Koşup dükkanlarına gidiyorum. Diyorum bisikletimi verin, diyor ne bisikleti, diyorum kırmızı beyaz az önce aldın ya, yok ben bişey almadım diyor. "Hadi ama dostum, alırken gördüm seni, bırak bu ayakları lanet olası" Haa diyor, kırmızı bisiklet. Haa ya, kırmızı bisiklet. Senin dilinden konuşunca anladın değil mi? Gidip getiriyor ama bu sefer bisikletin üstüne oturduğumuz yeri sökülmüş, elimizle tuttuğumuz yeri yok. Diyorum hangi ara parçaladın, parçalarını da getir. Benim bisikletimi bana geri ver. Ben onu daha yeni aldım. Hiç binmedim ki daha. Yok böyleydi ki bu diye inat ediyor. Böyleydi değildi böyleydi değildi. Tartışma bitecek gibi değil. Polise haber veriyorum bekle sen burada.Çıkıp gidiyorum. Siyah poşeti alıp durakta bekliyorum. Bir otobüs geliyor biniyorum. Elimde siyah poşet. Yanımda bir arkadaşım beliriyor, kim, hiç bilmiyorum. Otobüs bizi lunaparka götürüyor. Hani polise gidecektim, çoktan gittim mi yoksa? Orada upuzun, kocaman bir kaydırak var, sanki kilometrelerce yüksekten, kilometrelerce uzağa gidiyor. Mavi rengi. Atlıyorum ve başlıyorum kaymaya. Kayıyorum, kayıyorum ve rengarenk toplarla doldurulmuş bir havuza düşüyorum. Bir tek kendimim gene, arkadaş falan yok. Sonra oradan çıkıp market kısmına geliyorum. Lolipop alıyorum kocaman kendime. Ağzımda lolipop ilerlerken polis geliyor elinde bisikletim. Sapasağlam, ilk aldığım andaki gibi. Güneş batmak üzere. Bisikletim, siyah torbam, lolipopum biniyorum otobüse. Camdan dışarı bakıyorum, sanki Ankara ama değil, güneş de batmak üzere ve ben hiç bilmiyorum, gidiyorum, ama nereye.
Bu rüya ne anlama geliyor, geleceğimi mi haber veriyor, geçmişi mi anlatıyor yoksa sadece bilincimin altı mı bilmiyorum. Ama uyanınca sadece şunu düşünüyorum;
Ben o bisikleti alsaydım asla bu kararı veremezdim. üç yüz dolarlık bir karar benimkisi, bin dolarlar umurumda değil. Birkaç harflik bir karar işte, sayılar hiç mühim değil.