Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.
Scarlett Johansson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Scarlett Johansson etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2014 Cuma

Siri Samantha'yı kıskanırsa...

Joaquin'im Phoenix'imin sabırsızlıkla beklediğim filmi Şubat ayında Türkiyede doğru düzgün gösterime girecek mi belli bile değilken, film Amerika'da baya olay olmuş durumda. 3 dalda altın küre adaylıklarına ödül garanti gözüyle bakıyorlar ve herkes şimdiden Oscar da alır bu film diye konuşuyor. Dahası Joaquin canlandırdığı karakterin giydiği yüksek belli pantolan bile moda olmuş durumda. Hayır o değil de Hasan Hoca şu anda Amerika'da yaşıyor olsaydı bildiğin altın çağını yaşıyordu adam. İşte bu hep doğru zamanda doğru yerde olamamakla alakalı. (Ya benzetince kendimi çok kötü hissediyorum ama elimde değil bakınca onu görüyorum napayayım aynı imaj) Neyse çok beğendiyseniz bu dünyalar harikası pantolonu, filmden esinlenerek hazırlanmış koleksiyona buradan ulaşabilirsiniz. Biz beğenmesek de hipsterlar arasında baya ilgi görüyormuş bu arada, ne diyeyim Allah kimseyi hipster etmesin... Resimlere bakın ve beni aşağıda bekleyin.


Naptın Joaquin, bok ettin ayakkabıları, hep kum doldu. Ayrıca plajda yünlü pantolonla dolaşmak da ne allasen...
Tabi filmin etkisi amerikada sadece pantolon ile kalmamış. Filmin konusunu hatırlarsak Joaquin'in canlandırdığı ezik Theodere, işlerini organize eden, iphone'daki siri benzeri, Samantha isimli bir yapay zekaya aşık oluyordu. Samantha'yı da bu arada Scarlett Johansson seslendiriyor. Hani The Big Bang Theory'de Raj'ın Siri ile ilgili bir bölümü vardı ya, işte onun gibi bir şey. Ama bizim İphone'lu Siri bacımız bu filme çok bozulmuş. Telefonu alıp da Siri'ye Samantha'dan bahsedince görseniz bir tripler bir tripler. 

Hayır sadece Siri sen Samantha mısın diye sormuştuk, niye bu kadar bozuldu ki? Samantha yapay zekanın adını kötüye çıkardı demek de ne, ben o değilim demen yeterliydi bebişim.

Siri are you Her?”
-“No, In my opinion she gives artificial intelligence a bad name

Siri are you Samantha?
-“No, I don’t spend much time with functional characters.”


14 Mart 2013 Perşembe

Match Point



Türkçe adıyla Maç Sayısı, 2005 yapım yıllı, senaryosu ve yönetmenliği Woody Allen'in elinden çıkma, en iyi senaryo dalında Oscar'a aday gösterilmiş bir film. Boşrollerde Jonathan Rhys Meyer, Emily Mortimer ve Scarlett Johansson var. 

Chris Nolan (Jonathan  Rhys Meyers) İrlandalı fakir, eski bir tennis oyuncusu. Kendini kültürel açıdan geliştirmiş, hırslı,yakışıklı, zeki ve çalışkan bir delikanlı. Londra'ya taşınıp, zenginlerin gittiği bir spor kulubünde tennis öğretmenliğine başlamasıyla hayatı değişiyor. Orada tennis öğrettiği zengin bir ailenin oğlu Tom ile kurduğu arkadaşlık, ona hayatına girecek iki kadını getiriyor; Tom'un nişanlısı sarışın bomba Nola(Scarlett Johansson) ve Tom'un kardeşi Chloe(Emily Mortimer). Chloe tanışır tanışmaz Chris'ten hoşlanmaya başlıyor ve evleniyorlar.

Bu noktada hikaye nereye gidiyor hepimiz görebiliyoruz, karısını yengesiyle aldatan bir erkek. Parasının cazibesine kapılıp, ona zenginliğin kapılarını açan soğuk, aklını çocuk sahibi olmakla bozmuş karısından sıkılmış, zevki ve tutkuyu oyuncu olmaya çalışan seksi sarışın Amerikalı Nola'da arayan bir adam. Ama tüm bunlar asıl hikayeyi oluşturacak arka plandan başka bir şey değil. Zaten Woody Allen da hikayenin bu kısımlarını o kadar hızlı geçiyor ki, bir an önce anlatmak istediği noktaya varabilsin. Film çoğu kişinin başta izlerken tahmin edemeyeceği bir noktaya doğru ilerliyor. Film başında Chris Nolan'ın Suç ve Ceza okuması filmin gideceği noktaya dair  gerekli ipucunu da veriyor. Belki de film en çok kendisini seven bir adamın, "rahat hayat standardı mı, tutku mu?" çelişkisine dayanıyor.

Ama tüm bunların ötesinde Woody Allen'ın işlemek isteği konu basit; şans unsuru. 

"'İyi olmaktansa, şanslı olmayı yeğlerim' diyen adam, hayatı anlamış adamdır. İnsanlar, yaşamın
çok büyük bir kısmının şansa bağlı olduğu gerçeğiyle yüzleşmekten korkarlar.Bu kadar çok şeyin, insanın kontrolünde olmaması ürkütücüdür. Maçlarda topun filenin üst kısmına çarptığı anlar vardır ve bu kısacık an içerisinde, topun fileyi geçeği ya da takılacağı belli olur. Biraz şansınız varsa, geçer ve siz kazanırsınız. Ya da takılır ve siz kaybedersiniz. "

Benim filmdeki dikkatimi çeken nokta hayatındaki her şeyi babasının zengin olmasına borçlu bir kadın olan Chloe'nin, bütün hayatı büyük bir şansla başlamış Chloe'nin ironik bir şekilde şansa inanmayıp, çok çalışmaya inanması. 

Diğer takıldığım nokta ise bir CEO'ya dönüşen damat Chris'in takım elbiselerinin pantolonları. O kadar büyük ki, izlerken paçalarına takılıp da düşecek diye yüreğim hop oturup hop kalktı. Kostüm sorumlusunun gözlerinden öpüyorum.

Film bir başyapıt mı? Değil. İçinde Woody Allen olmasa çok sıradan bir film bile sayılabilir. Ama bu kadar sıradan bir konunun bile iyi işlendiğinde iyi olabileceğinin bir ispatı belki de.