Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

31 Ekim 2012 Çarşamba

International Student Volunteers

Burada her öğrenciye okula kaydolur olmaz bir email hesabı veriyorlar ve herşey bu email üzerinden gidiyor, hocalarla falan sürekli email alışverişinde bulunmam gerekiyor. Yok efendim ben derste yoktum, hastaydım gelemedim gibi bir durum yok. O sebeple ben nezaman mailimi kontrol etsem acayip geriliyorum, açmadan önce hep dua ediyorum nolur email olmasın diye, her email bir iş çünkü. Gene o ruh haliyle, off dedim gene ne istiyorlar içimden söve söve açtım maili bir de ne göreyim gayet de güzel bir amaç için yollamışlar. ISV diye bir program varmış ve bunun hakkında bilgi vermek için bir yetkili okulda olacakmış diye duyuruymuş. (Ha o etkinliğe gittim mi, tabiki gitmedim, maille bilgiye ulaşabilecekken neden yorulayım) Bu programdan böylece haberim olmuş oldu.

Ben dünyada ki her yeri görmek istiyorum ama bazı yerleri özellikle merak ediyorum, ve o çok merak ettiğim yerlere hayatımın bir döneminde gitmezsem hortlayıp da gideceğimi düşünüyorum oralara. O yerleri de öncelik sıralamasına göre yazmam gerekirse

1. Yeni Zelanda: Hayatımda hiç bir yeri burayı merak ettiğim kadar etmedim, hatta gelip burada okuyacaktım ama MEB bursu buraya gelmeme izin vermediğinden o istediğimi yapamadım. Ama ne kötü ki burası dünyanın en uzak, gitmesi en pahalı, vize alması en meşaketli ülkesi bir Türk için. Sırf uçak biletine 3000tl civarı bir bütçe ayırmak gerekiyor. Bir de yanına arkadaşını alıp da gitme gibi bir olanağında yok. Bu durumda da tek seçenek benim için tek başına bir tura katılıp orada zengin çiftler balayı yaparken bende sap gibi aralarında takılıp üstüne tek olduğum için onlardan daha fazla para ödeyerek cezandırılmam.(Baktım tur 2 haftalık tur fiyatı 6000 Euro'yu buluyor) Tabiki aklı selim bir insan bunu yapmayacağı için ben burayı evlenirsem balayımda gideceğim yer olarak kafamda tanımladım hep. Şimdi gelinliğini, düğününde çalacak playlisti 15 yaşında kararvermiş bir insan modeli olduğumu düşünmeyin, bu konularda hiç bir fikrim yok, evleneceğime dair bile hiç bir fikrim yok. Ama yukarıda sıraladığım sebeplerden ötürü gidemediğim ama düğünde altın takılacağı, ve birde koca olacağı için, yalnız gitme ve gitme bütçesi sorununu anca böyle çözebildim. Evlenirsem sırf bu sebeple evlenirim o yüzden zengin(düğün hasılatı yüksek) beyaz atlı prensi beklemeye devam ediyorum. Ama baktım bu program Yeni Zelandaya'da gönderiyor, hemde yaklaşık 4500$ gibi bir paraya ( bu da çok para ama türkiyeden gideceğin turla kıyaslayınca baya uygun) üstüne üstülük bir grup öğrenciyle gidiyorsun ki, bir sürü evli çiftin içinde tek sap olmak gibi bir derdin yok. Üstüne üstük bir de bir ay orada yaşıyorsun, bir de üstüne etrafta dolaşıp sabah akşam sahilde güneşlenip alışveriş yapmaktansa, dört haftanın  iki haftası boyunca bölgenin çevresine, bitki örtüsüne katkıda bulunuyor, ve kendini geliştirme şansı yakalıyorsun. Burdan bakınız: http://www.youtube.com/watch?v=c1pT6e-9emY&list=UUqqj04t72VmYM-OXB7F64JQ&index=28&feature=plcp Tek sorun vize problemi, o vizeyle uğraşıp isteyip istemediğimden emin değilim.

2. ABD: Buradayım zaten. Mission accomplished. Gerçi daha bir yerini göremedim ama en azından kıtaya ayak bastık ona da şükür.

3. Peru-Macha Pichu: Geçen yıllarda buraya da göndermişler ama bu sene öyle bir seçenekleri yok galiba. Gerçi buranın vize problemi yok vizesiz girebilirim ve üstüne üstlük buradan uçak bileti de fazla tutmaz. Gerçi tek başıma bir rehber olmadan gezebileceğim bir bölge olduğunu düşünmüyorum o sebeple bu önümüzdeki senelere ertelenebilir.

4. Afrika: Buraya ne kadar çok gitmek istesem de ömrümün hiç bir döneminde gidemeyeceğimi düşünüyorum.  Maddi olarak çok zor ve gene tek başına yapılabilecek bir gezi değil.Bir de üstüne üstlük balayı opsiyonu buraya sökmez, zengin bir koca belki bulabilirim ama balayını afrikada geçirmek isteyecek olan bulmak imkansız. Ama bu program kapsamında güney afrikaya da gidebiliyorsun. Üstüne üstlük buradaki gönüllü yapacağın iş daha zevkli, tüm o afrika hayvaları, aslanlar fillerle ilgili onları gözlemlemek falan ve dahası burası için vize de gerekmiyor. Ama burada da uçak parası işi bozuyor, çok pahalı olduğu için bu tur 6000 dolara yaklaşıyor. Düşününce Türkiyeden afrikaya gitmek daha mantıklı gibi görünüyor. Onun videosu da burada http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=D_zI0flfRkI#! Gerçi videoyu izleyince hayvanlardan çok çocuklar ve hayvan bokuyla uğraşmışlar gibi geldi ama bir de böyle bir deneyim için afrika fazla ağır gelebilir bana, bilemedim.

5. Galapagos Adaları: İmkansız

6. İskoçya

7. İtalya, St. Petersburg (Çok kolay gidilir o yüzden uzunca bir süre bekleyebilirler)

6. Diğerleri....

Şimdi neymiş bu program. Öğrenciler belirli bir ücret karşılığında belirli ülkelere gönüllü çalışan olarak gidiyorlar. Yapacakları işler ise gayet cazip, en azından benim için hayatımın bir döneminde yapmayı istediğim türden işler, doğal yaşamı koruma, ihtiyacı olan çocukların eğitimi, doğal kaynakların korunması gibi unesco gönüllüsünün yapacağı tarzda işler.

Başvurulacak 2 tip program var;
2 Haftalık Program: Bu programda sadece istediğin ülkeye gidip gönüllü olarak çalışıyorsun. Gidip gezme gibi bir durumun yok ve doğal olarak da bu programın ücreti daha az.

4 Haftalık Program: Bu programda ise 2 hafta gönüllü işlerini yaptıktan sonra 2 hafta boyunca gittiğin grupla birlikte geziyorsun, 2 haftalık trustlik tur gibi bir şey ve doğal olarak da fiyat  2 haftalık programa kıyasla tam olmasa da neredeyse iki katı. Fiyatlar ayrıca ülkeye göre de değişiklik gösteriyor.




Böyle birşeyden haberdar olunca değerlendirilebilir bir olanakmış gibi geldi, emin değilim ama bu yaz yapılacaklar listesine ekleyebilirim.

Ayrıca bu program ile Avustralya, Kosta Rika, Tayland, Dominik Cumhuriyetine de gidebiliyorsun. Ama Avustralya da istenirse program sonunda 6 gün Fiji sahillerinde tatilde yapabiliyormuşsun, ama napayım ben tek başıma fiji sahillerinde hacı sevgilim olaydı Avustralya'ya gitmeyi düşünebilirdim çünkü videsonu izleyince en çok sanki buraya gidenler eğlenmiş gibi geldi bana sonuçta gelişmiş ülkenin hali bir başka oluyor. http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=F4sYQ5tEAMM

http://www.isvolunteers.org/

Gerçi düşündüm de bana son zamanlar da gezmek yerine, evde ailemle oturup çekirdek yemek daha cazip gelmeye başladı, herşeyi bırakıp ankaraya dönüp erdal bakkal gibi yaşamaya başlayabilirim bu şartlar altında ben amerikayı gezsem ona da şükür,  ama seçenek cepte bulunsun karar vermek için çok erken....


29 Ekim 2012 Pazartesi

Chasing Mavericks

Film Santa Cruz'da çekilmiş, yetişemedim ya setine, erken gelip de Gerard Butler'ı göreymişim iyiydi...


P.S. Derste bayılmak Santa Cruz da gelenek heralde, filmini bile yapmışlar :)

28 Ekim 2012 Pazar

Vincent (Starry Starry Night)


Eğer bir gün intihar edecek olsam ölmeden önce dinleyeceğim şarkı, insanı intihara sürükleyen şarkı, tabi kendini Van Gogh sanıyorsan...


For they could not love you,
But still your love was true.
And when no hope was left in sight
On that starry, starry night,
You took your life, as lovers often do.
But I could have told you, Vincent,
This world was never meant for one
As beautiful as you. 
....
Now I think I know what you tried to say to me,
How you suffered for your sanity,
How you tried to set them free.
They would not listen, they're not listening still.
Perhaps they never will... 

Kıskançlık

Yazının başlığını görüp de insan psikolojisine dair bir yazı döktüreceğimi sanmayın sadece bu yazı bol miktarda kıskançlık unsuru içerdiği için öyle bir başlığı uygun gördüm. Aslında USA cost to cost yapacaktım ama vazgeçtim.

Bu botlarla ilgili size post hazırlarkene görselleri ararken bulduğum bir blogda tanıştığım blondesalad adlı bu ablayla ilgili olacak bu post. Blogu inceledikçe fark ettim ki, kendisi zengin, güzel bir Rus heralde, çözemedim o kısmı, bir insan. Burbury(adını bile doğru yazdığımdan emin değilim), chanel giyinip o moda haftası senin, bu haftası benim diye ülke ülke dolaşan sonra bunları da sevgilisine bir model edasıyla pozlandırıp blogunda paylaşıyor. Arkadaş ayıp denen bir şey var, yediğin giydiğin senin olsun bana gezdiğini anlat diye bir deyim duymadınız mı hiç. Nerede o eski gençler, şimdikiler sadece yediklerini giydiklerini anlatıyorlar, ah ah....

Şimdi blogda takılırken her older post yazısına tıkladıkça midem bulandı kendisinden, "güzelim, zenginim, şanslıyım bunun da farkındayım, bunları gözünüze gözünüze sokayım diye de blog yazayım" mantığıyla yazdığını düşünüyorum.Şimdi yalnış anlaşılmasın sinirlenmemin sebebi zengin olması, ya da güzel olması değil, sonuçta benim de kendime göre bir zenginliğim bir güzelliğim var(hadi lan ordan), yani ben her insanın eşit olamayacağını, kimilerinin şanslı, kimilerinin bedbaht, kimilerinin ise tavşan boku sınıfına dahil olduğunu ve bir şirinler köyünde yaşamadığımızı algılayıp bunu kabullenmiş bir insanım. Sinirlendiğim nokta, tavşan boku sınfına üye bir insan olduğumdan doğal olarak aşırılıklardan hiç hoşlanmayıp, bu farklı sınıflarda ki insanlar bu farklılıklarını insanın gözüne sokması. Fakirin ezik edebiyatının allahını yapması, zenginin sahip olduğu şeyleri gözüne sokması, güzelin ben dünyanın en gözel garısıyam diyerek dolaşması, şeklinde tanımlayabileceğim aşırılıklar işte. Bu abla da tam olarak zenginin aşırısı olduğundan tam bu ne be deyip kapatacakken kendisinin amerikayı doğusundan başlayıp, newyork-şikago-la şeklinde batısına gelip, utanmadan bir de batı güneyden kuzeye la-san fransisco şeklinde ilerlememek şeklinde bir ayda turladığını fark ettim. Sonra her günü blogunda yayınladığını farkettim. Ben sanfranciscodan-sandiegoya gidebileceğimden bile emin değilken, aklıma bir de sandiego'dan newyork şeklinde bir fikir soktu.Yalnız anlamadığım nokta tek başına roadtrip çok boktan bir olaya dönüşebilir, bunlar bu kadar adamı bulup nasıl böyle bir organizasyon yapmışlar çözemedim.


Böyle oluncada her günü okudum.  Buyrun buradan alalım sizi de okuyun: http://www.theblondesalad.com/coast-to-coast/page/10

Şimdi tüm postları okuduktan sonra aklıma gelen ve bu sarışına yöneltmek istediğim sorularım var benim;

  1. Bütün o kıyafetleri nasıl bir valizin var ki sığdırıp taa oraya taşıdın?
  2. Ben o kıyafetleri düğünde bile giyemezken, roadtrip yaptığın bir gezide boncuklu elbiseler, ince topuklu ayakkabılar giyme olayını nasıl becerdin?
  3. Hayvan gibi, o resimlerini çektiğin her şeyi yedin mi? If evet goto 4 else goto 5
  4. Yediysen niye bu kadar zayıfsın?
  5. Saçlarını fönlemeye, tırnaklarına öje sürmeye, makyaj yapmaya nasıl fırsat buldun?
  6. Bütün o resimlerde bu kadar bakımlı çıkmayı nasıl becerdin? (Hayır soruyorum bu soruyu çünkü ben o yolculuğun ikinci gününde şiş bir göz altı, kendinden geçmiş tepede toplanmış bir saç, şişmiş bir yüze sahip olacağımdan eminim)
  7. Ve en önemli sorumu soruyorum, seninle her yere gelip, her yerde milyonlarca resmini çekecek sevgiliyi nereden ve nasıl buldun? Diğer sorularımı unut, buna cevap ver yeter.

Bir de genel bir sorum var;

  1. Allahım neden?
Son olarak da buradan bir ilan vermek istiyorum. 
Sevgili aranıyor! Benimle eğlenceli bir amerika turuna katılmaya ne dersiniz?
Şartlar neler mi?
  • Ehliyete sahip olmak (Roadtrip süresince şöförlük yapacak)
  • DSLR fotograf makinesi ve photoshop kullanmayı bilmek 
  • Hoş sohbet olmak 
Ve evet hepsi bu kadar. Yaş sınırı yok.
Yakışıklı olmak, eğitimli olmak, iş sahibi olmak, zengin olmak, iyi aile çocuğu olmak gibi özelliklere hiç ihtiyacınız yok. Eğer evet diyorsanız ve yukarıdaki özellikleri taşıyorsanız mülakata bekliyorum....

Yalnız o değil de ben de burburry trençkot istiyorum, bana ne ya, allahım ben de nurhayat olmak istiyorum ve tekrar soruyorum allahım neden?



27 Ekim 2012 Cumartesi

Hunter Wellies

Burada hava soğumasa da, kar yağmasa da kış döneminde yağmur alan bir bölgeymiş ve son bir haftadır akşamdan sabaha kadar yağmur yağıyor ama allahtan öğlen güneş açıyor. Bu durumda sadece bir spor ayakkabıyla yaşayamayacağıma karar verip kendime bir bot almalıyım diye düşündüm. Yerden yüksekliği 1 mm olan tek bir ayakkabıyla bu hava koşullarında hayatta kalmam mümkün değil, bir ıslansa bittiğim andır, evden dışarı çıkmayı bile başaramam yenisini almak için. Gerçi çıplak ayakla yürüyüp hippi taklidi yapabilirim. Tüm bu şartlar altında Türkiyedeyken görüp gözüme kestirdiğim ama ihtiyaç duymadığımdan alamadığım yağmur botlarının yüksek öncelikli bir hal alması ile arayışıma başladım. 

Her genç kızın hayali gelinlik giymektir ya, benimki de,hiç bir zaman ulaşamayacağımı düşünerek; geniş paça yırtık kot pantolon, deri ceket, uzun çizmeydi. Çünkü o kiloyla geniş paça kotların içine sığmıyor, deri ceketlerin içinde sakalı eksik harleyciler gibi görünüyor, uzun çizmeler de ise ne kadar zorlasam da fermuarı çekemiyordum. Zayıflamam ile ilk olarak geniş paçalı bir kot alıp, o hayalimi gerçekleştirdim, ikinci olarak bir deri ceket edindim, sıra çizmeye geldi. Ama çok büyük bir sorunum vardı, şimdi o kadar zayıflamama rağmen devasa bacaklarım yüzünden ugg botların uzunları bile yukarı çıkmıyorken nasıl esneme payı olmayan plastik bir çizmenin içine girecektim. Araştırırken araştırırken Hunter markasıyla karşılaştım. Hatta ilk onlarla karşılaştım çünkü bu yağmur botu olayını bunlar çıkartmış, selebiriti festival botuymuş hatta. 


Botların bir de tarihi varmış. Wellies demelerinin sebebi, 1. Wellington Dükü  Arthur Wellesley tarafından bulunmasıymıymış ve 19. yüzyılda aristokrat sınıfında çok popülermiş bu botlar. Adamlar İngiltere de yaşayınca tabi, hava koşullarına, ihtiyaçlarına uygun şeyler üretmişler. 1967 yılında İngiltere kraliçesi tarafından bile giyilmiş. Hatta prenses Diana bile giymiş, taa o zamanlardan meşhur.  Ama böyle abarttıklarına bakmayın annemin deyimiyle eskiden pazarda satılan 10 liralık plastik bot kendileri her yağmur botunda olduğu gibi. Diğer yağmur botlarına göre fiyatı baya uçuk bunların. Bir de üstüne çorabını falan da yapıp satıyorlar (çorapla da ayrı bir güzel oluyor ama) ki bir çorap üstünde hunter yazıyor diye dünyanın parası, pazarlama stratejisi işte. Ama nedense diğer botlara göre model olarak benim çok hoşuma gidiyorlar ama plastik bota da o kadar para vermeye gönlüm el vermiyor, o sebeple sevip ama asla almayacağım bir şey gözüyle bakıyordum ben bu botlara.

Ucuz seçeneklere baktım, aradım aradım hiç birinin içine giremiyorum arkadaş, ya estetik ameliyatla bacaktaki fazlalıkları keseceğiz, ya verdiğim kilonun iki katını daha verip sıfır beden olacağım ki imkansızın imkansızı, ya da uzun çizme giyme olayı öyle bir hayal olarak kalacak. Derken bu Hunter botların benim gibi geniş bacaklılar için üretilmiş Huntress modeliyle karşılaştım. Denedim ve girdim ya içine (gerçi birazcık bol olması gerekirken o bile tam oldu) nasıl mutlu oldum, nasıl mutlu oldum anlatamam. Allahın plastik botuna o kadar para mı verilirmiş diyen ben, hiç umursamadan aldım çıktım. Şu anda bir ayakkabıya aşk yaşıyorum diyebilirim, kendisini o kadar çok seviyorum ki sahip olduğum en kıymetli şey o. Aşkın gözü kördür derler ya, o kokusu bile beni rahatsız etmiyor. Evet kokuyor ve hani araba lastiği satan dükkanlarda olan koku varya, aynı bir lastik dükkanı gibi kokuyor. Ama çok rahat, ugg kadar olmasa da şimdiye kadar giydiğim en rahat ayakkabı, bir de hafif hiç öyle teker gibi değil, ömür boyu da bişey olmaz o kadar sağlam sonuçta araba lastiğinden yapılmış. Bir de ben de mi bir sorun var bilmiyorum ama işlevselliklerinin yanın da tipleri de bana çok güzel görünüyor.

Allahım ömrümde ilk defa diz altıma kadar uzanan bir botun içine girebiliyorum, çok mutluyum şu anda, o kadar mutluyum ki oturup blogda bot ile ilgili bir yazı yazıyorum, o kadar mutluyum ki o saçma sapan renklerinden bile almak istiyorum, uzununu kısasını kırmızısını yeşilini....










Edit: Anneme botu aldığımı anlatıp, üstüne bir de Prenses Diana'nın da giydiğini ekleyince aldığım cevap çok içime oturdu ya dudelar
 " He sende ingiltere prensesisin ya" 
İnsan yavrusuna benim kızım da prenses der, böyle mi der.... 

24 Ekim 2012 Çarşamba

Make a choice

Freedom is a just a pretty way of saying you’ve gone off the grid…

For better or for worst —-you’re out of options. 

But we call it freedom; write songs about it, you probably crank them in your car, never thought about it much. 

Some people think it’s exhilarating not having your future mapped out; others start to drown in all that nothing. 

Maybe you will enjoy it for a moment, the purity of doing what you want, when you want; beer for breakfast, sex in the afternoon, but obligations sneak up, duty, moral code. 

Some of us are wired to put ourselves back into cages. 

Freedom is the moment of calm before the dread sets in. 

Because no matter what you freed yourself from you only get down so far down the open road, car windows down, music blasting before you are force to make a turn, make a choice, sentence yourself to the next adventure…

23 Ekim 2012 Salı

Therru's Song



Bomboş kır yollarında tek başıma yürüyorum
Sende benimle birlikte yürüyorsun, her zaman oradasın
....
Orada benimle yürüyorsun, o yolda benimle yürüyorsun
Ama bir kelime etmiyorsun, ağzını bile açmıyorsun
İçindeki şeyi yüreğimin bilemez hiç kimse
Kendi yolunda yalnız yürüyen bu yüreğin içindekini

Gedo Senki; 1996 yılında ünlü Miyazak'nin oğlu Miyazaki tarafından Ursula L. Guin'in o çok severek okuduğum Yerdeniz serisinden uyarlanmış bir film. Filmin aslında kitapla pek alakası yok sadece karakterler alınmış  ve ortalama bir film. Film, kitapda en sevdiğim karakter olan Therru'yu baz alarak ilerliyor.Bu da Therru'nun şarkısı ve  ben bu şarkıyı çok seviyorum.


Pumpkin, Pumpkin Everywhere!

Vase Filler
Burada ekimde hallowen, kasımda thanksgiving olunca şubat ve aralık ayı boyunca bir balkabağı manyaklığı yaşanıyormuş. Gerçekten de kafayı yemiş durumdalar, herşeyin pumpkinlisini yapıp, seasonal ürün diye satıyorlar. (bkz: Türkçenin içine nasıl edilir)  Eğer marketing, reklam falan tarzı bir bölüm okusaydım, tez konusu olarak balkabağını seçerdim. Böyle bir pazarlama stratejisi yok arkadaş, çorbasından dondurmasına kadar her haltını yapmışlar ya. Pumpkinler desen çeşit çeşit, beyazı, turuncusu, küçüğü, büyüğü, düzü, siyahı gerçi siyahından hiç görmedim ama. (bakın) Durum böyle, sinekten yağ çıkarmak mantığıyla yapmadıklarını bırakmamışlar. Süs eşyası diye, alın vazolarınızın içine doldurun diye bile satıyorlar. Ben kabaktan ne kadar nefret ediyorsam ,kabakgilller ailesinin diğer üyelerinin aksine çok severim balkabağını, sonuçta turuncu, yuvarlak sevimli bir sebze kendisi. Zaten sevdiğim bir şeyin, bir de üstüne görmediğim bir şekilde bana pazarlanmasının doğal sonucu olarak bende bir manyaklık baş gösterdi, gördüğüm her balkabaklı şeyi almak istiyorum, balkabağının kendisi de dahil olmak üzere. Yukarıdaki vase filler diye sattıkları zımbırtıdan bile alacaktım ama kalmamış, ama çok sevimli duruyorlar ki... (Bu arada Pheobe'dan öğrendiğim bu sitede satılan herşeye bayılıyorum, mudo halt etmiş inanmıyorsanız bakın: Pottery Barn)
Pumpkin Pasta Sauce
İlk olarak starbucksta pumpkin bread diye sattıkları keki denedim. Pek beğenmedim açıkcası bir halta benzemiyordu. İkinci denemem Lane'in gazına gelip aldığımız pumpkin pasta souce oldu. Nasıl iğrenç birşey, nasıl kötü o kadar ki bir daha pumpkinli birşey denememeye karar verdim onu denedikten sonra. Ama tabiki gene dayanamadım, gittim starbuck'ın balkabaklı kahvesini aldım. Bu kötü çıksaydı bir daha hiç bir balkabaklı şeye bulaşmayacaktım ama bu hoşuma gidince iyice sapıttım tabi, daha büyük bir cesaretle her gördüğümü almaya başladım. Burada Trader's Joe diye bir market var, pumpkin manyaklığının başını çekiyor. Ekmek alıyım diye girdiğim marketten, odamı süslerim deyip pumpkin tree, anaaa dondurmasını yapmışlar deyip dondurma, çayı nasıldır acaba, neyse içmezsem metal kutusu güzelmiş saklarım ben bunu deyip pumpkin çayı, pumpkin çorba falan alıp çıkmayayım mı... 
Dondurması önce hoşuma gitmedi ama yedikçe sevmeye başladım. Hatta korkuyorum artık Türkiyeye dönünce canım çekecek diye, baya sevdim tavuk gögsünü anımsatıyo biraz.




























Çayda idare eder en azından kuşburnundan daha güzel içilir ama içmek için değil, kutusu için alacam gidip 3 tane daha ilerde evim olursa şeker tuz koyarım. Yalnız bütün pumpkinli şeylerin içinde hep tarçın var, ve bence bütün sorunu o çıkarıyor. Tatlı şeylere misal dondurma yakışıyor ama makarna sosuna uymuyor. 



























Birde pumpkin tree diye sattıkları şey aslında pumpkin değilmiş, biber olduğunu iddia edenler var ama aslında  patlıcangiller familyasına ait afrikada yetişen başka çeşit bir bitkiymiş ve yeniyormuş ama burada pumpkin tree diye satıyorlar.  Ya da aslında anlamadım bide balkabağına benzer biber var onla bu ayrı mı çok kafam karıştı. Merak ediyorsanız pumpkin pepper diye arayın, ben çözemedim olayı. Ama sonuçta çok sevimli bir şey ve ben durur muyum ondan da aldım. Pasta Souce'da dediğim gibi çok kötü çıkınca içini boşaltıp kavanozunu vazo niyetine kullandım, bari bir işe yaradı parama acımıyorum sonuçta bir vazo almaya kalksam aynı parayı verecektim, kısmet.


Yalnız bu amerikalılar çok salak arkadaş. Balkabağıyla bu kadar şey yapıp da hiç mi akıllarına gelmemiş ben bunu birde şeker koyup pişirsem nasıl olur diye. Bizim balkabağı tatlısı ya da benzeri yok. O kadar şey yapmışsınız bir balkabağı tatlısının tadına ulaşamamışsınız yaptığınız herşey vasat, ben yapayım da görün diye gaza geldim. Daha doğrusu balkabağı tatlısını çok sevdiğimden canım çekti, yapıp yemek istedim. Gittim markete bu minicik olan balkabaklarından aldım kolay soyulur diye. Bir yemek tarifi de ben vereyim istedim ve olayı saniyesi saniyesine fotoğrafladım. 

Balkabakları bu gördükleriniz. Ama öyle sevimli durduklarına bakmayın. Küçükler diye kolay soyulmuyorlar, bir balkabağı için 20 dk harcadım, dört ayrı bıçakla şansımı denedim soyacam diye ve ömrümde hiç bir yemeği yaparken bu kadar korkmadım. Bildiğin ölüm tehlikesiyle burun buruna yemek yaptım. Toplamda sekiz tane balkabağının saatlerce süren uğraştan sonra ancak dört tanesini soyabildim. Geri kalanı ise "allah belanızı versin sizin kabak gibi tiplere bak, ben sizi odaya süs diye koyuyum da siz görün" diye kitaplığa kitap tutacağı olarak yerleştirdim, derya baykal mıyım ne... 


Aldım bu soyduğum kabakları Lane'in garip tenceresine koydum. Üzerine anne stayla şekeri ölçmeden rasgele boşalttım ama beginner seviyedeyseniz öyle göz kararı uygulamayın bence siz, sonuç da yılların getirdiği deneyimle göz kararı oluşuyor, boşalttım göz kararı oldu diye bir şey yok. Aslında su koymaya gerek yok şekerle birleşen balkabağı suyunu bıraktığından o kendi kendine pişiyor ama ben nolur nolmaz, kızın tencereyi yakmayım diye azcık da su koydum. 

Allahım hep aklıma gelen başıma geliyor, evrenin mesajlarını dinlemeyi bir türlü beceremiyorum. Onu öyle kendi haline bırakıp gittim işler güçler izlemeye başladım. Mutfaktan karemelize olmuş şeker kokusu gelmeye başladı. Bir panikle koştum mutfağa çünkü yanmış şeker kadar iğrenç bir şey yok, yedi yaşındayken durduk yere şekeri kaynatıp suyu şekerden arıtıcağım diye deney yaparken test etmiştim. Allahım gene aynı sahne karşımda kapkara olmuş bir tencere. Hadi o zamanki annemin tenceresiydi ve bilimsel bir amaca feda edilmişti ama ama ben şimdi kıza ne diyeceğim. Gerizekalı balkabakları ufak olduklarından içerilerinde yeterince su yokmuş, sulanmamışlar, şebelekler. Hani biz küçükken, eskiden bir dizi vardı, ikiz kızlar vardı Kaan Girgin oynardı, evlatlık almışlardı, sonra kadın bir gün yemek yaparken daha fazla dayanamayıp tencereleri yere atıp evden kaçmıştı kariyer yapacam diye. Babada kızla başbaşa kaldıydı falan. Dizinin adını, olayları hiç hatırlamıyorum ama o sahne hep aklımda. Aynen bende öyle bırakıp çığlık atarak kaçmak istedim, Candy misali gözlerimde yaşlar yağmurcasına akarken ormanda koşup kendimi çimlerin üstüne atıp anthony, anthony diye ağlamak istedim. Ama hayır toparlanmam lazımdı, ilk seçenek bak tenceren noldu deyip kızdan özür dilemekti, ama ben özür dilemekten nefret ediyorum ya. O yüzden önce izleri yok etmeye karar verdim. Tencereyle bir saat cebelleştikten sonra anca yanıkların yarısını kazıyabildim, sonra dur suda bekleteyim dedim gene olmadı, kazayacağım diye tırnak el falan kalmadı mahvettim. Kendi tencerem olsa çöpe atacam umrumda değil ama kızın ya emanet tencere, gerçi düşününce niye abarttıysam gidip parasıyla değilmi yenisini alırım sana diyebilirmişim kıza. Allahım en sonunda google sordum detarjanla kaynatmak gerekiyormuş, kaynatınca çıktı ama tencerede baya çizikler oluştu. Kız gerizekalı değilse anlamaması mümkün değil. Onları otobüsle eve taşımamamı yanayım, soyma çilesine mi yanayım, yandığına mı yanayım yanayım yanayım ateşlerde yanayım, sinirden ağladım ya bütün gece anthonyde gelmedi, hadi anthony gelmedi albert bile gelmedi illa çimlerde mi ağlamak lazım. Neyse sabah olunca kıza gittim anlattım olayı, tepki ne olsa beğenirsiniz: "bişey yok ki tencerede" Nasıl birşey yok ya, çizikleri görmüyor musun diye gözüne soktum, "bak bak noldu mahvoldu" diye "yemek yaparken olur öyle şeyler normal çizik onlar" diye çiziklerimi küçümsedi bide. Mal ben o çizikleri yapıcam diye ne kadar uğraştım sen biliyon mu, küçükmüş. Üstüne bide utanmadan beni thanksgiving'e davet etti, Bostona gidecem ailesinin yanına, anlamadım ki hiç. Neyse hikayeden çıkan sonuç şu ki:

1) Gördüğün her küçük şeyi ne kadar da sevimli diye eve sokmamak lazımmış.
2) Tencere yanarsa bulaşık detarjanıyla kaynatıyormuşsun.
3) Emanet birşey kullanmamak lazımmış.
4) Olayları abartmamak lazımmış
5) Anthony'de bir tek Candy'e geliyormuş, candy değilsen boşa ağlamamak lazımmış.


21 Ekim 2012 Pazar

Sıradaki parça benden dünyaya; Umurumda değilsin

Son zamanlarda sevdiklerimi  özlemem ve alıştığım şeyleri hayatımda inanılmaz derecede geri istemem ile birlikte ortaya çıktığını düşündüğüm bir depresif ruh haliyle debelenip duruyordum.Evden çıkmak istemiyor, insan görmek istemiyordum. O derece ki kulağında kulaklık otobüste gözü yaşlı camdan dışarı bakan lise ergeni modeline dönüşmüştüm. "Doktor doktor kimse beni sevmiyor" ya da "daha onyedi onyedi onyediymiş" şeklinde teoman şarkılarını discman'ima indirecektim ki, discman'ımı getirmemişim. La benim artık bir mp3 play'ırım var şeklinde bir  uyanış ile "nihan allah da seni kahretsin, 2000li yılların başındaki o ergen değilsin sen artık, ne yaptığını sanıyorsun ha ne yapıyorsun, sen artık mp3 playırı olan 25 yaşında genç bir kadınsın, discmanli sivilceli bir ergen değilsin, silkelen ve kendine gel" şeklinde bir gaz verişle silkelenip kendime geldim. Gerçi boşa bağırmışım kendime o kadar, aylık hormon seviyesindeki değişimlerden dolayı liseli ergen gibi, istediğim gibi depresyona girme hakkım olduğu dönemdeymişim. 


Bu iç sesimle (ki artık kendisinden gına geldi, susmuyor sürekli herşeye karışıp nihan bunu yap, nihan bunu yapma diye durmadan içimden emirler yağdırıyor, allahım böyle bir insanla artık aynı bedeni paylaşmak istemiyorum, dışarı çıksa da ağzını burnunu kırsam.) girdiğim kavgadan sonra "iyi be iyi" deyip bari sosyalleşeyip birşeyler yapayım dedim, sırf o sussun diye. Önce seçeneklerimi gözden geçirdim. Capeola, Cooking Thai, hip hop, food system, surfing, ukulele, yoga şeklinde sıralan bir sürü seçeneği yok bu hafta içi, yok bu çok erken, yok bunun için fazla şişkoyum, bunu yaparken boğulur ölürüm, çok pahalı bu, bunu yaparken güler ölürüm, bu ne be bi bok anlamadım bundan, bunu da mı ders diye koydunuz ne malsınız, bu ne ola ki şeklinde milyonlarca sebepten ötürü eledim. En sonunda elimde soccer, voleybol, salsa, backpacking, kickbox kaldı. Önce soccer'ı düşündüm sonuçta gençliğinde mahallede futbol oynamış, topu düşürmeden ayağında altmış kere saydırabilen, bu sahneleri gören dayısına "bu erkek olaymış çok babayiğit olurmuş ha" şeklinde bir cümle kurdurmuş bir insan olaraktan azıcık bir eğitim ve zorlama ile roveşeta atabilir, belki bir Alex olamam ama bir Sabri olabilirim diye düşündüm. Evet soccer benim için doğru seçenekti ama o sutun gibi çağla şikel bacaklarımı sabri bacağına döndürmek istemediğimi farkettim, vazgeçtim. (yok la itiraf ediyorum, açık alanda geyik malzemesi olmayayım diye vazgeçtim, kapalı sahada olaydı ciddi ciddi gidiyordum.) Voleybol da aynı sebepten ötürü elendi. Dünyanın en dans edemeyen insanı olaraktan evet Salsa doğru seçenek diye düşünüp hemen kayıt olmak için harekete geçtim, dolmuş ya sınıf onu da eledik. Backpacking Çarşamba günü çok ders var o gün, hem böcek olur uyuyamam ben o çantanın için de diye onu da eleyince kickbox ile başbaşa kaldım. Tam istediğim gibi pazar günleri ve öğlen, ayrıca küçükken Van Damme aşık olmuş bir insanım, bende bir street fighter olabilirim deyip yazıldım ve böylece bir klube üye olaraktan sosyalleşme işleminin ilk aşamasını tamamladım, artık sosyal bir insanım dudelar, bana asosyal diyenin ve iç sesin artık gerçek manada ağzını burnunu kırabilirim.


Sosyalleşme aşamasını tamamladıktan sonra başka başka nereye gitsem diye düşünürken italya, italya diye bir ses duydum. Ya da duymamış da olabilirim, nereden aklıma geldi hiç bir fikrim yok, şu anda o anı düşününce o anda ne düşündüğümü hiç bilmiyorum. Okulun italyanca bölümünün birinci sınıf dersine girmek için hocaya mail atarken buldum kendimi. "Ben çok istiyore italyanca öğrenmek, geleyim bir köşeye oturuyum valla hiç ses çıkarmam, geleyim mi ha geleyim mi nolure? " diye bir mail attım. Kadın nasıl sevindi, nasıl sevindi anlatamam. Dedi ki "tabi ki gelebilirsin, gel dinle, tanışalım, görüşelim arkadaş olalım("Sure you can come! Shall we talk in person?") Ve kendimi bir cuma günü, sabahın köründe 18 yaşlarında 20 tane güzel kızın içinde buldum, sınıf populasyonu genç kızlardan ibaretti.  Niye hepsi güzel bu kızların ya, elimde olsa cinsel tercihimi değiştircem ama olmuyor işte.(İki yılın sonunda Van Damme kaslarına sahip lezbiyen bir hippi olarak dönebilirim.-igyyy iğrendim ya şu an kendim, allahım şu anda kendimden çok pis iğreniyorum) Ama şöyle bir dünya düşünün çok güzel adriana lima kılasmanında kızlar var ama erkeklerin hepsi volvovitz leonard klasmanında (bölüm ayırt etmeksizin). Sokaktan rasgele bir türk erkeği seç, getir buraya okulun en yakışıklısı olur durum o derece vahim. Türk erkeği olaydım ya keşke. Ya da aklıma süper bir fikir geldi, vatana bir hayrım dokunsun, bu yazıyı okuyan herkes etrafında ki bir erkeği buraya okumaya yollasın. Sonra buraya gelen o türk erkekleri buradaki kızlarla evlensin, çocukları olsun. O çocuklar günün birinde döner türkiyeye onlarda türkiyeden biriyle evlensin, böyle böyle derken türk ırkını iskandinav ırkıyla yarışacak duruma getirebiliriz, inanıyorum. 


Neyse arkadaşlar derse geçelim. Ders dünyanın en kolay dersi, tall/short, curly/straight şeklinde sıfatları öğreniyorsun falan. Ben salak gibi neden mühendislik seçtim ki. Yüzyıllık sayıysal-sözel geyiğini yapmak istemiyorum ama hacı bu ne ya, bu mu yani, bunlar on iki yaşında bir çocuğun öğreneceği şeyler ki bize ingilizce de onu yaptılar biz de öğrendik. Ben lisedeyken anneme dedim, anne dedim ben dedim yabancı dil bölümünü mü seçsem dedim. Annem bana ne dedi, tembelliğinden istiyorsun dimi dedi, bende he dedim kolay ki öss de hiç çalışmadan derece yaparım ki dedim, annem dedi ablan dil okudu senin ki de değişik olsun, akıllı kızım benim sen mühendis ol dedi, bende hmm değişik diyorsun dedim ve o anda sayısal okumaya karar verdim. O değişik kelimesini kullanmasaydı iyiydi. Çok pis ters köşeye yatırdı beni, bir vurdu gol oldu. Değişik olmalıydım, mühendis oldum, çok değişik birşey oldum, noldum ben bile bilmiyorum, böyle garip birşey oldum. Bir allahın kulunun aklına da bu kızın dile yeteneği var belki ondan kolay geliyordur, bu yeteneğinin üstüne gitmeliyiz düşüncesi gelmedi ya, gene ben değişik oldum. 


Sonra yazmaya başladım. O iç ses gene bana dedi ki, nihan dedi diploma miploma mühim değil, ama o kitap bitmeden dönemezsin, yaz sen onu basılmazsa ben kendi ağzımı burnumu kırarım. Aldım ya gazı iç sesten yıllardır ufak ufak bir köşeye notlar şeklinde biriktirdiğim kitabı yazmaya başladım. Gazam mübarek olsun.


Dersler mi? Dersin birini almaktan vazgeçtim, birinden kalmayı planlıyorum seneye bir daha alırım, proje için culture shock yaşıyorum diye hocayla konuşup bu dönem üstüme gelme demeyi düşünüyorum. Bilgisayar mühendisliği senden de algoritmalarından da çok pis nefret ediyorum. 


Sonuç olarak da demek istiyorum ki,  ben her anne babanın korktuğu şeyler olan, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklar edinmedim, hırsız katil olmadım, davulcuya zurnacıya aşık olup kocaya kaçmadım, kötü yola düşmedim, tüm varlıklarını kumarda kaybetmedim, gurur duymaları için her sebebi ellerine verdim. İş kurma hayalleriyle kuruyemişçi açıp batırıp, sonra tostçu açıp batırıp, sonra mutahitlik yapıp batırıp şeklinde ilerleyen saçma işler yapmadan her ailenin hayali olan memuriyeti bile yaptım. Sıra şimdi bende. Her insanın hata yapma hakkı olduğuna inanan ben, hata yapma hakkımı burada kullanmak istiyorum. Bir pastaneye değil kendime yatırım yapıyorum ve iflas etme hakkını elimde tutuyorum. Dünyanın en umursamaz insanı olarak yaşayıp, bir daha o camdan dışarı bakarken gözüm dolarsa kafamı o cama geçiriyorum. Ömrümün geri kalanında düşünüp ilgilenmem gereken insan sadece ben olacağım için  dünya umurumda değilsin.


Yazarken durduk yere gaza geldim, alla alla niye gaza geldim ki şimdi, hiç anlamadım ki. Galiba dersten kalacağım için vicdanımı rahatlatmak için yer yapıyorum. Ya banane ya ben okumak istemiyorum, keşke on beş yaşımda evlendirselerdi, bebelerime gözleme açaydım, kocamda o kuruyemişçi, tostçu mütahit olaydı, çok sıkıldım ben ya kendimden, ondan, bundan, dünyadan, kafayı yesem mi ki... 


Bana Hasan'ı özleten dünya, karadeliklere gelesin...


Okumuycam ben yaaa

19 Ekim 2012 Cuma

Two Guys and a Girl

Dizilerin insanların hayatını kitaplardan, filmlerden daha çok etkileyebildiğine inanıyorum ben çünkü yıllarca izleyip, karakterlerin gelişimini görüp etkilenmemek nasıl mümkün olabilir ki. Hele bazıları insanın karakterinde, kişiliğinde inanılmaz izler bırakabiliyor. Bu dizi de benim için o dizi. Bir çok dizi izleyip, bir çoğundan da etkilendim ama her şeyin başladığı nokta burası. 



Dün gece durduk yere rüyamda Pete'i görünce, oturup youtube'da tekrar izlemeye başladım ki ben hiç bir kitabı, filmi ikinci kez okumam, izlemem benim bu diziyi dördüncü izleyişim oluyor. Fark ettim ki, yaptığım şeyleri, kurduğum hayalleri sanki hep bu diziden almışım.Amerika rüyası, burada üniversite okuma hayalleri kurma, hiç korkmadan yaptığı işi bırakıp istifa etme şeklinde sıralayabileceğim bir çok şeyi sanki burada görüp beynime kazımışım. Aslında şaşırmamam lazım buna, lisenin ilk yıllarında izleyince ki tam ergenlik dönemine denk geliyor etkilenmemem imkansız. Ama bu kadar etkilediğini hiç fark etmemiştim, taa ki bugüne kadar. 


1998 ve 2001 yılları arasında dört sezon çekilen dizi Boston'da bir üniversiteyi birlikte okumuş üç arkadaşın etrafında dönen bir sitkom. Pete ve Berg aynı evde yaşarken, Sharon ise bir üst katlarında yaşamaktadır. Pete ve Berg ayrıca bir Pizza dükkanında çalışmaktadırlar ki dizinin adı ilk iki sezonda Two Guys and a Girl and a Pizza Place iken daha sonra artık karakterler orada çalışmayınca isimden Pizza Place atılmıştır. 



Pete karakteri ki, aşık olduğum ilk ve tek dizi karakteridir(edit: Cesere'yi unutmuşum tek değil) kendisi, 25 yaşlarında dizinin başında mimarlık alanında yüksek lisans yapan, bundan zevk almadığı için bırakıp yapmak istediği mesleği bulana kadar baya bir iş deneyip en sonunda itfaiyeci olan bir karakter. Ayrıca kendisi durmadan hayatının kadını "the one" ı aramaktadır, çıktığı bir çok kadınla the one olmadığını düşündüğü için ayrılan, hep doğruyu yapmaya çalışan, çalışkan, telaşlı, garantici bir insan. Ne kadar tanıdık değil mi? Ted Mosby'nin ta kendisi ama daha cool olanı, yazarlar Ted Mosby'i yaratırken kesinlikle bu karakteri kullanmışlar, aksini iddaa eden taş olur.




Berg ise iki tane lisans bölümünü yarım bırakıp, arkadaşlarından biri (Pete) yüksek lisans yapıp diğeri (Sharon) iş bulup dünyanın parasını kazanırken, kendisi üçüncü lisans bölümü olarak felsefe okuyan, yakışıklı, hayatındaki her şeyi hiç çalışmadan elde edip, hep dört ayağı üzerine düşmeyi başaran, yakışıklı, kızların sevgilisi, rahatlığıyla Pete'i çıldırtan, tembel sevimli bir karakter. Aslında normal olan her insanı çıldırtmayı başarabilecek bir karakter. Ayrıca o kadar rahat ki üçüncü lisans bölümü felsefeyi de yarım bırakıp en sonunda doktor oluyor bu arkadaş. Dizi ayrıca Ryan Reynolds'un çıkış yapmasına sebep olmuştur, o derece ki sonraları kendisini Marvel filmlerinde bile gördük, görmez olaydık. Ama o zamanlar cidden sevimli bir arkadaştı, yaşlanmak hiç yaramadı.


Bir diğer karakter ise Sharon karakteri. Bu karakterimiz de sinirli, sevmediği bir işi yapıp dünyalar kadar para kazanan ve bu iki tipin tüm döküntülerini toplayan dizinin bayan elemanı.O da daha sonra parayla saadet olmaz deyip, o güzelim işini bırakıp apartmanın en güzel dairesinde otururken kendini apartmanın kapıcı dairesinde bulacak. Tabi bunda kocasının apartmanın kapıcılığını yapmasının da bir etkisi var.
Berg-Sharon-Pete-Johnny-Ashley

 Sharon'un sevgilisi/kocası Johnny, çatlak komşu Irene, Berg'in doktorluk sevdası sonucu diziye katılan Ashley(ki bu da Robin'dir arkadaş) ile dizi üç karakterin etrafında dönse de baya karakter çeşitliliğine sahip, gerçekten komik, süper ötesi bir dizi.



Bu da ilk bölümü, karakterleri tanıtmak için çekildiği için, her dizi de olduğu gibi en kötü bölümler hep ilk bölümlerdir mantığıyla o kadar da başarılı değil ama. 



P. S. Google'da Two Guys and a Girl diye arayınca çok garip şeyler çıkıyor arkadaş ya...

17 Ekim 2012 Çarşamba

The Movie - Bonnie and Clyde

Some day, they'll go down together, They'll bury them side by side, To a few, it'll be grief,  To the law, a relief, 
But it's death for Bonnie and Clyde









13 Ekim 2012 Cumartesi

Tavuk Cesetleri

Tam bir ay oldu bugün ve ben şunu farkettim ki kendimi hep yanlış tanımışım. Belki de ömrümde düşünmediğim kadar çok düşünüyorum, belki de kendime ait bu kadar çok zamanım olduğundan bütün vaktimi kendimi analiz etmekle geçiriyorum. Her şey hayal ettiğimden o kadar farklı ki, burası hayal ettiğimden daha güzel, kaldığım ortam hayal ettiğimden daha rahat, insanlar hayal ettiğimden daha iyiler ama hayat hayal ettiğimden daha zor. Aklıma bile gelmeyen şeylerin eksikliğini duyuyorum. İnsanların hepsinin gelmeden önce "kimle gidiyorsun" diye sorup ben "kimseyle, kendim" dediğimdeki şaşkınlarına çok şaşırmıştım, ve daha çok da sinir olmuştum. Birisi, buraya ilk geldiğimde yurtdışındaki yalnızlıkla ilgili birşeyler anlatırken, farkında olmadan sözünü kesip, tam olarak ne dedim hatırlamıyorum ama "yoek yea, ben kendi kendime yaşayabilirim" manasına gelecek şekilde, büyük bir cahillikle söylediğim o söze çok gülüyorum şimdi. Ben sanıyordum ki bir başıma, kendi kendime çok rahat yaşayabilirim. Gerçi çok rahat yaşıyorum ama bir şey eksik. Beni gerçekten sevdiğini bildiğim, kendimi bıraktığımda hiç bir şüphe duymadan beni tutacağına emin olduğum, ben bile daha farkına varmadan neye ihtiyacım olduğunu anlayan insanların yokluğunu öyle büyük hissediyorum ki. Sinemaya gidip, geyikler yaptığın arkadaşlardan bahsetmiyorum, sen mutsuz olduğunda mutsuz gibi dursa da bir an gözlerindeki mutluluk parlamasını gördüğün, sen mutlu olduğunda ise gözlerindeki üzüntüyü senden saklamaya bile gerek duymayan arkadaşlardan da bahsetmiyorum. Sen mutlu olduğunda seninle birlikte gerçekten sevinebilen insanlardan bahsediyorum ki onların kim olduğunu bu süreçte gayet net bir şekilde algıladım.

Varlıklarının hayatıma kattığı artıları yeterince farkedemediğim insanları özlüyorum. Bize öğrettikleri gibi insan gerçekten sosyal bir varlıkmış ama sosyallikten kasıtlarını benim gibi partiler, bin tane facebook arkadaşı, cumartesi günlerini dışarda geçirme şeklinde algılarsan ne saçma bir cümle diye düşünebiliyorsun. Ama işte öyle değilmiş. Ben farketmeden kayettiğiniz o videodaki gibi sesimi çıkarmadan bıkkın bir şekilde yanınızda oturmam bile sosyallikmiş. Annemin sabah evden çıkarken "kafanı ört, dışarısı buz gibi" diye bağırması bile hatta ben masada uyurken önüne koyduğu çay bile sosyallikmiş. Babamın gece gelip, "yat artık sabah kalkmıycan mı" demesi bile sosyallikmiş. Kardeşimin içerdeki odadan avazı çıktığı kadar "torrenti kaaaapaat" diye bağırması bile sosyallikmiş. Ablamın beni her sabah uyandıran yüksek desibelli şen sesini duymak bile sosyallikmiş. Rüzgarın konuşturman için getirdiği kirpiyi konuşturmuycam diye yere fırlattığımda, "ne oynuyoruz ki biz şimdiii" diye şebelek bir şekilde gülerek sorması, dünyanın en çirkin bebeği Nilin, ki kendisini bana benziyor, koca kafasıyla dalga geçmek bile sosyallikmiş. (çok pis bir teyze figürü çizdim şu anda) Ve aslında ben hiç farkedemediğim çok değerli bir şeye sahipmişim ve onu gözümü bile kırpmadan arkamda bırakıp gelmişim. 

Durmadan konuşmak istiyorum.Bir grup bilim adamın üzerimde çalışma yapması gerektiğini düşünüyorum. Ömrünün büyük çoğunluğunu bir kaç ünlemle iletişim kurarak geçirmiş ben, durmadan konuşmak istiyorum. O yüzden buraya yazıyorum hep, okusanız da okumasanız da. Bazen kafam atıyor, sıçarım böyle işe, kendimi bunun için mi yorucam ben deyip(cümledeki bu zamirinin neyi işaret ettiğini gerçekten bilmiyorum), kendimi thy'nin sitesinde buluyorum sonra yolculuk süresi çok uzun geliyor kapatıyorum. Tanıştığım iranlı kıza ki kendisi adıma nihal dedi aşkı memnudaki kızın adı diyerekten (burada da bana nihal diyecek biri çıktı ya, allahım neyin kaderini yaşıyorum) konuşmaya en sinir olduğum hareketle başladı, ona rağmen kızla yaptığım muhabbeti kimseyle yapmamışımdır. Bu kaç lira derken tekleyen ingilizcem, anadilime dönüştü. Kurduğum cümlelere ben bile şaşırdım. O kadar çok şey anlattım ki kıza, sustuğumda kendimden iğrendim. O anda ruhum bedenimi terkedebilseydi eğer, çıkıp kendimden olabildiğince uzağa kaçacaktım. 

Hiçbir zaman insanların bana dokunmasından hoşlanmadım, neden bilmiyorum ama bana dokunan her insanın ağzını burnunu kırmak gelir içimden. Galiba bir bayram günü gelen misafirlere, salonun kapısından hoş geldiniz demem üzerine babamın otoriter bir sesle "kızım, askerlik arkadaşın mı onlar senin, öpsene ellerini" şeklindeki çıkışına "gerek yok, hoşladım ya" deyip odama geçmem ve misafirlerin gidişinin ardından babamın günler süren tribini çekmem bu durumun oluşmasında etkili olmuş olabilir. Ama şu anda ilk gördüğüm insanın boynuna sarılabilirim. Herkesin elini öpebilirim, hatta çeneyle  değil gerçekten öpebilirim. Otobüste biri omzumda uyusa dirsek atmayı bırak, uyanmasın diye onun ineceği durağa gelene kadar kıpırdamam. (Yok gaza gelip yazdım, o kadar da değil, onun ağzını burnunu kırarım)

Skype'ın başında annem arasın diye saatlerce bekliyorum. Anam, anacağım şeklinde bir türk sineması karakteri edasıyla koşup boynuna sarılmak istiyorum ama sadece "annneee naaber, merak etme yae" diyebiliyorum. Sonra saatlerce konuşmak istiyorum onunla, herşeyi anlatıyorum "anne eve böcek girmiş kocaman ayakları vardı, bugün kahvaltıda süt içtim" diyerekten. Benim annem öyle saatlerce bir yerde oturup vakit geçirebilen bir insan değil, bir saat dolunca sıkılıyor, farkediyorum ama umursamıyorum, sıkılsa da dinlemek zorunda, annem o benim. Ya da sıkılmıyor, galiba bana eskisinden daha çok kızıyor, onu terkettim diye. "Ne vardı da gittin, kuş mu ötüyor orada" diye kurduğu cümlenin bir kaç ay daha sonra "bok mu var gittin oraya" şekline döneceğinden korkuyorum. 

Neyse aslında demek istediğim, beni kontesler, düşesler büyüttüğü için, buradaki yaşam standartı beni çok zorluyor. Yalnızlıkla başedebilirim ama öyle büyük bir sorunum var ki kendi yaptığım yemeklerle, kendime yaptığım işkenceyi hiç kimse, hiç bir insan evladına yapmamıştır. Buzluktaki tavuk cesetlerinin sıranın kendilerine gelmesini beklerken, hortlayıp bana saldırmasından çok korkuyorum.O kadar açım ki, açlıktan huysuz oluyorum, huysuz olunca ilgiye ihtiyaç duyuyorum, ilgiye ihtiyaç duyunca sevdiklerimi özlüyorum ve sonra böyle duygusal yazılar yazıyorum. Allahım timboyu çok özledim. Biliyorum bu duyguların hepsi geçecek ama ben gerçekten o tavuklardan çok korkuyorum...



12 Ekim 2012 Cuma

Whatzzzzz up?

İnsanların sürekli, "arkadaşların nasıl, arkadaş edinebildin mi?" şeklindeki sorularından bayılacağım artık. Aç mısın, açıkta mısın diye soran yok. Hatta benimle iletişime geçenlere sordukları soruda "nasıl, arkadaş edinebilmiş mi?" şeklinde olunca fark ettim ki insanların benim için endişelendikleri tek şey, "bu kız bir şekilde yaşar, kendi başının çaresine bakabilir, ama çok asosyal, acaba birileriyle tanışabildi mi ki? " endişesiymiş. Hatta bazıları ev arkadaşlarımla bile muhattap olmadığımı düşünüyor, dimi bazıları? Ya tamam anlıyorum, böyle düşüncelere kapılmak için yeterli sayıda veriye sahipsiniz ama bu durun ya, daha bir ay olmadı. Napayım yani gideyim " hey dude, whatzzzzzz up" diye millete yapışayım mı? Salsa videolarımı facebookda izlediğiniz gün utanacaksınız sosyalliğimden.

Yeteneklerim hakkında çok yanılıyorlar, yeni arkadaşım Hedwig.
Neyse farkettim ki ben size hiç derslerimden, arkadaşlarımdan, sınıftan bahsetmemişim. Hatta arkadaşları boşverin de hocalara hayranım. İlk ders günü, bizden önceki ders daha dağılmamış, sanıyorum geometri işliyorlar. Hoca bildiğin homeless. Saçlar birbirine karışmış, üstünde buruş buruş, kareli, rengi solmuş bir gömlek, altında bermuda şort ve terlik. Allahım hep hayalini kurduğum şey, istediğin gibi giyinme özgürlüğü. Neyse dedim matematikçiler hep çatlak olur, ondandır diye üstünde durmadım. Sonra benim profesörle tanıştım. Resimlerden gördüğüm kadarıyla kırkbeş yaşlarında kareli polo yaka thirt giyen topluca klasik bir muhammed kıvamında bir hoca bekliyorum. Derste seminer olduğundan iş yerindeki toplantı ortamı gibi bir masanın etrafına içeri giren oturuyor. Ben girdim, arkamdan hemen o girdi "Hi, I am Matt" diye el sıkıştık falan ben sanıyorum ki öğrencilerden biri. Neden öyle sanıyorum çünkü adam taş çatlasın otuz küsür yaşındadır, bir de kızılımsı bir sarışın olunca olduğundan da genç görünüyor, hiç kilolu değil, uzun boylu gayet fit bir insan, hoca olmasına imkan yok. Bir de üstüne her gelen adama Matt diyince ben imkan vermiyorum, hocaya ismiyle mi hitap edilir. Ne bileyim. Bir de bütün güney amerikayı gezip üstüne de en çok görmek istediğim antik kent olan Macha Picchu'yu ziyaret etmiş ya, adamı muhammede benzeterek çok ayıp ettim, allah da benim cezamı versin. Bir diğer hoca ise bayan. Ama şimdiye kadar gördüğüm en güzel hoca, böyle sarışın manken güzelliği değil, tamamen kendine has bir güzelliği var. Kısacık kesilmiş kıvırcık saçları, minyon yapısı, bol paça pantolonu ve deri sırt çantası ile ortaya çıkan bir güzellik. Hatta o sırt çantası ki onu bulana kadar sırt çantası kullanmamaya and içip, tam beş yıldır aradığım çanta.

Sınıf ise bildiğin mühendislik sınıfı.Yalnız derste acayip sıkılıyorum öyle böyle değil, benden geçmiş artık Ne yazdığımı yanımdaki kişi okuyamadığından kendi kendime dedikodu yapıyorum, "nihan şu tipe bak" diyorum o da dönüp bakıyor. Sanki dünyaya gözlem yapmak için gönderilmiş bir uzaylı gibi, oturduğum yerden insanları inceleyip not alıyorum. İnsanlar çok garip, bir tanesi ufacık sanırsın 12 yaşında. Siyah dümdüz boyun hizasında  kesilmiş rock starı saçları var. Bir deri ceket giyse, rock star olabilir, öyle sanıyorum. Hem Okan Bayülgeni bile karizma göstermeyi başarmış deri ceket çok daha fazlasını yapabilir. Sonra bir tanesinin İrlandalı olduğunu düşünüyorum. İlk gün arkamda oturuyordu, konuşmasını duydum sadece ama ses tonunun kalınlığına aksanıda eklenince gözümde onu Thor olarak canlandırdım. Sonra ders bitti, arkama döndüm gitmiş olmalıydı, çünkü arkamda incecik, zapzayıf, ufacık, jöleli saçlı, kolundaki dövmenin bile onu kurtaramadığı birisi vardı. Dönüp baktığımda onun Thor olmadığına o kadar emindim ki o ses bu eziş büzüş bedenden çıkmış olamazdı. Meğerse oymuş, ne büyük bir şaşkınlık. Ama artık eziş büzüş değil, James McAvoy gibi karizma görünüyor gözüme. Sınıfta kız yok, şu anda sayıyorum (evet derste yazdım bunu) 50 kişilik sınıfta ben dahil yedi tane ve ben dahil beş tanesi asya kökenli. Dersin hocası benim Suatı özlemle yad etmeme sebep oluyor ama bu derste dersin hocası yok onun yerine TA var. Ama TA ingilizce konuşmuyor. Cümleye ingilizce başlıyor sonrası tanımlayamadığım bir dile dönüşüyor, hintçe olabilir, oof çok sıkıldım, neden geldim amarikayaaaa, hani quidditch oynayacaktık,.... off bitsedegitsek, bitsedegitsek, bitsedegitsek....Allahım sınıfta Dolph Lundgren var, galiba o da yabancı benim gibi. Neden gitmedim o international students barbekü partisine, neden ha neden, neden?

Same Mistake


9 Ekim 2012 Salı

Boardwalk

Günlerdir gideyim de sahil kenarında kendime güzel bir nokta bulup, birşeyler yazayım diye düşünüyordum. En sonunda çıktım, bindim otobüse elimde harita gidiyorum. Beach street diye görünce, adı da beach ya o yol üzerinde gezip, en uygun noktayı bulayım diye düşünerek yürüyorum. Yalnız yanlış durak da inmişim, yürüyorum, yürüyorum sahile ulaşamıyorum, millet bana bakıyor arabalarından, acıyorlar halime bir yürüyen benim ya, tekerlekli bir zımbırtıyla , bisiklet olur, araba olur, ilerlemiyorum ya, çok orjinalim ya (hani yurtdışında kimse kimseye bakmıyordu, sokakta rahatça yürüyordun) Neyse en sonunda deniz kokusunu alınca yakındayım anladım, gitmeye devam ettim ve sahili buldum.


Günlerden de pazar olunca, öyle sakin bir nokta bulmak ne mümkün, insanlar denize giriyor, sokağın bir köşesini tutmuşlar müzik çalıyor ve insanlar sokağın ortasında dans ediyor. Fotoğraf çekecem çekemedim niye bilmiyorum ama ne çekiyorsun beni deyip birinin elimden fotoğraf makinesini alıp, yere atacağını falan düşündüm korktum. Neyse biraz ilerisi sakindir, oraya bakayım diye ilerledim ama bu boardwalk dedikleri yere gelmişim. 1907'de kurulmuş (1907de doğdu aşkımız, sarı lacivert renkleri oldu aşkımız...), kaliforniyanın en eski amusment parkıymış. Bildiğin lunapark işte. Haydaa curcunanın içine düştük mü. Yürüyorum, yürüyorum bitmiyor, sakin bir nokta bulamadan sahili bitirdim. (Sakin nokta için kuzeye gitmek lazımmış, öğrendim sonunda)

Turist gibi bir ben elimde foto makinesi utandım çok çekemedim niyeyse, o yüzden kötü bunlar ama idare edin
Birde bu sahil kısmı, yani diğer kısım değil boardwalk kısmı şehrin en çirkin yeri çıktı. Onuda şöyle göstereyim, gerçi çok güzel çekmişim resmi ondan güzel görünüyor, siz aldanmayın.



Neyse işte, zaman geçtikçe daha bilinçli (bilinç mi) şekilde etrafa dikkat etmeye başladım galiba orjinal tipler ve olaylar sadece benim başıma geliyor olabilir, misal yolda bir sürü insan (evet artık bir sürü var okul açıldı ya) var ama herkes benle konuşuyor. Özellikle cevşene taktılar, üçüncü iltifatımı aldım kolyen ne güzelmiş diye. Up çizgifilmdeki amcanın aynısı (abartmıyorum valla aynısı) bile kolyeme laf attı, acaba kıyafetlerden mi oluyor diye düşünmeye başladım bu cevşen olayından sonra, bütün kıyafetlerim türkiyeden sipariş edecem eğer sebep oysa, bir saçım bir de kıyafetler acayip ilgi odağı oldum ya lan, polisler hariç (hüsnü talil yaptım, ukalalığımdan değil ha) Ya o değil de burada sokakta, yere bir bez serip, hippiler takı makı satıyorlar, siz bana ordan 20 tane cevşen alıp yollasanıza bende yere bir bez serer satarım, tanesi 30 dolardan acayip köşe olurum. Hep dua var içinde, sevaba girerim.

Bu sokak da laf atma olayından dolayı artık selebiriti olduğumu düşünmeye başlayacağım. Bana doğruyu söyleyin ben şu anda ankarada bir akıl hastanesindeyim ve bunların hepsi benim hayal gücüm ve manyaklığımın eseri. O psikopat iş yerinde en sonunda kafayı yedim dimi, saklamayın şu hastanedesin deyin ya, bunlar gerçek oluyor olamaz. Ben ömrümde bu kadar iltifat duymadım, kendimi bilmesem gerçek sanacağım. Bu nedir arkadaş, hi miss, how is your day, you have really nice hair, i love your hair, hadi lan lovemış, hangi ara elektrik aldın saçımdan. Bir de saçı görsen ömrümün hiç bir döneminde olmadığı kadar garip bir halde. Niye oluyor bu çözemedim ama banyodan çıkınca her şey normal, ama ertesi gün hepsi ayakta, hepsi elektriklenmiş, toplayınca bile tepemde antenler. Ben bu saçlarla nşa'da en kötü ihtimal beş gün yıkanmadan idare ederdim ya ama burada her gün yıkamak zorundayım, tropik adaya düşmüş monika gibiyim. Lan kafa mı buluyorlar yoksa benimlen.

Geçen de bir grup genç yolda yürürken bişeyler dedi, ben anlamadım önce, üstüme de alınmadım, onun üzerine hey dont be shy diye gene bişeyler dediler ellerinde kağıt vardı broşür mü dağıtıyorlardı, ne çok da merak ettim, başta umursamadan geçip gidince geri de dönemedim, çok merak ettim neyden bahsediyorlardı acep. Hiç üstüme alınmıyorum ki bunlar böyle yapınca, gözümün içine bakarak iletişime geçmeniz lazım ki ben benimle konuştuğunuzu anlayayım o sarışın sörfçünün yaptığı gibi gözümün içine bakarak gülün ki, ben burnumda sümük mü var, niye güldü şimdi bu bana diye elimi burnuma götüreyim. Bir şey de yokmuş halbuki neyse zaten çirkin isveç sarısıydı. Kesin bir anormallik var, ya tipimde, çok mu suratsız geziyorum beni neşelendirmeye çalışıyorlar, ya da çok mu şaşkın bir surat ifadem var alay ediyorlar anlamadım.

Ha bir de tespitim var burada herkes kendi tipine benzeyenle, kendi ırkıyla takılıyor. Çinlisi çinlisiyle, japonu japonuyla (evet artık çinliyle japonu ayırabiliyorum, çinlinin yakışıklısına japon deniyor), sarışını sarışınla, zencisi zenciyle,türkü türkle, kızılderilisi kızılderiliyle ( valla da kızılderili gördüm, önce kız sandım, hatta gönül sandım, aynı gönülüm gibi upuzun kapkara saçları vardı, sonra yüzünü kaldırınca gene gönül sandım, sonra görüntü netleşince anladım ki gönül değilmiş, erkekmiş, heryerde sizi mi görmeye başladım ne. Nereden mi anladım kızılderili olduğunu, çünkü bir tek onların böyle upuzun simsiyah, dümdüz saçları var. Ha bir de gönülümün var, bu durumda gönül yoksa?!?!) Bir tek hintlisi, hintlisiyle takılmıyor, çünkü yeterli sayıda hintli yok, çok azlar ya lan, ortada hintli yokken ben nereden bulacam şimdi sarışın hintli.



Son olarak bana çok orjinal gelen, markette çiçek satıyor bunlar, market dediysem bim yani, çeşit çeşit çiçekler bir de ucuzlar 10 tane lale misal dört dolar. Hele birde pumpkin tree diye sattıkları bal kapakları var ki resimde de göreceğiniz üzere, allahım evin her tarafını bal kabağı doldurmamak için kendimi zor tutuyorum. Bir araba alabilirsem eğer, gidip bir vazo alacağım, bir vazo alabilirsem eğer sürekli gidip alacağım canlı canlı çiçekler, filmlerdeki gibi ...

4 Ekim 2012 Perşembe

Geographic Orphan

Ya anlatmamak için çok tuttum kendimi ama anlatmam lazım bunu size, anneme falan anlatamıyorum içimde kalacak. Her şeye sahip olamazsın diye bir laf var ya, gene tüm gerçekliğiyle yüzüme vuruldu, gene. Ruhum mutlu ama vücudum garip hallerde. Uyku düzeni desen sapıtmış durumda, geceleri uyuyamıyorum, alkol bende uyku yaptığından, alkolik gibi içip içip de mi yatsam diye aklımdan geçirdim, gerçi alkolik olmaya da gerek yok azıcığı bile yeterli benim uyumaya başlamam için ama aynı zamanda depresif de yapıyor, durduk yere depresyona girmeyeyim diye vazgeçtim. Bir de uyuyunca niyeyse sürekli kabuslar görüyorum. Ne yediğim konusunda da hiç bir fikrim yok, yiyorum bir şeyler ama içindekileri falan okumuyorum.  Sahili bulacam diye abartıp artık kaç km yürüdüysem ayakkabı ayağıma vurmuş (ıgyy ayakkabının vurduğunu da mı yazıyorsun diye hemen artizlik yapmayın okuyun sonuna kadar) Neyse çok mühim bir durum değil.

Gene neyse, o uyku düzensizliğinden dolayı gece 2'de uyuyup, sabahın 5 buçuğunda uyandım. Uyumaya çalıştım, olmuyor, uyuyamıyorum. Napayım, napayım derken e bari kahvaltı yapıp, çıkıp azcık yürüyeyim diye düşündüm, ne güzel düşünmüşüm. Kahvaltıyı yaparken imkansızı başarıp, kolumu kettleda yakmayı becerdim, sonra kolumu kapıya, bacağımı masaya şeklinde bir çok darbeyle kendime zarar verdim. Sanki beynime bir böcek girmiş, bütün kontrolü eline almış, fiziksel darbelerle nihanı yok etmeye çalışıyor, sabahın köründe uyanmamdan anlamam lazımdı artık kontrolün bende olmadığını. Çıktım yürüyüş yapmaya, ayak zaten yara bir önceki günden, ben o halde, aynı ayakkabıyla baya bir yürüdüm bir saate yakın. Allahım ne malsın nihan ya. Sonra geldim eve, ilginç bir şekilde hiçbir şey hissetmiyorum, öyle de dincim, yürüyüş ne güzel bir şeymiş ki diye de düşünüyorum, orman gene gözümü kör etti. Evde biraz takıldıktan sonra saat 12'deki derse gitmek için Lane ile çıktık sınıfı arıyoruz, hava da hiç olmadığı kadar sıcak bir şeyler yanlış bu günde. Yürüdükçe canım yanıyor, Lane yavaşla, yürüyemiyorum, kolumu yaktım, ayağım yara, noluyor vücuduma ölecek miyim, bugün bir hastaneye uğrayacağım bence şeklinde her zamanki gibi her şeyi alaya alıyorum. (Kendini gerçekleştiren kehanet - az sonra) Derken geldik sınıfa, sınıf kocaman, dersi çok kişi aldığından hatta en yoğun derslerden algoritma analizi. Exit yazan kapının tam dibinde bir koltuk var, koltukla göz göze geldim, burası senin yerin nihan diyerek evren olacaklara engel olmak için ilk işaretini gönderdi. Ama Lane gitti en ortaya oturdu çıkışın imkansız olduğu yere. Neyse dedim ders zaten 75dk çıkacak bir durum oluşmaz, bilemedim. Ders sıkıcı, adam çok yaşlı, bir şeyi söylemeden önce on dk susuyor, istiyorum dinlemek ama hatta zorluyorum kendimi ama o sustuğu anda ben kopuyorum, çok zorladım galiba. Derken ilk 45dk'yı geçirdim. Sonra yavaş yavaş kendimi halsiz hissetmeye başladım, benim kan basıncım normalde düşük olduğundan, azıcık daha düşse hemen gidiyorum ama öyle hep olan bir durum değil, toplasan ömrüm de altı kere olmuştur, iş yerindeki toplantılarda bile, o gereksiz, o saçma, o upuzun toplantılarda bile olmadı.O kan basıncındaki azalmayı hissediyorum ama çıksam çıkamayacağım gittim oturdum mal gibi ortaya, beyne giden kan miktarı, dolayısıyla oksijen miktarı giderek azalıyor, neyse daha yirmi dk var ama dayanabilirim, öyle sanıyorum, az su içeyim, yok su da işe yaramadı, o kritik noktaya doğru ilerliyorum, beyne ulaşan kan miktarı giderek daha da azalmakta. Artık ayağa kalkıp sınıfı terk etme aşamasını da geçtim, ilk başta yapacaktım onu, artık çok geç ayağa kalktığım anda yerdeyim, oturmak daha güvenli. Daha önce de böyle olmuştu saniyelik bir göz kararmasıyla atlatmıştım, gene dayanabilirim, başladım kendimi gaza getirmeye, esra gibi, hayır nihan, bayılmayacaksın, hayır, hayır bayılmayacaksın, dersin ortasında bayılırsan ağzını burnunu kırarım. O son cümle çok ağır gelmiş olacak, sonrasını hatırlamıyorum kendimi birden bir çiftlikte buldum, rüzgarım yanımda, sokakta çocuklar oynuyorlar (rüya görmeye oksijen var, yıkılmadan ayakta durmaya yok, ne bilinçaltıymış arkadaş), arkadan Lane'in sesi geliyor, sonra Lane'in sesi giderek netleşiyor, "she fainted, she fainted" diye bağırıyor kızcağız, Lane'in eline yapışmışım, "are you okay, she is conscious now, are you okay" kızın eline nasıl yapışmışım, tek düşündüğüm kızın elini bırakmak ama hala beyin işlevlerini yerine getiremiyor, elim beni dinlemiyor, hala kızın eline yapışmışım, desteğe ihtiyacım var galiba. Yavaş yavaş kafamda ki acıyı hissetmeye başlıyorum, bir yere vurmuş olmalıyım, birileri health center diyor.

Neyse çok dramatikleştirdim olayı, uykusuzluktan ve yorgunluktan ders de bayıldım, kafayı yere geçirdim, o yani, herkesin başına gelebilir, olur böyle şeyler, değil mi?!?! Kalktım ayağa, gerçi biraz zaman aldı o, halbuki zamanında bayılıp, gözümü açıp anında ayağa kalkıp, anne iyi misin diye annemi kontrol ettiğimi hatırlarım, niyeyse bu sefer yavaş işledi süreç, anında "şaka yaptım" diye kalkacaktım aslında, yapamadım ya lan. Neyse "I can take her to the health center" diye birinin bağırdığını duydum, sonra profesör sordu "do you know her" diye, yes dedi çocuk. Hayır beni tanımıyorsun, ben de seni tanımıyorum. Gerçi sonradan hatırladım çocukla sadece merhaba şeklinde bir tanışmamız var, üç dört dersi birlikte aldık ama hiç konuşmadık, adını hatırlamayı geç adını söyledi mi onu bile hatırlamıyorum. Ne iyi çocukmuş, ben ona dair  hiçbir şey hatırlamıyorum, o beni sağlık merkezine götürmeye kalktı, utandım ya kendimden.

Neyse defteri kalemi masada bırakıp çıktım dışarı, yürüyecek halde değilim, oturmak istiyorum daha doğrusu yatmak istiyorum bir yere, gittim oturdum köşeye, çocuk dedi health centera gidelim, hiç birşey diyemedim, gitmek istemiyorum health center'a, bişeyim yok biliyorum, ama o kadar bilinçsiz bir haldeyim ki, gel seni şuradaki uçağa bindirip türkiyeye yollayalım deseler, olur deyip sorgulamadan binip gideceğim. Çocuğa boş boş bakmış olacağım ki, do you wanna sit a bit? okay. İşte nabzına bakayım mı demiş, ben anlamadım, ne dedin dedim, işte bişey dersi mi ne aldım sağlıkla ilgili, can I touch you to nabzına bakmak diyormuş. Ben sandım bilekten bakacak, itiraz edecek halim yok zaten, uzattım elimi, boyundan bakacakmış, sanki öldüm nabız var mı diye boyundan kontrol ediyor, hay senin aldığın derse. I don't feel anything, lets go to the hospital deyince ben dedim, öldüm kesin niye koşuyoruz hastaneye, bırak beni şuraya her yer toprak zaten, ben kendi kendime bakteriler yardımıyla amino asitlerime ayrılırım zaten. Neyse bayılmış adam yürütülür mü, yürüye yürüye hastaneye gittim, hastanedekiler durumu duyunca sen otur kalkma ben hemşireyi çağırıyorum dediler. Nasıl mutlu oldum, ne güzel, ne kadar ilgililer diye. Sen git dedim çocuğa, Çocukta bana  telefonunu ver, telefonumu al işin bitince ara beni ben gelip seni alacağım falan diye baya ilgilendi sağolsun. Ben olsam yazık bayılmış der, sonrasıyla da ilgilenmezdim. Ama ben çocuğun adını hala bilmiyorum, hastane diye kaydettim ya telefona.

Hastanede bekliyorum, hemşire gelecek diye, eline formu alan geliyor, bir şu formu doldur, bir de şu formu, gel bide bilgisayara şunu gir. Ya arkadaş ben daha bayılalı 10 dk olmamış, o kadar formu nasıl doldurayım. Bayıldım acil müdahaleye ihtiyacım var, dayım kanser mi, teyzem kalp hastası mı, geçmiş hastalıklarım içinde akne var mı bunları içeren formumu doldurmam gerekiyor. Bir müdahale et ondan sonra doldurayım. Gerçi o formları gördüğüm noktada bilincim tamamen yerine geldi, sadece kafam acıyor ama bu da size sövme işini daha kolaylaştırıyor. Neyse 3 tane şeyi doldurduktan sonra birisi yanına çağırdı, benle geyik yapıyor, müzik departmanında da bir türk var, ee varsa var banane, ben eve gitmek istiyorum. Suratsız hemşirenin kıymetini bilin. Sonra gittik o kadar geyiğin arkasından başka hemşire geldi, kilomu ölçüyor, boyumu ölçüyor. Napıyorsunuz siz ya, bayılan adamın ilk tansiyonu ölçülür, sonra serum verilip evine yollanır, bayılmayla boyun bir alakası yok. En son aşama ölçtü tansiyonu, sen bekle doktor gelecek. İyi oldu onu da bekleyeyim. Doktor geldi sonra, allahım nasıl şeker bir şey kadın, nasıl ilgileniyor, sende dedi good low blood presure var (ee ben ne diyorum sabahtan beri), bende de var o, misal yolda bir çiçek göreyim, koklamak için eğileyim hemen gözlerim kararır ani hareketten diye bütün olayı bilimsel olarak açıkladı, bir taraftan da soruyor biyoloji okumuyorsun değil mi, biliyorsundur bunları (biyoloji mi, burada doktorlar biyoloji departmanından mı çıkıyor?!?!?) sıkmayayım seni. Yok bilmiyorum ben ne bilirim computer engineerim dedim, halbuki de biliyorum hepsini, sadece anlatmanı istedim, çok sevdim ben seni. Nerelisin, falandı filandı, sen şimdi geographic orphansın(başka bir yerde yaşayan, ailesinden uzaklara böyle diyorlarmış), sakın kendini sıkma, bir derdin sıkıntın olursa bana gel, konuşacak birine ihtiyacın olursa gel, sakın çekinme, diye beni bir sevdi. Muayene 2 dk, muhabbet 20 dk sürdü. Sırf senle tanışmak için bile bayılabilirmişim, sevgiye mi ihtiyacım var ne.

Neyse emin olmak için birde kan şekeri ve troidine de bakalım, deyip beni laboratuvara yolladı. Dur yalnız yürüyemezsin diye peşime hemşireyi de taktı. Bir formda orada doldurmak suretiyle beklemeye başladım, iki dk sonra kan alma koltuğuna oturdum. Hemşire daha çocuk, kesin 19-20'dir. Benim damarlar zaten problemli, kendi kanımı görünce de bayılırım, sardı mı beni bir korku. (nasıl bir psikolojiyse artık, başkası karşımda kanlar içinde yatsa bişeycik olmaz, kendi bir damla kanımı görünce bayılıyorum) Dedim ben bayıldım diye buraya geldim, kan görünce de bayılıyorum, kızda panik oldu. Önce parmaktan şeker için aldı kanımı, nasıl saklıyor kanı görmeyeyim diye, tüpü peçeteye falan sardı. Kolay kısmı atlattık, şimdi koldan alacağız. Kola geçince, o delik deşik etmeden ben uyarayım dedim, benim kolda damar bulamıyorlar, hiç zorlama istersen elimin üstünden alıver. Dur bir ben bakayım diye bir şansını denemesiyle oh my god, you have got no veins demesi bir oldu büyük bir şaşkınlıkla. Nasıl ya, nabzım yok, damarım yok, öldüm mü, vampir miyim ben lan. Allahım kafam da nasıl ağrıyor. Neyse iğneyle zorlamadı en azından diye sevinirken, önce sol elimi denedi, iğne içindeyken bastırıyor üstünden, bakmıyorum ama biliyorum kan gelmiyor, damla damla doldurmuyor tüpü, hep oluyor bu durum. Ama zorladığı için şişti orası, elimin üstünde 2 cm yüksekliğinde bir şişlik var şu anda ve acıyor. Bu seferde sağ elimi denedi ve mutlu son, şimdiye kadar ki en az delikle tamamladığım kan verme işlemi oldu, zamanında altı delikle çıktığımı bilirim hastaneden. O sebeple dedim, thank you, i didnt feel anything, mutlu oldu, küçük ya sevinsin.

Sonra tekrar çıktım doktorumun yanına, sonuçlar için. Beni muayene odasına aldılar, bekle doktorun başka hastası var diye, baya bir bekledim. Beklerken de kendimi çok hasta, yapayalnız, kimsesiz hissettim. Hastane önüne terk edilmiş bir yaşlı gibi hissettim. Hastane önünde incir ağacı, anam ağacı... Yok la abarttım öyle birşey hissetmedim, ama şimdi annem olaydı yanımda demedim değil, bir tek annem olaydı. Neyse Lane mesaj atmış gelip alıyım diye, ama istemez ben kendi ayaklarım üzerinde durabilirim, yürüyerek eve gittim bu kadar karmaşanın ardından. Çok yoruldum biraz ama başka bir sorunum yok. Allahım kafam çok acıyor. Ve sadece kendime kızıyorum, bunun olması için gerekli her şeyi, büyük bir itinayla ben yerine getirmişim.

Ve son olarak, allahım bir daha dna geyiği yapmayacağım, dediklerimin hepsini geri alıyorum, biraz kan basıncımda problem var ama olsun yani çok güzel dnalarım, çok güzel sıralamışsın iplikleri falan, ama hemen çarpman mı gerekiyordu ya, kafam hala acıyor.

P.S. Doktor ertesi gün mesaj atmış, nasılsın bugün diye. Nasıl sevimli bir kadınsın sen öyle.