Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Starbucks

Starbucks içeceklerini kendiniz yapmak ister misiniz? Öyle ise buyrun size tarifler. Resme tıklayıp ulaşabilirsiniz. Kaynak


6 Ağustos 2013 Salı

Bunu cama yapsam, mahallenin delisi ünvanını kazanır mıyım ki? Ama çok yapasım geldi ki...


Sanki eve balkondan orangutan girdi dedik...

Hepinizin bildiği üzere bir sabah evin içine girmiş muhabbet kuşuyla uyandım. Her şeye bu bir işaret gözüyle bakınca, bu duruma sevinmemem olanaksızdı. Gidip loto mu oynasam, yoksa ihtiyaç duyduğum için bana bir arkadaş? gönderdi diye tanrıya şükür mü etsem bilemedim. Ne yalan söyleyeyim çok mutluydum, hayvan kendiliğinden gelip tepeme konuyor, etrafımda uçuşuyor falan, bir de cana yakın...

Ama işler hiç de tahmin ettiğim gibi gitmedi. Hayvan tüm dengemi alt üst etti.

Ertesi gün, sadece bir gün sonra hayvan bir yabaniye döndü. Sabah dışarı çıkmıştım, tam ben de çıkarken o sırada da kuzenim kızı gelmişti. Kuşu merak etmişmiş. Neyse işte eve geri döndüğümde hayvan bambaşka bir haldeydi. Kafesin bir köşesine pısmış, yanına yaklaşınca titremeye başlıyor. Anneme sordum "anne naptınız bu kuşa" diye, "Duru elini sokup duruyordu, korkuttu heralde" cevabını alınca çıldırdım. Annem mutfakta iş yaparken allah bilir ne yaptı hayvana. Ya sanki bok var ya, yemin ediyorum, sanki eve balkondan orangutan girdi dedik. Koş hemen koş. Annemde de suç, çak ağzının ortasına bir tane işte.

Hayvan şu anda hala ürkek durumda. Günlerdir alışsın diye çabalıyorum. Rüzgarı bile yanına yanaştırmıyorum, ama onun ürkekliği geçmesine rağmen yabaniliği artıyor. Bana gene yaklaşıyor da, elime geliyor çok sakince saatlerce konuşarak yaklaşırsam eğer  ama kafesinin yanından ayrılmıyor, sürekli tetikte. O öyle yaptıkça ben depresyona giriyorum. Girdim bile.

Allah'ım elime geçen her şeyi bozmak, kırmak, küstürmek zorunda mıyım? Normal olan her şey bana gelince neden anormalleşiyor? Bir haftada hayvanı kendime benzettim, ötmüyor, sürekli tetikte kimseye güvenmiyor, insanlara yaklaşmıyor, yabani, sevimsiz bir  şey oldu. O kadar mı sevimsiz bir şeyim, sevilemez bir kişiyim ya, herkesi her şeyi korkutacak ne yaptım ben ki kuş bile benimle 24 saat geçirince yanıma bile yaklaşmak istemiyor. Neden ben böyleyim?

Ben de onu istemiyorum artık. Zaten İngiliz arşidük'ünün kuşumuymuş neymiş, ne zaman yabancı dizi izlesem, müzik dinlesem cak cak ötüyor, susmuyor. Hiç sesi çıkmayan hayvan yabancı ses duyunca cik cik cik. Bir dizi zevkimiz var onun da içine ettin. Sinirlerime dokunuyorsun artık, Allah'ım seni bana ben depresyona gireyim diye göndermiş kesin. "Son bir yıldır mutlu mesut yaşıyorsun, yeter bu kadar sana" demişse tanrı demek, kuşu bana göndermiş. Allah da beni kahretsin. Kuş bile sevmiyor beni.

5 Ağustos 2013 Pazartesi

gawkerverse

Zamanın birinde yani bundan yıllar yıllar önce yemek tarifi ararken keşfettiğim bir site bu; foodgawker. İnternetteki bütün yemek tariflerini bir arada tutan bir sistem. Ama daha da güzeli sadece yemek ile ilgili değil. Aynı formatta beş adet kolu var bu gawkerverse sisteminin;


Hepsininde adından anlaşılacağı gibi o konularda internette ne kadar bilgi varsa bir araya toplayan bir yapısı var. Üstüne üstlük üye olup, beğendiğiniz şeyleri hesabınızda saklayabiliyorsunuz. Yeni siteler, ilginç şeyler bulmak için ideal bir site. Özellikle foodgawker devasa bir yemek tarifi ansiklopedisi gibi. Ben çok eğlenceli vakit geçiriyorum burada.







nakibeso nante sayonara ne...

Koşup koşup kendimi kırlara atasım var, aynen böyle... Ve eğer ben tekrardan başladıysam bu Candy'i izlemeye, depresyona girdim demektir. Havar komşular havar!



2 Ağustos 2013 Cuma

Kürk Mantolu Madonna


"İnsanlar eğleniyorlardı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık olduğunu seziyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onların dallarını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina, şu gramafon, şu göl ve üzerindeki buz tabakası ve nihayet bu çeşit çeşit insanlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla meşguldüler. Her hareketlerinin bir manası vardı, ilk bakışta gözle görünmeyen bir manası. Ben ise, dingilden fırlayarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu. İşte  bu andan itibaren bende, hayatımın istikametine hakim olan değişme başladı. Lüzumsuzluğuma, faydasızlığıma bu andan itibaren inandım. Ara sıra hayata tekrar döner gibi olduğum, yaşadığımı zannettiğim oldu. Hatta bunları düşündükten birkaç gün sonra, yepyeni bir vaziyet, beni bir müddet için tesiri altına aldı ve oyaladı. Fakat ruhumun en derin köşesinde bu kanaat, yeryüzünün bana ihtiyacı olmadığı kanaati, her zaman için yerleşip kaldı. Hiçbir hareketim onun tesirinden kurtulamadı"


Türk yazarların eserlerini okumayalı yüz yıllar olmuştu ve artık özüme dönmem gerektiğine karar verdim. Sonuçta kendimden olanı bilmezken yaptığım her şey diğerlerinin bir gölgesi olacaktı. Bu sebeple herkesin fikir birliğine varmışcasına övdüğü Kürk Mantolu Madonna, Tutunamayanlar ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitaplarını okuma listeme öncelikli olarak ekledim. Bu üçlüden ilk elime geçen Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sını henüz bitirdim. Açıkçası insanların övdükleri kadar varmış, 1943 yılında yazılan kitap, 2013'de en çok satanlara girmeyi hak edecek bir eser.

Okumadan önce, kitabın neden bahsettiği konusunda fikrim yoktu. Ön yargı oluşturacak hiç bir bilgiyi okumadan direk kitabı okudum. O sebeple kitap sonuna çok hızlı vardım. Kitap kendisini öyle bir okutturuyor ki, başladım mı bırakamıyorsun, her olayda acaba bunu nereye bağlayacak demeden edemiyorsun.

Karakter betimlemelerine ise hayran kaldım. Sanki Türk insanın bütün iç dünyasına özet geçer bir hali var. Nasıl böyle bir topluma evrildiğimizin bir göstergesi gibi kitap. 1943 yılının aynı kafa yapısı 2013'de etrafımızda nasılda varlığını sürdürüyor şaşmamak lazım. Gerçi beni bu kadar etkilemesi, Reşat Nuri Güntekin'in Yeşilçam tadındaki romantik eserlerinden Türk Edebiyatı fikri edinmiş beni, bu kadar etkilemesinin sebebi, karakterlerin iç dünyasını büyük bir gerçeklikle işlemesiydi belki de. Beklemiyordum böyle bir karakter derinliği. Belki de kendimden parçalar bulmanın verdiği bir etkilenmeydi bu.

"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum! dedi. Bu eksik sana değil, bana ait..bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar. Ama şimdi inanıyorum...."

Ama en çok dilinden etkilendim. Bir Rus klasiği tadında yazılmış cümleler. Okurken kendimi bir Rus klasiğinin içinde hissettim, bu yüzden birden Keçiören lafını duyunca, Ankara sokakları lafını görünce irkilip, ne okuyorum ben diye sorgulamadan edemedim.

Tabi olumsuz tarafları da var. Bunda da eleştirecek nokta buldum ve rahatladım çünkü herhangi bir şeyi eleştirmez isem rahat edemem. Türk edebiyatının ya da sinemasının yani Türk hikaye anlatma sanatlarının o klasikleşmiş hatasına (gerçi hata denir mi bilmiyorum) düşmüş Sabahattin Ali'de. Olayları öyle tesadüflerle bağlıyor ki, öylesine bir tesadüfün imkansız olduğunu biliyorsun. Konunun içinden kopup, her şeyin bir kurgu olduğunu anlamak okuma zevkini azaltıyor. Bu kadar gerçekçi bir romanın bazı noktalarda sırf hikaye için gerçeklik payından taviz vermesi hoş olmamış. Ama bizim bünye alışkın, yani sorun değil.

Bir başka sorunda dil meselesi. Kesinlikle bizim konuştuğumuz Türkçe ile bu kitabın Türkçesi aynı değil. O zamanlar yoğun bir arapça etkisindeki dil, şimdi ise yoğun bir ingilizce etkisinde. Aynı anlama gelen bambaşka kelimeler. Merak etmeden edemiyorum, acaba şu an yeni doğanlar yıllar sonra bu kitabı okumak için bir çeviriye, bir güncellemeye ihtiyaç duyacaklar mı? Kesinlikle duyacaklar sanki. Biz bile ülkemizi  kurucusunun yazdığı bir kitabı okuyup tam olarak anlayamazken, hatta İstiklal Marşı'nın içindeki kelimeleri bile bilemezken, yıllar sonra onlar nasıl anlasınlar? Tamam ben Türkçenin sadeleştirilmesinden, arapçanın etkisinden arındırılmasından çok memnunum. Bu millet için yapılmış en faydalı işlerden biri. (Keşke o zamanki özeni şimdi ingilizceye karşı da gösterebilsek) Ama buna rağmen bence osmanlıca ortaokul döneminde (şimdi ikinci dört mü oluyor?) öğrencilere öğretilmeli. Ya da edebiyat dersinin bir parçası olarak, belki çok derinlere inmeden işlenmeli. Ya da daha kolayı, edebiyat derslerindeki alıntıları sadeleştirmeden olduğu gibi kitaplara koyup işlemeli ki, sonra kendi vatandaşlarımızın yazdığı eserleri çevirecek tercümanlar aramayalım. Ya da bilmiyorum nasıl yapacaklar ama bunun bir çözümünü bulsunlar artık, onu da ben düşünecek değilim.

Sosyal mesajımı da verdikten sonra, sonuç olarak kesinlikle her Türk'ün okuması gereken bir kitap. MEB'in listesinde var mı bilmiyorum - ki olsa ne farkeder- ama, ben bu yaşta anca tanışıyorsam böylesine büyük bir yazarla, edebiyatla ilgilenmeme rağmen Türk Edebiyatına bu kadar yabancıysam, ben yıllarca o okullara neden gittim acaba?

"Ne olmuştu? Etrafımda hiçbir şeyin değişmediğini görüyordum. Her şey biraz evvel gelirken olduğu gibiydi. Ne beni saran eşyada bir başkalık vardı...Buna rağmen ben artık yarım saat evvelki "ben" değildim...Günlerin birbirinden farkı yoktu fakat birden bire avuç içi kadar kağıt, her şeyi altüst ediyor, beni bu dünyadan alıp oraya götürüyordu...Bunun böyle olmaması lazımdı. Herhangi bir yerde doğmuş, herhangi bir adamın oğlu bulunmuş olmak bu kadar mühim değildi."

Fakat ben işin bu tarafını düşünmüyordum bile...Bir ecnebi dil öğreneceğimi, bu dilde kitaplar okuyacağımı, ve asıl şimdiye kadar sadece romanlarda rastladığım insanları işte bu "Avrupa'da" bulacağımı tahmin ediyordum. Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?

İlk haftalar kendimi idare edecek kadar lisan öğrenmek ve hayran hayran etrafıma bakınarak şehri dolaşmakla geçti. İlk günlerin şaşkınlığı çok sürmedi. Burası da en nihayet bir şehirdi. Sokakları biraz daha geniş, çok daha temiz, insanları daha sarışın bir şehir. Fakat ortada insanı hayretten düşüp bayılmaya sevk edecek bir şey de yoktu. Benim hayalimdeki Avrupa'nın nasıl bir şey olduğunu ve şimdi içinde yaşadığım şehrin buna nazaran ne noksanları bulunduğunu kendim de bilmiyordum. Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını idrak etmemiştim. 

1 Ağustos 2013 Perşembe

Tatlı limon soslu yaban mersini ruloları

Uzun arayışlarım sonucunda uygun fiyatlı yaban mersinine kavuştum. Tabii ki de taze olanına değil ama dondurulmuş olanına. Buzluktan çıkarıp donmuş şekilde yemek çok keyifli olmasına rağmen (bundan sonra bir çok meyve için deneyeceğim bir yöntem), kendimi yeniliklere açmam gerekli diye düşünüp değişik tarifler aradım yaban mersini üzerine. Bulduğum, beğendiğim ve denediğim tarif bu oldu. Öyle malzemelere bakıp da üç aşamalıymış, uğraştırır diye düşünmeyin. Çok kolay bir tarif, ben bile hiç zorlanmadan yaptım sonuçta, ne kadar kolay siz düşünün.


Malzemeler

Hamur için;
2,5 su bardağı un 
(Daha sonra hamurun cıvık olma ihtimaline göre üstüne ekleme yapılacak)
3 yemek kaşığı şeker
1 çay kaşığı tuz
1 paket kuru maya
Yarım bardak su
Çeyrek bardak süt
2,5 yemek kaşığı margarin (ya da tuzsuz tereyağ)
1 yumurta

Yaban Mersini Dolgusu için;
1,5 küçük kase donmuş yaban mersini
Çeyrek su bardağı şeker
1 yemek kaşığı mısır nişastası

Limonlu Sos için;
1 limon suyu
1 bardak pudra şekeri
1 ya da 2 yemek kaşığı süt

İlk olarak hamuru hazırlıyoruz. Bunun için ilk olarak margarini ocakta eritiyoruz,suyu ve sütü kaynatıyoruz. Bu üç malzemenin sıcak olması lazım. Büyük bir kapta unu, şekeri, tuzu ve mayayı bir kasede karıştırıyoruz. Daha sonra kabın içine erittiğimiz ve kaynattığımız su, süt ve margarini ekliyoruz.  Ve son olarak da yumurtayı ekleyip, kaşıkla karıştırıyoruz. Burası önemli, hemen karıştırmaya başlamamız lazım çünkü sıcak sıvıların üzerine yumurtayı kırdığımız için yumurtanın pişme tehlikesi var. Hamur bu haliyle oldukça cıvık bir halde olacak bu sebeple üstüne unu ekleyerek, elimizle yoğurmaya başlıyoruz. Kulak memesi (bu tabiri de kullandım ya) kıvamına gelinceye kadar da gerektikçe un ekleyerek yoğuruyoruz. Daha sonra hamuru bir 10 dk bekletmeye alıyoruz. O beklerken biz iç malzemesini hazırlayalım.

                     
Donmuş yaban mersinlerinin üzerine şekeri ve mısır nişastasını ekleyip karıştırıyoruz. 


Daha sonra bekleyen hamuru düz bir zemin üzerine un serperek, büyük bir dikdörtgen olacak şekilde açıyoruz. Açıyoruz dediysek öyle baklava hamuru değil, biraz kalın olacağından hiç uğraştırmıyor. Açtığımız dikdörtgen hamurun içine yaban mersinlerini dökerek hamuru rulo haline getiriyoruz. Daha sonra da bunları keserek yağlanmış tepsiye diziyoruz ve yaklaşık bir saatten fazla oda sıcaklığında bekletiyoruz. (Çok bulaşıcı ve kalıcı bir rengi var yaban mersinin, o sebeple dikkatli olmakta fayda var, sonucu yoksa havlumu batırdın diye anneden azar işitmek oluyor. Dua et halını batırmadım.)


Yalnız ben salaklık edip, tıkış tepiş doldurunca mayalı hamur kabarıp taşmaya başladı tepsiden, o yüzden pişirmeden önce başka tepsiye taşımak zorunda kaldım. Anne lafı dinlemezsen "karışma ya, ben kendim yapacam" şeklinde ergen isyanlarına girersen olacağı bu. 

Daha sonra fırında hatırlamadığım bir süre kadar pişiriyoruz. Ben biraz fazla tutmuşum, aslında daha açık renkli olması gerekiyordu. 

Fırından çıkmış halleri, tepside çok bekletip hemen almadığım için altları biraz nemlenmiş.
Sunumunu yapmadan önce, üzerine dökeceğimiz limonlu sosu ayarlayalım şimdi. Ben bu noktada kafama göre takıldım. Bir kasede bir limonu sıktım, daha sonra limon suyunun üzerine bir kaşık süt ekleyip, pudra şekerini de 1 bardak yerine kafama göre çok daha az miktar ekledim. Ne yalan söyleyeyim o kadar şeker lafından korktum, hem de kıyamadım pudra şekerine, cimriliğim tuttu, ev ekonomisi yapasım geldi. O sebeple benim sosum çok daha az kıvamlı ve şeffaf oldu, orjinalinde neredeyse  puding kıvamında bir sos oluşuyor. Ama bu az pudra şekerli haliyle bile sosa bayıldım. Tamam yani çok orjinal bir tarif değil ama, resmen limonlu dondurma tadında oldu, dondurup yiyesim geldi. 

Ve işte sonuç, ta ta... Yanında kahveyle dizi keyfi.

İçinden görünüm
Ben şahsen beğendim, evdekilerden de tam puan almasa da 10 üzerinden 8 aldı. Gerçi yaban mersinlerinin çok az tadı geliyor, boşa dememişler ucuz etin yahnisi yavan olur diye. Güzel yaban mersiniyle çok çok başarılı olacağına inanıyorum, bulabilirsem. Ayrıca tarif bir çok çeşitlemeye açık. İçine yaban mersini değil tarçın ve elma konulabilir, ya da gene tarçın, kuru meyve ve fındık ceviz karışımı eklenebilir, işte böyle değişik türevler denenebilir. Ben tuttum tarifi, ileride gün yaparsam misafirlerime sunmayı düşünüyorum.