Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

29 Aralık 2014 Pazartesi

Goodreads Reading Challenge

Yeni yıla 2 gün kala hedefime ulaştım. 2014'ü Notre Dame'ın Kamburu ile tamamlamış bulunuyorum.  Hedef 40 kitap okumaktı, ben 41 kitap bitirdim, kendimle bir gurur duydum. Üstelik çoğu yıllardır okusam diye aklımın bir köşesinde tutup da okuyamadığım kitaplar oldu. Evet fark etmediyseniz ben söyleyeyim; şu anda çok mutluyum. Ama 2015 için rakamı düşük tutmayı düşünüyorum 20 filan gibi bir rakam var aklımda malesef, çünkü işler güçler...

27 Aralık 2014 Cumartesi

Kararlar, kararlar...

Bugün oturup tüm gardırobu döktüm. Allah'ım ben nasıl zevksiz, nasıl pespaye bir insanmışım öyle. Onlar nasıl çirkin şeyler. Hayır bir de kendimden korkup, ürperdim; galiba giderek muhafazakarlaşmaktayım, çünkü bundan 3 ay önce giydiğim şeyler, bana dünyanın en açık kıyafeti gibi göründü. (toplumdan bu kadar etkilenen bir insan mıyım ben, töbe bismillah :))Billahi de korktum kendimden. Sonra fark ettim ki, ben zayıflamışım! Düşündüğümden çok fazla zayıflamışım, onun için hepsinin yakası omuzlarımdan düşüyormuş. Mutlu oldum. Mutluluğuma rağmen gene de bütün dolabı ateşe atmamak için kendime zor engel oldum. Sonunda bazı kararlara vardım;

1)Asla ucuz diye bir şey almayacağım. Fena değilmiş, giyilir diye bir mantık yok. Ya güzeldir ya çirkin. Ucuz ya da pahalı diye bir mantık yok. Ucuz da olabilir, pahalı da ama üstüme giyip aynaya bakınca çok güzelmiş demediğim hiçbir şeyi almayacağım. Hele yaşıma 10 yaş ekleyen hiç bir şeyi...

2)Asla üst giyimde polyester olan bir şey almayacağım, isterse üzerimde çok güzel dursun, isterse marka olsun. O nasıl bir kokudur öyle. Kıyafet üstünde 3 saat durunca üstünde mezarlık taşıyormuşsun gibi bir koku oluşuyor. Üç kuruş fazla olsun, pamuk olsun. Buradan yetkililere sesleniyorum, polyester yasaklansın efendiler!!!

3) Asla renkli kıyafet almayacağım. Siyah en güzeli. Renk ancak yeşil ve lacivertin koyu ve mat tonları olabilir. Ve gri, ve bazen de kahverengi. Gerçi kahverengi bana yakışmıyor. Neyse işte hep koyu ve illa renk olacaksa doğal tonları deyip geçeyim. Her şey basic işte. Ayrıca bohem olacağım, farklı olacağımdan bu noktaya nasıl geldim onu hiç çözemedim de, neyse... Ama daha bir 10 kilo daha vermek gerek bunların düzgün durması için.

Görsellerle açıklayacak olursam; (Pinterest'e sevgiler yolluyorum buradan)












Ben mahkum

Bundan tam yirmi sene evvel düştüm bu hücreye. Tabi ondan öncesi de var ama yedi yıllık tutukluluk süreciydi o, etrafı olayları anlamaya çalıştığım bir dönem olduğundan mahpus yıllarıma o yedi seneyi katmıyorum. Kısaca diyebilirim ki burada yirmi senedir mahpusum. Ne suç işledim diye hiç sormayın, herkesin söylediğinden başka bir cevap alamazsınız; ben masumum! Dinletemedim tabi, belki  de gerçekten olanları anlatmadığım için bana kimse inanmamıştır, olabilir. Ama zaten müebbet kesinleştikten sonra, yani bu saatten sonra anlatmanın da hiç bir anlamı yok. Anlamı olsa da anlatmazdım zaten. Siz sadece masum olduğuma inanın yeter.

Hatırlıyorum da o günü, yani mahpus hayatına başladığım anı, yirmi yedi eksi yedi yıl öncesi bir Eylül sabahında... Sırtımda valizim, sabah içtimasının yapıldığı o toprak bahçeye ilk adımımı attığım günü. Garip bir şekilde mutluydum. Elimdeki o sınırsız zamanla, tamamen bana ait zamanla yapabileceklerim mutlu ediyordu beni, düşünsenize ne kadar çok kitap okunursunuz böyle bir ortamda. Ayrıca spor ve sanat saatleri... düşündükte heyecanlanmadan edemiyordum. Sonuçta tüm bunların hayallerine kapılıp kendimi, nerede olduğumu sorgulamadan vakit geçiriyor, zamanın nasıl aktığını anlamıyordum bile. Kendimi akışa kaptırmıştım. Daha büyük bir koğuşa geçmen lazım diyorlar tamam diyordum, daha iyi bir koğuşa geçmek için de diğer mahkumlardan daha iyi olman lazım diyorlar tamam diyordum. Diğer mahkumlardan daha uslu olmak için de ne gerekiyorsa yapıyordum. Daha iyi bir koğuşun ne anlama geldiğini bile bilmeden...

Her şey galiba değiştirdiğim üçüncü koğuşta başlamıştı. Daha iyi bir koğuş diye getirmişlerdi ama diğer mahkumlar insanı çileden çıkaracak cinstendi. Tabi onlardan burada bahsetmeyeceğim, ben sadece kendi hikayemi anlatabilirim. Ve onlar da benim hikayeme dahil olmayı başaramamış insanlar. Demem o ki, üçüncü koğuşa geçtiğimde, o zaman anladım ben müebbet kelimesinin anlamını. Halbuki o zamana kadar uygun bir süre diye sanıyordum. Müebbet münasip demek değilmiş ki. Müebbet geberip gidene kadar demekmiş. Bunun dokuz yıl boyunca uygun zamanı bekleyen bir insan üzerinde yapabileceği yıkımı düşünebiliyor musunuz? Aman Yarabbi, koca bir ömür...

İşte o anda kendimce çıkış yolları aramaya başladım. Duyduğuma göre bir üst koğuşta başka çıkış şansı olmayan benim gibiler için bazı yöntemler geliştirilebiliyormuş. Bunu öğrenir öğrenmez, benim artık buradan kurtulmamı sağlayacak tek seçenek o koğuşa geçmek olmuştu. Diğer mahkumlardan daha iyi olabilmek için insanlıktan çıkmışcasına çalıştığımı hatırlıyorum. Ama başarmıştım da. Sonunda o malum koğuşa transfer edilme hakkı tanınmıştı işte. Artık tek yapmam gereken bir süre, o tünel tamamlanana kadar beklemekti. O koğuşta dört yıl geçirdim. Zamanımın çoğunu hayal kurarak harcıyordum. Bilmem biliyor musunuz ama, hayal kurmak çok tehlikeli bir iş, insanların hayal kurması engellenmeli. Ama biz mahkumların orada yapacak başka şeyi, şeçme şansı yok. O dört yıl koca bir hayalin içinde geçti. Neye dönüştüğümü unutacak ve umursamayacak kadar hayal batağına batmıştım. Ta ki bir gün biri tünelin tamamlandığını müjdeleyene kadar.

Allah'ım, o ne mesut bir gündü. Günlerce karanlıkta kalmış bir insanın ay ışığına çıktığında duyduğu mutluluğun bir benzerini yaşıyordum. Artık ayı görmüştüm, ve sabah olduğunda güneş aydınlatacaktı dünyamı. Ha korkmuyor da değildim ama bir romanda okuduğum bir kaç satır o korkuyu görmezden gelmeme yetiyordu. Evet, o kadar kolay, bir kurgudaki uydurma bir cümle ile kendimi gaza getirebilen bir insanım. Bazen düşününce şimdiye kadar daha büyük çılgınlıklar yapmadığıma gerçekten çok şaşırıyorum. Ama müebbet yediğin bir yerden bir tünelle kaçmakta yeterince büyük bir çılgınlık. 

I will not fear
Fear is the mind killer
I will walk through my fear...

diye diye atmıştım ilk adımımı. Tabi sağ ayağımla ve besmele çekerek...

Aman siz sakın benim yaptığım gibi kendinizi bir kurgu yazarının sözleriyle gaza getirmeyin. Korku beyninizi öldürmez, korku faydalı, korku sizi koruyan bir zırh, hareketlerinizi yavaşlatan ağır bir zırh...Hem yazar denilen adamlar pek güvenilecek tipler değil, tanıdığınız yazarlar varsa selamı bile kesin derim.  Yazar dedikleri bir kaç hayalperest işte. Ha beyninde kalmış, ha kağıtta olmuş...Hayallerin zararlarından söz etmiştim değil mi? 

Tünelin sonuna geldiğimde... Evet artık özgürdüm! Yemyeşil bir ormanın koynunda buluvermiştim kendimi. Gerçi neye benzediğinin bir önemi de yoktu. 25 sene sonra ilk kez etrafımda kimse yoktu. Nasıl huzur dolu bir mutluluk...Tabi bu rüyadan uyanmam da fazla uzun sürmedi. Zamanla her şey daha bir aydınlanıyor ve kurduğunuz hayaller, gerçeklerle hiç de örtüşmüyor. Örtüştüğü bir evrenin olduğunu da zannetmiyorum. 

Ne yalan söyleyeyim tünelin sonu hiç de istediğim yere çıkmamıştı. Ben bunu istemiyordum ki! İstediğimi zannediyordum ama zaman geçince anladım ki istediğimin bu olmadığından emindim. Bu yeni dünyanın benim geleceğimde bir yere sahip olmasına imkan yoktu. Yapacak tek bir şey vardı...

Tabi ki gerisin geri yuvaya dönmek...hep yuvaya dönmek... bir romanda okuduğum gibi, Tadita gibi, sürekli geri gelen.."the child that keeps coming back", orijinal adı buydu galiba. Bir yazarın gazıyla çıktığım macerayı başka bir yazarın etkisiyle bitiriyordum, ve bu son gazı veren yazar galiba benim ta kendimdi. 

Geri dönmüştüm. Müebbetse müebbet. Tabi artık diğer mahkumların gözünde ben bir deliydim ya da yetersiz, güçsüz ve başaramamış biri. Sanki ne düşündüklerini umursuyormuşum gibi, normal konuşmalarının altına sakladıkları imalı alaylarını benden esirgemiyorlardı. Ya da ben gerçekten ne düşündüklerini çok ciddi umursuyordum ve aslında altında hiç bir ima taşımayın normal cümlelerinde var olmayan alt anlamlar çıkarıyordum. Bunun hangisinin doğru olduğunu hiç bir zaman bilmeyeceğim.

Artık tüm bunların hiçbir önemi yok. Dedim ya müebbetse müebbet. Şimdi tek yapmam gereken bunu gerçekten kabullenmek. Yani o kaçmaya çalıştığım dünyamı sevmediğimden değil, garip bir şekilde arkama bakmadan kaçıp, sonra koşarak geri döndüğüm burada beklemediğim kadar huzurluyum. Sadece bundan başka bir dünyanın var olmadığını kabullenmek istiyorum. Çünkü gene bir gün kendimi gaza getirip başka dünyaların peşine düşerim diye korkuyorum. Halbuki ne var kabullenip de şurada huzurlu huzurlu yaşasam, şu anda sahip olduğumdan fazlasına ihtiyacım yok ki!

Ama kulağımda başka bir yazarın sözleri hala çınlamaya devam ediyor. Düşünüyorum ki eğer gene buradan kurtulmaya ihtiyacım olursa, belki bulabilirim bir kaçış yolu daha. Ve sonra o sözleri duyuyorum.

 "Go then, there are other worlds than these."

26 Aralık 2014 Cuma

Renkler...


Desert Places

They cannot scare me with their empty spaces Between stars--on stars where no human race is. I have it in me so much nearer home To scare myself with my own desert places. Snow falling and night falling fast, oh, fast In a field I looked into going past, And the ground almost covered smooth in snow, But a few weeds and stubble showing last. The woods around it have it--it is theirs. All animals are smothered in their lairs. I am too absent-spirited to count; The loneliness includes me unawares. And lonely as it is that loneliness Will be more lonely ere it will be less-- A blanker whiteness of benighted snow With no expression, nothing to express. They cannot scare me with their empty spaces Between stars--on stars where no human race is. I have it in me so much nearer home To scare myself with my own desert places.

Robert Frost

Gitmek gerek

Hiç gördüğün tüm şeyleri son kez görüyormuşsun gibi bir hisse kapıldın mı? Yaşadığın bina, ağaçlar, o yol, kapı...hepsini son kez gördüğünü hayal ettin mi? Aldığın o oksijen, duyduğun koku, teninde hissettiğin o soğuk...tüm bunları bir daha hissetmeyeceğini düşündün mü? Anneni babanı son kez gördüğünü, kardeşlerini...Her şeyin sonu gelmiş gibi, her şey bitmiş gibi, ya da sen artık tükenmişsin gibi.

Bu akşam tam bunu hissettim. O gökyüzünü bir daha görmeyeceğim galiba dedim. Bu binayı son görüşüm öyle bir duygu kapladı içimi. Sebepsiz. Ya da alsında sebepli, çünkü yaşanabilecek her şeyi yaşadım. Öyle hissediyorum. Her gün bir birinin aynı. Aslında hepsi farklı görünen o geçmiş olayların ben de hissettirdiği hep aynı. "Gitmeliyim! Buradan gitmem lazım!"Sonuç hep aynı.Yaşanabilecek her şey yaşandı. Yaşanması gereken hiçbir şey de yaşanmayacak artık. Nasıl ki geçmişte yaşayamadın, gelecekte de yaşayamayacaksın. Şu an yaşadığın son an.

Gitmeliyim!

Esmaralda!!!

23 Aralık 2014 Salı

Hiç korku!

Üzerimdeki bu toz toprak, tüm bu çamurlar, hepsi benim. Sıkı tutun, bu sefer ki hepsinden daha fazla canını yakacak. Tüm bunların tüm sorumlusu benim. Tanrım ne yaptım? Elime yüzüme bulaşmış tüm bu kir pas hep benim. Benim suçum. Tanrım, bu seferki hepsinden beter olacak. Ama bu sefer korkmuyorum, halbuki bu sefer korkulması gerekenler her zamankinden daha fazla, hiç olmadığı kadar çok. Ama hiç umut yok, hiç korku yok!

Kaç gece durmadan dua ettim, üstelik kimsenin beni duyup duymadığı bile belli değil. Ama ettim. Artık indir o kalkmış ellerini. Ve sıkı tutun bu fırtına hepsinden büyük. Bu seferki acılar katlanılır gibi olmayacak. Bu seferki felaketi atlatamayacaksın. Bu sefer kimseler yanımda durmayacak. Canım yanacak, aman yarabbi ne acı! Ama korkmuyorum. Kalbim o kadar dolu ki, oradakileri açıklayabileceğim kelimeler yok. Umut terk etti artık. Umudun olmadığı yerde korkuya da yer yok. Acı var ama korkum yok.

Şimdi her şeyi biliyorum, biliyorum da ne olmuş yani? Her şeyi öğrendim artık, ne oldu? Hiç! Geleceğim tebeşirle yazılmış bir kara tahtaya. Siliniyor, bozuluyor. Zaman geçti, yazılar okunmuyor, her şey birbirine karışmış. Her taraf toz duman. Tanrım, korkmuyorum. Her şeyi biliyorum, ne olmuş yani? Kusuruma bakmayın, hayat dediğiniz tüm bu saçmalıkta hiç bir ihtişam göremiyorum. Daha fazlası için ayakta kalmaya çalışmayacağım.

Tüm lafım kendime.

Sıkı tutun! Her zamankinden fazla canın yanacak.

Bu sefer ki atlatamayacağın kadar büyük olacak.

Atlatamayacağım!

22 Aralık 2014 Pazartesi

I don't wanna fall in love

Ben sadece çocukluğumu geri istiyorum!


10 blogger 1 hikaye - Final

Bir delinin günlüklerinin başlattığı, 10 blogger'ın bir hikaye oluşturmaya çalıştığı eğlenceli etkinliğin kapanışını yapmak bana düştü. Hikayeyi baştan sona okumak için;
Part 1
Part 2
Part 3
Part 4
Part 5
Part 6
Part 7
Part 8
Part 9

Biliyorum benim yazmam biraz geç oldu. Biz burada bir hayal dünyası kurmaya çalışıyoruz ama ne yaparsın bazen araya hayat giriyor. Kusuruma bakmazsınız umarım.

FİNAL
--------------
Ben Alev. Herkes durmadan Savaş ve Sevgiden bahsediyor. Daha doğrusu Barış hiç utanmadan dünyaya Savaş ve Sevginin hikayesini anlatıyor. Ama ben yokum. Ben bir nesneyim sadece. Kötü bir nesne hem de. Barış'ın kitabını eline alıp Savaş ve Sevginin hikayesini okuyan herkes benden nefret ediyor, hem de beni hiç tanımadan nefret ediyor. Benden o kadar nefret ediliyor ki, kitap bile benden sadece "o kadın" diye bahsediyor. Ve bana verilebilecek en saçma ismi veriyor, en kılışesinden. Halbuki ben Alev değilim. Benim adım Alev bile değil.

Benim adım Yaprak ve ben bu hikayede en masum olanım. En masum olanım çünkü doğaya karşı koymayan bir ben varım. Ama sizler öyle misiniz? Sanıyorsunuz ki bir şey nasıl başlarsa öyle devam eder. Zannediyorsunuz ki, bir kere yeşerirseniz hep yeşil kalırsınız. Yok öyle bir dünya. Elbette solacaksınız! Ve siz solduğunuz anda yerinizi yeni yapraklar alacak. Yeni yapraklar da solacak yerini başkaları alacak. İnsanlar hep değişecek.

Sen Sevgi, belki de beni en masum bulan sensin. Sen bir tek Savaş'ı suçluyorsun. Savaşa kızıyorsun seni sevmekten vazgeçti diye. Peki önce fikrini değiştiren sen değil miydin sevgi konusunda? Onu sevmekten önce vazgeçen sen değil miydin? Bir düşün istersen. Her akşamın aynı olması, evliliğin sana getirdiği o monotonluk... Hepsinden ilk nefret etmeye başlayan sen değil miydin? Sen Savaşta soldun. Ama inadına alışkanlıklarını bırakmamak için takıldın kaldın o dalda. Bırakmadın bir türlü. Bırakıp yere düşsen, o zaman topraktan yeşerip başka şekillerde yeniden doğacaktın. Ama sen bırakmadın. Sürdürmeye çalıştın. Hayat ise doğal olanı yapmak için devreye girdi. Ve seni sert bir rüzgarla savurdu. Koptunuz. Koptuğunuz noktada ben devreye girdim. Siz artık bir bütün olmadığınız noktada ben yeşermeye başladım.

Siz insanları hiç anlayamıyorum. Sahip olduğunuz şeylere öylesine bağlanıyorsunuz ki, nefret dahi etseniz koyvermiyorsunuz. Siz değişiyorsunuz ama ne pahasına olursa olsun elinizdekiler değişsin istemiyorsunuz. Ve biri gelip doğal olanı yaptığında onu suçluyorsunuz. Biri gelip aslında sizi yükünüzden kurtarıp özgür bıraktığında onu suçluyorsunuz. Siz insanlar kurumuş bir daldan kuru yaprağı kopardı diye hep rüzgarı suçluyorsunuz. Rüzgarı ne görüyorsunuz, ne duyuyorsunuz, ne anlıyorsunuz ama hep rüzgarı suçluyorsunuz. Sevgi ile Barışın rüzgarı da çocukları oldu. Koptular.

Ve bu hikayenin alevi de ben oldum. Nefret edin hadi benden ne duruyorsunuz! Ve savaşmaya devam edin, değişmemek için çırpınırken barış diye sayıklayın.

14 Aralık 2014 Pazar

Neden bilmiyorum ama sağdaki soldakinden daha güzel görünüyor. Sanki kitaba karmaşa daha çok yakışıyor. Kitapla ilgili şeyler soldaki kadar süslü olmamalı; güzel olmalı ama hayat gibi karmakarışık olmalı sanki. Sağdaki gibi, karmaşık olduğu için güzel olmalı. Hayat gibi...

Kötü bir rüya

"Hayır, kabus değil, sadece kötü bir rüya; Nereye gideceğini bilemeden koşup koşup hep aynı yerde durduğundan, tanımadığın insanların arasında durup ne yapacağını bilemediğinden, bir odaya kapatılıp asla çıkamayacağını bildiğin için çıkmaya bile uğraşmadan oturduğun yerde sıkıntıların bastığından...Öyle bir rüya işte hayat, kötü bir rüya. 

Benim kötü rüyam. Belki başkasına muhteşem bir rüya. 

Bu benim kötü rüyam. 

Elimde tutmaya çalıştığım şey, seni sevmiyorum bile. Ulaşmaya çalışmak zorunda bırakıldığım şey, seni de hiç istemiyorum. Sahip olduklarım bir hiç. Ben o odaya kapatıldım, o kapı açılmayacak; ben  olduğum yerde koşacağım, o kapı açılmayacak! O tanımadığım insanların ortasında duracağım, hiç birini tanımayacağım, kimse beni tanımayacak ve o kapı açılmayacak. 

Neden durmadan kafamda binlerce soru uçuşmak zorunda? Kafam millerce havada, ben uçmak istemiyorum. Hani ne zaman düşüyoruz bu rüyada, basmadığım bulut kalmadı, bir tanesinden aşağı yuvarlanmam lazım. Ne zaman düşüyorum daha? Çok yoruldum. Savaşamıyorum, ben  zaten savaşmak için doğmadım ki. Ben savaşamam ki. Düşmek istiyorum ben.

Hem düşersem kesin uyanırım yere çakılmadan. Ama böyle ne zaman çakılacağım korkusuyla yaşayamam ki. Ben artık korkmak istemiyorum. 

Hiç istemiyorum ki."

Bunu taslaklarda buldum, üç ay önce yazmışım. Kendi yazdıklarımı okurken karamsarlığımdan korktum. Ama onları ne duygularla yazdığımı hatırlıyorum. Hayatımın en zor yazını geçirdim. 

Geçti ama galiba.

Uykudan uyansak mı artık?

Siyah


12 Aralık 2014 Cuma

Oyuna geliyorum!

Çünkü oyuna geliyorum, oyuna gelmemeliyim, bana oyun oynanmamalı. Oyuna geliyorum,insanların oyununa! Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum. Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  Oyuna gelmemeliyim. Oyuna geliyorum.  

But I do know that I love you

Tanrım, tanrım, tanrım! Çok saykodelik, tam Joaquin'lik. Tanrım hangi kılığa girerse girsin, ne kadar kendini çirkinleştirirse çirkinleştirsin, ben bu adama aşığım. O nasıl bir "are you?" demektir öyle!

Neyse, geçelim benim duygularmı. Film gerçekten çok eğlenceli görünüyor. Mısır kokusu alıyorum! Türkiye'de gösterime girer mi bilmem ama Amerika'da ocak ayında gösterimde. Gösterime sokmazlarsa da buluruz elbet biz izlemenin bir yolunu.

But I do know that I love you,
And I know that if you love me too
What a wonderful life this would be

Europana

İnternette denk geldim bu fotoğrafa. Birinci Dünya Savaşından Türk askeri diyordu. İsmi Gorjeanul Drbrijmohan. İlginç geldi, ismi, kıyafetleri her şeyi...

Kaynak Europana; Avrupa'daki müzelerin, galerilerin dijital koleksiyonları var. Ziyaret etmenizi tavsiye ederim. 


Kapılara bakıyorum...

Kapılara bakıyorum, kapılara yaklaşıyorum, kapıları tanımıyorum, kapıları arıyorum, kapılar görüyorum, kapılardan kaçıyorum, kapılar, kapılar, kapılar...Kapılara yakın yaşıyorum!

Biliyorum, gitmemi hiç istemediğin o yola saptım. Benim için planların bambaşkaydı. Benim için bunu hayal etmemiştin. Benden bunu hiç beklememiştin. Hep başka türlüsünü istemiştin. Hiç istemediğin o yola gene saptım. Umarım affedilirim. Ama geçmiş geçmiştir, gelecek gelecek.

Ama şu an yok!

Şu anı çözemiyorum. Şu an hayallerle sislenmiş; görüntüler yok, detaylar yok, ilerisi yok, gerisi yok! Şu an yok. Yarı uyanık. Hatta neredeyse ölü. İçimde bilinçsizce hayatta kalmaya çabalayan bir hayvan var. Nerede olduğunun farkında değil. Sadece umutsuzca karşısındaki parmaklıklara saldırıyor. Sonra duruyor, sonra saldırıyor, sonra duruyor, saldırıyor, duruyor... Nerede olduğunu hiç bilmiyor.

Nerede olduğumu bilmiyorum. Kendimi her geçen gün daha da ufalmış hissediyorum. Kapılara bakıyorum. Bu gördüğüm kaçıncı kapı? Tanrım bu seferki nerenin kapısı? Bilmiyorum! Gene yabancı bir yer. Her yerde yabancılar cirit atıyor. Gene ben yabancı! Niye bu kadar insafsızsınız. Ölüyorum. Yabancılar içinde ölüyorum. Kafamı kaldırdığımda karşıma çıkan her kapı yabancı. Sadece o parmaklıklar aynı! O parmaklıklar hep aynı. İçimde umutsuzca hayata tutunmaya çabalayan bir hayvan; çaresizce önündeki parmaklıkları kırmaya çabalıyor. Nerede olduğunu asla öğrenemeyecek.

Girmemi istemediğin o yola gene saptım. Umarım affedersin. Parmaklıklara çarpa çarpa ölüyorsun. Umarım affedersin!

10 Aralık 2014 Çarşamba

The Stolen Journals

"This morning I was born in a yurt at the edge of a horse-plain in a land of a planet which no longer exists. Tomorrow I will be born someone else in another place. I have not yet chosen. This morning, though—ahhh, this life! When my eyes had learned to focus, I looked out at sunshine on trampled grass and I saw vigorous people going about the sweet activities of their lives. Where..oh where has all of that vigor gone"

God Emperor of Dune

9 Aralık 2014 Salı

Sümerbank Hayatlar vs. Tutunamayanlar

Bugün bir şey fark ettim. Daha doğrusu hayatıma hiç bakmadığım bir açıdan baktım. Yıllardır yakınıp, şikayet edip duruyorum. Sahip olduklarımı, yaşadıklarımı sürekli küçümsüyorum. Tercihlerimi eleştiriyorum, kendime kızıyorum. Hep kendimi geç kalmış, yaşayamamış, kurallara uyamamış, topluma uyum sağlayamamış, saçma bir hayat yaşamış gördüm. Herkes tek tip bir dal bulup tutunmuş yaşayıp gidiyor, ben ne yapıyorum, ne yapıyorum ben? Bir huzursuzluktur, bir sorgulamadır gidiyor işte.

Ama bugün bir anda bir aydınlanma yaşadım. Bugün fark ettim ki, ben yıllardır tam da istediğim gibi yaşıyorum.

İş yerinde benden sadece bir yaş büyük birisi var. Ve benden bir iki yaş küçük bir kaç kişi de var. Yıllar bazında hep 80'ler işte. Ama olay o bir yaş büyükte koptu. Evli ve bir buçuk yaşında bir çocuğu var. Bana resimlerini gösterdi, hamilelik halleri, ev halleri, çocuğu, eski iş yeri...O kadar bilindik sahneler ki. O koltuklar, televizyon ünitesi, çocuk, ev halleri, aynı örgü yelekler, her şey o bilindik dekor ve yaşam. Sanki bir fabrikadan çıkmış gibi. Hani eskiden Sümerbank satarmış herkeste aynı perdeler, örtüler, tabaklar...olurmuş. Tıpkı onun gibi. Kötü bir şey yok, yanlış anlamayın küçümsemiyorum, mundar demiyorum kedi gibi. Nasıl anlatmalı ki bunu? Sadece bana korkunç geliyor o sahne. Annemin albümlerine bakar gibi. O resimler de hep korkutmuştur beni.

Kızın resimlerine bakarken bir irkildim işte. Sonra garip bir mutluluk duydum. Saçma bir sırıtma kapladı yüzümü. Kendim kutsanmış, koruma altına alınmış biri gibi hissettim. Kendimi o kadar özel, yok özel doğru kelime değil, nasıl demeli, farklı evet farklı hissettim. (Alter-native mi desem ki kendime, çünkü ingilizcesi cuk diye oturuyor; basit ve doğal olanın başka türlüsü) O saniye aklımdan geçen tek şey şunlardı; "Tanrım şükürler olsun bu fotoğraftaki hayatı yaşamama gibi bir seçeneğim oldu." Evet resimlere bakarken ilk defa halime şükrettim. "Tanrım sana şükürler olsun, iyi ki zamanında o seçimleri yapmışım, çocukluğumdan beri o garip hayatı yaşamışım ve şu anki ben olmuşum" oldu.

Sonra benden bir kaç yaş küçüklere baktım. Mezun ol. İşe gir. Kendine garantiye al. Hiçbirinin aklının ucundan dahi geçmiyor başka seçenek. Biliyorum çünkü o insanların benzerlerini bundan 3 yıl önce de gördüm. Hala aynı şikayetlerine rağmen bıraktığım yerdeler; hayatlarındaki tek değişiklik evlilikleri oldu ve onların evlerinin, hayatlarının sahneleri de aynı. Mutlular sonuçta gerçi. Herkes halinden memnun. Hatta benden daha mutlu hayatlar yaşayacaklar büyük ihtimal. Ama ben mutluluktan bahsetmiyorum ki!

Anlatamıyorum şu anda hissettiklerimi tam olarak. Evlilik kurumunu küçümsüyor gibi görünüyorum belki de. Hayır hayır, evlilikle bir derdim yok. O sümerbank hayatı sıtkımı sıyırıyor sadece. Ödüm kopuyor o hayatı yaşamaktan. Hani o tek tiplilik var ya. Tam olarak onu küçümsüyorum hadi itiraf edeyim. Bilmiyorum ama o insanlarla aramızda sadece bir kaç yaş var ve geçmişte yaptığım seçimler olmasaydı, ben bu garip ben olmasaydım, ben de o fabrikasyon sahnede yerimi alacaktım.

Ha ben çok mu orijinalim? Değilim tabii ki. Ama denedim en azından. Geçmişimi anlattığımda insanları şaşırtabiliyorum. Algılamaları için on kere anlatmam gereken bir hayat yaşamışım en azından. Ve hatta anlam veremedikleri bir geçmişim var. Her şey o kadar mantıksız ki. Bazıları saçma buluyor, aptalca geliyor, küçümsüyor, korkakça buluyor. Bazıları gerçekten hayret ediyor. Onlardan "nasıl cesaret ettin?" cümlesini duyabiliyorum. Bazıları ise takdir ediyor ve hatta özeniyor. Ama kimse beni o sümerbank kategorisine sokamıyor. Ve ben bununla garip bir şekilde mutlu oluyorum. Saçma bir şekilde yarım bıraktığım şeylerden ötürü kendimle gurur duyuyorum.

Çünkü ben denedim. Aklımda ne varsa yapmaya kalkıştım. Tanrıya şükürler olsun denemelerime destek olacak şeylere sahip doğmuşum. Çoğunu tamamlamaya gücüm yetmedi ama denedim en azından. Ve hiç bir hevesimin kalmadığı noktada vazgeçtim, arkama bakıp da "ah" etmeyeceğim bir noktada bıraktım. Sonra başka başka hayaller hayal ettim. Daha başka türlü bir hayat istedim. Hala da vazgeçmedim. Hala da başka türlüsünü hayal ediyorum. Ve gene deneyeceğim. Ve büyük ihtimal onlardan da vazgeçeceğim. Ya da belki vazgeçmeyeceğim. Büyük konuşmuyorum, belki ben de evleneceğim. Belki o hayata zamanı gelince bir şekilde ucundan ben de bulaşacağım. Ama emin olduğum tek bir nokta var, ben o sümerbank hayatın içine tamamen asla batmayacağım. O hayatı yaşamamak için elimden geleni yapacağım. Geçmişi halletmişim şimdi gelecek için çabalayacağım. Yani en azından o televizyon ünitesini, o mobilyaları almayacağım. :)

Olayı edebiyata döksem belki daha kolay kendimi anlatacağım;

Tutunamadığım için kendimle gurur duyuyorum. Tutunamıyorum çünkü çoğunluğun tutunduğu o dal bana çok sevimsiz ve korkunç görünüyor. Ben kendi dalımı arıyorum. Hatta ben kendi ormanımı arıyorum. Sonucu sonsuza kadar sürecek bir mutsuzluk, huzursuzluk olsa da, o kuru dala asılıp kalmak istemiyorum.

Öyle işte.

Güzel bir gün bu gün.

Aile fotoğrafı

Çok tatlılar lan! Baktıkça gülüyorum.


"For once you have tasted flight, you will walk the earth with your eyes turned skywards, for there you have been and there you will long to return."



8 Aralık 2014 Pazartesi

Töbe Tanrım!

Ben ömrümde böyle saçma bir şey görmedim. Bak büyük konuşuyorum, vallahi de daha saçmasını görmedim. Töbee, niye böyle bir ayakkabı yaparsınız ki? Cidden, sebebi neydi ki?
Tanrım kör oldum herhalde!
Çok beğendiyseniz bence gidip buradan alın çünkü ömrünüzce böyle bir şey bir daha karşınıza zor çıkar.




100 yılın güzellik anlayışı

Çok süper bir video olmuş. Ben en çok 1950'yi ve 2000'i beğendim. Demek ki 50 yılda bir benim zevkimi yakalayabiliyorlar. Şimdi sabırsızlıkla 2050'yi bekliyorum. 


You know nothing Jon Snow!

Hiç bir şeyi çözemiyorum. Tüm olayları kafamda kuruyorum. Kafamda yaşıyorum. Kafamda sonlandırıyorum. Kafamda üzülüyorum. Kafamda mutlu oluyorum. Ama aslında hiçbir şey bilmiyorum. Çünkü tüm varsayımlarım yanlış çıkıyor. Tüm kurduğum senaryolar gerçeklerimle örtüşmüyor. İnsanlar hakkında geliştirdiğim yargılarım yanlış çıkıyor. Geleceğe dair yaptığım hesaplamalar tutmuyor. Şimdiyi dahi çözemiyorum.

Tanrım, hiçbir şey bilmiyorum!


7 Aralık 2014 Pazar

Imagine Dragons

Spotify'da hangi listeyi dinlemeye kalksam içinde mutlaka bir Imagine Dragons şarkısı çıkıyor. Ve hepsini en az 10 kere üst üste dinlemeden duramıyorum. Adamların tüm şarkılarına bayılıyorum. En son aynı şeyi Matchbox 20 ile yaşamıştım. 17 yaşlarındaydım. İlk gençlik yıllarımda onlar vardı. Şimdi gençlik geride kaldı, şimdi 27 yaşındayım. Imagine Dragons da galiba erişkinlik çağımın grubu olacak. Her şeylerine bayılıyorum, en çok da isimlerine; Imagine Dragons... Favori şarkım da Demons.
Ama bugün şarkı falına bakarken I Bet My Life çıktı, çok bir anlam ifade etti, mutlu etti!


Bir daha yataktan hiç çıkmayacağım!

Şimdi uyuyacağım ve yarın yataktan hiç kalmadan, öylece kıpırdamadan duracağım. Yarın pazar, evet bunu yapabilirim. Yapmak zorundayım çünkü kendimden çok korkuyorum. Yapmazsam başıma ya çevremdekilerin başına bir iş gelebilir. Çünkü elime, koluma, vücuduma hakim olamıyorum. Garip bir enerji var etrafımda. Ne oluyor, nasıl oluyor anlamış değilim ama bir sabah uyandım ve dünyanın en sakar insanına dönüştüm. 

İlk önce yanından geçtiğim saksı durduk yere kendini masadan aşağı bırakıp parçalandı. Resmen un ufak oldu. Her taraf saksı parçası ve toprağa bulandı. Allahtan ablam evdeydi, yoksa ben o pisliğin içinden nasıl çıkardım bilmiyorum. Allahtan annem evde değildi, yoksa beni fena paylardı. 

Bu olayın üzerinden bir kaç saat geçti geçmedi, başım dönmeye, kalbim vücudumdan dışarı fırlayacakmış gibi atmaya başladı. Nasıl bir olaydır çözemedim ama iki saat yatarak anca kendime gelebildim. Kalkıp bir yeşil çay içeyim diye kendimi mutfağa attım. Sıcacık çayımı aldım, oturdum. Durduk yere bardak elimden kayıp kaynar çay üstüme döküldü. Bacağım deli gibi acıyor, umarım su toplamaz. 

Az önce de mutfağa su içmeye gittim. Bardakların olduğu dolabı açmamla yukarıdan bir bardağın kafama düşmesi bir oldu. Daha sonra kafamdan sekip, tezgahın üstündeki tabağın üstüne düştü. Tabak parça etkili bir bomba gibi etrafa saçıldı. Tanrım, gecenin bir yarısı herkes uyuyor, süpürgeyi de çalıştıramıyorum. Her taraf minik minik cam parçası. Toplayabildiğim kadarını elimle topladım ve şimdi odama saklandım. Kapımı kilitledim. Bir daha çıkmayacağım odamdan.  Evet, şimdi yatıp uyuyorum. Odayı geçtim, bir daha yataktan da hiç çıkmayacağım. Yoksa benim ya da çevremdeki birilerinin başına çok kötü şeyler gelecek. Tanrım, kesin birilerinin elinde voodoo bebeğim var. 

Çok korkuyorum. 

Allah'ım neler oluyor böyle?

6 Aralık 2014 Cumartesi

Gerçekten uzak bir rüyada

Yarı uyanık, neredeyse ölü. Gerçekten uzak bir rüyada, burada görünen hiçbir şey göründüğü gibi değil. Gerçekten çok uzak bir rüyada, buradaki hiç bir şey gerçek değil.
Yeter gidelim buradan...
Bırakın artık.
Gideyim buradan!
Bırakın!
Bırakmazlar ama.Yarı uyanık neredeyse ölü... Yaşarsın artık gerçekten uzak bir rüyada.


Lindsey Stirling - Dragon Age

Lindsey Stirling'i Amerika'dayken Grace sayesinde tanımıştım. Gerçekten keman ile harikalar yaratıyor. Video klipleri de müziğine o kadar uyuyor ki...Şimdi Dragon Age'in 3. oyunu Inquisition için (ki Dragon Age serisi, teknolojinin bana sunduğu en muhteşem şeylerden biridir gözümde) bir video yapmış. Videoda kendisine en çok yakışacak olan Bard rolüne bürünmüş elbette. Diğer videolarının yanında bence biraz başarısız kalsa da, Dragon Age'in o muhteşem müziğini onun kemanından dinlemek ayrı bir keyif.

,

O değil de, konserine gitmeyi çok istemiştim, bilet de hazırdı ama ertesi güne sınav denk gelince kaldı, gidemedim. Grace beni koydu da gitti. Hala içimde bir yaradır ama n'apalım, Youtube ile idare ediyoruz işte. Bu da burada dursun.

5 Aralık 2014 Cuma

Yeni hayat felsefem bu son bir kaç aydır. Ama şimdi düşünüyorum da "her şeye de evet denmez ki canım!"



Gideyim ben o zaman...

Bir insan başına gelen güzel bir şeyi en kısa ne kadar sürede mahveder? Evet hayata geliş amacım bu sorunun cevabına yanıt olmak. Ben bir deneğim bu dünyada, deney konumuz da bu. Her yıl geçen seneki rekorumu kıra kıra ilerliyorum.

Ya da daha edebi bir açıklama; Mutluluk bana yakışmıyor, rahatsız ediyor, üzerimden çıkarmak için elimden geleni ardıma koymuyorum.

Ya da daha felsefik, Freud tarzı bir açıklama; Bilinçaltımda kendimi suçluyor ve kızıyorum. Bu sebeple kendimi cezalandırmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorum. Mutlu olmama katlanamıyorum, hemen o hali bozacak bir yol buluyor ve kendimi cezalandırıyorum.

Freud'un da, edebiyatın da, bu deneyin de canı cehenneme. Daha ne kadar yaşayacağım ben böyle?

Madem öyle, gideyim ben o zaman.

Yalnız bu sefer gidecek yer de kalmadı, iyi mi?

Hiç iyi değil, hiç...

Ne yapalım, mutsuzluk da benim comfortzone'umsa demek ki. Mutsuzluk falan ama üstüme oturuyor, rahatım ben burada.

Peki biraz daha durayım madem ben o zaman.

3 Aralık 2014 Çarşamba

Phantogram - Fall in Love

Hiç tarzım değil ama oluyor arada, dönüp dönüp bunu dinliyorum, bu da böyle bir spotify keşfi işte

Anne bana hiç protokol kurallarını öğretmemişsin!!!

En son ne zaman burnum kanamıştı benim, hatırlamıyorum ama somyada zıplarken kafa üstü düştüğümü anımsar gibi oluyorum. (Belki burnum ondan yamuktur, ya da belki benim kafa ondan gidiktir.) İşte hatırladığım çok küçükken olduğu çünkü altımda bebek bezi olduğunu da hatırlıyorum.  O günden beri hiç burnum kanamadı benim. Taa ki bugüne kadar. Niye kanadı acaba? Nazar değiyor bana, anneme dedim "anne ne güzel, ne akıllı kız doğurmuşsun hep nazar değiyor okusana." "Bi git başımdan işim var" dedi. Tam olarak öyle demedi ama ben onda bunu okudum. O okumadı, ben onu böyle okudum "O kadar hacca boşuna mı yolladık" dedim, isyan ettim işe yaramadı. "Bak hacı olmanın gereği okumaktır, kuranın ilk ayeti ne; oku" diye bilgiçlik tasladım yemedi. "Anne çok başım ağrıyor" dedim ağladım gene olmadı. Benimle hiç ilgilenmiyor.

İşte birden bir aydınlanma yaşadım o an. Aman yarabbi, gene büyüdüm ben onun gözünde! İşe gidince böyle oluyor. Halbuki Amerikadan döndüğüm o ilk altı ay ne güzeldi, tıpkı bir rüya gibiydi. Bir bebek gibi ilgileniyordu benimle. Sırnaşık yaptı, sonra koydu gitti ortada. Yetişemiyor o da ne yapsın, bir evde herkes mi büyümemek için uğraşır. Bir büyüğümüz o. Halbuki ilk küçüklüğünü ilan eden benim bu evde. Önce ablam vardı. O hiç küçük olmadı, evin bebeği oldu, kızı oldu ama evin küçüğü demediler ona. Ben doğunca ben küçük olan oldum. İlk küçük olan benim ulan bu evde! Hep benimle ilgileneceksiniz, ilgilenin benimle! İlk küçük olmama dayanarak büyümeme hakkımı saklı tutuyorum kendimde!

Dün gece bir rüya gördüm. Rüyamda eski cumhurureisimiz ya da reisicumhurumuz her neyse işte o var. Saraydayız. Hemen atlama, yeni sarayımız değil. Eski sarayımız da değil. Bence Versay sarayıydı. Gerçi ben hiç Versay sarayı görmedim ömrümde. Ama baroklar vardı, baroklar varsa mutlaka Versay sarayıdır. Bahçesinde duruyoruz, başka bir devlet başkanı gelmiş. Elini uzatıyor. Ben uzatmıyorum. Ayıp etmişim. Görmedim ne edeyim. Cumhurumbaşkanım bana bakıyor, kızıyor ama affediyor. Hadi bu seferlik böyle olsun, affettim seni ufaklık diye gülümseyerek bakıyor.Bakışlarıyla daha başka şeyler de anlatıyor. İnsanlar rüyalarda mimiklerle paragraf kurabiliyor, çok ilginç. Ben de anneme kızıyorum. Annem de orada çünkü. Dönüyorum anneme, "Anne bana hiç protokol kurallarını öğretmmemişsin!!!" diye kızıyorum. Herkes dediğime gülüyor. Gülersiniz tabi, hep gülün bana. Gül dünya gül! Cumhurureisibaşkanım saygılar!!!

Sonra sarayımıza giriyoruz. Cumhurureisimizin zevcesi yanımda. İki merdiven var. Biri geniş, normal taş merdiven. Bir de köşede daracık, altın kaplama, varaklı, desenli, çok süslü. Ben oradan iniyorum. "Förstleydim yanlış yerden iniyorum ben değil mi?" Gülümsüyor, "olsun, bir dahakine doğru yerden inersin" diyor bana. Ne güzel dünya, herkes beni hoş görüyor. Sonra kendimi bahçeye atıyorum. Kocaman bir ağaç. Üstünde pirinçler. Pirinç ağaçta mı yetişir? Anne bana onu da öğretmemişsin. 

Bence kanayan burnum değildi. Galiba beynim eridi, burnumdan akıp gidiyor. 

Töbe tanrım!

2 Aralık 2014 Salı

uu beybi...

Bizim prensesleri prens yapmışlar, ben şahsen bayıldım.


1 Aralık 2014 Pazartesi

Korku aklın katilidir.

Bunu her tarafa yazıp duruyorum, yıllardır ne yaptımsa bunun gazıyla yaptım madem, burada da bulunsun.


29 Kasım 2014 Cumartesi

Goodbye papa, it's hard to die...

Bu da benim mutsuzluğum...(kitabımdan)

Kronik mutsuzluğu hiç sebepsizdi. Doğarken kendisine bahşedilmiş; gereksiz, yersiz ve nedensiz mutsuzluğu ile birlikte oturdu ve bekledi.

Fotograf: Bill Brandt Writer Edith Sitwell c.1950

Büyümeye ağıt

Ben hala o çocuğum. Siz anlamayın daha.Büyüyemedim ben. Büyümek için daha zamana ihtiyacım var. Siz de sabır kalmadı farkındayım ama benim büyümek için daha çok zamana ihtiyacım var. Odamın içinde bebeklerim, kalemlerim...Ben neden o resimleri çiziyorum sanıyorsunuz. Ya da ben neden o oyuncakları örüyorum kendime. Çığlık atıyorum. Duymayın siz hala. Büyümedim ben daha!
Gelmeyin üstüme!
Ben hala hayallere sığınıyorum, rüyalarla koruyorum kendimi. Kendimi korumak için mantığım devreye giremiyor henüz, ben hala hayallere saklanıyorum korkularımdan.
Bağırmayın bana!
Ben hala beni terkedip gideceksiniz diye korkuyorum. Sizsiz yemeğimi yiyemem, kirlenirim, temizlenemem, üstümü dahi değiştiremem. Ben hala terk edeceksiniz de, öksüz-yetim kalacağım diye korkuyorum.
Geç kaldım. Hoş görün beni birazcık daha.
Büyeyeceğim söz.
Ama ben büyümedim daha.
Yağmur ıslatır,
Rüzgar üşütür.
Toprak kirletir.
Güneş yakar.
Bunları ezberlettiniz.
Kabul.
Ama bırakın az daha koşayım dışarıda.
Biraz daha...
Yağmur ıslatsın.
Rüzgar üşütsün
Güneş yaksın.
Bırakın da toprak kirletsin.
Çamura bulanayım azıcık daha.
Ya da,
ben balığı geri nehrine bırakın.
Bırakın da gideyim.
Beni böyle kabul etmiyorsanız.
İşim yok burada.
Siz terketmeden ben gideyim.
Küçük balık olup,
Yem olayım büyük balıklara.
Ama siz gene de bırakmayın beni daha.
Büyüyeceğim söz.
Azcık daha zaman verin bana!

28 Kasım 2014 Cuma

Demek bir süper kahraman olmak istiyorsun...

My dreams are full of what's not real
I'll fly away and save the world
I'll make you proud someday
I just won't be around to see your face
My life is full of what's not here
I'll go away and save myself
I'll make you proud someday
I just won't be around to see your face


Stranger things have happened I know

Bunu buldum bir köşede. Yıl 2013, okyanus ötesindeki Ben yazmış.

"Bu işten istifa edip, yolculuğu bekleyen ben aslında ben değilmişim, sadece olmadığı bir şey olmaya çalışan, o koşu bandının üstündeki hipopotammışım. Başta büyük bir hevesle çıktığım o koşu bandı artık beni çok yoruyor, bir yere varmıyorum, sadece aynı noktada koşup duruyorum. Ama artık koşmak istemiyorum ama inemiyorum da ama koşmak istemiyorum, artık durmak istiyorum. Soruyorum kendime " Değişebilirim, değişebilirim ama kim olmamı istiyorsun?" cevap yok, tekrar soruyorum "ben hala aynıyım, ne olmamı istiyorsun?" Bilmiyorum. Hiç bir şey bilmiyorum. Tek bildiğim annemin dizine başımı koyup uymak istediğim. Bir sürü oyuncağın olduğu bir alışveriş merkezinde kaybolmuş küçük bir çocuk gibi hissediyorum kendimi, kimse adımı anons etmiyor çünkü oradaki diğer çocuklardan bir farkım yok, herkes oyuncaklarla ilgilendiğimi düşünüyor ama ben sadece annemi istiyorum.

I can change, I can change, I can change
But who do you want me to be?
I'm the same, I'm the same, I'm the same
What do you want me to be?"

26 Kasım 2014 Çarşamba

Yok onlar

Sakin, yok onlar aslında. Görmezsen yoklar, cevap verme. Bırak onlar kendi dünyalarında takılsın. Sen oraya ait değilsin. Sakince geri dön. Ağacın içindeki kuru dalı görmezsen o ağaç yeşildir. Ağacın etrafındaki binaları görmezsen orası ormandır. Görüş alanına giren her şeyi görmene gerek yok. Sen neyi görürsen o var, sen görmezsen yoklar.

Sınırlarını kaybediyorsun. Fazla yaklaşıyorlar, izin veriyorsun, aralarına sızıyorsun, içine işlemeye başlıyorlar. Ve en kötüsü seni bozuyorlar, algılarını değiştiriyorlar. Farkında değil misin, yıllarca temelini atığın ve şimdi ise yeni yeni yükselmeye başlamış o dünyayı, sadece bize ait o harikalar diyarını yaralıyor, zarar veriyorlar. Senin yükseltmek için üst üste eklediğin her hayale karşı fazlasıyla hayal parçalıyorlar. Seni parçalıyor. Nasıl oluyor da sen hala sana bu kadar yaklaşmalarına izin verebiliyorsun? Hala çok zayıfsın, seni aralarına çekmelerine izin veriyorsun. Beyaz tavşanın arkasından koşuyorsun ama arada bir durup da onların arkadan gelen 'gitme' seslerine kendini kaptırıp da duraksıyorsun. Beyaz tavşanla arandaki farkın açılmasına sebep oluyorlar. Onlara her kulak astığında, onlara her cevap verdiğinde, onları her gördüğünde, duyduğunda,konuştuğunda... arayı açıyorsun. Hala çok zayıfsın. Onlar yıkıyorlar, parçalıyorlar, kırıyorlar, kollarından tutup hızını kesiyorlar, önüne geçip tüm çirkinlikleriyle güzelliklere engel oluyorlar.

Görme, duyma, yok onlar. İzin verme. Gerçek burada ve sen buradayken kimse sana zarar veremez. Sen ne görürsen o var, hayalini kurduğun her şey burada, hiçbir şey eksik değil burada, sadece senin onu fazlalıklarından arındırman gerekiyor. 

Bazen bazı insanlara gereğinden fazla yakınlaştığımda, bazı şeylere gereğinden fazla kendimi kaptırdığımda bu sesi duyuyorum kafamda. Bazen dinliyorum bazen dinlemiyorum. Çok yol aldım, kurdum o dünyayı ben kafamda artık. Sadece o tavşan deliğine adımımı atmam lazım. Korkuyorum ama az kaldı.

24 Kasım 2014 Pazartesi

Dünyanın en güzel kış manzarasına sahip şehirleri

Štramberk, Çek Cumhuriyeti:  En çok da bunu beğendim.

Marlow, England

Bamberg, Germany

Loket, Çek Cumhuriyeti:Bu Çek Cumhuriyetine bir gitmek lazım

Calitri, Italy

Breckenridge, Colorado

San Marino, Italya

Engelberg, Switzerland

Queenstown, New Zealand: Bence burası yazın daha güzeldir.

Kaynak

Bu da bizden bir yer

Malang

Hint kültürünü hiç sevmem, kültür olarak bana hitap eden hiçbir şeyleri yok. Hint deyince altın bilezikli newyorktaki taksici geliyor aklıma. (Tanrım ne aptallıktı ama!) Hindistanla ilgili ne zaman bir şey duysam o an aklıma geliyor; kokusu,  altın takıları ve Esra ile yaşadığımız korku.

Ama neden bu şarkıyı seviyorum çözemedim. Gerçi bu şarkı bana Hindistan'ı hatırlatmıyor, şoförü de tabi. Ama Hintçe sonuçta. Dahası melodisi de eurovision şarkılarını anımsatıyor. Böyle bir Anadolu - Balkan melodisi gibi. Danslar da bazı yerlerde çok itici zaten. Ama bunlara rağmen ben neden malang malang diye dolaşıyorum etrafta. Tipler de saçma.
Malang malang...Ne demekse!

Yalnız bu şarkıyla Hintçeyi çözer gibi oldum. Ne çok ortak kelimemiz varmış. Sabır, avare derbeder, raks, aks, aşk, ruh, nur, dua, cisim, teselli, kader,nazar ...işte bunlar hep Farsça, ya da Arapça mı?

Neyse işte, tüm bu olumsuzluklarına rağmen seviyorum bu şarkıyı. (Film de ilginçti bu arada, o konusu bende olacak Oscar alırdım.)

 

Deniz kızlarını koruyalım!


Modern Family - Phil Dunphy


Modern Family dizisini duymuşsunuzdur, izliyor musunuz bilmiyorum ama izlemiyorsanız şiddetle tavsiye ediyorum. İzlemiyorsanız çok şey kaybediyorsunuz. Tam 6 sezon oldu ve ben kahkahalar atarak izlemediğim bir bölümünü hatırlamıyorum. Herkesin favorisi olan How I Met Your Mother'ın son sezonları berbat bir hal alırken, The Big Bang Theory baymaya başlarken, diğer sitkomlarda bazı bölümlerinde çok eğlenip, bazılarında çok sıkılırken, çok sevmeme rağmen Community'nin bazı bölümlerine katlanamazken, Modern Family'nin tam 6 sezondur beni güldürmeyen, beni sıkan bir bölümü olduğunu hatırlamıyorum. Hatta bitince üzüldüğüm, keşke bir kaç bölüm daha olsun dediğim ender sitkomlardan biri. Tamemen doğal, çok zekice kurgulanmış bir komedi. Her ne kadar bir aile dizisi gibi görünse de tam bir durum komedisi. Hatta en güzellerinden biri.

Şimdi diziyi tanıttığıma göre oradaki Phil Dunphy karakterine geçelim. Dizide damat rolünü canlandıran, dünyanın en sevimli şapşalı emlakçı baba. Şapşal dediysem kötü anlamda değil; hala bir çocuk gibi hayallerini yaşamaya çalışması, kim ne düşünür diye düşünmeden bir çocuk saflığıyla hayata yaklaşması... Hatırlıyorum da ilk sezonu izlerken aklımdan şunu geçirmiştim; "Allah'ım eğer bir gün evlenmek zorunda kalırsam, lütfen, lütfen Phil gibi bir eşim olsun lütfen" Benim evliliğime bakış açım malum; dünyanın en sıkıcı ve korkunç, insanı kısıtlayan şeyi olduğunu düşünüyorum, tam bir pranga, yetişkin hayata geçişin resmiyeti, çocukluğun ve tüm eğlencenin, saçmalama hakkının elinden alınması, belirli kurallar dahilinde yaşama eziyeti... Ama Phil Dunphy gibi bir adamla insan çok eğlenir. Hani evdeki tüm saçmalıkları yapan biri vardır ya, hani eve tutup da Alpaca getirecek kadar şapşal olan, hani ona kızamazsın da, işte tam o karakter. Hem bilen bilir benim şapşal sevdiğimi. Kendisi ideal koca benim gözümde, ve dahası ideal baba, hatta en ideal insan.

Ya da aslında anlatılmaz, izlemelisiniz, izleyin. Bu arada demiş miydim; bu dizi dünyanın en güzel dizisi. (abart!)

23 Kasım 2014 Pazar

Kime naz yapacağım ben şimdi, deftere mi?

Uzun zamandır böylesine hasta olmamıştım. Kafamın içinde yoğun bir sıvı dengemi bozuyor. Bulduğu tüm açıklıklardan dışarı fırlıyor; gözlerim akıyor, burnum akıyor, kulaklarım dahi akıyor. Tam eski okul günlerindeki gibi, dışarısı karanlık ve buz gibi, sen hasta olmuş mandalina yiyorsun, uzandığın koltukta çizgi film izliyorsun. Uzun zamandır böylesine bir kış yaşamamıştım. Dışarısı çok soğuk. Böylesine bir kış yaşamadım çünkü soğuk olduğunda dışarı çıkmamak gibi bir seçeneğim vardı. Bugün soğuk evde oturacağım; yok öyle bir şansım şimdi. Normal şartlar altında en az 3 gün rapor alırdım. Ama işe başlayalı daha üç gün oldu, rapor da alamıyorum. Biri bakar da halime acır diye bekliyorum; "ay canım ne kadar kötü görünüyorsun, sen eve git de istirahat et" der diye umuyorum.

Ama boşa umuyorum. Çünkü annemin bile umurunda değilim. 2 gündür hastayım, bir sıcak bir şey getirmedi ki içeyim. Yamyaş(?), yağmurdan ıslanmış şekilde eve girdim, şemsiyeni almıyorsun diye söylenmedi bile. Benimle kimse ilgilenmiyor. Halbuki çocukken öyle miydi? "Takmadın şapkayı hasta oldun" diye söylene söylene zorla ağzıma bir şeyler tıkardı. Şimdi bir de bana iş buyuruyor. Hastalığımı burun silerek geçirilen nezlelerden sanıyor, ayakta durabiliyorum, şikayet etmiyorum diye mi?

Burnumu siliyorum geçmiyor anne. Benim biraz ilgiye ihtiyacım var. Grip naz yapmadan geçmiyor ki. Dün bir şeyim yokmuş gibi kendime defter almaya gittim diye mi inanmıyor hastalığıma? Ayakta durup gezmelere gidebiliyorsa benim ilgime ihtiyacı yok diye mi düşünüyor acaba? Halbuki ben o defteri ilgiye ihtiyacım var diye aldım. Baktım kimse beni dinlemiyor, yazarım ben de, ona anlatırım diye aldım o defteri.
Gücüm olmamasına rağmen etrafta dolaşıyorum çünkü durursam düşerim. Bir durayım, hem de öyle bir düşerim ki! Bisikletle gitmek gibi. Durunca düşerim! Gücüm yok ama ayakta durmak zorundayım. Ondan bir şey yokmuş gibi dolaşıp duruyorum, hasta olmadığımdan değil.
Şikayet etmiyorsam canım yanmadığından değil. Çünkü bir ağlarsam daha da susamam. İçim çıkana kadar ağlarım. Doğduğumda ağlayamadıklarımı dahi şimdi  ağlarım. Sıvı kaybından hastaneye kaldırırsınız, öyle ağlarım. Bir kelime kaçsa ağzımdan arkası gelir, ondan şikayet etmiyorum. Hasta olmadığımdan değil.

Siz ilgilenmeyin daha benimle. Kime naz yapayım ben şimdi, deftere mi?

Hem sadece burnumu değil, bana dair ne var ne yok, her şeyi de siliyorum hiçbir şey geçmiyor!

Tanrım neyim var benim? Neden kimse benimle ilgilenmiyor? Ölecek miyim yoksa? Ama ben ölmek istemiyorum ki! Daha başınıza açacak işlerim var benim. Neden kimse beni iyileştirmeye çalışmıyor?

Tanrım, gerçekten, neyim var benim?

Lauren Graham

Lauren Graham bu dünyada en sevimli bulduğum insanlardan biri. Çok severim kendisini. Hatta kendimi değiştirme hakkı verilse kesinlikle onun canlandırdığı Lorelai olmak isterdim her şeyiyle. Ama bu durum yeni bir blog yazısının konusu olacak bir şey olduğundan, detaylandırmadan geçip, konuyu ileri bir tarihe erteliyorum. (Ayrıca Parenthood izliyorum da oradaki karakterde de Lorelai'yı görür gibi oluyorum. Bir kaç kezde Lauren'in katıldığı programları izlemiştim. Sanırım kadının genel olarak kişiliği bu şekilde.) Matthew Perry ise Friends'deki favorimdi. Bu ikili zamanında çıkıyormuş, ben bilmiyordum. Bu fotoğrafı görünce çok hoşuma gitti. Burada dursun. 


21 Kasım 2014 Cuma

Adın ne?

Sosyalleşme konusunda sorunları olan bir insan olaraktan bu konuda seviye atladım. Acaba sosyopat seviyesine erişmiş miyimdir? Önceden yeni tanıştığım insanlarla muhabbet etmekte çok zorlanırdım. Bu özelliğimi hep korudum, hala koruyorum. Sonra yeni tanıştığım insanların adlarını sürekli unutmaya başladım. Şimdi ise tüm bunların üstüne yeni bir olayım çıktı, insanlara adlarını hiç sormuyorum bile. Yeni tanışıyorsun, adın ne diyorlar, söylüyorum ve muhabbet orada bitiyor. Sonradan o kişinin adını kullanmam gerektiğinde hiç sormadığımı fark ediyorum. O kadar mı ilgisiz olur bir insan çevresine, bu kadar mı kayıtsız oldum yaşadığım çevreye.

Zaten bir hayal aleminde yaşıyorum. Ben ve memnuniyetsizliklerim birlikte takılıyoruz. Müşkülpesentliğim uyarıyor bak orada saçma sapan, işe yaramaz birşey var, beyin hemen kontrolü alıyor; yok say, yok say! Bazen de hayalperestliğim devreye giriyor, oraya buraya bir kaç hayal parçası atıveriyor.

Aslında sorulara cevap veren de ben değilim, hep otomatik pilot.Kontrolü tamamen ona devretmişim, bilincim kontrolü geri ele alamıyor. Otomatik pilota daha soru sormasını öğretemedim. Öğretirsem "sizin adınız?" sorusunu sorabilirim artık insanlara.
Zaten nasılsın dediklerinde de iyi, naber dediklerinde de iyi, naptın dediklerinde de iyi, yemeğe gidek, iyi... Ooo gün içinde ünlem ve bir kaç kelimeyle yaşıyorum.
Ama tabi ben o sırada beynim de pragraf pragraf  tasvir yapıyorum. (pragraf nedir ya, dursun burada ibreti alem olsun diye, töbe tanrım! )
Peh.
Geçen kafamla konuştum, o da şikayetçi bu durumdan.
"Ben sen hayal kurasın diye mi buradayım? Beni dışlıyorsun" diyor. "Beni hep ikinci plana atıyorsun. Boşa harcanıyorum burada, yeteneklerim hiçe sayılıyor. Beni haketmiyorsun." Çok şikayetçi çok.
Böyle giderse kafam da beni terk edecek yakında.
Kafa gitme kal burada!

20 Kasım 2014 Perşembe

Depresyondaki arkadaş

Buna internette dolaşırken rast geldim. Depresyondaki bir arkadaşa nasıl yardımcı olunur ondan bahsediyor. Aslında depresyondaki bir insan çekilemez bir hal alıyor. Etrafındakileri de kendi depresyon batağına yavaş yavaş çekmeye başlıyor. Ama o insanlardan uzaklaşmak gerekli mi?

 Son zamanlarda etrafta dolaşan lafları duymuşsunuzdur; negatif insanlardan uzak durun, sizi moral olarak aşağı çeken insanları hayatınızdan çıkarın falan filan. Ben de bir ara o modaya uyup bana kötü gelen insanları hayatımda istemiyorum moduna girmiştim. Hatta benden başka sebeplerle uzaklaşan insanlar için de "demek ki ben onlara kötü geliyorum, beni hayatından çıkarmak istiyor" gibi düşüncelere kapılıp üzülmüştüm. Ama son zamanlar da bunun doğru bir davranış olmadığını düşünüyorum. Hatta şimdi çok bencilce gelmeye başladı bu düşünce. Sürekli ben, ben, ben, benim mutluluğum, ben şöyle ben böyle diye diye dolaşıyoruz etrafta. Belki o insan seni yoruyor, kötü hissetmene sebep oluyor çünkü kendisi kötü hissediyor. Belki yaptığı tüm davranışlarının arkasında başka sebepler var. Etrafındaki insanlar her zaman sana kendini iyi hissettirmek zorunda değil. Belki tüm bu davranışları kelimelere dökemediği bir yardım çağrısı. Onunla zamanında eğlenceli vakit geçirirken sorun yok ama o kötü hissetmeye başladığı bir dönemde uzaklaşmak gerçekten doğru mu?

İşte bu soruların cevaplarını hala verebilmiş değilim. Ama bu yazı benim asla yaklaşamayacağım değişik bir şekilde yaklaşmış depresyondaki arkadaşa. (Bu kadar sabırlı olabileceğime emin değilim.) Onun için paylaşmak istedim.

Kaynak

I think one thing you can do to help your friends who are depressed is to reach out to them not in the spirit of helping, but in the spirit of liking them and wanting their company. “I’m here to help if you ever need me” is good to know, but hard to act on, especially when you’re in a dark place. Specific, ongoing, pleasure-based invitations are much easier to absorb. “I’m here. Let’s go to the movies. Or stay in and order takeout and watch some dumb TV.” “I’m having a party, it would be really great if you could come for a little while.” Ask them for help with things you know they are good at and like doing, so there is reciprocity and a way for them to contribute. “Will you come over Sunday and help me clear my closet of unfashionable and unflattering items? I trust your eye.” “Will you read this story I wrote and help me fix the dialogue?” “Want to make dinner together? You chop, I’ll assemble.” “I am going glasses shopping and I need another set of eyes.” Remind yourself why you like this person, and in the process, remind them that they are likable and worth your time and interest. 

Talk to the parts of the person that aren’t being eaten by the depression. Make it as easy as possible to make and keep plans, if you have the emotional resources to be the initiator and to meet your friends a little more than halfway. If the person turns down a bunch of invitations in a row because (presumably) they don’t have the energy to be social, respect their autonomy by giving it a month or two and then try again. Keep the invitations simple; “Any chance we could have breakfast Saturday?” > “ARE YOU AVOIDING ME BECAUSE YOU’RE DEPRESSED OR BECAUSE YOU HATE ME I AM ONLY TRYING TO HELP YOU.” “I miss you and I want to see you” > “I’m worried about you.” A depressed person is going to have a shame spiral about how their shame is making them avoid you and how that’s giving them more shame, which is making them avoid you no matter what you do. No need for you to call attention to it. Just keep asking. “I want to see you” “Let’s do this thing.” “If you are feeling low, I understand, and I don’t want to impose on you, but I miss your face. Please come have coffee with me.” “Apology accepted. ApologIES accepted. So. Gelato and Outlander?”