Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

27 Kasım 2013 Çarşamba

Terliklerimle gelsem sana...

Bazen insanın bir milyonerin kızı olası geliyor, gelmiyor değil yani. Düşünsene bir sabah milli futbol direktörünün kızı olarak uyanıyorsun, ünvana bak, ya da, ne bileyim, herhangi biri işte, ünvan da önemli değil, milyonlar yeter. Burjuvanın bayrak taşıyanı işte... Terlikle ne alaka bilmiyorum ama ne zaman etsy'i dolaşsam böyle saçma fikirlere kapılıyorum. Ayrıca yeni okuduğum bir alıntıyı sırf burada kullanabilmek için terlikleri alet etmemi hoş görürsünüz umarım. (terlik yerine mücevher mi kullansaydım ki, ah benim şu dar görüşlülüğüm...) (*'Çalışmaktan kaçmaya başladığı anda, bir insan birden, nasıl bu kadar metaryalist olmaya başlar' sorusu ise başka bir araştırmanın konusu, beni aşar.)

"faşist sözcüğünün olumsuz şeyler çağrıştırmasını anlayabilirdi, ama "burjuva" sözcüğü ve beraberinde getirdiği şeyleri seviyordu oysa. güvenlik, seyahat, güzel yemekler, iyi davranışlar, hırs; bunun için özür dilemeye ne gerek var ki?" D. Nicholls

Ayrıca; 

“I think that if I ever have kids, and they are upset, I won't tell them that people are starving in China or anything like that because it wouldn't change the fact that they were upset. And even if somebody else has it much worse, that doesn't really change the fact that you have what you have.”  S.Chbosky

Hah, işte ne diyordum... Terlikler çok güzel değil mi?









Who in Fiction Are You?

İnternette denk geldim bu teste ve hiç zaman kaybetmeden yaptım. Ben Emma Morley'mişim. Kim olduğunu bilmiyordum ama David Nicholls'un One Day diye bir kitabı varmış, onun karakteriymiş. Duymadım, görmedim, bilmiyorum. Ama Allah'tan filmini yapmışlar, şimdi kitabı kim okuyacak, izleyip öğreneceğim kimmiş bu Emma Morley, ve ben kimmişim... Sizi de şuradan alalım; bakalım siz kimmişsiniz?

Who in Fiction Are You?




26 Kasım 2013 Salı

When I run through the deep dark forest long after this begun...

Wolf mother, where have you been? Hey ya, hey ya...çok seviyoruz, ben ve kendim, bu kız kardeşleri...

 

25 Kasım 2013 Pazartesi

Hafıza kaybında seçicilik

Son zamanlarda bir dersane tartışmasıdır aldı başını gitti. Kapatılır, kapatılmaz, o kısmına hiç girmeyeceğim, sonuçta ağzına edilen her türlü biz zavallı vatandaşlar olacağız. Nasıl edilmiş ne farkeder, sonuç malum olduktan sonra. 

Bildiğim kadarıyla çevremde dersaneye gitmemiş bir kişi bile yok. Ha kimimiz bir yıl, kimimiz üç beş... Ama sonuçta o malum son sene, sınava gireceğimiz son sene hepimiz dersane yollarını tuttuk. Ve ben eminim hepimiz dersane tartışmasının ayyuka çıktığı şu günlerde, dersane günlerimizi bir bir hatırladık. Ve tabii ben de o günlerime geri döndüm. 

Ama çok garip birşey farkettim. O döneme ait hatıralarımda sadece üç unsur var ;okul, dersane, otobüs...ve bu hatıraların en büyük kısmını toplu taşımada geçirdiğim vakit kaplıyor. Ve gerçekten abartmıyorum eve ait, aileme ait o dönemden hiç bir hatıra yok. Sanki bir yıl boyunca eve uğramamışım gibi. Yüzdeye vurmam gerekirse hatıralarımı, yüzde altmış otobüs, yüzde on dokuz okul, yüzde yirmi dersane ve yüzde bir ev. Ve o yüzde bir ne biliyor musunuz? Başvuru zamanı geldiğinde nüfus cüzdanımı kaybedip, evde deliler gibi nüfus cüzdanı aradığım bir an. Başka hiç birşey yok. Hayır, eve hiç uğramayıp dersanede çalışan bir insan değildim. Bir kere bile etüd almamıştım, ve sadece haftasonu ve hafta içi bir gün dersane vardı ve ben dersler biter bitmez eve giderdim. Otobüse binerdim, çok hüzünlü müzikler dinlerdim, eve gelince durakta inerdim. Gerisi yok, yemin ediyorum eve ait, okul dersane otobüs üçgeni dışında kalan hiçbirşeye dair hatıram yok, onlara dair hiçbirşeyi hatırlamıyorum. Bu nasıl mümkün olur? Sosyal hayat yoktu, tamam da, evde napıyordum acaba? Dizi izliyor muydum? Test çözmediğimi hatırlıyorum, testleri okulda çözüyordum, ama evde ne yaptığım hakkında en ufak bir fikrim yok. Çok garip. 

Yeni farkettim ben bunu. Annem ne yapıyordu, babam ne yapıyordu, kardeşim, ablam...Ablamın bir erkek arkadaşı var mıydı, odamın şekli nasıldı, yatak neredeydi, genelde kahvaltıda ne yiyordum, eve kimler gelip gidiyordu en çok, bilgisayar oynuyor muydum, ya da, ya televizyon dahi izleyip izlemediğimi hatırlamıyorum. Hiçbirşey hatırlamamam için oturup zmanımın çoğunu duvara bakarak geçirmem lazım ama onu yapmış olsam, büyük ihtimal annem hastaneye götürürdü beni, kızım delirdi diye. Ayrıca evin duvarları ne renkti onu dahi hatırlamıyorum, duvarlara baksam hatırlardım. Öyle de birşey olmadığına göre, Allah'ım çıldıracağım, hiçbir şey hatırlamıyorum. Ama otobüstekileri şimdi, yıllar sonra yolda görsem tanırım. Otobüste tanıştığım arkadaşlarım olmuştu, yıllardır görmediğim akrabalarla kavuşmuştum, annemin ilkokul arkadaşlarıyla tanışmıştım hepsini en ufak detayına hatırlıyorum. Ama peki ev?

Iki gecedir o kayıp hatıralara ulaşmaya çalışıyorum, çıldırmak üzereyim. Çok garip, gerçekten çok garip. Anneme babama sorsam, ben dün akşam ne yediğimi hatırlamıyorum derler, ablama kardeşime sorsam dalga geçerler...harbi ben ne yapıyordum ki o zamanlar?

24 Kasım 2013 Pazar

Kitap Durduracı, Tutacı... ne bunların adı?

Kendimde bir TDK ışığı gördüm, genel olarak tam ismi ne bilmiyorum bu zımbırtıların ama en güzeli bence kitap tutacı o sebeple ben kitap tutacı demek istiyorum. Her ne kadar insanlar kitap durduracağı ya da tutacağını tercih etse de....Gerçi kitap durducu da olabilir, bak hiç bilemedim şimdi. Neyse ne işte, ne diyorduk hep, TDK uyuma Türkçeye sahip çık!

Kendi açımdan çok gereksiz aletler bunlar, sonuçta kitaplık dediğin şey benim gözümde raflarında 1mm bile yer kalmamış raflar demek. Aynen şunlar gibi olmazsa, gözümde bir salon süsüne dönüşüyor.
Ama kitaplığımızı salon süsü formatında kullanmak istersek diye icat edilmiş bu tutaçlar da yeterince sevimli;






Tentacle Attack,
Whale
Harry Potter

23 Kasım 2013 Cumartesi

Yazarların Kurdukları Cümleler

Üç yazarın kitaplarında en çok kullandıkları cümleleri toplayıp, böyle de bir tablo yapmışlar. Stephenie çok ezik kalmış yalnız. Yazık... Keşke başka yazarlar için de yapsalar. (varsa da ben bulamadım)


21 Kasım 2013 Perşembe

Okuma Ağı

İnsan bazı şeyleri çok kıskanıyor, tamam da, bu kadarı çok fazla. Bazı çocuklar çok şanslı.
Evlerinde böyle bir kütüphane olması yetmiyormuş gibi, bir de aileleri çocuklara daha eğlenceli bir okuma ortamı sunmak istemiş. İspanyol bir firma olan playoffice de onlara bu okuma ağını tasarlamış işte.
Bazı çocuklar gerçekten çok şanslı...




Bu da firmanın başka bir tasarımı;


19 Kasım 2013 Salı

Losing my religion - Nina Persson Cover

Orjinalini sevmeyen yoktur heralde. Ben bu halini de çok sevdim, Ninayı da severim zaten.

                         

18 Kasım 2013 Pazartesi

Stoker (Wentworth Miller bize bir şeyler söylüyor, anlayan var mı?)

Film gösterime girdiğin de gitmeyi çok istemiştim.Nasıl istemeyim ki, Wentworth Miller-namı diğer Scofield'ımız-senaryosunu yazmış, Nicole Kidman oynuyor, Chan-wook Park yönetmiş... Hatta yaklaşık iki hafta boyunca her sabah bugün o filme gitmeliyim diye uyanmıştım. Ama uzun zamandır var olan evden herhangi bir sebeple çıkmaya çok üşenme durumundan bir türlü gidememiştim. İnsan, bazen, gerçekten çok üşeniyor.

Allahtan ki, teknoloji çok gelişti. Biliyorsunuz ya, artık film.avi diye bir teknoloji var. Yatağınızın konforunda film keyfi sunuyor. Neyse işte, en sonunda ben bu filmi izlemeyi başardım. Sabahtan beri onu demeye çalışıyorum.

Filme gelecek olursak, sevdim mi, sevmedim mi, başarılı mı olmuş, berbat mı olmuş, bir türlü karar veremedim. Hani bazı kitapları okurken, film gibi gelir ya insana. İlk defa ben tam tersini yaşadım. Filmi izlerken kitap gibi geldi. Arasından bazı sayfaları kaybolmuş, eski bir kitap gibi, sanki çok felsefikmiş de, ben okumayı beceremeyip, kitabı anlamamışım gibi. Ya da o eksik sayfaları okusam, her şey bir anda çözülecekmiş gibi hissettim.

Filmi sanki Miller sadece kendisine yazmış gibiydi. O kadar kendisine yazmış ki, ben eminim bir Allah'ın kulu filmden çıkınca, bak burada şunu anlatmak istiyordu" diyememiştir. Senaryo olay örgüsü ve mantık açısından bence sınıfta kalmış. Ama buna rağmen film garip bir şekilde sıkıcı değildi. Son anına kadar merakla izledim, ne olacak acaba diye. Çok istedim bir yere bağlamasını, bir şaşırtıcı son çıkmasını, bir Altıncı His, ne bileyim bir Dövüş Klübü tadında. Çünkü filmde kullanılan her obje, etrafta gezinen böcekler dahi bize bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. (Biz adam olup da anlayamadık ama) Belki ondan sıkılmadım. Ayrıca filmde çok güzel repliklerle, ve bazı çok güzel sahneler vardı. Böyle kitap okurken altını çizmek isteyeceğin tarzda.

"Bu benim. Çiçeklerin renklerini seçemediği gibi, olmak zorunda bırakıldığımız şeyden de biz sorumlu değiliz." Filmin ana fikri işte; çekmez olasıca, kanı bozuk...

Ayrıca görsel olarak da çok kaliteli bir film çekilmiş. Sahne geçişleri, renk, ışık... Hele kıyafetler yok mu... Yönetmen bence senaryosuz bir filmden, elindeki eksik malzemeye rağmen harika bir iş çıkarmış. IMDB puanı filmin, 6,9 ki bence fazla bile vermişler. Sırf görüntüyle nereye kadar, bence en fazla 6 eder. Bir de hırka giyen, içine kapanık,  kitap okuyan liseli kız modelinden artık daha ne kadar ekmek yiyeceksiniz, insan gerçekten hayret ediyor. Sizin yüzünüzden bir köşede kendi halinde kitap okuyan her kızı, potansiyel sosyopat sanıyor insanlar.




14 Kasım 2013 Perşembe

Here, drink this water Quasimodo

Bu da 2009'dan kalma bir günden ya da Notre Dame de Paris müzikalinden...

Dance My Esmeralda

2009'dan kalma bir günden, ya da Notre Dame de Paris müzikalinden...

 

In the name of Excalibur

13 Kasım 2013 Çarşamba

Hiç bu açıdan düşünmemiştim...

Düşünsenize Grinin Eli Tonunu okurken ölüveriyorsunuz...


12 Kasım 2013 Salı

Jesus Christ!

Hepimizi zengin edecek, çok şahane bir girişimcilik alanı buldum ve tabii ki bunu sizinle paylaşmadan duramazdım. Teyzelerim, kardeşlerim, analarım, bacılarım....hepimizin hayatı kurtuldu lan! Ve bunu gerçekleştirmek için muhtaç olduğunuz şeyler bir ağaç ve bir tuhafiyeci. Tek yapmanız gereken, bir tuhafiyeciden ip ve şiş almak, ağaçlarında dallarını koparıp, aşağıda ki resimde göreceğiniz modeli ortaya çıkarmak. Sonrası ise tanesini 483.65tl den dünyaya pazarlamak. Evet yanlış duymadınız, şaka gibi değil mi, sade ve sadece 483.65tl! Ha ben yapamam diyorsanız, acele davranın adamların stoklarında sadece bir tane kalmış. Hemen buraya, koş, koş, koş....

Tey Allah'ım ya, neyin kafasını yaşıyor bunlar, bunu alanlar. Milli Piyangodan 50 trilyon bile çıksa şuna para vermem. 20tl'ye satsalar o ne saçma şeymiş, o kadar pahalı olur muymuş der geçerim. Töbe Tanrım, Aman Yarabbim, Fesüpanallah... Sanki ipleri yüzyıllar önce ipek yolunu katedip Çin'den geldi, peh!




Summertime Sadness

Şarkı çok güzel tamam ama konu o değil de, ben Jaime King'i çok beğeniyorum. Lana Del Rey değil de, sanki şarkı onunmuş gibi hissediyorum. Klip çok güzel lan!


11 Kasım 2013 Pazartesi

Atalarımızın Gök Tanrı Dini

D&R'da vakit geçirmek için amaçsızca dolaşırken karşıma çıktı bu kitap. Yazarının kim olduğu, konusunu falan hiç bilmiyordum daha önce. Bir köşede, dr'ın en arka raflarında, hem de en alakasız yerde neden dikkatimi çekti bilmiyorum. İstemsizce elimi alıp, bir sayfasını açtım. Sayfada şu ifade ile karşılaştım;

"Bazı Türk boylarının halkı birşey üzerine and içtikleri veya sözleştikleri zaman, demire saygı göstermek için, kılıcı kınlarından çıkarırlar ve yanlamasına olarak önlerine koyarlardı. Bundan sonra da kılıç üzerine şöyle yemin ederlerdi: "Bu kök kirsün, kızıl çıksun" derlerdi." 

Bu günümüz türkçesiyle "Gök girsin, kızıl çıksın" cümlesi açıkçası ilgimi çekti. (Yani "sözünü tutmazsan gök rengi kılıcımı kanına bularım" manasında) Sanki kitabın içinde işime yarayacak bilgiler bulabilirmişim gibi geldi. Yazmaya çalıştığım hikaye için uzun zamandır pagan ve şaman şeylerle uğraştığımdan (çünkü fikir sıkıntısı yaşıyorum) gerisini düşünmeden,ne aldığımın zerre bilincinde olmadan, kitabı aldım. Diyorum ya bir ben var benden içeri, ve bazen(genelde) o ne derse onu yapmak zorunda hissediyorum kendimi sorgulamadan. İçimden alasım geldi.

Kitabın yazarı Ergun Candan anladığım kadarıyla ezoterizm(ruh bilimi) konusunda etkin bir isimmiş. Ben ilk defa duydum adını. Kitap Türk mitolojisindeki kavramlara çok farklı açıdan yaklaşmış. Eminim "ehehe mala bak, kurttan türediğine inanıyor" şeklinde sığ bir şekilde yaklaşmıyorsunuz mitolojiye, herşeyin bir sembol olduğunu düşünüyor olabilirsiniz, ya da öylesine sadece bir masal... Gerçi ne şekilde yaklaştığınızı da bilmiyorum ama yazar benim yaklaştığımdan da farklı bir şekilde yaklaşmış. Kitaptan,kısaca benim anladığımı çok yüzeysel olarak özetlersem;

İnsanların Altın Çağ'da Mu kıtasında yaşadıklarını, çok bilgili olduklarını ama daha sonra bir şekilde Demir Çağa yani çağımıza geçtiklerini söylüyor yazar. Mu kıtasının yok olmasıyla, bütün bilgileriyle birlikte insanlar farklı göç yolları üzerinden Asya kıtasına göç ediyorlar. (Mu kıtası Asya ve Amerika adası arasında, Pasifik okyanusu üzerinde bir kıta. Kızılderili ve Asya şaman kültürlerinin benzerliği belki bu şekilde de yorumlanabilir.) Bu çöküş sırasında Altın Çağa ait bilgiler yok oluyor, yazılı kaynak yok ve sadece göçen insanların kendi bilgileri var. Altın Çağdaki bilgiler Demir Çağ insanı için fazla ağır geleceğine inanılmış. Mu kıtasından göçüp bilgileriyle Asya'ya yerleşen bu insanlar, bu bilgilerin kaybolmasına da göz yummamışlar. Buna çözüm olarak da, tüm bu bilgileri bizim şimdi masal gibi gördüğümüz mitolojik hikayelerde sembollerle gizlemişler. Mitolojinin sembollerden ibaret olduğunu zaten biliyoruz. Ama yazar daha da ileri gidip, mitolojideki sembolleri, incil, tevrat ve kuran gibi kutsal kitaplarda geçen sembollerle ilişkilendirmesi gerçekten farklı bir yaklaşım olmuş. (ki bu kısım biraz nasıl desem, çok tartışmalı gibi)

Ama özellikle kitabın Türk mitolojisinde geçen sembolleri, Mısır, Roma ve Yunan mitolojisinde ki sembollerle karşılaştırması çok ilgimi çekti. Misal malumunuz kurt konusu. Kurt sembolü, ya da sivri kulaklı köpek sembolü yunan ve mısır mitolojisinde  yer alıyor. İlginçtir ki, tüm mitolojilerde de genelde yol gösteren, en zor anda ortaya çıkan, ilahi bir simge olarak kullanılıyor. Türeyiş destanında bir kurtun çocuğu emzirmesi, ya da ergenekonda yol göstermesi gibi. Yazarın iddiasına göre Mu kıtasından gelen insanlar sirius yıldız takımı ile bilgi alışverişindeymişler ve Mu insanları Siriusyan kültürün bir parçasıymış.(Başka bir kaç olasılıktan da bahsediyor) Sirius takım yıldızı ise aşağıdaki resimde de görebileceğiniz gibi bir köpeği ya da istersen kurt de, anımsatıyor. Ayrıca kurtla ilgili benzer bir hikayenin bir afrika kabilesinde de, dünyayla ya da teknoloji ile hiç bir bağı olmayan bir kabilede de geçmesi, ve adamların sirius takım yıldızından bahsettiklerine dair bir araştırmadan da bahsetmiş.



Aslında burada daha detaylı bana çok ilginç gelen kısımlarından bahsetmek istiyorum ama ne yalan söyleyeyim bu telif hakkı muhabbetinden azcık korkuyorum, fazla detay verir miyim diye. Özellikle Demir Dağ olayını Kuran ayetine bağladığı nokta gerçekten üzerinde tartışmak istediğim bir nokta olmuş. Bir bilen olsa da tartışsak. Ayrıca Sirius yıldızından Kuranda da bahsediyormuş.

Yani bazı aşırı uçlardaki iddialarını saymazsak, ve çok akademik bilimsel eleştirel gözle incelemezsek, (sonuçta mitoloji yani) ve biraz yüzeysel kaldığını (misal çok meraklandığım noktalarda çünkü öyle gibisinden geçiştirmiş bazı konuları, tam ikna olur gibi oluyorum en heyecanlı yerinde kesiyorsun konuyu) görmezden gelirsek gerçekten değişik bir çalışma olmuş. Yani benim şimdiye kadar okuduğum çoğu şeye göre değişik olmuş. İnsana farklı bakış açıları ve ilginç bilgiler kazandırması açısından ilgimi çekti.

Açıkçası kitabın ana fikrinden çok içindeki birazdan aşağıda görebileceğiniz gibi detaylar daha çok ilgimi çekti. İyi ki almışım, bazen böyle tesadüflere izin vermek gerekiyor.

Böyle garip ya da nasıl denir ilginç bilgileri hep eğlenerek incelemişimdir. Misal okumasaydım al(kırmızı) kelimesinin nereden geldiğini bilmeyecektim;

"Eski Türkler'de "al" rengi bugün kullandığımız kırmızı renginden kısmen farklılık göstermekteydi. Al rengi, güneşin şafak vakti yani güneşin doğmak üzereyken ve yine batmak üzereyken gökyüzüne yansıttığı kırmızımsı renktir. Atalarımız daha sonra da şafak sökerken ve akşam güneş batarken göğün kızıllığa boyandığı anlarda dua ederlerdi.Şamanizmde de sürdürülen bu dua gelenekleri işte o ilk dönemlerdeki Göktanrı inisiyasyonuna bağlıdır...Bugün bile o kadim geleneğin izlerini Anadolu'da görebiliyoruz. Örneğin bugün hala 'kırmızı bayrak' değil 'al bayrak', 'kırmızı kan' değil 'al kan' sözcükleri kullanılmaktadır.
Al sözcüğü Türk lehçelerinde yüce, kudret, ve yüksek anlamlarına gelir. Altay dağlarının adı da bu al sözcüğü ile ilintilidir. Al: yüce, tay: dağ anlamına gelmektedir. Yine başka bir örnek vermek gerekirse yermek, aşağılamak kavramında "karalamak" derken, yüceltmek, övmek, kutsamak karşılığı da allamak sözünü kullanmaktayız. Bugün dilimizde kullandığımız "allamak,pullamak" tabiri de bu geleneğin bir uzantısıdır. "

Ya da 1927 yılında basılan ilk Türkiye Cumhuriyeti parasını da; (Daha o zamanlar harf inkılabı yapılmadığından arap alfabesi ve fransızca)


Ya da öksökö kelimesini hiç duymayacaktım. Türk mitolojisinde ki çift başlı kartalmış kendisi. Tanrı Ülgen'i okumuştum ama neden hiçbir yerde öksökö'ye dek gelmedim bilmiyorum. Çift başlı kartal günümüzde de polis teşkilatının sembol imiş, hiç dikkat etmemişim. Ayrıca Selçuklu armasında da kullanılmış. Erzurumspor'unda armasında, Konya belediyesinin de amblemiymiş. Türk Tarih Kurumunun da logosuymuş. Ama özellikle Selçukluları temsil ediyormuş. Herkes biliyormuş bu çiftbaşlı kartalı, ben niye hiç bilmemişim? Ayrıca ilginç bir şekilde Bizans armasıymış. Rusundan Almanına kadar herkes kullanıyormuş. Gerçi kitapta bahsetmemiş bunlardan, sadece çift başlı kartal diye geçmiş ama olsun benim araştırmama sebep oldu. vikipedi'de ilginç bilgiler var, aynen kopyalayıp yapıştırıyorum;

"Bakır tırnaklıdır. Sağ kanadı ile Güneş’i, sol kanadı ile Ay’ı kaplar. Yaşam Ağacının tepesinde yaşar. Tanrı Ülgen’in sembolüdür. Gökten yıldırımlar indirir. Altın (renkli) kanatları vardır. Pençeleriyle Ay ve Güneş’i tutar. Göğün kapısını bekler. Gece ve gündüzü, ak ve karayı, aydınlık ve karanlığı (yaruk ve karuk), evrendeki çiftli zıtlığı simgeler. İki kartal Yer ve Göğün tam ortasında evrenin dönüşüne uyarak birbirlerinin etrafında dönmeye başlamışlar ve sonra da birbirleriyle kaynaşıp tek varlık olmuşlardır.[1] Tanrı’nın güçlü bir bekçisidir. Çiftbaşlı kartal Selçuklu Devletinin bayrağında ve armalarında yer almıştır. Günümüzde Arnavutluk bayrağında da bu simge vardır. Ölümsüzlük suyunu içtiği söylenir. Farsça Simurg (Kuş) sözcüğünün Semrük olarak değişerek eşanlamlı kullanıldığı da görülür. Çift başlı kartal motifine; eskiçağlarda Sümerler ve Hititlilerde rastlanır. Sümerler’de Lagaş kentinin simgesi çift başlı kartaldır. Onlardan; Akadlara, Asurlulara, Sasanilere ve Bizanslara geçer. Aynı zamanda Hititlilerde, Büyük krallık döneminde Hattuşa, Alacahöyük ve Yazılıkaya’da ki kabartmalarda, yine çift başlı kartal görülür. Anadolu’da durum böyle iken; Orta Asya’da şamanizm’e göre yer ile göğün arasındaki çelik kapıyı kartal tutar. İnsanlara gökyüzü ve yeryüzü yolculuklarında; refaket eden varlıklar, kuş şeklindedir. Kartal kuşlar arasında, ululuk ve yükseklik timsalidir. Bu yüzden; Türkler; kılıç kabzalarında, çift başlı kartal figürü kullanmışlardır. Günümüzde Türk Polis teşkilatının armasında yer alır. Osmanlı tarihinde bilinen "Hümayun" teriminin, "Umay (Humay) adıyla ilgili olduğu düşünülür. Hakimiyetin göklerden geldiğine, Tanrı vergisi oluğuna dair eski mitolojik inancın izleri, halk arasında "Hüma" yani devlet kuşuyla ilgili dolaşan söylentilerde korunmuştur. Çok yaygın olan bir inanışa göre de "Devlet Kuşu" veya "Şahlık Kuşu" denilen "Hüma Kuşu"nun gölgesinin bir insanın başı üzerine düşmesi, o insanın dünyada çok bahtiyar biri olacağının, taç giyeceğinin ve hakimiyete ulaşacağının işareti sayılırdı. Bu inanç Azerbaycan hikâye ve efsanelerinde, "Devlet Kuşu"nun uçurulması ve omzuna oturduğu insanın padişah seçileceği şeklinde yaşamaktadır. Onun bahtiyarlık ve mutluluk sembolüne dönüşmesi ise benzer bir olaydır.[2]"



Selçuklu (yıllarca ders kitaplarında gördüm de hiç kartala benzetmemiştim)


Bizans (Kartaldan çok tavuğabenziyor ama)

10 Kasım 2013 Pazar

THOR'u ne kadar sevdiğimden daha önce bahsetmiş miydim?





Newyork'ta yaşamak ister misiniz?

Uzun zamandır saçma saçma(sapan?) yazılarla kafanızı şişirdiğimin farkındayım, ama biliyorum ki, az sonra size sunacağım bilgilerle beni ister istemez affedeceksiniz. Özellikle uzun süredir yurtdışında yaşama hayalleri kurup da maddi ya da herhangi bir imkansız yüzünden bu hayalini gerçekleştiremeyenler bu yazıyı dikkatle incelesinler. Eğer rahatına aşırı düşkün değilseniz ve insanları az biraz seviyorsanız, az sonra açıklayacağım bu alternatif plan tam size göre.

Evet, vize sorununuz olmadığını sayararak, yurtdışında yaşamaya karar verdiğimiz anda karşımıza çıkan ilk problem tabii ki konaklama sorunu. Özellikle New York'ta binlerce dolara çıkan ev kirası bir insanın gözünü korkutmaya yeterli. Ama Newyork'ta konaklamanın çok daha ucuz bir yolu var. Hem de o kadar ucuz ki, 3 ay için ödemeniz gereken miktar sadece ve sadece 225 dolar ve yaşadığınız yer dünyanın en güzel yerlerinden biri; bir kütüphane. Şaşırdığınızı biliyorum ama gerisini, NYU kütüphanesinde yaşayan Felix'den dinleyelim;

For a grand total of $225 per semester, Felix rents nine small cubbies, which he has named according to their contents: two “closets” (one for dressy clothes, another for casual), a “desk” (laptop, DVD player, several Ziploc bags filled with pens and pencils, stamps, and important documents), a “nightstand” (hairbands, water bottle, snacks), perhaps the most ironic “bookshelf” in existence, and a “bathroom” (toothbrush, deodorant, etc.). For easy access to his belongings, he has memorized every combination. ve daha fazlasını merak ediyorsanız buyrun Felix yaptıysa siz neden yapamayasanız.

Fazlasıyla güzel değil mi?

Konaklama sorununu çözdükten sonra gelelim diğer büyük soruna. Nasıl geçineceğiz? Bir şekilde çalışıp para kazanmamız lazım. Ama ne masa başında saatler geçirmek, ne de servis yapmak size göre değil? Bunun da bir çözümü var. Eğer insanlarla anlaşabiliyorsanız, hiçbir başka meziyete ihtiyaç duymadan gayet güzel paralar kazanabilirsiniz. Nasıl mı? Tabii ki zengin ve yalnız kimselere arkadaşlık ederek. Yani gerçekten arkadaşlık ederek, aklınıza başka şeyler gelmesin. Bunun da detaylarını çevirmeye çok üşendim, olayın kahramanından kendi ağzından dinleyelim;

“There is a market, a currency for paid friends in New York,” the eternally youthful fashion designer 

revealed over pecan-crusted seitan at Candle 79. “Some people need the money, and some people need 

the friends. It happened just last week.”

“What happened?” I asked, eyeing her tantalizing vegan cheese platter.

“My staff was taking measurements, and my client’s entire posse came to the atelier—you know, the 

hairdresser, the publicist, the stylist, the personal assistant. The housekeeper also came with sliced 

apples and almonds in a plastic bag as a snack. The trainer was giving my seasoned seamstress an opinion

 on the length of the garment. ‘Make it shorter, make it longer. It’s too tight.’ Mostly though, everyone 

was, ‘You look gorgeous.’ You know with the dramatic hand signal going to the mouth, like in an Italian 

operetta.”

Read more at http://observer.com/2013/11/paid-friends/#ixzz2kG4zxRc0 

Ne kadar cazip değil mi? İşte size hayatınızın fırsatı, New York'ta mı yaşamak istiyorsunuz, e o zaman daha ne bekliyorsunuz?

9 Kasım 2013 Cumartesi

THOR - Karanlık Dünya, IMAX deneyimi

**Sıpoylır falan yok rahat rahat okuyun kuzucuklarım...Daha çok sinema salonunda bahsedeceğim.


Thor'un ikinci filmi ilk filminden on kat daha muhteşem olmuş diyerek başlamak istiyorum. Eğer istediğiniz sinemada bir görsel şölense kaçırmayın derim. Ben çok beğendim. Gerçi bu aralar her şeyi beğeniyorum ama...dedim ya birşeyler çok yanlış diye

Neyse asıl değinmek istediğin konuya geçelim.

 IMAX deneyiminin diğer üç boyut teknolojilerden farklı olduğu malumunuz. Şahsen ben eğer film IMAX değilse mümkün olduğunca üç boyuttan uzak durmaya çalışıyorum. Misal Kentpark'taki sinemada kullanılan Xpand 3d, dünya üzerindeki son sinema olarak kalsa da gitmem. Oturur cep telefonumun minicik ekranından izlerim, o minicik ekran bile ondan daha kaliteli bir sinema deneyimi sunar,eminim. Neredeyse bütün cinemaximum sinemalarında olan RealD 3D ise, orta halli bir üç boyut deneyimi sunuyor, mecburiyet tercih edilebilir bir durum. Ama üç boyutlu filmlerde (animasyon demiyorum, onlar farklı bir katagori) gözlüğün ekrandaki parlaklığı azaltıp, bulanık bir görüntü oluşturmasından hoşlanmıyorum. Zaten animasyon miktarı az filmlerde üç boyutun bir anlamı kalmıyor, izlediğimiz şey ne kadar uğraşsalar da üç boyutlu gibi olmuyor. O sebeple olabildiğince uzak duruyorum üç boyutlu filmlerden. Ama gel gelelim konu IMAX ise akan sular duruyor. Ankara'da IMAX sadece Ankamall'de var ve her ne kadar diğer sinemalardan eski ve diğer teknolojilerden baya pahalı olsa da, üç boyutlu film izleyeceksem onu tercih ediyorum. Çünkü kendilerinin de dediği gibi ;
 "See a movie or be part of one"

Bu iddialarında haksız sayılmazlar. Bu teknolojinin öyle bir etkisi var ki, üç boyutlu bir film izlemiyor olsanız bile o salonda izlediğiniz filmlerin ister istemez bir parçası gibi hissediyorsunuz. Hele bir de bol miktarda animasyon varsa, kendinizi o dünyanın içinde bulmamamanız imkansız. Tabi iyice içine girecem filmin diye gidip de önlerden seçmeyin koltuklarınızı benim gibi. Yoksa biraz gereğinden fazla giriyorsunuz filmin içine.

Yüzyıllık sinema seyircisi olarak, hala çözemedim bir filmi nerede izlemem gerektiğini. Hemen atlamayın "taabiiiikiii arkadan şapşal" diye. Tabi ki arkadan değil işte. Eğer salon büyükse arkada olmak perdeden çok uzak kalmaya sebep oluyor. Bir de arkada olmaktan dolayı ön koltuklar doldukça, perdede insan kafaları görmek gerçekten sinir bozucu olabiliyor. O sebeple ben mümkün olduğunca önümde insan oturma ihtimali düşük yerleri yani ortaları seçmeye çalışıyorum.

Ama bazen bu perdeye fazla yakın olmak sorununu doğurabiliyor. THOR'da olduğu gibi. İzlerken kendimi Asgard'da bir karınca gibi hissettim. Evet filmin bir parçası olduk lakin, daha büyük bir parçası olmayı tercih ederdim. O sebeple not alıyorum, eğer salon IMAX ise olabildiğince uzaklaş perdeden. Karar verdim, her sinemanın salon boyutunu ezberleyeceğim artık, ona göre tercih yapacağım bundan böyle. Sonra yok çok uzak oldu, yok çok yakın oldu derdi olmadan keyfini çıkaracağım.

Filme gelecek olursak, ben çok beğendim. Bazı yerlerde komiklik yapacağız diye kasmamış olmalarını tercih ederdim açıkcası. Eğer beylik laflar, muhteşem bir olay örgüsü beklemiyorsanız ve bir süperkahraman filmi izleyeceğinizi kabul ederek giderseniz, çok memnun kalırsınız. Karşınızda tam bir görsel şölen olacak çünkü.

Ayrıca sinemada izlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum, bilgisayarınızın ekranından aynı tada ulaşmanız zor gibi.

Bir de Loki için ayrı bir film çekerlerse çok mutlu olacağım. Biz Loki'yi çok sevdik, Marvel bizden yana dursun...


Not: resimler ilk filmden diye artizlik yapmayın, bunu sevdik bunu koyduk.

6 Kasım 2013 Çarşamba

A Well Respected Man

    4

'Cause he gets up in the morning,
And he goes to work at nine,
And he comes back home at five-thirty,
Gets the same train every time.
'Cause his world is built 'round punctuality,
It never fails.

Birşeyler çok yanlış...

Soğuk hava. Soğumuş yani artık. Bir insan yağmur sesine neden uyanır? Nefret ediyorum soğuktan, kıştan, sonbahardan. Yazı da sevmiyorum gerçi. İlkbaharı az biraz belki. Ama yoo, yok yani, onu da sevmiyorum. Dünyaya ait olup da sevilecek ne var ki, sevebildiğim ne var ki? Ya da altı üstü mevsim işte, bu kadar anlam yüklemek niye?

Neden ben bu saatte hala uyanığım? Yıllarca süpürge sesine bile kayıtsız kalmayı başarırken, şimdi sessizliğin sesi bile uyumama nasıl oluyor da engel oluyor? Bir şeyler çok yanlış. Bir şeyler gerçekten çok yanlış. 

Sussa keşke. Yağmasa artık. Uyku güzel şey halbuki, uyumak varken bu aptal sesi dinlemek niye? Uyku güzel şey, neden hep uyumuyoruz? O alemde yaşamayı tercih ederdim. Gerçi o zaman ondan da nefret ederdim; tüm zamirlerin işaret ettiği kişilerden nefret ettiğim gibi, benden, ondan, onlardan... şu aptal kuştan, bu duvarlardan, bu kağıttan, kalemden, evrenden... Bana dokunan her şeyden, benim olan... ben istemediğim halde benim olan... ben istediğim halde benim olmayan...

Bu dünyaya ait olan herşeyden...

Acaba insanlar benim göremediğim neyi görüp de bu kadar şevkle bağlılar hayata? Benim tadamadığım neyi tadıyorlar acaba? Ya da benden başka bu kadar beklentisiz bir insan yok mu şu dünyada? Neyin beklentisindeniz acaba? Ne olmasını hayal ediyorsunuz?

Bakma bu soruları sorduğuma. Bilmek istemiyorum. Bu dünyanın cevapları da zerre kadar ilgimi çekmiyor.

Ona ait olan herşey gibi!

Ama...Yani aslında...

Aslında, gerçekten merak ettiğim tek şey var, öğrenmek istediğim. Belki de bunu öğrendiğimde kabulleneceğim herşeye ve kendime rağmen dünyayı, ama cevap alamıyorum işte;

Allah'ım bana verdiğin bu hayatla ne yapmam gerekiyor? 

Uyuyamıyorum ama aslında bunun yağmurla, soğukla hatta hiç bir hava durumuyla alakası yok, ya da mevsimlerle, ya da seslerle. Uyuyamıyorum çünkü uyursam yarın olacak. Olmasın yarın. Zaman dursun, dursun ki o vakit gelip çatmasın. Dursun kimsenin ve hiçbirşeyin olmadığı şu anda. Kalsın böyle herşey. Istemiyorum yarın olsun. Yarın olduğunda bu belirsizliği kaldırmamı bekleyen yüzler belirecek karşımda, kendime ait olduğunu sandığım o yüz de dahil. Inatla bir seçim yapmamı isteyen yüzler. Bu belirsizliğin içinden çıkıp, ileri doğru bir adım, bekledikleri işte. Ama ben kıpırdamak dahi istemiyorum ki...

Çünkü ben, bana verilmiş bu hayatla ne yapmam gerektiğini bilmiyorum!

Düşünüyorum, gerçekten düşünüyorum, durmadan, sürekli...

Sabah olduğunda neden uyunmam gerekiyor?

Hangi şartlar altında anlaştık ve ne karşılığında bana bu hayat verildi hatırlamıyorum da, ama

İade etmem mümkün mü acaba?

Çünkü Allah'ım, gerçekten, bana verdiklerinle ne yapmam gerektiğini bir türlü çözemiyorum. 

Bu hayatla, benim diye adlandırdığım bu hayatla, ne yapmam gerekiyor hiç bilmiyorum.

4 Kasım 2013 Pazartesi

Hani bazen bir resim görürsün de, resimdeki olmak istersin ya...


Interesting story - William Stephen Coleman 

The Garden Window \\ Daniel F. Gerhartz
                        
                                                                            Susan Brabeau

 
Vladimir Volegov

                                                          Pino Daeni

3 Kasım 2013 Pazar

Huzur

"Mesele okuduklarımızın bizi bir yere götürmemesinde. Kendimizi okuduğumuz zaman hayatın haşiyesinde dolaştığımızı biliyoruz. Garplı, bizi, ancak dünya vatandaşı olduğumuzu hatırladığımız zaman tatmin ediyor. Hulasa, çoğumuz seyahat eder gibi, benliğimizden kaçar gibi okuyoruz. Mesele burada. Halbuki kendimize mahsus yeni bir hayat şekli yaratmak devrindeyiz."

"'Buna tahammül etmek için ya bulunduğu yere adamakıllı kök salmalı, yahut da hayatı çok zengin olmalı.Yani kafi derecede yaşamış olmalı. Halbuki ben...' Sözünü birden bire kesti; neredeyse, ben hala bir çocuk gibiyim, diyecekti. Hayatında bir yığın hulyadan başka ne vardı; yarın sabah sen de bir hayal olmayacak mısın?"

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 1949 yılında yazdığı roman Huzur. Adından da anlaşılacağı gibi Huzur'u arayan bir karakter üzerinden ilerliyor. Ama asıl olarak kitap, baş kahraman Mümtaz karakteri ve çevresi üzerinden, imparatorluk enkazı üzerinde cumhuriyeti kurma çabasındaki aydınların, doğudan kimliğinden sıyrılıp batıya dönmesini ve süreçte içlerinde yaşadıkları çelişkileri, zorlukları konu ediniyor kendisine.

"Elbette ki bizden mesut memleketler ve vatandaşları vardır; elbette ki iki asırlık hezimetlerin, çöküntülerin, henüz kendi şartlarını bulamamış bir imparatorluk artığı olmamızın bir yığın neticesini hayatımızda, ve hatta etimizde duyacağız. Fakat bu ıstırabın bizi inkara götürmesi, daha büyük bir hezimeti kabul değil midir? Vatan ve millet, vatan ve millet oldukları için sevilir; bir din, din olarak münakaşa edilir, ret veya kabul edilir, yoksa hayatımıza getirecekleri kolaylıklar için değil..."

"Ben ölümün zaptettiği bir ülkede mi yaşıyorum... Yeni bir hayat lazım. Belki bundan sana ben daha evvel bahsettim. Fakat sıçrayabilmek, ufuk değiştirmek için dahi bir yere basmak lazım. Bir hüviyet lazım. Bu huviyeti her millet mazisinden alıyor."

Ahmet Hamdi Tanpınar'ın o meşhur Saatleri Ayarlama Enstitüsünden(1962) çok farklı bu romanı. Açıkçası, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü bir çırpıda,çok eğlenerek bitiren ben, bu kitabı okurken çok zor zorlandım. Kitap sanki beni boğuyormuş gibi bir hisse kapıldım. O uzun cümleler hiç bitmeyecekmiş gibi geldi, bir türlü kitaba odaklanmayı başaramadım. Belki ilk romanı olması sebebiyle anlatacak o kadar çok şeyi birikmişti ki yazarın, hepsini okuyucunun üzerine bir anda boşaltmış gibiydi. Her karakterin beylik lafları, hayata ait felsefik bakışı, hepsinin uzun uzun cümleleri...Belki bölünse her karakterden ayrı bir roman çıkardı. Bilmiyorum ama bana çok ağır geldi. Sonunda bitince büyük bir yükün altından kalkmış gibi hissettim. Bir grup aydının kafasında, fikir kovalamak zor iş çünkü... Aklımda sadece boğaz sefaları ve muhteşem bir İstanbul kaldı.

"Hayır, Allah'tan bir şey istemeyecekti artık. Onu kaderiyle veya ömrünün arızalarıyla karşılaştırmıyacaktı. Çünkü istediği şey olmazsa kaybı iki misli olacaktı."

"İçini çekti... İnsanlar zalimdi. Hayat tahammül edilemez birşeydi; havuç yemekle, acıkmış bir örümcek gibi kendi bacaklarından birini yemek yemek arasında ne fark vardı? Kendi bacaklarından birini yemek..."

"Şark bu, güzelliği de burada. Tembel değişmekten  hoşlanmaz, geleneklerinde adeta mumyalanmış bir dünya,  fakat bir şeyi, çok büyük bir şeyi keşfetmiş. Belki vaktinden evvel bulduğu için kendine zararı dokunmuş...
-Nedir o? - Kendisini ve bütün alemi tek bir varlık halinde görebilmenin sırrı. Belki de gelecek ıstıraplarını hissettiği için bu panzehiri bulmuş. Ama unutmayalım ki dünya ancak bu noktadan kurtulur. -Bulduğu şeyin ahlakını yapabilmiş mi? - Zannetmem, fakat bu buluşta kendisini avuttuğu için hareket imkanlarını az çok azaltmış... Yarı şiir bir hulyada, realitenin sınırlarında yaşamış. Maamafih bu hali benim hoşuma gitmiyor, deve kervanı ile seyahat gibi ağır ve yorucu geliyor."

"Belki de beni sentimantal ve ukala buluyor. Hakkı da var, o kadar çok şeyden bahsediyorum ki...Fakat ne yapabilirim. Madem ki o benim için artık her şeydir, o halde bütün kainatımla ona taşınacağım!"

"İnsan hayatı buydu. Yaşamak, başkaları tarafından muhasara altına alınmak, yavaş yavaş boğulmaktı. Yaşamak..."

1 Kasım 2013 Cuma

HER


İçinde sevdiğim tüm oyuncuları barındıran bir film yapmayı başarmış Spike Jonze; Rooney Mara, Amy Adams.... ve tabii ki de benim çocukluk, gençlik, ergenlik, ve galiba bunaklık aşkım; Joaquin Phoenix.

Tüm bunların yanında, konu olarak da gayet ilgi çekici geldi. Gerçi benim için fark yapmaz, ben onun hatrına ne boktan (ay afedersiniz) filmler izledim ama bu sefer sanki eğlenceli bir film olmuş gibi. Klişe belki ama benim en sevdiğim klişelerdendir akıllı bilgisayarlar ve aşk. (Bir simone vardı, bildin mi?)

Amerikada Kasımda gösterimi başlayacak olan film, 14 şubatta girecekmiş gösterime, öyle diyorlar. Nasıl beklesek mi, yasal olmayan yöntemlere başvurmadan. Gerçi Gladyatör dışında hiç bir filmini doğru düzgün gösterime sokmadılar adamın, bunu acaba Scarlet hatırına sokarlar mı ki?




What does a baby computer calls his father ? - Data