Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

27 Mart 2013 Çarşamba

Kafalar Kafalar - 2 (yatayım diye düşünüyorum)


Twitter'dan bir ünlüye tweet attığımda, kendimi tribünden teknik direktöre taktik veren taraftar gibi hissediyorum. O kurulan cümlelerin hedefe ulaşmadığı kesin de, ben neden hala inatla devam ettiriyorum onu hiç bilmiyorum. İçimdeki ergen beni ele geçirdiyse demek...

Uçakta koridor kenarını tercih eden bir yolcu kadar özgürlüğüme düşkünüm.

İletişim sorunlarımı yaşıyorsunuz? İşte çözüm! İnsanların en sevdikleri ortak konu başlığı: Diğer akraba bireyleri hayatlarında neleri yanlış yapmış, ne kadar para harcamış? Bunu kullandığınız sürece bir daha asla konu sıkıntısı çekmeyeceksiniz.

Asosyalliğe çözüm buldum az önce, beni kutlamalısınız!

O bir istisna, kaideyi kanıtlayan bir istisna.-Steerpike

İsminden sıkılmıştı Jilet Necla, "O romanlardaki gibi olmalı ismim" dedi ve ekledi " Anna Ceserosvkia olsun" Ve o günden sonra her cümlesi bir edebiyat eserine dönüşüverdi.....Zavallı Necla, haklıydı, ismi ne söylese ciddiye alınmamasına sebep olacak kadar kötüydü, ama elleri, elleri o kadar güzeldi ki Necla'nın, Barış Manço yüzükleri bir tek ona yakışırdı.

- "Paltoya para yok ki, ondan alındı parka." Yetmişler
- "Bu sene çok moda ki, ondan alındı parka" İkibinler
- "Rengi çok güzel ki, ondan alındı parka"-Nihanlar.
- "Evde bir sürü montun var ki, neden alındı o parka" - Anneler

"Birilerine verip de geri alamadığın kitaplarım da benim onları özlediğim gibi beni özlüyor mudur?" ile "Lan .... aldınız da niye vermiyorsunuz, getirsenize kitaplarımı" cümlelerinden hangisini kursam o giden kitaplar bana geri gelir, hala karar verebilmiş değilim.

"Gözyaşımdan yuvarlak ateş böceğim misin?"- Ne göz yaşı, ne ateş böceği yuvarlak, o nasıl olacak?

Ben küçükken sınıfta Cüneyt diye bir çocuk vardı. Hep dalga geçerdim, senin adını yanlış yazmışlar, Cüney olacak o diye. O saf da inanırdı. Çocuk aklı işte Cüney Tarkın sanıyordum ben Kara Murat'ı. İşte hayata karşı böyle hayal kırıklıklarım var benim. Ne bileyim.
Yoo dostum yoo, her şeyi bilemem.

Eğer bir insan merhaba demeden önce yüzünde uyuz bir ifade ile ayaklarından başlayarak yukarı doğru seni süzüyorsa, uzak dur o insandan. Hatta ne uzak duracan, ağzını burnunu kır gitsin. Gebersin gitsin, senin de insanlığa faydan bu olur belki.

"Tanrı karıncayı yok etmek isteyince ona kanat takarmış." - Alman Atasözü

24 Mart 2013 Pazar

Kafalar kafalar-1


"Düşündüm de insan ömrü dediğin sayfalık hikaye, onu da olur olmaz şeylerle karalamak yanlış. Her şeye gülüp geçmek lazım. Onun için sen de gül ama yalancıktan değil... Geçmişi, eskiden olanları, kalbinin sızısını, sevdiğin insanı falan, her şeyi boş vererek gülmelisin. Gül hadi, güzel yüzüne gülmek yaraşır hemen şimdi. Bak, ben nasıl gülüyorum, dünya umurumda değil." - Sadri Alışık

"Mutlu bir düğünle sonlanmamış yeşilçam filmi gibiyim." dedi Jilet Necla "bakan herkeste bir hayal kırıklığı."

Çok düşünüyordu Jilet Necla son zamanlarda. Dışarıda yağan doluya baktı "benim de bir akıllı telefonum olsa-dışarıda deli gibi dolu yağıyor, göğe bakalım- diye iletiler yollardım." diye düşündü ve karar veremedi; yalnızlığına mı üzülse, yoksa hayatında akıllı hiçbir şeyin olmamasına mı? Bilemedi.

Çok sıkıldım, duvarlara bakalım!

Bunca zamandır bir sınava hazırlanmış gibi, hayatım boyunca öğrendiğim her şeyi bir anda unutabilirim. Sanki sınav bitmiş gibi, anında unutabilirim.

Kim Milyoner Olmak İster yarışmasına katılsam, telefon jokerimi kullanıp da, arayıp soru sorabileceğim bir insan yok etrafımda, onu fark ettim, hayatım yıkıldı.

Bir aydır bir rüyanın içinde yaşıyorum. Hayır öyle çok mutluyum, çiçekler böcekler, hayatım bir peri masalı gibi değil. Hani vardır ya bazı rüyalar, bilirsin rüya gördüğünü, bir şekilde uyanacağını bilirsin, dokunduğun, gördüğün hiçbir şeyin gerçek olmadığını bilirsin. Hafiften dışarıdan gelen sesleri duyarsın, alakasız şekilde o sesler rüyana dahil olur. Ama sen gene de uyanmazsın. Bir çiçek tarlasının ortasında boş boş oturursun belki, huzurlusundur, beklersin öyle, uyansam mı uyanmasam mı, kararsızsındır, ama önce bir uçayım da öyle uyanırım dersin. Sırtında iki kanat belirir birden. Sen istedin diye, rüyada olduğunu biliyorsun ya, rüyanın kontrolü sendedir. İstediğn her şey olabilirsin, istediğin her şeyi yapabilirsin ama bilirsin hepsi kısa bir süreliğine göreceğin bir göz yanılsamasıdır, bunu da bilirsin. Vardır ya böyle rüyalar, her şeyi kafanın içinde kontrol ettiğin, ama aslında sadece yatağında hareketsizce yattığını bildiğin rüyalar. İşte böyle bir rüyanın içinde yaşıyorum, elimde kaçıp gidecek, uzun süre benimle kalmayacak bir huzuru tutuyorum, dışarıdan gelen seslerin ne zaman beni uykumdan uyandıracak dereceye yükseleceğini tam olarak kestiremiyorum ama şimdilik o huzuru avucumun içinde tutuyorum.

Bütün kar tanelerinin birbirinden farklı olduğunu nereden biliyoruz? Belki bu yıl yağanlar geçen yıl yağanlarla aynıydı? Kim biliyor, nereden biliyor, ispatı nerede?

"İşsiz papaz, keçiyi vaftiz edermiş" - Sırp Atasözü

20 Mart 2013 Çarşamba

Nasıl geçti habersiz, o güzelim yıllarım...

26'ya günler kaldı, ve ben ömrümde ilk defa kendimi yaşlı hissediyorum. Yavaş yavaş yaşlandığımı hissetmeye başlıyorum diye bir şey yok, bir şeye başlamıyorum. Kısa ve net; yaşlı hissediyorum. Bir şeylerin düzene konduğu, geleceğin önünde bariz bir şekilde görüldüğü, detayları değil belki ama ana hatlarıyla az çok ne olacağını tahmin ettiğin o yaş işte. (Hayat detaylar da mı gizli? Bir gider misin lütfen, klişelerini de alıp, çekip gider misin?) Neyse ne. Diyordum ki, her şeyin netleştiği o an vardır ya, işte benim de o anım şimdi. Hiç bir sürpriz ya da mucize olmayacağını kavradığım yaş işte. İnanmayı bırakıp, her şeyi olduğu gibi kabullendiğim o yaş. Yaşlandım ben, rakamdan değil belki ama kendimden ötürü. Bazı şeyler benden geçti artık, öyle işte. Şöyle işte; otobüsün ön koltuğuna oturmak istiyorum, çekirdek çitleyerek bol dramlı tv dizileri izlemek istiyorum, "bizde böyle değildi." şeklinde cümleler kuruyorum,  televizyonun kumandasında teletex tuşu arıyorum, mefruşata mı başlasam bir kaç hamur işi mi yapsam karar veremiyorum, renklerim basit; siyah, kahverengi, lacivert. Kimse elimi tutsun istemiyorum, kimse bana dokunmasın istiyorum. Azcık huzur,kamelyada köy kahvaltısı, bahçede çilek, hiç hayal istiyorum. Ne dünyayı gezmek, ne kariyer yapmak, ne zengin olmak, ne aşık olmak... hiç birini istemiyorum. Her şey şu anda kalsın istiyorum. 26 güzel yaş, hamlık bitti, oldum ben artık, çürümeyi bekliyorum.

Yersen tabii. Ben yemedim şahsen. Ne kamelyası lan, daha yeni başlıyoruz. Her şey değişebilir, değişiriz elbet, neden değişmeyeyim, ama az dur, önce bir yemek yiyek, sonra bir yarın olsun, ondan sonra da güzel bir kahvaltı, akşama da bir şeyler olur... değişiriz tabi ama az biraz dur hele.

O değil de neden her şey gece ikiden sonra başlıyor? Bu saate kadar çalışmayı reddeden beyin, birden beni fikir yağmuruna tutuyor. Şaka mı bu? Bir susarsan uyumak istiyorum. Sabah gel anlat ne derdin varsa. Gel hadi uyuyak,hadi hadi, yarın değişiriz.

Kendime not: Kızım olursa adını çilek koyacağım şerefsizim, bu nasıl bir meyvedir allahım, sanki cennete düşen ilk yağmur damlası, ilk güneş ışığı, ilk kar tanesi, sahilde bir kum parçacığı, atomun parçalanmamış hali, karda açan çiçek, bir ateş böceği.

19 Mart 2013 Salı

Başıma gelen en acıklı durumdur bu

Evet, evet baştan susam sokağı izlemeye başladım ama onu boş verin de neden çok tanıdık bir ruh hali gibi geliyor bu bana?

School of Thrones


Game of Thrones'in internet dizisi olarak her pazar yayınlanan parodisi. Tüm karakterler lise ergenine dönüştürülmüş. İlk iki bölümü yayınlanmış şimdiye kadar. Sırf tiplere bakarak bile kopmama sebep olmuş müthiş ötesi bir yapım. Özelikle Sansa tam bir Sansa olmuş.  Hele bir Baelish var ki, Baelish'ten daha Baelish. Game of Thrones dizisini izlediyseniz izleyin derim. İzlemediyseniz izlemeyin bir şey anlamazsınız, bir de verdikleri spoilerla kalır, sonra diziyi de izleyemezsiniz, o sebeple izlemeyin.
Yayınlandığı youtube kanalı; http://www.youtube.com/user/schoolofthrones?feature=watch

İlk iki bölüm aşağıda size kolaylık olsun diye;




18 Mart 2013 Pazartesi

Kafalar Kafalar-0



"Çok kıymetli bir şey bulursun da, sonra bulduğuna bile bin pişman olursun. Nereye koyacağını bilemezsin, öyle mi? Bir matahmış gibi... " Vesikalı Yarim

Lütfi Ömer Akad gibi, ben de yazamadığım romanlarımın filmlerini çekmek istiyorum, onu da yapamıyorum, ben de hayallerini kuruyorum.
Gideyim de, azcık da şurada hayal kurayım.

Kafiyeli cümlelerine sebep, geç keşfettiğin yeteneğin değil de, yanında gezdirdiğin görünmez şairdir belki.

"Onunla bir ay mehtabında, çamların altında karşılaştık. Şöyle bir baktım, çarpılıverdi. Dizlerimin dibine düştü şappadak. Ellerimi yakaladı, gözlerime alev alev baktı. 'Sen' dedi 'kalbimin sahibisin, hayatımın kadınısın'" diye uzun uzun anlattı Jilet Necla, kalp hırsızı Murat'la nasıl tanıştıklarını.
Dur daha bitmedi.
Kadın alınmıştı, Jilet Necla'nın burada yer vermediğimiz sansürlü cümlelerine; "Lütfen terbiyeli konuşun benimle" dedi.
Jilet Necla durur mu, yapıştırdı cevabı; "Ayıp ettin cicim, doğduğum gün ebem iki yumurta ile terbiye etmiş beni."

Donunu satsan alamazsın. Niye ki, donum çok mu pahalı, donlar niye bu kadar pahalı? Halbuki de en ucuza onu almıştım, götümde dura dura değer mi kazandı?

"Hitler Polonya'ya nefret ettiği için saldırmıştı. Şimdiki yöneticiler merhametli. Acıdıkları için öldürüyorlar." -Emir Kusturica

Söyle o hayat çok kısa diyenlere; hayat sıkıntıdan ölünecek kadar uzun.

Çocuk dediğin salak olur, olmalı da. "Git bak bakayım ben mutfakta mıyım?" dersin, o da koşarak gider, bakar. Biz böyle bildik.

Kıvanç Tatlıtuğ ve İlker Ayrık'ı ikiz kardeş olarak gösterme fikrini öne süren arkadaşı seviyorum. Ömrüm boyunca hiç bir reklamdan dolayı aynı anda hem bu kadar gülüp, hem de bu kadar hüzünlenmemiştim. İlker Ayrık'ı tenzih ederek söylüyorum, kendimi onun yerine koydum; benim tipimdeki bir insanın, yani benim Kıvanç Tatlıtuğ gibi bir ikizim olsa doğuştan yediğim darbeyle hayata küserim. Benzer hüznü Hülya Avşar'ın kızı Zehra için de hissetmiyor değilim. Gense aynı gen, adaletsizliğin de bir sınırı olmalı.

"Hamur yoğurmak istemeyen, beş gün un elermiş." - Yunan Atasözü

17 Mart 2013 Pazar

Nickelback Instagram Parody

College Humor tarafından yapılmış, çok harika, eğlenceli bir video. Nickleback'ın Photograph şarkısını cover'layıp süper bir instagram parodisine dönüştürmüşler. Ben izlerken çok eğlendim, özellikle ördeğin peşine düştüğü yerde koptum. Ama istediği kadar dalga geçsinler, ben hala canım neyi istiyorsa instagramda paylaşmaya devam edeceğim, hele bekleyin bir 33 yaşıma gireyim, o kadar çok çocuklarımın resmini paylaşacağım ki, beni öldürmek isteyeceksiniz.




İlla youtube isterseniz de, aşağıdaki linkten videoya ulaşabilirsiniz.

http://youtu.be/Nn-dD-QKYN4

14 Mart 2013 Perşembe

Match Point



Türkçe adıyla Maç Sayısı, 2005 yapım yıllı, senaryosu ve yönetmenliği Woody Allen'in elinden çıkma, en iyi senaryo dalında Oscar'a aday gösterilmiş bir film. Boşrollerde Jonathan Rhys Meyer, Emily Mortimer ve Scarlett Johansson var. 

Chris Nolan (Jonathan  Rhys Meyers) İrlandalı fakir, eski bir tennis oyuncusu. Kendini kültürel açıdan geliştirmiş, hırslı,yakışıklı, zeki ve çalışkan bir delikanlı. Londra'ya taşınıp, zenginlerin gittiği bir spor kulubünde tennis öğretmenliğine başlamasıyla hayatı değişiyor. Orada tennis öğrettiği zengin bir ailenin oğlu Tom ile kurduğu arkadaşlık, ona hayatına girecek iki kadını getiriyor; Tom'un nişanlısı sarışın bomba Nola(Scarlett Johansson) ve Tom'un kardeşi Chloe(Emily Mortimer). Chloe tanışır tanışmaz Chris'ten hoşlanmaya başlıyor ve evleniyorlar.

Bu noktada hikaye nereye gidiyor hepimiz görebiliyoruz, karısını yengesiyle aldatan bir erkek. Parasının cazibesine kapılıp, ona zenginliğin kapılarını açan soğuk, aklını çocuk sahibi olmakla bozmuş karısından sıkılmış, zevki ve tutkuyu oyuncu olmaya çalışan seksi sarışın Amerikalı Nola'da arayan bir adam. Ama tüm bunlar asıl hikayeyi oluşturacak arka plandan başka bir şey değil. Zaten Woody Allen da hikayenin bu kısımlarını o kadar hızlı geçiyor ki, bir an önce anlatmak istediği noktaya varabilsin. Film çoğu kişinin başta izlerken tahmin edemeyeceği bir noktaya doğru ilerliyor. Film başında Chris Nolan'ın Suç ve Ceza okuması filmin gideceği noktaya dair  gerekli ipucunu da veriyor. Belki de film en çok kendisini seven bir adamın, "rahat hayat standardı mı, tutku mu?" çelişkisine dayanıyor.

Ama tüm bunların ötesinde Woody Allen'ın işlemek isteği konu basit; şans unsuru. 

"'İyi olmaktansa, şanslı olmayı yeğlerim' diyen adam, hayatı anlamış adamdır. İnsanlar, yaşamın
çok büyük bir kısmının şansa bağlı olduğu gerçeğiyle yüzleşmekten korkarlar.Bu kadar çok şeyin, insanın kontrolünde olmaması ürkütücüdür. Maçlarda topun filenin üst kısmına çarptığı anlar vardır ve bu kısacık an içerisinde, topun fileyi geçeği ya da takılacağı belli olur. Biraz şansınız varsa, geçer ve siz kazanırsınız. Ya da takılır ve siz kaybedersiniz. "

Benim filmdeki dikkatimi çeken nokta hayatındaki her şeyi babasının zengin olmasına borçlu bir kadın olan Chloe'nin, bütün hayatı büyük bir şansla başlamış Chloe'nin ironik bir şekilde şansa inanmayıp, çok çalışmaya inanması. 

Diğer takıldığım nokta ise bir CEO'ya dönüşen damat Chris'in takım elbiselerinin pantolonları. O kadar büyük ki, izlerken paçalarına takılıp da düşecek diye yüreğim hop oturup hop kalktı. Kostüm sorumlusunun gözlerinden öpüyorum.

Film bir başyapıt mı? Değil. İçinde Woody Allen olmasa çok sıradan bir film bile sayılabilir. Ama bu kadar sıradan bir konunun bile iyi işlendiğinde iyi olabileceğinin bir ispatı belki de.

Tchaikovsky - Arabian Dance

13 Mart 2013 Çarşamba

Kafa benimle kal, gitme o ışığa!


İnsanın aslında kalbi kırılmazmış. Üzülünce kırılan bağırsakmış, boşaltım sistemiymiş. Gerçek. Doktor dedi. İşte tam bu sebepten ötürü bizi üzen insanların ağzına sıçmamız gerekiyor, sistem bozulmuş bir kere, yapacak bir şey yok.

Görücü ön soruları; Okuyor mu? Okul bitti mi? Çalışıyor mu? Bu sorulara sırasıyla hayır-evet-hayır/evet  cevaplarını verdiyseniz, çevrenizdeki teyzeler sizin için çoktan bakınmaya başladı haberiniz olsun, ben uyarayım da. Ben mi? Ben Allah'tan çirkinim de, o tehdit bana ulaşamadan yolda eriyip gidiyor.

Bütün sistemini inanmak üzerine kurmuş bir dünyada, herkes, her şeye, bilip bilmeden inanırken, benim dediğime de inan işte, doğru mu değil mi bilme, inan işte.

Yıl olmuş 2013, sen hala, "bir şeyler olacağım" peşinde. Bırak allasen, olacak olsa şimdiye olduydu, çok kasma artık bence. Ye, şükret, anneni üzme. (Eat, Pray, Love)

Çocuğa oyun oynarken yakalanıp da ödev yapıyorum dersen, ödev mi oynuyorsun sorusuna vereceğin cevabı düşünmekle kalırsın.

Bazı insanlar beni seviyor ya, onlara karşı çok suçlu hissediyorum kendimi.

Durum çok vahim. Bağlaç olan de'yi ayrı yazamıyorum, karıştırıyorum demiştim ya, ben soru işaretini bile kullanamıyormuşum ki. Soru tümcesi olup noktayla biten cümleler var hayatımda.

Ayşen Guruda ve Demet Evgar ikiz olacak kadar birbirlerine benzerlerken, biri çok güzel ve seksi diye adlandırılıp, diğeri çirkin kategorisine koyuluyor ya, kim bunu neden, hangi kafayla yapıyor?

Bir kadın, bir erkek dizisini ilk izlediğim de sadece iki oyuncu üzerinden gitmesi, başka kimseyi göstermemesi, sabit bir kamera kullanılması falan acayip yaratıcı, tasarruflu bir format, çok iyi bir fikir gibi gelmişti. Türkün aklına hayran kalmıştım ki, o da uyarlamaymış, Kanada'dan.

Bakıp da, dinleyip de, görüp de beğendiğin şeylerin çoğunun birebir benzerinin yurt dışında olduğunu keşfedersin, sonra onların bizden esinlendiğini düşünürken ilk onların yaptığını keşfedersin ya, işte hayata karşı böyle hayal kırıklıklarım var benim.

Ben zamanında age of empires'lar, tomb rider'lar, drogan age'ler, elder scrolls'lar, neverwinter nights'lar, icewind dale'ler, long journey'ler anno'lar oynayan bir insandım, hangi ara kendimi hiç düşünmeden şeker patlatırken buldum, kafa yormadan tapınakta koşturup para toplar oldum? Dragon Age 3 bir an önce çıkman lazım, hayal dünyam tehlikede, her şey tehlikede, korkmaktayım barbie giydirme oyununa başlayacağım diye.

Barbie demişken, Barbie bebeklerden nefret ederim. Daha yaşım beşli rakamları yeni görmüşken, misafir geldiği bir gün somyanın altında saklanırken, bir barbie bebek için o somyanın altından çıktığımdan beri nefret ederim. Kendimden taviz vermeme sebep olan ilk şey olduğu için nefret ederim. Yoksa sarışın, uzun boylu ve güzel olmalarıyla hiç bir ilgisi yok, pedagojiden de anlamam zaten.

Sarışın demişken iki yaşındaki bir erkek çocuğu, iki bayandan hangisinin beyaz atlı prensi olmak istersin sorusuna(sorunun saçmalığına değinmiyorum), sarışın olanın diyorsa, bence genlerimize "sarışını sev" diye bir şey kodlanmış olmalı.

Sarışın demişken gene, kıvanç ne olmuş öyle? Ben en son behlül'de bırakmıştım ama o magazin programında, bir dergiye poz verirken, hoplayıp zıplarken, yanındaki dobermanla, klasik spor arabasıyla, ne olmuş o öyle? Bundan sonra erkekte ölçü birimi olarak artık Brad yerine orta doğu ve balkanların Brad'ini kullanırım.

Esra Erol kitap çıkarmış ve çok satanlarda bu kitap. Bunu görünce çok şaşırdım, sinirlendim. Nasıl olur, bu kadın mı? Bu insanların kitap çıkarmaya hakkı yok ki gibisinden bir düşünce. Ama sonradan bir durdum. Bana ne? Buna karar verecek ben değilim ki. Para kazanmak için dünyanın en saçma programını sunuyor olması, onun da anlatacak bir hikayesi olmadığı anlamına gelmez ki. Programında dünya görüşünün sığlığını göze sokarcasına göstermesi, onun da yazacak bir şeyi olmadığını göstermez ki. Vardır ya da yoktur. Bana ne ki? Neden bazı şeyleri, bazı kişilere tapulamak gibi bir özelliğimiz var? Kadını beğenmiyorsan alma kitabını, sana ne, bana ne? İşte böyle kızdım kendime, insanları yargılama hakkını, ne yapıp yapamayacaklarına karar verme hakkını kendimde gördüğüm için. Sonra kendime kızğınlığım geçti. Ama o kadının kitabının çok satanlarda olmasına karşı hissettiğim kızgınlık hala benimle.

Yeni nesil ilişki başlangıcı eleme ön sorusu; Sosyal medyanı kapatır mısın?  Bu da Esra Erol'dan.

12 Mart 2013 Salı

Yaptığım onca şeyden sonra bana hala güveniyorsun ya, işte ben ondan korkuyorum.

Dönüştüğümüz şeyden korktuğunu biliyorum. Yolculuğunun son dönemecine gelmiştin, öyle sanıyordun, yolculuğunu tamamladığını sanıyordun ki, tökezlemenle kendini yerde buldun, düştün ama kalkacaksın, gidilecek daha çok yol var. Biliyorum kimse seni bilmesin istiyorsun, kaybolmak istiyorsun bir daha bulunmamak üzere. Ama ben sana hala inanıyorum, sen bu derece mahvolamayacak, bu kadar düşemeyecek kadar kadar iyisin, kimse anlamasa da ben biliyorum, sen kötü değilsin ki. Sen hiçbir şey yapmadın ki, ben sana hala güveniyorum. Yılların üzerindeki baskısını da biliyorum ama sen daha yolun sonuna gelmedin ki.

Tek istediğin bu biliyorum ve tek sahip olduğun olarak söylüyorum;
"Korkma, ben varım!"

Korkuyorum, çünkü asla evimize varamayacağız biliyorum. Çünkü sen yaptığım onca şeyden sonra bana hala güveniyorsun. Kendim bile artık kendimi tanıyamazken, sen bana inanıyorsun. Binlerce kez yanlış yaptım, mahvettim, batırdım. Kendi gözlerim bile gördüğüne inanmak istemezken sen hala bana inanıyorsun, ve işte tam olarak bu yüzden asla oraya varamayacağız. Görüntüler,manzaralar, evler, şehirler, her şey değişiyor, ve ben artık nereyi ya da neyi aradığımı dahi bilmiyorum.
Dönüştüğümüz değil, dönüştüğüm şeyden korkuyorum. Dediğin gibi tek istediğim o ve "korkuyorum, sen yoksun!"
Ben varım, ve kendime soruyorum;

Güzel hayaller kuruyorsun diye, güzel şeyler yaşayabileceğini de nereden çıkardın?
Gerçekten çok güzel hayaller kuruyorsun diye, onların gerçek olabileceğine de nereden inandın?

Um ki bu kadarı yeter olsun....

7 Mart 2013 Perşembe

Bugün kendin için ne yaptın?

Gözlem yapmak istiyorum. Bir hayalet gibi insanların etrafında görünmeden durup, yaşantılarından anlar çalmak istiyorum. Ama kendimi birden "benim elektrik süpürgesi iyi çekmiyor, Banu yeni bir süpürge almış fillipis marka, çok memnunmuş" ya da "senin yakıt bu ay ne kadar geldi? Bu yeni sisteme geçildi ya, gaz alış fiyatı artmış" şeklindeki muhabbetleri gözlemlerken buluyorum. Ortam değiştiriyorum daha fenasıyla karşılaşıyorum; "ahaha, aynı ben, ay bende uyuz oluyorum o duruma" diye Cem Yılmaz'a gülen 35 yıllık bir parfüm şişesi ve klonları. Cem Yılmaz'a karşı ise büyük hayal kırıklığı hissediyorum, en basit konu üzerinden yapıyor esprileri, emeksiz, basitçe, kendi zekasına hakaret edercesine. Bir tek little little in the middle'a gülüyorum çünkü "ahaha, ay ben de aynen öyle yapıyorum."

Ortam değiştiriyorum gene bir parfüm şişesi. Tüm ülke parfüm şişesine dönüşmüş, parfüm satışları ikinci bir emre kadar yasaklansın istiyorum. Gözlem yapmaktan vazgeçiyorum, çünkü gördüğüm her şey beni bir diktatör olmaya doğru yönlendiriyor. Ama Allah'tan elimde hiç bir yetki olmadığı gibi bir tane bile  takipçim yok. "Okusaydı çok fena olurmuş bu, kimse başedemezmiş" potansiyeline benzer şekilde,  ...sa idi...muş şeklinde kendi için bir talihsizlik, evren için bir lutüf şeklinde bir durum ile, diktatörlüğüm de bir anlam ifade etmiyor, terbiyeli iyi aile kızı çizgimi bozamıyorum. Ah bir bozabilsem, ama bozamıyorum, gidip tarladaki inekleri gözlemleyim. Belki hayvancılığa, tarıma bir katkım olur.

Köylü efendimizdir diye dönüyorum ama inek var köylü yok. Apartmanda yaşayan garip bir türe dönüşmüş efendilerimiz. Kısır, kek, çay üçlüsünü adak olarak sunuyor tanrısı küçük altına. Tanrı Büyük Altın için oğlunun pipisini adak olarak sunarken, ulaşabildiği en büyük Tanrı Burma için büyük şenliklerle iki gencin ömrünü birlikte geçirmesi adaklanıyor. Tanrı Külçe ise bu sınıfın yüzüne bile bakmıyor, o başka sınıfların tanrısı. İnekler Hindistan'a, buğdaylar ise Ceres'e emanet. Eski tanrılar öldü, çok yaşa Tanrı Burma.

Tanrılı hayaller beni bozuyor, gözlem yapamam ben böyle. Döndüm eve. Dizi,film önceki örnekler ne güne duruyor, tabii ya, gözlemimi yapılmış gözlemler üzerine yaparım ben de. Ne izlesem, ne izleseeem, kısa olsun, ama az gülünçlü olsun, azcık da dram olsun, absürd olmasın, aşk olsun, savaş olsun, fantastik olsun, gerçekçi olsun, sürükleyici olsun, ama en heyecanlı yerinde bitmesin, mitolojik yaratıklar olsun, at olsun, kılıç olsun, tank olsun, uçak olsun, karakterlerin süper güçleri olsun ama yaşanmış bir olay olsun, demiş miydim çok komik olsun ya da az komik olsun, ya da en iyisi az çok komik olsun, dudağının üstünde bir beni olsun, biraz da şair olsun. Bakıyorum yapılmamış böyle birşey. (Kendime not: Böyle bir şey yap, yap yapabilirsen)

Bulamıyorum. Ne izleseeem. Girls izleyeyim. Bedenini beğenmeyi, öz güveni yanlış anlayıp işi teşhirciliğe vuran Lena Dunham'ın çıplak vücuduna daha fazla katlanamıyorum. İzlemiyorum.  Bir de insanlar bu diziyi gerçekçi diye adlandırıyor, çok merak ediyorum bu insanlar nasıl bir gerçeklikte yaşıyor. Hangisi kankisiyle, çıplak, küvette oturup, sümüklerini birbirine atmıştır? Hiç tanımadığı bir adamın kapısını çalıp, tüm gün boyunca adamla yatıp, çıplak masa tenisi oynamıştır? New York için bile gerçek üstüyken bu durumlar, hangi kafayla bu dizi süper, çünkü gerçekleri anlatıyor diyebiliyor bu insanlar? Yarabbim onlarınki gerçeklikse benim gerçekliğim ne tarafa düşüyor? Nerede yaşıyorum ben? 35 yaş üstü saçı balyajlı en sevdiği renk kahverengi, en sevdiği desen leopar olan bir kadın getirin bana, parfümünü koklayarak intihar etmek istiyorum. Duyguları mı gerçek? Peki ama yaşantısı gerçek olmayan bir karakterin duyguları nasıl gerçek oluyor? Var mı böyle insanlar? Peki, sen öyle diyorsan öyledir.

Yapmıyorum gözlem falan, uyuyorum ben.

6 Mart 2013 Çarşamba

Hey kafa, beni bekle!

Neden her sabah bütün kanallarda, bir diyetisyen diyet listesi, diyet çorbası verirken ülkenin büyük çoğunluğu üstüne beyaz bir kürk alsa kokakola reklamlarında oynayacak boyutta? Televizyon izlemeyen bir millet olup çıktık, ne geliyorsa başımıza hep bundan geliyor.

Bankanın biri balık kokuyor, biri koyun. Ülkemde tarım ve hayvancılığın bu kadar gelişmiş olması beni gururlandırıyor. Geleceğe daha bir umutla bakıyorum. Gerçi balık kısmını çözemedim. Ankara'da deniz yoktu değil mi?

Pepe diye bir çizgi film var ya, hah işte orada şarkı söyleyen kadını ülke bebelerine ve müzik geleceğine verdiği zarardan dolayı katletmek istiyorum.

800 lira büyük para. Yeni televizyon projemin adı. 4 kişilik 4 aile yarışacak. Hepsine 800 lira vereceğim. 1 ayda nasıl geçinilir, göstersinler tüm Türkiye'ye. Sonuçta peynirin, zeytinin fiyatı belli. Kazanan da büyük ikramiyenin sahibi olacak; 800 lira.

Nil Karaibrahimgil'in televizyon konserine dönüşmüş reklamlarından, cıngıllarından bir ben mi sıkıldım? Kadının sesini kendi sesimden çok duyar oldum. Gerçeklikle bağlantım her an kopabilir ve ben o sesin bana ait olduğu kanısına her an varabilirim. Daha da kötüsü sesim güzelmiş, bence ben kaset çıkarmalıyım fikrine kapılabilirim. Bunun üzerine kendimi İstanbul'a atıp, bir arabeskçinin sahnesinde dansöz olarak hayatıma devam edebilirim. Tehlikenin farkında mısınız? (Ney, dans edecek vücut mu yok bende? Hadi oradan! Zamanında bu popoyla karşı odadaki kitaplığı devirmiş bir insanım ben, bir dans etsem yer yerinden oynar.Kendimden ışıklı değilim gerçi. )



Korku (öcüden korkmak şeklindeki korku değil, endişe şeklindeki korku) insanda neden sebepsiz bir üşümeye sebep olur? Ya da sadece bana mı öyle oluyor? Birden, aniden kendimi mayoyla şu soğukta dışarı atmışım gibi üşüyorum, kutuplarda kalmış gibi hissediyorum. Bilimsel bir açıklaması yok mu bunun?

İntikam dizisi var ya, orada oynayan sarışın çocukla lisede aynı sınıftaydım ben. Bu cümleyi de kurdum ya, hadi kurdum da keşke bir kırk yaşıma geleydim önce.

Annem üzerimde fataliti yapmak istiyor. Akraba unvanına sahip ne kadar insan varsa eve topladı, üstelik de aynı anda.  Yüksek dozda akraba alımı. Hemde en hassas zamanda. Anneannemin ölüm yıldönümü, geleneksel kuran okuma töreni. Kadının öldüğüne hiç bugünkü kadar üzülmemiştim. (Yaşarken ne hayrını gördüm şimdi göreyim. Yeryüzünde adımı Nihal olarak telaffuz eden ilk insan. Daha sonra onu bile beceremeyip şişko kız'ı kullanmayı tercih eden insan. Bir insan torunlarını fiziksel özelliklerine göre adlandırır mı? Neslihan demeyi biliyorsun ama Töbe tanrım.) Daha gelmeden davet sırasında telefonda yankılanan "Nihan'ı fransa'dan çağırıyorlarmış, gider mi?" şeklindeki dayı esprisi ise neden espri yeteneğimin bu kadar kötü olduğunun genetik göstergesi. Ama ben durur muyum yapıştırdım cevabımı. "Komik mi şimdi bu, açsın da kendi kızlarına gülsün" Ne kadar ince espriler üzerinden atışıyoruz, aklım şaşıyor. Annemin bu akraba sevdasına artık katlanamıyorum. -Ama onlar benim kardeşlerim. Peki tamam da gelininin gelinine kadar niye çağırıyorsun? Hadi çağırıyorsun, bilgi güvenliği, gizliliği diye bir şey var, onu niye bilmiyorsun?

Dün bir rüya gördüm, malum ünlü ile karşılaşıyorum, el sıkışıp resim çektirelim mi diyorum. Adamla yanyana durup poz veriyoruz. Böyle rüya mı olur, hani rüya dediğin fantastik olacaktı? Hani uçuyordum ben? İnsan rüyasında İstanbul'un herhangi bir caddesinde karşılaşıp resim çektirebileceği bir ünlüyü görürse, onunla baş rolde falan oynar. Gidip ben sizin hayranınızım, resim çektirelim mi demez ki? Benim rüyalar çok bozdu.

Yukarıda bahsi geçen rüyadaki şahıs için; Bir insan, diğer bir insanın gerçekten çirkin, yaşlı ve biraz da kıro olduğunu kabul etmesine rağmen, o insana karşı bir şeyler hissetmesi ne ile açıklanabilir. Kendi özelliklerim yüzünden standartlarımı düşük tutmam gerektiğinin farkındayım da bu ne?

5 Mart 2013 Salı

Hey Kafa?

Bir insanın bilgisayarının, klavyesinin üzerinde cips, patlamış mısır, ekmek kırıntıları ve hatta kola çay kahve artığı olması doğalken, benim bilgisayarımın üstündeki kurumuş beyaz yoğurt artığı neden çok ilginç bir şeymiş muamelesi görüyor? Sağlıklı beslenmek değil miydi tüm mesele?

"Biz ne zaman hayata tutunmaya çalışsak, elimize olmadık yerleri geldi" diye bir laf etmiş birisi, Oğuz Atay değilmiş öyle diyorlar, ama kimse kim, ne fark yapar? Ben de ne zaman tutunmaya çalışsam o yer bana da geldi.

Sistem şu an çalışmıyor. Sorduğunuz konuda bilgisi olmayan ya da istediğiniz işlemi yapamayacak olan görevlinin başvurduğu en büyük yalan. Çalışıyor o sistem de sen malsın. Böyle diyerek terk ettim İş Bankasını.Gerçek. Bu ülkede herkes Türkçe biliyor, hep unutuyorum.

Beni Unutma diye bir dizi var bu ülkede. Bunun için diyebilirim ki, Ankara'da çekilen her proje tutar, var memleketimin öyle bir çekiciliği işte. Biraz varoş, biraz entrika. Beni zengin yapacak formülü buldum.

İnsanların anlamayacağı, ya da farklı şekilde anlayabileceği isimler vermeyin çocuklarınıza. Bakın hepiniz en verimli döneminizdesiniz, yarın bir gün çoluk çocuğa karışacaksınız, Ayşe, Ahmet falan koyun ismini bebenizin. Ben çektim onlar çekmesin. Hele hele N ve L harfi içeren isimlerden uzak durun. Bu ülkede ismi Fernando Jose Altamiano Del Castio olan bir insandan daha fazla sorun yaşıyorum isim konusunda. Öz yurdumda garibim, öz yurdumda parya. Hey Sakarya, dekontun haline bak. İki isimde de soy isimde de sorunlar sorunlar, yeni isim alacağım, kararım bu, değiştireceğim tümden. Hatta düşündüm, Rooney Mara olsun, ama önerilere açığım.

Rooney Mara demişken şu an yeryüzündeki en güzel kadın odur. Tartışma istemiyorum. Bu gerçeği kabullenin artık.

Bir de böyle bir şey var, Zeki Müren'i hiç bu kadar sevmemiştim. Bundan böyle mutluyum dediğimde beni böyle hayal edin.


Görüntü kirliliği cezası diye bir ceza varmış ülkemde. Gerçek.

Free People diye bir marka var, bir gün piyangodan, oradan, buradan, havadan çok para kazanırsam internet sitelerindeki her şeyi satın alacağım. Sebep olduğum görüntü kirliliğinin de cezası neyse öderim.

Pilot kocasını çiftlikte aldatan kadın filmi diye bir aramayı hangi insan yapıyor, hadi yapıyor diyelim neden google onu buraya gönderiyor?

Şimdi bir karakter olsa, adı Ezra olsa, burnuyla hem mum söndürme yeteneği olsa hem de burun delikleri evren için bir tehdit oluştursa, bu kız Esra der misiniz? Esra telif hakkı ister misiniz?

En sevdiğim bağlaç ki. Nereden mi biliyorum? En çok onu kullanıyormuşum ki.

12 yaşından beri aynı sweat'i sabah akşam giyiyorum ya fiziki boyutum konusundaki tutarlılığımı kutlamalısınız. Maymunlu statü göstergesi eski zaman LC Waikiki'nin kalitesi ise şaşkınlık sebebi. (Statüsünün sebebi sadece parası değil, bir yıl boyunca anneye dökülen gözyaşıdır. "benim de bir maymunlu sweatim olsa, anne bana niye almıyorsunuz, anne neden bizim de yok?" - "Sus, otur püskevitini ye, üstünde bir maymun var diye o kadar para verilir miymiş hiç? Daha geçen Penyeci Bahtiyardan aldık ya yeni, onu giyersin.")

Arabanın bagajında ceset var diyemeyeceği insana seni seviyorum dememeli insan. (twitterdan çaldım da) Hatta bence selam bile vermemeli.

Haberin başlığı: "Önceden bölüm başına 1000-1500tl alan Nil Erkoçlara inanılmaz teklif" İnanılmaz teklif kısmıyla hiç ilgilenmiyorum. Rüzgar kısmıyla zaten hiç ilgilenmiyorum. İlgilendiğim kısım şu; şimdi bu insan yan rollerin insanı, figüranın bir üstü, ee bir ayda dört hafta varsa; 4*1500=6000, hadi diyelim dizi 12 ay boyunca gösterilmeyecek 9 ay gösterilse ve ay bazında hesaplasam 9*6000/12=4500. Ayda 4500tl, hemde yan rol için, vay anasını. O değil de benim kafa niye böyle çalışıyor, sanki gidip figüran olacağım dizilerde bana neyse? Halbuki şöyle hesaplamam lazım. Uzman yardımcısı olsam 3000, sonra uzmanlığa geçince 3 yıl sonra 3500 olur, kıdemle falan derken 15 yıl sonra 4500 alırım. Ya da mühendis olsam, 2800, yıllarla zamla 15 yıl sonra 3500. KPSS ne zamandı?

Hayatımın yeni duası "Allah'ım hakkında bilgi sahibi olmadığım şeyi istemekten sana sığınırım"

Ve bir de sonunda soru işareti olmayan imalı sorulu cümlelerden nefret ediyorum.

Ve dahası...Düş gören bir adam gibi konuşmaktan vazgeç.

"...Saatler, günler, haftalar, mevsimler boyunca her şeyden kopuyor, her şeyden soğuyorsun. Bazen, neredeyse bir tür sarhoşlukla, özgür olduğunu, seni bunaltan, senin hoşuna giden ya da gitmeyen hiçbir şey olmadığını keşfediyorsun...Tam bir huzur içindesin, her an esirgeniyor, her an korunuyorsun. Çok mutlu bir parantez içinde, hiçbir şey beklemediğin, vaatlerle dolu bir boşlukta yaşıyorsun. Görünmez, duru ve saydamsın. Yoksun artık: saatlerin ardından, günlerin ardından, mevsimler geçerken, zaman akarken, neşelenmeden, hüzünlenmeden, geleceksiz ve geçmişsiz, öylece, düpedüz, apaçık yaşayaduruyorsun..."

"Sabırlısın ama beklemiyorsun, özgürsün ama seçmiyorsun, müsaitsin ama hiçbir şey seni harekete geçirmiyor. Hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey talep etmiyor, hiçbir şeyi dayatmıyorsun...
Artık tükenmez olanın içinde yaşıyorsun...Olan tek şey bir kez daha, sonsuza dek, her seferinde biraz daha yitip gitmen, sonu olmadan başıboş dolaşman, uykuyu, bir tür vücut huzurunu bulman: vazgeçme, bıkkınlık, uyuşukluk, kendini koyveriş. Kayıyor, sürükleniyor, gevşiyorsun: boşluğu aramak, ondan kaçmak, yürümek, durmak, oturmak, masaya oturmak, dirseğini dayamak, uzanmak..."
....
"Ama sonra biliyorsun ki, gittikçe amansızlaşan bir kesinlikle bilmeye başlıyorsun ki, tüm vücudunu kaybettin, ya da hayır, vücudunu görüyorsun, uzağında değil ama hiçbir zaman ona erişemeyecek, onunla birleşemeyeceksin.
Uyumuyorsun ama uyku artık gelmeyecek. Uyanık değilsin ve hiç uyanmayacaksın. Ölü değilsin ve ölüm bile seni kurtaramayacak..."
"Yalnızsın ve yalpalıyorsun....Yalnızlığın büyülü çemberini kırmayacaksın. Yalnızsın ve kimseyi tanımıyorsun; kimseyi tanımıyorsun ve yalnızsın. Ötekilerin birbirlerine yapıştıklarını, birbirlerine sokulduklarını, birbirlerini koruduklarını, birbirlerine sarıldıklarını görüyorsun. Oysa sen, ölü bakışlı, saydam bir hayaletten, külrengi bir cüzzamlıdan, çoktan toza dönüşmüş bir siluetten, kimsenin yaklaşmadığı tutulmuş bir yerden başka bir şey değilsin. Olasılık dışı karşılaşmaların umuduyla kendini zorluyorsun. Ama deri, bakır, ağaç senin için ışıldamaya başlamıyor ki, ışıklar yoğunluklarını senin için azaltmıyorlar ki, sesler senin için duyulmaz hele gelmiyorlar ki. "
...
"Mutsuzluk üzerine atılmadı, üzerine çullanmadı; yavaşça sızdı, neredeyse tatlılıkla sokuldu. Büyük bir dikkatle yaşamına, hareketlerine, odana işledi, uzun süre gizli tutulmuş bir hakikat, reddedilmiş bir gerçeklik gibi...
Ne yaparsan yap, nereye gidersen git, gördüğün hiçbir şeyin önemi yok, yaptığın her şey boşuna, aradığın her şey sahte..."
.....
"Sanki her an, kendine şöyle demek ihtiyacı duyuyor gibisin: Bu böyle, çünkü ben böyle istedim; ben böyle istedim yoksa ölürüm."
....

"ÖLMEDİN, daha aklı başında biri de olmadın...Yalnızlığın bir şey öğretmediğinden, kayıtsızlığın bir şey öğretmediğinden başka hiçbir şey öğrenmedin. Bu bir aldatmacaydı, göz alıcı ve tuzaklı bir yanılsamaydı. Yalnızdın, hepsi bu, ve kendini korumak istiyordun; dünyayla senin arandaki köprüler sonsuza dek atılsın istiyordun. Ama sen bir hiçsin, dünya ise öyle kocaman bir sözcük ki:... Kayıtsızlık işe yaramaz. İsteyebilir ya da istemeyebilirsin, ne fark eder! ... Ne var ki reddedişin işe yaramaz. Yansızlığın hiç bir anlam taşımaz. Cansızlığın öfken kadar abes."

"Uzunca bir süre kendine sığınaklar kurup yıktın; düzen ya da eylemsizlik, başıboş sürüklenme ya da uyku... Ama oyun bitti, büyük şenlik, ertelenmiş yaşamın yalancı sarhoşluğu bitti. Dünya yerinden kıpırdamadı ve sen değişmedin. Kayıtsızlık seni farklı kılmadı.
Ölmedin. Delirmedin."

"Ufacık bir bela seni kurtarmaya yeterdi belki de: Her şeyini kaybederdin, savunacak bir şeyin olurdu.  Ama sen hasta bile değilsin. Ne gündüzlerin ne de gecelerin tehlikede, gözlerin görüyor, ellerin titremiyor, nabzın düzenli, kalbin çarpıyor. Eğer çirkin olsaydın, belki çirkinliğin göz alıcı olurdu, oysa çirkin bile değilsin, ne kambursun, ne kekeme, ne çolak, ne kötürüm, topal bile değilsin.
Hiçbir uğursuzluk dolaşmıyor başında. Bir ucubesin belki, ama bir cehennem ucubesi değil. Kıvranmaya, ulumaya ihtiyacın yok. Hiçbir sınama beklemiyor seni, hiçbir kupa hemen elinden alınmak üzere sana sunulmayacak, hiçbir karga göz yuvalarına göz dikmedi, hiçbir akbaba sabah, öğle ve akşam gelip senin karaciğerini didiklemek gibi sıkıcı ve tatsız bir işi başına almayı düşünmedi. Yargıçların önünde af dileyerek, merhamet dilenerek sürünmek zorunda değilsin. Kimse seni mahkum etmiyor, suç da işlemedin. Kimse sana bakışlarını derhal iğrenerek çevirmek üzere bakmıyor....
Düş gören bir adam gibi konuşmaktan vazgeç.
Hayır. Sen artık dünyanın adsız efendisi, tarihin üzerinde hiçbir etki yapamadığı kişi, yağmurun yağışını hissetmeyen , gecenin gelişini göremeyen kişi değilsin. Sen artık ulaşılmaz, duru, saydam değilsin. Korkuyorsun. Bekliyorsun."

Georges Perec - Uyuyan Adam

Ülkem insanın vizyon darlığı


4 Mart 2013 Pazartesi

Kınalı Yapıncak

Uyarı: Yazıda tüm filmi anlatıyorum, spoiler falan alası var, gerçi bu filmi izlememiş bir insan var mıdır?

Bir gece yarısı, alevler tüm evi sarıyor. Köylü kurtarmak için yetişse de çok geç kalıyorlar. İşte böyle lanetli bir gecede bir yangınla evini, annesini, babasını kaybediyor Kınalı Yapıncak. Sadece annesini, babasını, evini de değil, konuşma ve duyma yetisini de kaybediyor yavrucak. Filmin yarısı boyunca eüeüeü şeklinde seslerle oyunculuk yapmak zorunda kalan Hülya Koçyiğit ise belki de seyircinin dramı. Muhtarın ise karşısında cümle kuramayan Kınalı Yapıncak'a kurduğu "konuş, belki açılırsın" diye akıl vermesi ise akıllara ziyan, gerçi Yapıncağımız onu da duymuyor. Dramın ilk pik yaptığı bu noktada Koçyiğit'in oyunculuğuna mı gülsem, muhtarın cümlelerine mi gelgitinde kalan ben, birden insanların acılarıyla alay eden insan konumuna düşeceğimi kabullenip, içime içime gülüyorum.

Sonrasında ise Kınalı Yapıncak "Şimdi cennetten seni izliyorlardır" tesellileriyle uğurlanırken İstanbul'daki zengin, sonradan görme,kötü kalpli teyzesinin yanına; aslında asıl felaketinin yeni başladığını bilmiyor. Teyzemiz Aliye Rona'nın (başka kim olabilirdi ki) evinin beslemesi oluyor. Acımadan kırpıveriyor kızcağızın saçlarını kökünden herkesin bildiği o meşhur sahnede. (Kime sorsan kızın saçlarının kesildiği film diye, herkes gösterir)Hatta o sahne o kadar meşhur oluyor ki, yıllar sonra Hollywood müzikali Sefillerde Anne Hathaway'in saç kesme sahnesinin ilham kaynağı olduğu iddia ediliyor. Film Kınalı'nın hırsızlıkla suçlanma sahnesiyle de ajitasyonun doruğuna çıkıyor.




Ve filme gerekli aşk unsurunu katacak olan köşkün yakışıklı oğlu Engin Çağlar devreye giriyor, yani Kınalı Yapıncağın kuzeni. "Naber asker arkadaşım" cümlesi ile espri anlayışı, isim yakıştırmadaki beceresini sergilemekten çekinmiyor üstelik, annesinin kırptığı saçlarla alay ederken. Zavallı Yapıncak başına geleceklerden bir haber, kaptırıyor gönlünü bu yakışıklı serseriye. Ve başka bir lanetli gecede körkütük sarhoş olmuş kuzeni, aşık olduğu bu adam, sağır dilsiz bu kızcağıza, kendi kuzenine, tecavüz ediyor. Ve senarist Bülent Oran, yönetmen Orhan Aksoy bu aşağılık olayı bir aşk hikayesine, utanmadan döndürüyor. 


Kınalı Yapıncak evden kovuluyor, hamile kalıyor, intihara kalkışıyor, çocuğuyla hastanelere düşüyor, şoktan tutulmuş dili, duymayan kulağı açılıveriyor. En sonunda iyi kalpli Hulusi Kentmen'in yanına bakıcı olarak giriyor, ve ölürken de Hulusi Kentmen bizim Kınalı'ya tüm mirasını bırakıyor. Tam o esnada Kınalı'nın zengin kötü kalpli teyzesi de iflas ediyorlar. İntikam çanları çalıyor. Kınalı köşkü satın alıyor, teyzesini kendi kaldığı kulübeye gönderirken, bir taraftan da Engin Çağlar'ı kendisine aşık etmeye çalışıyor. Tanıyamadığı bu zengin kıza aşık oluyor o delikanlı da. Ama kınalı yapıncağın hamile kaldığını öğrenince  sevdasından vazgeçip kınalı yapıncakla evlenip çocuğuna babalık yapmaya karar veriyor. İşte bu noktada yaptığı hatayı düzeltmek için sevdasından vazgeçip tecavüz ettiği kızla evlenmeye karar verince, Kınalı affediyor onu. Ama o kadar şanslı bir adam ki bu Engin Çağlar, yaptığı pislik yanına kar kalıyor, tam iflas ettiği noktada evlenmek zorunda olduğu Kınalı'nın zengileşip aşık olunası kadına dönüşen ve tüm evin, fabrikaların sahibiyle aynı kişi olduğunu öğreniyor. Duvağın altından güzeller güzeli zengin Kınalı çıkıyor, mutlu mesut bitiyor film.

Film ne anlatmak istiyor peki? Yoksa yaptığı şeyin farkına varmadan sadece ajitasyon unsuruna boğulmuş bir hikaye mi anlatmak istiyor? Savunmasız, engelli bir kıza, kendi bakımları altındaki kızcağıza tecavüz eden bir adam var. Bu  adam yıllarca bu yaptığı şeyi sorun etmeden mutlu mesut yaşarken yıllar sonra çocuğu olduğunu öğrenince hatasını düzeltmek için bu kızla evlenmeye kalkıyor. Hem de sevdasından vazgeçiyor. Ne kadar asilce bir davranış değil mi, bu adamın tüm suçunu bağışlatıyor. Çünkü bu ülke de tecavüzcünle evlenirsen tüm sorunların çözülüyor. Çünkü devlet önünde atılmış bir imza tüm pislikleri, tüm acıları temizleyebiliyor. İntikam alması gereken Kınalı'nın intikam planları ise yolunu sapıtıp tecavüzcüsünü kendine aşık etme şekline dönüşüyor. Toplumsal bilinçaltımız da bu filmlerin etkisinin olmadığını kim söyleyebilir?

Son olarak 1969 yapımı film 7. Antalya Film Festivalinden iki ödüle sahip.

3 Mart 2013 Pazar

Kafa nereye?

Her sabah bir önceki günden bir kilo fazlasıyla uyanıyorum. Evet normalden biraz daha fazla aburcubur tüketiyorum ama kilo alımının bu derece hızlı olması beni ürkütüyor. Üstüne üstlük kimseyi inandıramıyorum. Yok canım abartıyorsun. Hayır bak pantolon düğmesi kapanmıyor. Şişmissindir. Evet şiştim işte ben de onu diyorum ya. Abartma. Bak, tartıdaki rakama bak. Yok canım, su toplamışsındır. Kabul ediyorum, kilo alımının bu derece hızlı bir şekilde gerçekleşmesi inanılır gibi değil, hiç insancıl değil ama durum bu. Korkuyorum vücudum galiba kendini patlatarak imha etmek istiyor. Sanıyorum bilinçaltımın bir noktasında böyle bir intihar şeklinin çok eğlenceli olabileceği bilgisi saklanmış. Ürküyorum, yüz kiloluk banka memuresi kabusuma bu kadar mı hızlı ilerliyorum? O değil de anne yemeğinin kilo aldırıcı özelliği diye bir şey var, kanıtladım, yürüyen kanıtıyım. Neden milliyet bunu bilimsel bir gerçeklikmiş gibi yayınlamıyor, iskoç bilimadamlarından ne farkım var? İskoç değilsin diyorsanız, ırkçısınız. Adam değilsin diyorsanız, seksistsiniz hatta kabasınız, bilimle alakan yok derseniz diyecek lafım yok.


Hani üniversitede çok gereksiz bir tip vardır, hatta dünyanın en itici insanıdır ki, o derece gereksiz işte. Zeka desen zamanındaki konuşmalarıyla sahip olmadığı bir özellik olduğunu ispatlamıştır. Ya da belki vardır da genel zeka anlayışı sınırları içerisinde kabul görmeyen bir zeka çeşididir, belki. Tip desen, o konuda dünyada benden daha şansız insanların olduğunun kanıtıdır, gerçi bunun konumuza bir etkisi, ya da konumuzla bir ilgisi yok ama ben sadece robot resmini çizmek istedim. Dersleri desen senden hiç de matah değildir. Tek sahip olduğu özellik, belki de tüm bu eksiklerini kamufle edebilmesi için bahşedilmiş, yüksek derecede hırsla gelen saatlerce çalışma kabiliyeti, yaşamın garip adalet anlayışı işte. İşte böyle bir tip vardır, ve sen yıllar sonra facebook'u açıp bu insanın kitabının çok satanlar listesinde ilk sıralarda olduğunu gösteren bir iletiyle karşılaşırsın. Kitap bir ders kitabı dahi olsa, seni hiç alakadar etmeyen üstüne üstlük kaçacak delik aradığın bir alanda dahi olsa, basılmış, kapaklı, içinde sayfaları olan bir şeyin üzerinde onun ismini görürsün ya. Çok satması bile mühim değil; sen evde oturmuş, elinde patatesli poğaçanla gecenin bir yarısı, bir vampir, bir kurtadam ve bir hayalet şeklindeki temel fıkrasından bozma bir diziyi izlerken tam da; türü, konusu ne olursa olsun kitap denilen şeyin üzerinde o ismi görürsün ya. Sorarsın ya sonra peki ya ben diye? Sonra yutkunamazsın yediklerin boğazını tıkar ve öksürürsün ya, sonra patatesler yolunu şaşırıp burnundan çıkmaya çalışır ya. Kıskançlık değil ama ben? diye sormak var ya. İşte hayatta, tam olarak böyle bir ruh hali diye bir şey var.


Neden memur olamayacağımın en büyük kanıtı babam, ya da daha doğrusu neden olamayacağımı anlamamı sağlayan adam babam. Adamın iş arkadaşlarının her dediğini benimseme özelliği var, iş yeri sağlıksal geyiklerini bir doktordan duymuşcasına ciddiye alma gibi bir huyu var. Bir gün birisi tavuklar hormonluymuş dediyse, bir ay boyunca tavuk almayın cümlesi evde yankılanıyor. Ya da bu kadar sağlık konusuna, radyasyona, hormona takıntılı bir babanın eve mikrodalga alma fikrine dehşetle karşı çıkacağını sanırken  o bir uçak mühendisi arkadaşından duyduğu mikrodalganın çalışma prensibi bilgisinden sonra aslında mikrodalganın o kadar da zararlı olmadığı düşüncesini öne sürebiliyor ya, bu beni dehşete düşürüyor. Ama o an anlıyorum, yıllardır bu adamın memuriyet mesleğiyle nasıl mutlu mesut yaşayabildiğini. Aslında sadece babam da değil, eğer bir insan iş yerindeki arkadaşlarının fikirlerine inanıp bu derece benimseyebiliyorsa, o insan gerçekten işinde mutlu insan, benim tespitim ve genellemem bu yönde çünkü babam dışında başka örneklerim de mevcut.
Peki ya ben öyle miyim, ya da öyle miydim? Biri bana KFC dört kanatlı tavuk üretiyormuş dediğinde, koşarak kendimi KFC'ye atıp, kendimi o menülerin her çeşidiyle besleme isteği duymam, onların her söylediğinin altında "kesin bir bit yeniği vardır, bunlar doğru söylemez" diye bir şey aramam ya da bazıları için "o söylüyorsa kesin yanlıştır, kafa çalışmıyor ki bunun" şeklinde bir yargıya sahip olmam, ya da en basitinden kısaca "seni önemsemediğim gibi, ne düşüncelerini ne de sahip olduğun bilgileri önemsemiyorum, bu konuda ya da evren içerisindeki herhangi bir konu hakkında ne düşünürsen düşün, ister doğru ister yanlış,  hepsi benim için çok önemsiz, tıpkı senin gibi" şeklinde bir yaklaşıma sahip olmam asla babam gibi mutlu bir memur olamayacağımın kanıtı değil de ne? Gerçi memur diye kısıtlamamam da lazım, ben galiba asla insanlarla maksimum iletişim gerektiren çalışma ortamlarında mutlu olamayacağım. Çünkü ben insanlara güvenmekte ve inanmakta çok büyük zorluklar çekiyorum, üstüne üstlük insanların çoğu da bu konuda hiç yardımcı olmuyor.


Galiba espri anlayışım Çocuklar Duymasın seviyesinin altında. Zekam ise belki bir Doktorlar ya da Arka Sokaklar eder. Kabiliyetim ise bir Mahsun Kırmızıgül etmez. Benim ne NewYork'ta Beş Minarem var ne de Güneşi Gördüm. Hatta Benim İçin Üzülebilirsiniz bile. Bana bir gazeteden yazmam için köşe ayıracak bir babam bile yok. Konularım var, anlatılacak binlerce güzel konu başlığım, hikayelerim var. Gerçi "Neredesin Firuze" filmin hikayesi de Özcan Denize aitmiş, bu onu  ne senarist, ne yönetmen yapmaya yetmemiş. İşte ben bir Özcan Deniz bile değilim. Çünkü doğunun genlerinin isot ile birleşmesiyle ortaya çıkan o yanık ses bana bahşedilmemiş. Doğduğumda su muhallebisi yerine çiğ köfte ile beslenmiş olsaydım bambaşka bir hayatım olabilirdi.Büyürken elime halleyler yerine kebaplar verilseydi çok farklı olabilirdim. O ses bana da bahşedilseydi ben de şarkı söylerdim, belki biri ayağımdan vururdu, mafya peşimi bırakmazdı ama gerekli parayı biriktirirdim. Sonra o parayla kendime bir atkı bir de megafon alır otururdum yönetmen koltuğuna. Ama ne yazık ki ne yazarlık yeteneğim, ne de yanık bir sesim, ne de babamın parası var. Ama hakkımı yemeyeyim çok pis hayal kurma yeteneğim var.O konuda mütevazi olamayacağım. Ama bu öyle bir yetenek ki lütuf mu lanet mi çözemiyorum. Hiç bir işe yaramadığı gibi, başımı derde sokmakta üstüne yok. O öyle bir bir şey ki, bana asla para ya da güç kazandırmayacak, aksine beni kendi uydurduğum bir masala hapsedecek bir yetenek, üstelik hiç de kullanışlı değil. Yeteneksiz birine bahşedilmiş bir hayal gücü lanet değil de nedir? Peki ya bu tembelliği ne yapmalı?


Üstüne üstlük dahi olan de ekini bile birleşik yazıyorum, daha da kötüsü birleşik yazılması gereken de'yi de ayrı yazıyorum, biri bana bir imla kılavuzu hediye edebilir mi? (Bunu mart ayı içerisinde söyledim diye, böyle bir şey yapmayın, anlamsız bir günde hediye edin ki anlamı olsun )