Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

27 Mart 2013 Çarşamba

Kafalar Kafalar - 2 (yatayım diye düşünüyorum)


Twitter'dan bir ünlüye tweet attığımda, kendimi tribünden teknik direktöre taktik veren taraftar gibi hissediyorum. O kurulan cümlelerin hedefe ulaşmadığı kesin de, ben neden hala inatla devam ettiriyorum onu hiç bilmiyorum. İçimdeki ergen beni ele geçirdiyse demek...

Uçakta koridor kenarını tercih eden bir yolcu kadar özgürlüğüme düşkünüm.

İletişim sorunlarımı yaşıyorsunuz? İşte çözüm! İnsanların en sevdikleri ortak konu başlığı: Diğer akraba bireyleri hayatlarında neleri yanlış yapmış, ne kadar para harcamış? Bunu kullandığınız sürece bir daha asla konu sıkıntısı çekmeyeceksiniz.

Asosyalliğe çözüm buldum az önce, beni kutlamalısınız!

O bir istisna, kaideyi kanıtlayan bir istisna.-Steerpike

İsminden sıkılmıştı Jilet Necla, "O romanlardaki gibi olmalı ismim" dedi ve ekledi " Anna Ceserosvkia olsun" Ve o günden sonra her cümlesi bir edebiyat eserine dönüşüverdi.....Zavallı Necla, haklıydı, ismi ne söylese ciddiye alınmamasına sebep olacak kadar kötüydü, ama elleri, elleri o kadar güzeldi ki Necla'nın, Barış Manço yüzükleri bir tek ona yakışırdı.

- "Paltoya para yok ki, ondan alındı parka." Yetmişler
- "Bu sene çok moda ki, ondan alındı parka" İkibinler
- "Rengi çok güzel ki, ondan alındı parka"-Nihanlar.
- "Evde bir sürü montun var ki, neden alındı o parka" - Anneler

"Birilerine verip de geri alamadığın kitaplarım da benim onları özlediğim gibi beni özlüyor mudur?" ile "Lan .... aldınız da niye vermiyorsunuz, getirsenize kitaplarımı" cümlelerinden hangisini kursam o giden kitaplar bana geri gelir, hala karar verebilmiş değilim.

"Gözyaşımdan yuvarlak ateş böceğim misin?"- Ne göz yaşı, ne ateş böceği yuvarlak, o nasıl olacak?

Ben küçükken sınıfta Cüneyt diye bir çocuk vardı. Hep dalga geçerdim, senin adını yanlış yazmışlar, Cüney olacak o diye. O saf da inanırdı. Çocuk aklı işte Cüney Tarkın sanıyordum ben Kara Murat'ı. İşte hayata karşı böyle hayal kırıklıklarım var benim. Ne bileyim.
Yoo dostum yoo, her şeyi bilemem.

Eğer bir insan merhaba demeden önce yüzünde uyuz bir ifade ile ayaklarından başlayarak yukarı doğru seni süzüyorsa, uzak dur o insandan. Hatta ne uzak duracan, ağzını burnunu kır gitsin. Gebersin gitsin, senin de insanlığa faydan bu olur belki.

"Tanrı karıncayı yok etmek isteyince ona kanat takarmış." - Alman Atasözü

24 Mart 2013 Pazar

Kafalar kafalar-1


"Düşündüm de insan ömrü dediğin sayfalık hikaye, onu da olur olmaz şeylerle karalamak yanlış. Her şeye gülüp geçmek lazım. Onun için sen de gül ama yalancıktan değil... Geçmişi, eskiden olanları, kalbinin sızısını, sevdiğin insanı falan, her şeyi boş vererek gülmelisin. Gül hadi, güzel yüzüne gülmek yaraşır hemen şimdi. Bak, ben nasıl gülüyorum, dünya umurumda değil." - Sadri Alışık

"Mutlu bir düğünle sonlanmamış yeşilçam filmi gibiyim." dedi Jilet Necla "bakan herkeste bir hayal kırıklığı."

Çok düşünüyordu Jilet Necla son zamanlarda. Dışarıda yağan doluya baktı "benim de bir akıllı telefonum olsa-dışarıda deli gibi dolu yağıyor, göğe bakalım- diye iletiler yollardım." diye düşündü ve karar veremedi; yalnızlığına mı üzülse, yoksa hayatında akıllı hiçbir şeyin olmamasına mı? Bilemedi.

Çok sıkıldım, duvarlara bakalım!

Bunca zamandır bir sınava hazırlanmış gibi, hayatım boyunca öğrendiğim her şeyi bir anda unutabilirim. Sanki sınav bitmiş gibi, anında unutabilirim.

Kim Milyoner Olmak İster yarışmasına katılsam, telefon jokerimi kullanıp da, arayıp soru sorabileceğim bir insan yok etrafımda, onu fark ettim, hayatım yıkıldı.

Bir aydır bir rüyanın içinde yaşıyorum. Hayır öyle çok mutluyum, çiçekler böcekler, hayatım bir peri masalı gibi değil. Hani vardır ya bazı rüyalar, bilirsin rüya gördüğünü, bir şekilde uyanacağını bilirsin, dokunduğun, gördüğün hiçbir şeyin gerçek olmadığını bilirsin. Hafiften dışarıdan gelen sesleri duyarsın, alakasız şekilde o sesler rüyana dahil olur. Ama sen gene de uyanmazsın. Bir çiçek tarlasının ortasında boş boş oturursun belki, huzurlusundur, beklersin öyle, uyansam mı uyanmasam mı, kararsızsındır, ama önce bir uçayım da öyle uyanırım dersin. Sırtında iki kanat belirir birden. Sen istedin diye, rüyada olduğunu biliyorsun ya, rüyanın kontrolü sendedir. İstediğn her şey olabilirsin, istediğin her şeyi yapabilirsin ama bilirsin hepsi kısa bir süreliğine göreceğin bir göz yanılsamasıdır, bunu da bilirsin. Vardır ya böyle rüyalar, her şeyi kafanın içinde kontrol ettiğin, ama aslında sadece yatağında hareketsizce yattığını bildiğin rüyalar. İşte böyle bir rüyanın içinde yaşıyorum, elimde kaçıp gidecek, uzun süre benimle kalmayacak bir huzuru tutuyorum, dışarıdan gelen seslerin ne zaman beni uykumdan uyandıracak dereceye yükseleceğini tam olarak kestiremiyorum ama şimdilik o huzuru avucumun içinde tutuyorum.

Bütün kar tanelerinin birbirinden farklı olduğunu nereden biliyoruz? Belki bu yıl yağanlar geçen yıl yağanlarla aynıydı? Kim biliyor, nereden biliyor, ispatı nerede?

"İşsiz papaz, keçiyi vaftiz edermiş" - Sırp Atasözü

20 Mart 2013 Çarşamba

Nasıl geçti habersiz, o güzelim yıllarım...

26'ya günler kaldı, ve ben ömrümde ilk defa kendimi yaşlı hissediyorum. Yavaş yavaş yaşlandığımı hissetmeye başlıyorum diye bir şey yok, bir şeye başlamıyorum. Kısa ve net; yaşlı hissediyorum. Bir şeylerin düzene konduğu, geleceğin önünde bariz bir şekilde görüldüğü, detayları değil belki ama ana hatlarıyla az çok ne olacağını tahmin ettiğin o yaş işte. (Hayat detaylar da mı gizli? Bir gider misin lütfen, klişelerini de alıp, çekip gider misin?) Neyse ne. Diyordum ki, her şeyin netleştiği o an vardır ya, işte benim de o anım şimdi. Hiç bir sürpriz ya da mucize olmayacağını kavradığım yaş işte. İnanmayı bırakıp, her şeyi olduğu gibi kabullendiğim o yaş. Yaşlandım ben, rakamdan değil belki ama kendimden ötürü. Bazı şeyler benden geçti artık, öyle işte. Şöyle işte; otobüsün ön koltuğuna oturmak istiyorum, çekirdek çitleyerek bol dramlı tv dizileri izlemek istiyorum, "bizde böyle değildi." şeklinde cümleler kuruyorum,  televizyonun kumandasında teletex tuşu arıyorum, mefruşata mı başlasam bir kaç hamur işi mi yapsam karar veremiyorum, renklerim basit; siyah, kahverengi, lacivert. Kimse elimi tutsun istemiyorum, kimse bana dokunmasın istiyorum. Azcık huzur,kamelyada köy kahvaltısı, bahçede çilek, hiç hayal istiyorum. Ne dünyayı gezmek, ne kariyer yapmak, ne zengin olmak, ne aşık olmak... hiç birini istemiyorum. Her şey şu anda kalsın istiyorum. 26 güzel yaş, hamlık bitti, oldum ben artık, çürümeyi bekliyorum.

Yersen tabii. Ben yemedim şahsen. Ne kamelyası lan, daha yeni başlıyoruz. Her şey değişebilir, değişiriz elbet, neden değişmeyeyim, ama az dur, önce bir yemek yiyek, sonra bir yarın olsun, ondan sonra da güzel bir kahvaltı, akşama da bir şeyler olur... değişiriz tabi ama az biraz dur hele.

O değil de neden her şey gece ikiden sonra başlıyor? Bu saate kadar çalışmayı reddeden beyin, birden beni fikir yağmuruna tutuyor. Şaka mı bu? Bir susarsan uyumak istiyorum. Sabah gel anlat ne derdin varsa. Gel hadi uyuyak,hadi hadi, yarın değişiriz.

Kendime not: Kızım olursa adını çilek koyacağım şerefsizim, bu nasıl bir meyvedir allahım, sanki cennete düşen ilk yağmur damlası, ilk güneş ışığı, ilk kar tanesi, sahilde bir kum parçacığı, atomun parçalanmamış hali, karda açan çiçek, bir ateş böceği.

19 Mart 2013 Salı

Başıma gelen en acıklı durumdur bu

Evet, evet baştan susam sokağı izlemeye başladım ama onu boş verin de neden çok tanıdık bir ruh hali gibi geliyor bu bana?

School of Thrones


Game of Thrones'in internet dizisi olarak her pazar yayınlanan parodisi. Tüm karakterler lise ergenine dönüştürülmüş. İlk iki bölümü yayınlanmış şimdiye kadar. Sırf tiplere bakarak bile kopmama sebep olmuş müthiş ötesi bir yapım. Özelikle Sansa tam bir Sansa olmuş.  Hele bir Baelish var ki, Baelish'ten daha Baelish. Game of Thrones dizisini izlediyseniz izleyin derim. İzlemediyseniz izlemeyin bir şey anlamazsınız, bir de verdikleri spoilerla kalır, sonra diziyi de izleyemezsiniz, o sebeple izlemeyin.
Yayınlandığı youtube kanalı; http://www.youtube.com/user/schoolofthrones?feature=watch

İlk iki bölüm aşağıda size kolaylık olsun diye;




18 Mart 2013 Pazartesi

Kafalar Kafalar-0



"Çok kıymetli bir şey bulursun da, sonra bulduğuna bile bin pişman olursun. Nereye koyacağını bilemezsin, öyle mi? Bir matahmış gibi... " Vesikalı Yarim

Lütfi Ömer Akad gibi, ben de yazamadığım romanlarımın filmlerini çekmek istiyorum, onu da yapamıyorum, ben de hayallerini kuruyorum.
Gideyim de, azcık da şurada hayal kurayım.

Kafiyeli cümlelerine sebep, geç keşfettiğin yeteneğin değil de, yanında gezdirdiğin görünmez şairdir belki.

"Onunla bir ay mehtabında, çamların altında karşılaştık. Şöyle bir baktım, çarpılıverdi. Dizlerimin dibine düştü şappadak. Ellerimi yakaladı, gözlerime alev alev baktı. 'Sen' dedi 'kalbimin sahibisin, hayatımın kadınısın'" diye uzun uzun anlattı Jilet Necla, kalp hırsızı Murat'la nasıl tanıştıklarını.
Dur daha bitmedi.
Kadın alınmıştı, Jilet Necla'nın burada yer vermediğimiz sansürlü cümlelerine; "Lütfen terbiyeli konuşun benimle" dedi.
Jilet Necla durur mu, yapıştırdı cevabı; "Ayıp ettin cicim, doğduğum gün ebem iki yumurta ile terbiye etmiş beni."

Donunu satsan alamazsın. Niye ki, donum çok mu pahalı, donlar niye bu kadar pahalı? Halbuki de en ucuza onu almıştım, götümde dura dura değer mi kazandı?

"Hitler Polonya'ya nefret ettiği için saldırmıştı. Şimdiki yöneticiler merhametli. Acıdıkları için öldürüyorlar." -Emir Kusturica

Söyle o hayat çok kısa diyenlere; hayat sıkıntıdan ölünecek kadar uzun.

Çocuk dediğin salak olur, olmalı da. "Git bak bakayım ben mutfakta mıyım?" dersin, o da koşarak gider, bakar. Biz böyle bildik.

Kıvanç Tatlıtuğ ve İlker Ayrık'ı ikiz kardeş olarak gösterme fikrini öne süren arkadaşı seviyorum. Ömrüm boyunca hiç bir reklamdan dolayı aynı anda hem bu kadar gülüp, hem de bu kadar hüzünlenmemiştim. İlker Ayrık'ı tenzih ederek söylüyorum, kendimi onun yerine koydum; benim tipimdeki bir insanın, yani benim Kıvanç Tatlıtuğ gibi bir ikizim olsa doğuştan yediğim darbeyle hayata küserim. Benzer hüznü Hülya Avşar'ın kızı Zehra için de hissetmiyor değilim. Gense aynı gen, adaletsizliğin de bir sınırı olmalı.

"Hamur yoğurmak istemeyen, beş gün un elermiş." - Yunan Atasözü

17 Mart 2013 Pazar

Nickelback Instagram Parody

College Humor tarafından yapılmış, çok harika, eğlenceli bir video. Nickleback'ın Photograph şarkısını cover'layıp süper bir instagram parodisine dönüştürmüşler. Ben izlerken çok eğlendim, özellikle ördeğin peşine düştüğü yerde koptum. Ama istediği kadar dalga geçsinler, ben hala canım neyi istiyorsa instagramda paylaşmaya devam edeceğim, hele bekleyin bir 33 yaşıma gireyim, o kadar çok çocuklarımın resmini paylaşacağım ki, beni öldürmek isteyeceksiniz.




İlla youtube isterseniz de, aşağıdaki linkten videoya ulaşabilirsiniz.

http://youtu.be/Nn-dD-QKYN4

14 Mart 2013 Perşembe

Match Point



Türkçe adıyla Maç Sayısı, 2005 yapım yıllı, senaryosu ve yönetmenliği Woody Allen'in elinden çıkma, en iyi senaryo dalında Oscar'a aday gösterilmiş bir film. Boşrollerde Jonathan Rhys Meyer, Emily Mortimer ve Scarlett Johansson var. 

Chris Nolan (Jonathan  Rhys Meyers) İrlandalı fakir, eski bir tennis oyuncusu. Kendini kültürel açıdan geliştirmiş, hırslı,yakışıklı, zeki ve çalışkan bir delikanlı. Londra'ya taşınıp, zenginlerin gittiği bir spor kulubünde tennis öğretmenliğine başlamasıyla hayatı değişiyor. Orada tennis öğrettiği zengin bir ailenin oğlu Tom ile kurduğu arkadaşlık, ona hayatına girecek iki kadını getiriyor; Tom'un nişanlısı sarışın bomba Nola(Scarlett Johansson) ve Tom'un kardeşi Chloe(Emily Mortimer). Chloe tanışır tanışmaz Chris'ten hoşlanmaya başlıyor ve evleniyorlar.

Bu noktada hikaye nereye gidiyor hepimiz görebiliyoruz, karısını yengesiyle aldatan bir erkek. Parasının cazibesine kapılıp, ona zenginliğin kapılarını açan soğuk, aklını çocuk sahibi olmakla bozmuş karısından sıkılmış, zevki ve tutkuyu oyuncu olmaya çalışan seksi sarışın Amerikalı Nola'da arayan bir adam. Ama tüm bunlar asıl hikayeyi oluşturacak arka plandan başka bir şey değil. Zaten Woody Allen da hikayenin bu kısımlarını o kadar hızlı geçiyor ki, bir an önce anlatmak istediği noktaya varabilsin. Film çoğu kişinin başta izlerken tahmin edemeyeceği bir noktaya doğru ilerliyor. Film başında Chris Nolan'ın Suç ve Ceza okuması filmin gideceği noktaya dair  gerekli ipucunu da veriyor. Belki de film en çok kendisini seven bir adamın, "rahat hayat standardı mı, tutku mu?" çelişkisine dayanıyor.

Ama tüm bunların ötesinde Woody Allen'ın işlemek isteği konu basit; şans unsuru. 

"'İyi olmaktansa, şanslı olmayı yeğlerim' diyen adam, hayatı anlamış adamdır. İnsanlar, yaşamın
çok büyük bir kısmının şansa bağlı olduğu gerçeğiyle yüzleşmekten korkarlar.Bu kadar çok şeyin, insanın kontrolünde olmaması ürkütücüdür. Maçlarda topun filenin üst kısmına çarptığı anlar vardır ve bu kısacık an içerisinde, topun fileyi geçeği ya da takılacağı belli olur. Biraz şansınız varsa, geçer ve siz kazanırsınız. Ya da takılır ve siz kaybedersiniz. "

Benim filmdeki dikkatimi çeken nokta hayatındaki her şeyi babasının zengin olmasına borçlu bir kadın olan Chloe'nin, bütün hayatı büyük bir şansla başlamış Chloe'nin ironik bir şekilde şansa inanmayıp, çok çalışmaya inanması. 

Diğer takıldığım nokta ise bir CEO'ya dönüşen damat Chris'in takım elbiselerinin pantolonları. O kadar büyük ki, izlerken paçalarına takılıp da düşecek diye yüreğim hop oturup hop kalktı. Kostüm sorumlusunun gözlerinden öpüyorum.

Film bir başyapıt mı? Değil. İçinde Woody Allen olmasa çok sıradan bir film bile sayılabilir. Ama bu kadar sıradan bir konunun bile iyi işlendiğinde iyi olabileceğinin bir ispatı belki de.

Tchaikovsky - Arabian Dance

13 Mart 2013 Çarşamba

Kafa benimle kal, gitme o ışığa!


İnsanın aslında kalbi kırılmazmış. Üzülünce kırılan bağırsakmış, boşaltım sistemiymiş. Gerçek. Doktor dedi. İşte tam bu sebepten ötürü bizi üzen insanların ağzına sıçmamız gerekiyor, sistem bozulmuş bir kere, yapacak bir şey yok.

Görücü ön soruları; Okuyor mu? Okul bitti mi? Çalışıyor mu? Bu sorulara sırasıyla hayır-evet-hayır/evet  cevaplarını verdiyseniz, çevrenizdeki teyzeler sizin için çoktan bakınmaya başladı haberiniz olsun, ben uyarayım da. Ben mi? Ben Allah'tan çirkinim de, o tehdit bana ulaşamadan yolda eriyip gidiyor.

Bütün sistemini inanmak üzerine kurmuş bir dünyada, herkes, her şeye, bilip bilmeden inanırken, benim dediğime de inan işte, doğru mu değil mi bilme, inan işte.

Yıl olmuş 2013, sen hala, "bir şeyler olacağım" peşinde. Bırak allasen, olacak olsa şimdiye olduydu, çok kasma artık bence. Ye, şükret, anneni üzme. (Eat, Pray, Love)

Çocuğa oyun oynarken yakalanıp da ödev yapıyorum dersen, ödev mi oynuyorsun sorusuna vereceğin cevabı düşünmekle kalırsın.

Bazı insanlar beni seviyor ya, onlara karşı çok suçlu hissediyorum kendimi.

Durum çok vahim. Bağlaç olan de'yi ayrı yazamıyorum, karıştırıyorum demiştim ya, ben soru işaretini bile kullanamıyormuşum ki. Soru tümcesi olup noktayla biten cümleler var hayatımda.

Ayşen Guruda ve Demet Evgar ikiz olacak kadar birbirlerine benzerlerken, biri çok güzel ve seksi diye adlandırılıp, diğeri çirkin kategorisine koyuluyor ya, kim bunu neden, hangi kafayla yapıyor?

Bir kadın, bir erkek dizisini ilk izlediğim de sadece iki oyuncu üzerinden gitmesi, başka kimseyi göstermemesi, sabit bir kamera kullanılması falan acayip yaratıcı, tasarruflu bir format, çok iyi bir fikir gibi gelmişti. Türkün aklına hayran kalmıştım ki, o da uyarlamaymış, Kanada'dan.

Bakıp da, dinleyip de, görüp de beğendiğin şeylerin çoğunun birebir benzerinin yurt dışında olduğunu keşfedersin, sonra onların bizden esinlendiğini düşünürken ilk onların yaptığını keşfedersin ya, işte hayata karşı böyle hayal kırıklıklarım var benim.

Ben zamanında age of empires'lar, tomb rider'lar, drogan age'ler, elder scrolls'lar, neverwinter nights'lar, icewind dale'ler, long journey'ler anno'lar oynayan bir insandım, hangi ara kendimi hiç düşünmeden şeker patlatırken buldum, kafa yormadan tapınakta koşturup para toplar oldum? Dragon Age 3 bir an önce çıkman lazım, hayal dünyam tehlikede, her şey tehlikede, korkmaktayım barbie giydirme oyununa başlayacağım diye.

Barbie demişken, Barbie bebeklerden nefret ederim. Daha yaşım beşli rakamları yeni görmüşken, misafir geldiği bir gün somyanın altında saklanırken, bir barbie bebek için o somyanın altından çıktığımdan beri nefret ederim. Kendimden taviz vermeme sebep olan ilk şey olduğu için nefret ederim. Yoksa sarışın, uzun boylu ve güzel olmalarıyla hiç bir ilgisi yok, pedagojiden de anlamam zaten.

Sarışın demişken iki yaşındaki bir erkek çocuğu, iki bayandan hangisinin beyaz atlı prensi olmak istersin sorusuna(sorunun saçmalığına değinmiyorum), sarışın olanın diyorsa, bence genlerimize "sarışını sev" diye bir şey kodlanmış olmalı.

Sarışın demişken gene, kıvanç ne olmuş öyle? Ben en son behlül'de bırakmıştım ama o magazin programında, bir dergiye poz verirken, hoplayıp zıplarken, yanındaki dobermanla, klasik spor arabasıyla, ne olmuş o öyle? Bundan sonra erkekte ölçü birimi olarak artık Brad yerine orta doğu ve balkanların Brad'ini kullanırım.

Esra Erol kitap çıkarmış ve çok satanlarda bu kitap. Bunu görünce çok şaşırdım, sinirlendim. Nasıl olur, bu kadın mı? Bu insanların kitap çıkarmaya hakkı yok ki gibisinden bir düşünce. Ama sonradan bir durdum. Bana ne? Buna karar verecek ben değilim ki. Para kazanmak için dünyanın en saçma programını sunuyor olması, onun da anlatacak bir hikayesi olmadığı anlamına gelmez ki. Programında dünya görüşünün sığlığını göze sokarcasına göstermesi, onun da yazacak bir şeyi olmadığını göstermez ki. Vardır ya da yoktur. Bana ne ki? Neden bazı şeyleri, bazı kişilere tapulamak gibi bir özelliğimiz var? Kadını beğenmiyorsan alma kitabını, sana ne, bana ne? İşte böyle kızdım kendime, insanları yargılama hakkını, ne yapıp yapamayacaklarına karar verme hakkını kendimde gördüğüm için. Sonra kendime kızğınlığım geçti. Ama o kadının kitabının çok satanlarda olmasına karşı hissettiğim kızgınlık hala benimle.

Yeni nesil ilişki başlangıcı eleme ön sorusu; Sosyal medyanı kapatır mısın?  Bu da Esra Erol'dan.