'da yazılmış bir romanın, 2013 Türkiye'sinden hiç de farklı olmadığını gördüm. Batılılaşma sevdası, devrim,  kendi inançlarından ve geleneklerinden nefret etme, kargaşa yaratarak başarıya ulaşma çabası, aydın diye geçinen kesimin yapmacıklığı, cahil halkın sorgusuz sualsiz kitleler oluşturup fanatikçe bir görüşün etrafında yuvalanması, varlıklı ve muhafazakar kesimin bilgisizliği ve kayıtsızlığı, elindeki güç ile her hakkı kendisinde görmesi, şımarıklığa varan hareketler ile zevk ve lüks içindeki asalakça yaşamı.... Tüm bunları anlatırken asla taraf tutmuyor Dostoyevski, hangisinin tarafında olacağınız tamamen size kalmış. Ben hiç bir tarafı tutamadığım için belki de bu kadar rahatsız oldum. Ama tüm bu rahatsız ediciliğine rağmen, benim için en kıymetli eserlerden biri oldu. Tüm bu siyasal görüntüsüne rağmen kitap oldukça akıcı, sıkmadan ilerleyen, merak uyandıran bir konuya da sahip, eklemeden geçemeyeceğim. (Tek sorun çevirinin kötü olmasıydı, daha iyisi var mıdır bilmiyorum ama İletişim Yayınlarının  Ergin Altay'ın çevirisi ile bastığı bu versiyondaki çeviri beni bazı yerlerde çok rahatsız etti. )

Ama kitabın en güzel özeti Orhan Pamuktan gelmiş; "Ben Cinler'i Avrupa'nın kenarlarında, merkezden uzak, Batı hayalleri ve Allah'ın varlığı-yokluğu bunalımları içerisinde yaşayan radikal aydınların saklamak istedikleri utanç verici sırlarını haykıran bir kitap olarak gördüm hep"

****************

 "Geçen yüzyılın toplumunu, insanları yeren bir İngiliz romanında Gulliver diye birisi, boyları ancak sekiz on santim olan cücelerin ülkesinden döndüğünde kendini dev insanı görmeye öyle alışmıştır ki, Londra'nın caddelerinde dolaşırken çevresindekileri hala küçük yaratıklar, kendisini de dev sanır, yanlışlıkla ayağının altında kalıp ezilmesinler diye kaldırımda yürüyen insanlara, caddeden geçen faytonlara yana kaçmaları, kendilerini korumaları için elinde olmadan bağırır. Böyle bağırıp çağırıyor diye eğlenirler onunla, ağızlarını bozarlar kentliler, yontulmamış arabacılar kırbaçlarını indirirler Dev'in suratına. Ama hakça bir şey mi bu şimdi? Alışkanlığın kişiye yaptıramayacağı şey mi vardır? Bir kez alıştığı bir şeyi kolay kolay bırakamaz kişi."

"Kahrolasıca o an: Korkmuş, kişiliği olmayan pis bir uşak gibi bakmıştım yüzüne! Bir anda sezinledi bunu. Her şeyi yani onu tanıdığımı, kim olduğunu bildiğimi, çocukluğumdan beri onu okuduğumu, ona taptığımı, şimdi de korktuğumu, uşaklaştığımı anlamıştı kuşkusuz. Gülümsedi, bir daha başını eğdi, gösterdiğim yöne yürüdü."

"Mikroskopla baktığınız da bir damla su da milyonlarcası kaynaşan mikroplardan biri çıkıp güneşe bir şiir yazsa, güneş kızabilir mi ona! Petersburg'da sosyetenin kurduğu hayvanları koruma kulübü bile atların, köpeklerin haklarını korumak için çırpınırken, yeterince gelişmemiştir diye mikropcuğu aklına getiren olmaz. Hor görürler onu. Ben de yeterince gelişmedim. Benimle evlenme düşüncesi pek korkunç gelebilir size. Ama..."

"Ömrümde yüzü onunki kadar bulutlu, asık, elemli bir insan görmedim. Kıyamet gününü, bilinmeyen bir zamanda, doğru çıkmayabilecek bir takım kehanetlere dayanarak değil de, kesinlikle yarın öbürsü gün sabah saat tam onu yirmi beş geçe bekliyor gibi bir hali vardı."

"Mektupları okumakla bitecek çeşitten değildi, sayfalarca yazıyordu....Stefan Tromimoviç sen de kabul et ki, her ne kadar bana gönderiyorduysan da, gerçekte daha çok gelecek kuşaklar için yazıyordun, okusam da okumasam da umursadığın yoktu."

"Onun öfkesi belki bu ikisinin öfkesinin toplamından daha güçlüydü. Ama, onun öfkesi, soğuk, sakin, hatta (öfke için şöyle söylemek olursa) mantıklı; yani bir öfkenin olabileceği kadar iğrenç ve korkunçtu."

"Can sıkıntısı ile çalışmak isteğine karşın, avareliğe olan yatkınlıktır bu ceza"

"Bu kadar küçük bir çocukta görülmesi olanaksız bir umutsuzluk vardı gözlerinin içinde"

"Artık dayanılmaz bir korkuydu bu. Bence önemli olan korkmam, korktuğumun bilincine varmamdı. Ah, bu duygudan daha iğrenç, daha budalaca bir şey tanımadım ömrümde! Hiçbir zaman korkmadım ben, ne önce, ne sonra. O günden başka hiçbir zaman korkmadım. Ama o gün korkuyordum. Basbayağı titriyordum korkudan. Kendi kendimden iğrenerek hissediyordum bunu. Yapabilsem, öldürürdüm kendimi. Ama kendimi ölüme değer bulmuyordum. Ne var ki, kendimi öldürmememin nedeni bu değil, korkumdur. ....Korkunun pek güçlü olduğu zamanlar insanın içinden nefreti, düşmana beslenen öç alma duygusunu bile söküp attığını ömrümde ilk kez o zaman sezinledim. "

"O zaman beni Sibirya'ya sürseler seve seve giderdim. Öylesine sıkılıyordu ki canım, sanırım kendimi rahatlıkla asabilirdim. Asmadıysam, ömrümce olduğu gibi, umudumun hala kırılmamış olmasındandır...Zaten insanlar kendilerinden fazlasıyla hoşlanmasalar, hiç biri yaşamak istemezdi."

"Kişioğlunun doğurmaya bir son vermesinin gerektiği kanısındayım. Amaca erişilmişse, çocuklar niye, gelişme niye?"

"Dostum diyordu bana; yüce ülkü uğruna yapıyorum bunu. Cher ami, yirmi beş yıllık yerimden kalktım, birden yürüdüm, nereye gittiğimi bilmiyorum ya, yürüdüm işte..."

"--Oysa sadaka vermekten duyulan haz mağrur, ahlaksız bir hazdır. Varlıklı olanın varlığının, hakimiyet duygusunun, kendi durumunu yoksulun durumuyla karşılaştırmasının ona verdiği bir haz... Sadaka , verini de alanı da bozar. Üstelik amacına da varamaz, çünkü yoksulluğu kökleştirir yalnızca. Çalışmak istemeyen tembeller, içleri kazanma tutkusuyla kavrulan kumarbazların oyun masasını kuşattıkları gibi, sadakanın çevresini kuşatırlar. Öte yandan, önlerine atılan birkaç metelik, onlara gerekli paranın yüzde biri bile değildir...Sadaka toplumumuzda yasalarca yasaklanmalıdır. Yeni düzende yoksul olmayacaktır.
--Ah, başkasının sözlerini nasıl da yineliyorsunuz! Demek yeni düzene kadar vardı iş? Bahtsız kadın, Tanrı yardımcınız olsun! "

"Artık öylesine sıkılmaya başladı ki canımız, eğlence seçecek durumumuz yok; ilginç bir şey olsun ,yeter."

"--İnsan mutluluğa eriştiğinde artık zaman olmayacak, çünkü gerekmeyecek. Çok doğru bir düşünce.
 --Nereye saklayacaklar onu?
 --Bir yere saklamayacaklar. Zaman bir eşya değil, bir düşüncedir. İnsanın aklından silinip gidecek."

"--İnsan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur. Tek nedeni budur mutsuzluğunun. .... Her şeyin iyi olduğunu bilen için her şey iyidir. Her şeyin iyi olduğunu bilselerdi, onlar da mutlu olurlardı, ama mutlu olduklarını bilmedikleri sürece mutsuz olacaklar....
 --Bahse girerim, bir dahaki gelişimde Tanrı'ya da inanacaksınız, dedi.
Krillov da kalktı.
--Niçin?
Nikolay Vsevolodoviç gülümsedi.
--Tanrı'ya inandığınızı bilseydiniz, inanırdınız. Ama inandığınızı henüz bilmediğiniz için,şimdilik inanmıyorsunuz."

"Tavşan yahnisi yapmak için tavşan gerekir. Tanrı'ya inandırmak için de Tanrı. "

"Tanrı yardımcınız olsun, efendim, ama iyi işler yapmaya başladığınızda."