İnsan annesinin, babasının evinden ayrılmadan büyüyemiyormuş, onlarla kaldığı sürece isterse yaşı çeyrek asrı geçsin hep çocuk kalıyormuş. Hafta sonu sabahın köründe herkes uyurken erkenden uyanan, pijamaları, çorapsız ayaklarıyla üşüdüğü halde umursamadan, elinde annesinin yaptığı bir önceki günden kalma kekle, açlığını bastırmak için değil, sırf o tadı almak için yediği kekle, televizyonun karşısında dünyanın en huzurlu insanı olarak darkwing duck izleyen çocuk olarak. Büyüdükçe üşüyen ayağına çorap giymeyi akıl eden, okul yerine işe giden, kekler yerine salatalar yiyen, darkwing duck yerine entrikalar izleyen garip çocuğa dönüşse de o çocuk hep orada duruyor, hep. Ama bu sefer de insanlar bu çocuğa rahat vermemeye başlıyor, dış görüntüsü bütün sevimliliğini yitirdiğinden ve belki de iç dünyası da eskisi gibi olmadığından. İmkanlarını, hayallerini kısıtlıyorlar, elinden çizgi filmlerini, rüyalarını alıyorlar, onun yerine görevler veriyorlar, herkesin yaptığını tekrarlamanı istiyorlar. Para kazanman lazım diyorlar, o çocuk bütün saflığıyla o zaman ben büyüyünce çizgi film yapacağım diyor. Gülüyorlar. Kitap yazarım o zaman diyor çocuk, gene gülüyorlar, bu sefer daha fazla. Onun yerine tüm kararları veriyorlar. Önceden kim bilir kimin çizdiği çizginin üzerinde sapmadan yürümeni istiyorlar. Tüm bu şartlar altında o çocuk unutuluyor bir köşede derken, annenin babanın gözlerine bakınca, orada, kendini gene o çocuk olarak görüyorsun ama bu sefer huzurlu değil o çocuk. Fiziksel olarak büyüse de ruhsal olarak küçülen iç dünyasına sığmayan, bu yüzden içinde büyük huzursuzluğa sebep olan bir çocuk o. Annen baban yan odada uyudukça, o sabahları erkenden kalkıp kafanın içinde darkwing duck izleyip, beynini kek kırıntılarıyla doldurmaya, seni bunaltmaya devam ediyor. Artık tek bir çaren var, ya o çocuğu kimin ne dediğini umursamadan salıvereceksin, gene o çocuk olacaksın ya da onu ortadan kaldıracaksın. İlk yöntem daha kolay geldi, kıyamadım kendime, salıvermeyi denedim, bir tek annemle babam kabullendiler onu ama kendilerince büyütmeye çalıştılar gene. O direndikçe ellerinde sütle fasulyeyle dayandılar kapıma, al ye çabucak büyü dediler sadece fiziksel olarak büyümeye ihtiyacı varmış gibi. Bu seferde çocuk ağlamaya başladı durmadan, hala rüyalarına sarılmaya devam etti, neden hala bir pelerin giyip gökyüzünde uçamıyordu, kaç yıl geçmişti halbuki ve ayrıca o fasulyeler de sihirli değildi. Sonra bu böyle olmuyor dedim, kurtulmam lazım bu çocuktan. O çocuğun en nefret ettiği şeyleri yapmaya başladım, büyük bir insan gibi davranmaya başladım. İşe girdim, hayatımın iki yılını nefret etmenin ne demek olduğunu öğrenmekle geçirdim. Gittim alışveriş yaptım, bir sürü giymeyeceğim kıyafet aldım, sonra insanlarla kavga edip onları değiştirmeyi öğrendim, kanunlar okudum, haberleri izlemeye başladım, milletvekillerinin adını bilmeye başladım. Düğünlere gidip, dedikodulara katıldım. Yolda görsem kafamı kaldırıp suratına bakmayacağım insanlarla muhabbetler kurmaya, vakit geçirmeye başladım. İnsanlara siz demeye başladım, çünkü bir sürü kişilikleri, bir sürü yüzleri vardı. Herkesle her şeyle alay etmeye başladım huzursuz, huysuz biri gibi. Birazcık daha çaba, o çocuk ölüyordu ama olmadı, gene annemle babam her şeyi mahvetti. Hem o çocuk büyüsün isteyip, hem de o çocuk hep orada kalsın istiyorlardı. Ben kumaş, ütü izli pantolanlar aldıkça, giyme onu, kotunu giy dedi annem, bana polar ayıcıklı pijamalar aldı, gene pazarları ben uyurken patates kızarttı, çünkü çok zayıflamıştım onun gözünde ve ben onun patatesle kandırabileceği küçük çocuğuydum. Onların da kafası karışmıştı, büyümemden korkuyorlardı ama o önceden çizilmiş yoldan sapmamdan daha çok korkuyorlardı, çünkü başka bir yol yoktu bildikleri. Ben dışarı çıkmaya çalıştıkça, koşma düşersin diye bana engel oluyorlar, ben gitmek istemiyorum elimi bırakma dedikçe arkamdan itekleyip git oyna diyorlardı. İsteklerimiz hiç bir zaman diliminde kesişmeyi başaramadı, hep aynı çemberin içinde, hep farklı yönlerde. Ben o çocuğu yok etmeye çalıştıkça onlar onu koruyor, ben onu korudukça onlar onu yok etmeye çalışıyorlardı. Herkesin kafası çok karışıktı. Çözüm gene o çocuktaydı, git buradan dedi, onlar beni rahat bırakmadıkça ben de seni rahat bırakmayacağım. Artık uçmak istemiyorum, sadece hikayelerimi dinle yeter, git buradan. O hikayeler bittiğinde benden kurtulacaksın ama işte o zaman gerçekten yalnız kalacaksın, git buradan. O da vazgeçmişti artık hayallerinden, rüyalarından. Uçmak, pelerinler, periler yoktu gerçek dünyada, zorla öğretmişlerdi, belki yok edememişlerdi onu ama onu kırmayı başardıkları kesindi ve benim onu küstürdüğüm kesindi. Haklıydı, benim kendimle baş başa, kimsenin olmadığı, tanımadığım, tanınmadığım bir yere gitmem lazımdı. Benim o çocukla bir başıma kalmam lazımdı. Benim ona son bir şans vermem lazımdı. Benim buradan çekip gitmem lazımdı. Ve öyle de yaptım, bulabildiğim tek yol olan bu yolla. Bu yüzden yaptım ama herkes sanki ben tekrar ergen olmaya çalıştığım için, çılgın üniversite partileri için bunu yaptığımı sandı. Halbuki o çocuk asla ergen olmadı ki, asla ergen olmak istemedi, ergen olmak büyümek demekti, o büyümeyecekti, ya yok olacaktı, ya öyle kalacaktı. Onlar bana böyle dedikçe ben de bir ara öyle sandım, acaba gidip de nerede sosyalleşsem diye düşünürken buldum kendimi. Yok ama hayır amaç bu değildi, hiç değildi, hiç olmayacak da. Ben buraya sosyalleşmeye değil yalnızlaşmaya geldim, kendimle bir başıma, yapayalnız kalmaya geldim. Sonra bazıları kariyerimi geliştirmek için geldiğimi sandı, hayır bilgisayar mühendisliği umurumda değil,amaç o da değil, kariyer o çocuğun umurunda değil, iki yıl sonra ne olacağı şu kadarcık umurunda değil. Diğerleri artık yuvadan uçmanın zamanı gelmişti, büyüdün artık diye büyük bir bilmişlikle, bilgelikle uğurladılar beni. Ama hiç bir şey bilmiyorlardı onlar da, beni bilmiyorlardı, büyümedim ben artık, büyümedim ben hiç, sizin yanınız da küçüldüm, daralttınız beni, küçücük kaldım. Başka bazıları yeni bir aşk, yeni maceralar için geldiğimi düşündü, sanki ben birilerini sevebilirmişim gibi, sanki birileri beni sevebilirmiş gibi.(O bazıları ben bir tek sizi sevdim.) O çocuk kimse olsun istemiyor yanımızda, sadece ben ve onun hikayeleri, yalnız o olsun istiyor. O yüzden ormanın içinde bir yer seçtim, kimsenin göremeyeceği kuytuları seçip, elimde defterim kendi düşüncelerimi dinlemeye geldim. Okumaya değil yazmaya geldim ben buraya. O çocuğun hikayelerini yazmaya, kendimi yazmaya, düşüncelerimi yazmaya, rüyalarımızı yazmaya. Onunla bir anlaşma yaptım çünkü, belki hiç bir zaman o hayal ettiklerini gerçekleştiremeyecektim ama en azından hikayelerini dinleyecektim ve anlatacakları bittiğinde o da çekip gidecekti. Ama ne o gitmeyi, ne de ben gitmesini istemediğimden, o hep anlatacak, hep benimle kalacak.
Çocuk aklıma uyup geldiğim burada ki kendisi daha bir çocuk ne bilir ki, yirmi ay sonrasında kim bilir hangi şehirde, kimlerle olacağımın büyük bir belirsizliğe gömüldüğü burada, yarının zerre kadar umurumda olmadığı burada, bütün karmaşasına rağmen büyük bir sessizliğin hakim olduğu burada, ilk defa, yeniden o hafta sonu sabahları olduğum kadar huzurluyum ve o çocuk uzun zamandır olmadığı kadar mutlu.
Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.
2 Ekim 2012 Salı
Nihan otobüsde - volume bilmem kaç
Gene bir otobüs macerası, araba almasam mı diye düşünüyorum sırf bu ilginçlikler yüzünden.
Otobüse bineceğim önümde çok yaşlı bir amca, zayıf, kafasında beyzbol şapkası, elinde bezden bir torba. Bir taraftan şoföre ki şoför 25li yaşlarında (25li yaşlar nasıl oluyor ya) upuzun sarı saçlarını ikiye ayırıp örmüş hanım bir abla, laf atıyor, espriler yapıyor zaten yürüyemediği için konuşması da buna eklenince baya bir süre arkasında kalakaldım. Neyse oturdu dede, oturduğu yerden espriler yapmaya devam ediyor.Ben bushun kızıyla çıkmıştım falan diye geyikleri döktürüyor. Ben başta deli sandıydım ama sadece eğlenceli bir dedeymiş, aklı başında çıktı. Oturduğu bölgede de 18 yaşlarında üniversiteye yeni başlamış bir kız grubu var. Onlara mısırın yavrusuna ne denir pop corn, şeklinde bizim yangın dolabını açarsan nolur, yang kızar şeklindeki geyiklerimizin amerikan versiyonlarını sıralıyor. Önce herkes bir şaşırdı, kızlar da dedenin sorularını bilmeye çalışıyorlar, kızlar gazı verdikçe dede iyice coştu. O bez çantasının içinden bir defter çıkardı, esprilerini ona yazıp anlatıyormuş oda babasınınmıymış neymiş, sonrada bir kitap çıkardı oradan döktürmeye başladı. Bütün otobüs yerlerde ama esprilerden çok durumun komikliğine güldüklerini düşünüyorum(gerçi o sadece ben olabilir duruma gülen, diğerleri esprilere de gülmüş olabilirler, emin olamadım bak şimdi) Yedi cücenin isimlerini sayın diyor kızlara, kızlar grumpy falan diye sayıyorlar, bir tanesi eksik kalıyor ve dede de ekliyor bus driver diye, sonra yolculara laf atıyor dedem, tüm otobüse stand up yaptı ya durduk yere.
Birde bir bayan olarak bunu söylemem ne kadar doğru bilmiyorum ama şoförün bayanından uzak duracaksın, üç tane bayan otobüs şoförüne dek geldim, bir çok kaza atlattık, ani frenler yüzünden camdan uçma tehlikesiyle karşı karşıya kaldık, otobüsü kaldırıma sürttük falan niye bilmiyorum ama böyle de bir durum var. Bir de suratsız bu bayan şoförler, azarlıyorlar biz öğrencileri, halbuki erkek şoförler hiç öyle mi.
Geçende otobüse 3 tane kız bindi hepsinin beli açık, askılıyı giymişler üşütecekler belleri ağrıyacak sonra hastanede sıra oluşturup ihtiyacı olanlara engel olacaklar.(Igyy dededen espri kaptım) Neyse konu şu bunların elleri yüzleri boyalı, bellerinde boyadan el işareti falan bindiler, partiye gitmişler ordan geliyorlarmış, çılgın parti gençliği işte. Bir grup erkek öğrencide bunları gördü, hey girls, hey you whatzzzup, deyip hiç tanımadıkları kızları yanlarına çağırdılar, kızlarda koşa koşa gittiler. Bu haliniz ne, partideydik, bizde yeniyiz telefonunuzu verin şeklinde 3 dklık yolculukta üç tane kızın telefonunu aldılar ya, hepsi barney maşallah. Ya hacı anlamadığım bir konuda bu insanların vucutlarının ısıya verdiği tepki. Şöyle ki hepsi şortlu, hepsi, hepsi. Ve o şortların boyu üzerilerindeki artık tshirt olsun, sweet olsun, hırka olsun ondan daha kısa. Ve işin ilginci bu kızlar galiba ısıyı sadece üst vucut aracılığıyla hissedebiliyorlar yani ben öyle algıladım çünkü o kısacık şortun üstüne üşüyüp sweet, yün hırka giymenin başka bir mantığı yok, götleri üşümüyor. (bunu da dedirttiler ya lan) Ha bir de ayakları üşüyor, canlarım kıyamam, botsuz dışarı çıkmıyorlar.
Başka bir konu, Doutzen kroes'in aynısından ve benzerlerinden bir sürü gördüm ya, geçen durak da bir tanesi gerçi bu daha çok Rosie Hongtington'a benziyordu ama çok çok daha güzel ve galiba iskandinav ırkına mensuptu çünkü tanımlıyamadığım bir dille konuşuyordu, kıza bakakalmışım. Kesin cinsel tercihimi kızlar yönünde kullandığımı düşündü etraftakiler, halbuki öyle bir durum yok, ben sadece çok güzel bir şey görünce bakarsın ya vitrinde, yolda falan öyle baktım, "alıp da evde beslesem, vitrine süs diye koysam, allahım neden gen konusunda bu kadar top noktaya ulaşmışken benim genlerimi yarattın, yazık değil mi bana, ondan aldığın iki stozin olsun, guanin olsun benim dna'mada ekleyivereydin, neden allahım neden, bana gelince stozin stokların mı tükendi, damarlarımdaki asil kan bir işe yaramıyor, neden benim damarlarımda da iskandinav, slav halkının kanından yok", şeklindeki düşüncelerle bakıyordum. Benim gibi düşünmedikleri bariz bir şekilde ortada olan bir polis arabasıda yolun ortasında durup kızı kesmeye başladı. Araba kesmedi tabi ki kızı, arabanın içinde ki polisler kesmeye başladılar, gerçi arabanın içnde de değillerdi dışarı çıktılar. Yavrucağımın hiçbir şeyden haberi yok, mutlu mutlu yanındakine bir şeyler anlatmaya devam ediyor. Daha önceki post'umda dediydim ya erkeklerinin hiç birinde iş yok diye, geri alıyorum o lafımı. Tipi düzgün olanlarını ayıklayıp akademiye almışlar, polis yapmışlar. Bu yüzdenmiş hollywood'un polis temalı bir sürü film çekmesi. Ömrümde gördüğüm, bak burada demiyorum, ömrümde diyorum en yakışıklı sarışın üç erkek, valla üniformadan değil, bildiğin yakışıklı, hippie kıyafetine koy gene yakışıklı olur, o kadar yakışıklı. Üçü de durmuş kızı kesiyor, bana bakmayın tabi, ben olsam ben de bakmam, tanrım kızma ama hep senin yüzünden oluyor bunlar, iki tanecik stozin ya, o yoksa ipliklerin sıralamasını değiştireydin, yani ben sana söyleyeyim olmamış bu dna sıralaması böyle, töbe tanrım, töbe, töbe, töbe. (Çarpılacaz ya durduk yere)
Bu ilginç otobüs maceralarını eve gelip (artık ev diyom) kızlara anlatıyorum onlarda şaşırıyorlar,çok ilginç bir şey anlatıyormuşum gibi, sanki uyduruyorum, bilmiyor musunuz vatanınızda binlerce dansöz, ay aman pardon, orjinal var. (dede naptın bana, nasıl cümleler bunlar)
Neyse ben bu hikayeleri anlatınca, yeterince otobüs yok, ondan böyle kalabalık oluyor diye otobüs geyiğine sardık, bende dedim çok normal yeterince olmaması çünkü öğrencilere ücretsiz otobüsler ve sadece öğrenciler kullanıyor otobüsleri okul servisi gibi, bu durumda belediye bedava işletiyor onları niye fazla koysun ki zararına dedim. Şaşkın şaşkın, çok ilginç bir fikir atmışım ortaya gibi baktılar. Hayır anlamadım kapitalizmi kuran sizsiniz, sizin mantığınızla konuştum niye öyle komünistmişim gibi baktınız, komünist olsam bir sürü otobüs koyar sadece öğrenciye değil tüm halka ücretsiz yapar, onun masrafını, size az maaş vermek suretiyle çaktırmadan sizden keserdim. Geçen gene bir konuda aynı tepkiyi verdiler. Şimdi efenim bunlar üniversitede doğal olarak toprağın göçtüğü göçme dediysem iki karış derinlikte, iki adım uzunlukta oluşumlar (iki futbol topu büyüklüğünde) yerlere tahtadan köprü yapmışlar. Dedim ne kadar ilginç, ne kadar şuursuzsunuz, şuraya sokaydınız iki amele, iki kürek vereydiniz ellerine bir saate düzlerlerdi, niye köprüye o kadar para harcadınız, bide odundan yapmışsınız köprüyü, yazık ağaçlara. Bir çok yerde de dere yatağı şeklinde ama dere olmayan oyuklar var oralara da köprü yapmışlar gene, ben de gene dedim tutamadım kendimi, asfaltı döküvereydiniz, yürürdü insanlar yokuş mokuş demeden, hem spor olurdu hem köprü parası boşa gitmezdi, ne kadar müsrifsiniz, işiniz gücünüz artizlik. Neymiş tahtadan köprü yapacakmışsın, doğayı bozmadan romantik romantik ormanda okuyacakmış öğrenci, öyle para harcayın, o köprüler sizin vergilerinizle yapılıyor Lane Kim. Gerçi bu fikir çok orjinal geldi biz bunu daha önce niye düşünemedik bakışı attı, ileride belediye başkanı neyi olursa bu bizim Lane kesin uygular.
Otobüs maceralarım bitmek bilmiyor. Gene tıklım tıklım bir otobüsteyim ama öğrencilerin o ilk günkü enerjisi bitmiş olacak, pek bir sakinler bugün. Bir tanesi durmak için ipi çekti (evet ip var onu çekiyorsun, bir buton bile yapamamışlar, az gelişmiş ülke işte) bayan şoför bağırıyor inecek mi var diye. Yazıyor ya orda stop requested diye mal. Çocuk sadece yanındakinin duyacağı bir şekilde yes dedi, bunu duyan önündeki gene aynı sessizlikle yes dedi, kulaktan kulağı mı oynuyorlardı artık bilemedim, bunun böyle fısıltı halindeki yes'ler ile şoföre ulaşması saatler alacak diye evvv-yess diye bağırdım, herkes dönüp bana bakmasın mı. Hacı şimdi orjinal olan ben mi oldum, ne bakıyorsunuz, gene mi ben orjinal oldum, niye ben different oluyorum hep.
Birde bir bayan olarak bunu söylemem ne kadar doğru bilmiyorum ama şoförün bayanından uzak duracaksın, üç tane bayan otobüs şoförüne dek geldim, bir çok kaza atlattık, ani frenler yüzünden camdan uçma tehlikesiyle karşı karşıya kaldık, otobüsü kaldırıma sürttük falan niye bilmiyorum ama böyle de bir durum var. Bir de suratsız bu bayan şoförler, azarlıyorlar biz öğrencileri, halbuki erkek şoförler hiç öyle mi.
Geçende otobüse 3 tane kız bindi hepsinin beli açık, askılıyı giymişler üşütecekler belleri ağrıyacak sonra hastanede sıra oluşturup ihtiyacı olanlara engel olacaklar.(Igyy dededen espri kaptım) Neyse konu şu bunların elleri yüzleri boyalı, bellerinde boyadan el işareti falan bindiler, partiye gitmişler ordan geliyorlarmış, çılgın parti gençliği işte. Bir grup erkek öğrencide bunları gördü, hey girls, hey you whatzzzup, deyip hiç tanımadıkları kızları yanlarına çağırdılar, kızlarda koşa koşa gittiler. Bu haliniz ne, partideydik, bizde yeniyiz telefonunuzu verin şeklinde 3 dklık yolculukta üç tane kızın telefonunu aldılar ya, hepsi barney maşallah. Ya hacı anlamadığım bir konuda bu insanların vucutlarının ısıya verdiği tepki. Şöyle ki hepsi şortlu, hepsi, hepsi. Ve o şortların boyu üzerilerindeki artık tshirt olsun, sweet olsun, hırka olsun ondan daha kısa. Ve işin ilginci bu kızlar galiba ısıyı sadece üst vucut aracılığıyla hissedebiliyorlar yani ben öyle algıladım çünkü o kısacık şortun üstüne üşüyüp sweet, yün hırka giymenin başka bir mantığı yok, götleri üşümüyor. (bunu da dedirttiler ya lan) Ha bir de ayakları üşüyor, canlarım kıyamam, botsuz dışarı çıkmıyorlar.
Başka bir konu, Doutzen kroes'in aynısından ve benzerlerinden bir sürü gördüm ya, geçen durak da bir tanesi gerçi bu daha çok Rosie Hongtington'a benziyordu ama çok çok daha güzel ve galiba iskandinav ırkına mensuptu çünkü tanımlıyamadığım bir dille konuşuyordu, kıza bakakalmışım. Kesin cinsel tercihimi kızlar yönünde kullandığımı düşündü etraftakiler, halbuki öyle bir durum yok, ben sadece çok güzel bir şey görünce bakarsın ya vitrinde, yolda falan öyle baktım, "alıp da evde beslesem, vitrine süs diye koysam, allahım neden gen konusunda bu kadar top noktaya ulaşmışken benim genlerimi yarattın, yazık değil mi bana, ondan aldığın iki stozin olsun, guanin olsun benim dna'mada ekleyivereydin, neden allahım neden, bana gelince stozin stokların mı tükendi, damarlarımdaki asil kan bir işe yaramıyor, neden benim damarlarımda da iskandinav, slav halkının kanından yok", şeklindeki düşüncelerle bakıyordum. Benim gibi düşünmedikleri bariz bir şekilde ortada olan bir polis arabasıda yolun ortasında durup kızı kesmeye başladı. Araba kesmedi tabi ki kızı, arabanın içinde ki polisler kesmeye başladılar, gerçi arabanın içnde de değillerdi dışarı çıktılar. Yavrucağımın hiçbir şeyden haberi yok, mutlu mutlu yanındakine bir şeyler anlatmaya devam ediyor. Daha önceki post'umda dediydim ya erkeklerinin hiç birinde iş yok diye, geri alıyorum o lafımı. Tipi düzgün olanlarını ayıklayıp akademiye almışlar, polis yapmışlar. Bu yüzdenmiş hollywood'un polis temalı bir sürü film çekmesi. Ömrümde gördüğüm, bak burada demiyorum, ömrümde diyorum en yakışıklı sarışın üç erkek, valla üniformadan değil, bildiğin yakışıklı, hippie kıyafetine koy gene yakışıklı olur, o kadar yakışıklı. Üçü de durmuş kızı kesiyor, bana bakmayın tabi, ben olsam ben de bakmam, tanrım kızma ama hep senin yüzünden oluyor bunlar, iki tanecik stozin ya, o yoksa ipliklerin sıralamasını değiştireydin, yani ben sana söyleyeyim olmamış bu dna sıralaması böyle, töbe tanrım, töbe, töbe, töbe. (Çarpılacaz ya durduk yere)
![]() |
| Aynı bu köprü işte, öğrencinin biri çizmiş |
Neyse ben bu hikayeleri anlatınca, yeterince otobüs yok, ondan böyle kalabalık oluyor diye otobüs geyiğine sardık, bende dedim çok normal yeterince olmaması çünkü öğrencilere ücretsiz otobüsler ve sadece öğrenciler kullanıyor otobüsleri okul servisi gibi, bu durumda belediye bedava işletiyor onları niye fazla koysun ki zararına dedim. Şaşkın şaşkın, çok ilginç bir fikir atmışım ortaya gibi baktılar. Hayır anlamadım kapitalizmi kuran sizsiniz, sizin mantığınızla konuştum niye öyle komünistmişim gibi baktınız, komünist olsam bir sürü otobüs koyar sadece öğrenciye değil tüm halka ücretsiz yapar, onun masrafını, size az maaş vermek suretiyle çaktırmadan sizden keserdim. Geçen gene bir konuda aynı tepkiyi verdiler. Şimdi efenim bunlar üniversitede doğal olarak toprağın göçtüğü göçme dediysem iki karış derinlikte, iki adım uzunlukta oluşumlar (iki futbol topu büyüklüğünde) yerlere tahtadan köprü yapmışlar. Dedim ne kadar ilginç, ne kadar şuursuzsunuz, şuraya sokaydınız iki amele, iki kürek vereydiniz ellerine bir saate düzlerlerdi, niye köprüye o kadar para harcadınız, bide odundan yapmışsınız köprüyü, yazık ağaçlara. Bir çok yerde de dere yatağı şeklinde ama dere olmayan oyuklar var oralara da köprü yapmışlar gene, ben de gene dedim tutamadım kendimi, asfaltı döküvereydiniz, yürürdü insanlar yokuş mokuş demeden, hem spor olurdu hem köprü parası boşa gitmezdi, ne kadar müsrifsiniz, işiniz gücünüz artizlik. Neymiş tahtadan köprü yapacakmışsın, doğayı bozmadan romantik romantik ormanda okuyacakmış öğrenci, öyle para harcayın, o köprüler sizin vergilerinizle yapılıyor Lane Kim. Gerçi bu fikir çok orjinal geldi biz bunu daha önce niye düşünemedik bakışı attı, ileride belediye başkanı neyi olursa bu bizim Lane kesin uygular.
Otobüs maceralarım bitmek bilmiyor. Gene tıklım tıklım bir otobüsteyim ama öğrencilerin o ilk günkü enerjisi bitmiş olacak, pek bir sakinler bugün. Bir tanesi durmak için ipi çekti (evet ip var onu çekiyorsun, bir buton bile yapamamışlar, az gelişmiş ülke işte) bayan şoför bağırıyor inecek mi var diye. Yazıyor ya orda stop requested diye mal. Çocuk sadece yanındakinin duyacağı bir şekilde yes dedi, bunu duyan önündeki gene aynı sessizlikle yes dedi, kulaktan kulağı mı oynuyorlardı artık bilemedim, bunun böyle fısıltı halindeki yes'ler ile şoföre ulaşması saatler alacak diye evvv-yess diye bağırdım, herkes dönüp bana bakmasın mı. Hacı şimdi orjinal olan ben mi oldum, ne bakıyorsunuz, gene mi ben orjinal oldum, niye ben different oluyorum hep.
30 Eylül 2012 Pazar
Allahım bana bunu yapıyor olamazsın...
Kareli gömlek, yüksek belli pantolon, gözlük ve bıyık birleşimden dolayı mı olmuş bilmiyorum ama hasan hoca lan bu. Millet lütfen yok ya, ne alaka, kafayı yedin falan diye yorumlar yapın lütfen. Allahım tek sevdiceğimi elimden alma, amin.
28 Eylül 2012 Cuma
The Master
Joaquinin daha önce hiç bir filmini sinemada izlemediğimden dolayı,the master'ın gösterim tarihinin 22 Eylül'e denk gelmesiyle, amerikadaki ilk sinema deneyimimi joaquinimle yaşamalıyım deyip kendimi sinema salonuna attım. İlk olarak sinema salonu bizdeki gibi değildi hiç, sinemanın üstünde kırmızı perde, sağda ve solda iki tane heykel, üst tarafa ne diyorlarsa o şeye işte balkon gibi özel bir bölme, işte tiyatro sahnesi gibi dizayn edilmiş, değişik bir ortam ve koltuk numarası olmadığından istediğin yere oturabiliyorsun. Ama sinemanın çok büyük bir eksikliği koltuklar yukarı doğru yükselecek şekilde yerleştirilmediğinden önüne birinin oturması durumunda kapsama alanında büyük bir düşüş yaşanma tehlikesiyle karşı karşıyasın. Bilmiyorum ama bizim sistem bana daha güzel geldi. Gerçi sanki film ses ve görüntü kalitesi burada daha iyi gibiydi ama emin olamadım.
Sonra sinema un kurabiyesi gibi kokuyor, margarin içeren hamur işlerinde olan o koku bütün sinemayı kaplamış durumdaydı. Ben ilk önce kurabiye falan satıyorlar sanaraktan, gideyim alayım dedim ama sıradayken farkettim ki o kurabiye kokusu değil, mısır kokusuymuş çünkü mısırı terayağ ile yapıyorlarmış, istersen üstüne ekstra da terayağı koyuyorlarmış. Yok dedim kurabiye mi yiyoz, mısır mı, ben mısırımı sade severim koyma üstüne terayağı deyip aldım geçtim ama onuda terayağında yaptıklarından sürekli bir kurabiye kokusu geliyor. Başta hoşuma giden koku uzun süre solumamdan dolayı çok rahatsız edici oldu, burada özleyeceğim tek şeyin patlamış mısırlı sinema kokusu olduğu kesinleşti, ha bir de kfc, kentucky yok ya burda, buna ne diyon.
Bir de tuvaletleri büyük sorun, kapısını o kadar küçük yapmışlar ki kapı sadece diz kapağınla göğsünün arasındaki bölgeyi kapatıyor, geri kalan yerler ortada, neyse allahtan kapanması gereken yerler kapanıyor diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, kapının menteşe yerlerinde 1cm'lik bir boşluk var yani kapı duvara bitişik değil ve yandan baktığında o boşluktan içeriyi çok rahat görebiliyorsun. Öyle public tuvalette halka açık bir şekilde takılıyorsun ve bu sadece sinemaya özgü bir durum değil, havaalanıda dahil tüm ortak kullanım yerlerinde böyle. İnsanlar orada bir şeyler yapmasın diye bir mantık yürüterek mi dizayn etmişler bilmiyorum ama hiç kapı koymasalar da olurmuş.
Neyse sinemaya geri dönüyorum, filmin izleyici grubunu 50 yaş ortalamasına sahip çiftler oluşturuyordu. Demek ki Joaquinim o yaş grubuna hitap ediyor bu ülkede, yani olur da görürsem şansım düşündüğümden biraz daha yüksek en azından diğer hayranlarından gencim. Gerçi filmde kendisi de 50 yaşında gözüküyordu o da ayrı bir vaka.
Filminde, ikinci dünya savaşında bir gemide görev yapan bir askerin, savaş sonrası normal yaşama uyum sağlamakta zorlanması, savaşın zaten normal olmayan Freddie(Joaquin)'in psikolojisinin bozması, alkol ve seks probleminin normal hayatta başına bela olması, daha sonra şans eseri bir tarikatın The Master dedikleri başkanına rastlamasıyla tarikata dahil olması ve Master tarafından iyileştirilmesi süreci işleniyor. Eğlenceli, rahatsız edici, değişik bir film. Oyunculuklar hakkında yorum yapmayacağım, Joaquinin oyunculuğuna yorum yapmak kimin haddine. İzlediğim en iyi film değildi. Ara vermediklerinden film devam ederken çıkmam gerektiğinden ve niyeyse sürekli çıkmam gerektiğinden filmi kopuk izledim. Joaquinin karakter gereği yarım dudağını kullanarak konuşması filmi anlamamda sorun çıkarmış olabilir, sonuçta alt yazı yoktu ve zaten kelimeleri normalde de çok net söyleyen bir insan değil, belki bir daha izlesem çok sevebilirim bilmiyorum ama kesinlikle indirip tekrar izleyeceğim.
Ama benim farkettiğim en ilginç nokta şu oldu. Joaquin uzun zamandır film çekmediğinden ben sadece resimlerini görüyordum. Bilen bilir o I'm still here rezaletinden sonra çok zayıflayıp, çok çökmüştü joaquin. Alkol sorunu olduğu medya da bahsedilse de, kesinlikle bir uyuşturucu sorunu yaşadığı aşıkar. Dış görünüşü herşeyi açıklıyor, resmen son bir kaç yılda 20 yaş birden yaşlandı, inanılmayacak derece de zayıfladı, bambaşka bir insana dönüştü. Resimlerde de bu görüntü bana hiç cazip gelmiyor, kendisini eskisi gibi sevmediğimi düşünüyordum. Filmde karakterinden dolayı iyice zayıflatıp, kambur bir duruş ve kıyafetler ile iyice çirkinleştirip, üstüne birde sempati duymanın imkansız olduğu bir karakteri izleyince Joaquinden iyice soğumam gerekiyordu. Ama öyle olmadı, niye öyle olmadı, olmadı işte. Gözler hala aynı gözler, aynı bakış, o ses gene aynı ses, gerçi dünyanın en güzel burnu diye düşündüğüm burnu düşmüş ama ( evet burnu düşmüş çok ilginç) izlerken ben onu hala eskisi gibi gördüm. Belki artık dünyanın en yakışıklı erkeği değil ama Joaquin işte. Hala eskisi gibi seviyorum uleen :)
Sadece aradaki farkı anlamanız için, izleyin bu videoyu. (evet video çok saçma ve komik, biliyorum)
Bir de tuvaletleri büyük sorun, kapısını o kadar küçük yapmışlar ki kapı sadece diz kapağınla göğsünün arasındaki bölgeyi kapatıyor, geri kalan yerler ortada, neyse allahtan kapanması gereken yerler kapanıyor diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz, kapının menteşe yerlerinde 1cm'lik bir boşluk var yani kapı duvara bitişik değil ve yandan baktığında o boşluktan içeriyi çok rahat görebiliyorsun. Öyle public tuvalette halka açık bir şekilde takılıyorsun ve bu sadece sinemaya özgü bir durum değil, havaalanıda dahil tüm ortak kullanım yerlerinde böyle. İnsanlar orada bir şeyler yapmasın diye bir mantık yürüterek mi dizayn etmişler bilmiyorum ama hiç kapı koymasalar da olurmuş.
![]() |
| Daha 38 yaşındayım |
![]() |
| Daha gençken, çok gençken |
Sadece aradaki farkı anlamanız için, izleyin bu videoyu. (evet video çok saçma ve komik, biliyorum)
Etiketler:
Joaquin Phoenix,
The Master
26 Eylül 2012 Çarşamba
Falling in love with Santa Cruz-3
Gelelim roommatelerime, 1 tanesi filipin kökenli olmak üzere hepsi asyalı, yani asya kökenli amerikalı, evimizde chopstick var daha ne olsun yaaa, bana da pratik için chopstick aldılar şeker şeyler. Gerçi filipin kökenli olan bugün yarın ayrılacak, diğerini pek görmüyorum ki kendisi tam dibimdeki oda da yaşıyor ama bir tanesiyle nerdeyse kanka olduk ki ben kendisini rory'nin lane'ine benzetiyorum niye bilmiyorum ama bundan sonra ben ondan Lane olarak bahsedeceğim.(Şimdi Lane diyince farkettim ben stars hallow'da yaşıyorum, ama herkes Luke burda) Bu Lane arkadaşımız bildiğiniz komik bir insan efenim, bir de çok yardımsever sevdim kendisini okuldaki tüm kestirmeleri öğretti bana, zamanımın çoğunu bu Lane Kimle geçiriyorum. Kendisi de computer science doktorasının ikinci yılında. Geldiğimin 1 saat sonrasında elinde geçen senenin sorularıyla kapımda belirdi, işe yarar bir insan, hem kızın kullanma klavuzundaki en önemli noktayı çözdüm,ben laf olsun diye evde kimse yoktu, çok sessizdi deyip i am so lonely diye geyiğine ekleyince kız beni gezdirme ihtiyacı duydu, oo lets go eat icecream şeklinde benimle takılıyor, bir yerlere gitme ihtiyacı duydukça i am so lonely diyorum kız beni gezdiriyor, zorla kendimi bir yerlere davet ettirebilirim artık (zorla kendini davet ettirmek mi, allahım nejsatın farklı bir versiyonuna dönüştüm, nayııır, bugünleri göreyim diye mi büyüttüm ben beni) diğer yan odadaki kızda (ona da komşum diyim bari kısaca)computer scienceda, bende computer engineeringde hepimizi mahsus bir araya toplamışlar bir tek filipinli education mı ne öyle bişeyde bilmiyorum o da gidince yerine bir computer yollarlar artık.
Birde bu amerikaların adımı söylemesi çok garip, o upuzun ilk ismi doğru düzgün telafuz ederken, nihanı öyle bir hale sokuyorlar ki ismimden iğrendim, ilk adımla hitap edin bana hatta mel deyin yeter ki niiihaaaaaaaaaaann demeyin çinli değilim ki ben, rihannayı nasıl okuyorsan onuda öyle oku işte; baştaki r'yi n'e yapıp na'yı attın mı o işte, çok zor değil. Biri de nih yazdı ya lan, nih ne lan, töbe tanrım.
Yalnız ben bu filipinlinin gitmesine çok seviniyorum, o gidince onun odası boşalacak ya ben ya komşum onun odaya geçecez, eğer komşum geçerse banyo bir tek bana kalacak ortak kullanmak zorunda kalmayacağım çünkü bu dönemde yurtta kalacak adam bulamıyorlarmış ve bulamayacaklarını umuyorum, ben geçersem kızın odasına kızın oda benim şimdiki odadan daha güzel yani her türlü kardayım.
Bu Lane'in stress cooking (ilk defa duydum ya böyle birşeyi) diye tanımladığı bir özelliği varmış, stres oldukça yemek yapıyormuş, evde esmer un bile var siz düşünün gerisini. Daha geleli bir hafta olmadı iki kere birlikte mutfakta dinner party verdik, birinde balkabağı soslu nookie mi ne unuttum (yok ya nookie değil, n ile başlayan bir halt) makarnamsı bir patates, diğerinde de eggplant permesan adını verdiği bir şeyi yaptık. "hmm, çok güzel" diye bayıla bayıla yiyorlar, ama tadı kötü açlıktan ölsem öyle yerim ben onları ama ayıp olmasın diye "aa cidden çok güzel olmuş" diye yedim napayım(o yes, i'm the great pretender) Anam yapsa bu ne be, yemek mi bu, diye etmediğimi bırakmazdım, anacağım garip anacağım, güzel anacağım, kıymetini bilemedim anacağım. Hadi o nooki mi neyse güzel olma olasılığının düşük olduğu baştan belliydi de patlıcan nasıl öyle oldu anlamadım. (cey senin gibisini bulamayacağım kesinleşti, korkmana gerek yok ) Şimdi önce patlıcanları una,yumurtaya,galeta ununa buluyorsun, sonra kızartıyorsun. Bunları fırın kabına diziyorsun üstüne domates sosu ve permesan peyniri koyup fırına koyuyorsun, gördüğünüz gibi teknikte gayet güzel olması gerekiyor ama pratikte olmamasına çok şaşırdım galiba tuz koymadıkları için oldu. Mutfak konusunda ki tüm engin bilgilerimi öğretecem, karnıyarık yapacam, yanına pilav bir de cacık off yazarken bile canım çekti de çok tembelim, gidecem alışveriş yapacam, hazırlayacam bulaşığı var bunun bir sürü, off allahım neden bu kadar tembelim, çok tembel bir insanım ya yazarken bile üşendim. (Nihaaan, sonunu düşünen kahraman olamaz, o karnıyarık yapılacak)-(aklıma takıldı ya şimdi, bu cümlede virgül nereye geliyor, sonunu düşünen kahramanın sıfatı ve sonunu düşünen kahraman cümlenin öznesi mi yoksa sonunu düşünen özne, kahraman nesne, olamaz da yüklem mi iki türlü farklı anlam oluyor, çok pis kafama takıldı ki)
Şimdi okula bağlanıyoruz, dersler daha başlamadığı için hocalarla falan tanışamadım ama bu kayıt işleriyle ilgilenen graduate advisor dedikleri birisi var, ondan belge almam gerekiyor (geldiğimden beri belge topluyorum lan, meb paran da senin olsun çık git hayatımdan diye bir dilekçe yazıp fakir ama gururlu genç diye imzalayıp yollayacağım o olacak sonunda, ya 6 dolarlık posta pulu alamıyorlar siz alın bize yollayın diyorlar koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti burslu yolladığı öğrenciden altı dolar değerinde posta pulu istiyor, Türklüğümden utandım ya lan, ben size 50 dolarlık alıp yollayayım Türkiyedeki akrabalarınıza mektup yollarken kullanırsınız, töbe tanrım.) Kadının odaya bir girdim, kadın yüz yaşında çıkmasın mı, valla da yüz yaşında. Konuşurken şimdi ölür mölür 911'i mi arıyorduk, neydi o numara ya, neydi ki diye düşünmekten kadını dinleyemedim. Onun için zamanında maillere çok geç cevap yazıyormuş, bilemedim. İstediğim evrağıda 2 güne anca hazırlayabildi zaten. Birde kadına Carol diyom ya çok garibime gidiyor, ananemden yaşlı kadına adıyla hitap ediyorum tanrım sen beni affet, teyze desem olmayacak, bizim iş yerindekiler ingilizce konuşurken her şeyi ingilizce, hayriye hanım mentioned, and ali bey said şeklinde hanımları beyleri türkçe bırakıyorlardı hatta ingiliz adama bile öyle alıştırdılardı, heralde isim sanıyordu ne bilsin adamcağız ben de öyle carol hanım diyecem diyemiyorum daha eski iş yerindekiler kadar sıyırmadım(ne saçma insanlardı, ne kadar saçmaydılar ya)Ama ben sana Carol diyemem ki, bir de sevimlisin ölü sevimliliği çökmüş üstüne, hem ingilizcemi bir tek sen anlıyorsun.
Ha bir de böyle bir durum var, ben onların yüzde yüz anlıyorum, thy thee thine bile kullansalar anlayacam öyle de süper ingilizcem var ama onlar beni anlamıyorlar, bir kere söylüyorum anlamıyorlar, ikinci kez söylüyorum anlıyorlar hacı aynı cümle hiç bir yerini değiştirmedim ilkinde niye anlamadın, gerçi aynı sorunu türkiyede de yaşadığımdan mütevellit dünya insanlarının hepsinde bir sorun olmalı.
Farklı zamanlarda iki farklı kişi de beni fransız sandı, ilki geldi bana yol sormaya kalktı, bende dedim yeniyim burda cevap olarak biraz different olduğunu anlamıştım fransız mısın dedi. Different mı?! Sensiniz değişik, hepiniz değişiksiniz, bir ben normalim şehirde, ikincisi de ilk kurduğum cümleyi anlamayınca fransızca birşeyler söyledi, bende cevap olarak haaa? (kabaca evet olan ha değil, kabaca ne diyorsun bacım demek olan haa) demişim, bu sefer de du yu spik frenç diyo, birincisi fransızca konuşuyor olsam niye haaa? diyeyim, fransızca soruna fransızca cevap veririm, niye ingilizce olarak tekrardan fransızca biliyor musun diye soruyorsun, ikincisi fransıza benzer bir tipim mi var, ne malsınız la.
Birde ömrümde ilk defa kütüphaneye gittim, kütüphane dediysem içinde her tür, roman falan olan değil engineering and science library bu ayrıntıya dikkatinizi çekerim, yerlere oturdum kitapları aradım, dediler bir yıl için sınırsız sayıda kitabı alabilirsin, bunu duyunca gittim 3 tane kitap aldım utanmasam üstünde computer yazan tüm kitapları odama taşıyacaktım, öğrencinin görgüsüzü de böyle oluyor işte.
P.S. Geçen kendi yazdıklarımı bir de ben okuyum ne yazmaşım bakayım dedim, sanki sevmemişim gibi bir anlam çıkmış, öyle sandıysanız öyle değil işte, bunlar çok sevimli ilginçlikler, sevdim ki ben burayı, ağzım açık mutlu mutlu izliyorum insanları :)
Birde bu amerikaların adımı söylemesi çok garip, o upuzun ilk ismi doğru düzgün telafuz ederken, nihanı öyle bir hale sokuyorlar ki ismimden iğrendim, ilk adımla hitap edin bana hatta mel deyin yeter ki niiihaaaaaaaaaaann demeyin çinli değilim ki ben, rihannayı nasıl okuyorsan onuda öyle oku işte; baştaki r'yi n'e yapıp na'yı attın mı o işte, çok zor değil. Biri de nih yazdı ya lan, nih ne lan, töbe tanrım.
Yalnız ben bu filipinlinin gitmesine çok seviniyorum, o gidince onun odası boşalacak ya ben ya komşum onun odaya geçecez, eğer komşum geçerse banyo bir tek bana kalacak ortak kullanmak zorunda kalmayacağım çünkü bu dönemde yurtta kalacak adam bulamıyorlarmış ve bulamayacaklarını umuyorum, ben geçersem kızın odasına kızın oda benim şimdiki odadan daha güzel yani her türlü kardayım.
Bu Lane'in stress cooking (ilk defa duydum ya böyle birşeyi) diye tanımladığı bir özelliği varmış, stres oldukça yemek yapıyormuş, evde esmer un bile var siz düşünün gerisini. Daha geleli bir hafta olmadı iki kere birlikte mutfakta dinner party verdik, birinde balkabağı soslu nookie mi ne unuttum (yok ya nookie değil, n ile başlayan bir halt) makarnamsı bir patates, diğerinde de eggplant permesan adını verdiği bir şeyi yaptık. "hmm, çok güzel" diye bayıla bayıla yiyorlar, ama tadı kötü açlıktan ölsem öyle yerim ben onları ama ayıp olmasın diye "aa cidden çok güzel olmuş" diye yedim napayım(o yes, i'm the great pretender) Anam yapsa bu ne be, yemek mi bu, diye etmediğimi bırakmazdım, anacağım garip anacağım, güzel anacağım, kıymetini bilemedim anacağım. Hadi o nooki mi neyse güzel olma olasılığının düşük olduğu baştan belliydi de patlıcan nasıl öyle oldu anlamadım. (cey senin gibisini bulamayacağım kesinleşti, korkmana gerek yok ) Şimdi önce patlıcanları una,yumurtaya,galeta ununa buluyorsun, sonra kızartıyorsun. Bunları fırın kabına diziyorsun üstüne domates sosu ve permesan peyniri koyup fırına koyuyorsun, gördüğünüz gibi teknikte gayet güzel olması gerekiyor ama pratikte olmamasına çok şaşırdım galiba tuz koymadıkları için oldu. Mutfak konusunda ki tüm engin bilgilerimi öğretecem, karnıyarık yapacam, yanına pilav bir de cacık off yazarken bile canım çekti de çok tembelim, gidecem alışveriş yapacam, hazırlayacam bulaşığı var bunun bir sürü, off allahım neden bu kadar tembelim, çok tembel bir insanım ya yazarken bile üşendim. (Nihaaan, sonunu düşünen kahraman olamaz, o karnıyarık yapılacak)-(aklıma takıldı ya şimdi, bu cümlede virgül nereye geliyor, sonunu düşünen kahramanın sıfatı ve sonunu düşünen kahraman cümlenin öznesi mi yoksa sonunu düşünen özne, kahraman nesne, olamaz da yüklem mi iki türlü farklı anlam oluyor, çok pis kafama takıldı ki)
Şimdi okula bağlanıyoruz, dersler daha başlamadığı için hocalarla falan tanışamadım ama bu kayıt işleriyle ilgilenen graduate advisor dedikleri birisi var, ondan belge almam gerekiyor (geldiğimden beri belge topluyorum lan, meb paran da senin olsun çık git hayatımdan diye bir dilekçe yazıp fakir ama gururlu genç diye imzalayıp yollayacağım o olacak sonunda, ya 6 dolarlık posta pulu alamıyorlar siz alın bize yollayın diyorlar koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti burslu yolladığı öğrenciden altı dolar değerinde posta pulu istiyor, Türklüğümden utandım ya lan, ben size 50 dolarlık alıp yollayayım Türkiyedeki akrabalarınıza mektup yollarken kullanırsınız, töbe tanrım.) Kadının odaya bir girdim, kadın yüz yaşında çıkmasın mı, valla da yüz yaşında. Konuşurken şimdi ölür mölür 911'i mi arıyorduk, neydi o numara ya, neydi ki diye düşünmekten kadını dinleyemedim. Onun için zamanında maillere çok geç cevap yazıyormuş, bilemedim. İstediğim evrağıda 2 güne anca hazırlayabildi zaten. Birde kadına Carol diyom ya çok garibime gidiyor, ananemden yaşlı kadına adıyla hitap ediyorum tanrım sen beni affet, teyze desem olmayacak, bizim iş yerindekiler ingilizce konuşurken her şeyi ingilizce, hayriye hanım mentioned, and ali bey said şeklinde hanımları beyleri türkçe bırakıyorlardı hatta ingiliz adama bile öyle alıştırdılardı, heralde isim sanıyordu ne bilsin adamcağız ben de öyle carol hanım diyecem diyemiyorum daha eski iş yerindekiler kadar sıyırmadım(ne saçma insanlardı, ne kadar saçmaydılar ya)Ama ben sana Carol diyemem ki, bir de sevimlisin ölü sevimliliği çökmüş üstüne, hem ingilizcemi bir tek sen anlıyorsun.
Ha bir de böyle bir durum var, ben onların yüzde yüz anlıyorum, thy thee thine bile kullansalar anlayacam öyle de süper ingilizcem var ama onlar beni anlamıyorlar, bir kere söylüyorum anlamıyorlar, ikinci kez söylüyorum anlıyorlar hacı aynı cümle hiç bir yerini değiştirmedim ilkinde niye anlamadın, gerçi aynı sorunu türkiyede de yaşadığımdan mütevellit dünya insanlarının hepsinde bir sorun olmalı.
Farklı zamanlarda iki farklı kişi de beni fransız sandı, ilki geldi bana yol sormaya kalktı, bende dedim yeniyim burda cevap olarak biraz different olduğunu anlamıştım fransız mısın dedi. Different mı?! Sensiniz değişik, hepiniz değişiksiniz, bir ben normalim şehirde, ikincisi de ilk kurduğum cümleyi anlamayınca fransızca birşeyler söyledi, bende cevap olarak haaa? (kabaca evet olan ha değil, kabaca ne diyorsun bacım demek olan haa) demişim, bu sefer de du yu spik frenç diyo, birincisi fransızca konuşuyor olsam niye haaa? diyeyim, fransızca soruna fransızca cevap veririm, niye ingilizce olarak tekrardan fransızca biliyor musun diye soruyorsun, ikincisi fransıza benzer bir tipim mi var, ne malsınız la.
Birde ömrümde ilk defa kütüphaneye gittim, kütüphane dediysem içinde her tür, roman falan olan değil engineering and science library bu ayrıntıya dikkatinizi çekerim, yerlere oturdum kitapları aradım, dediler bir yıl için sınırsız sayıda kitabı alabilirsin, bunu duyunca gittim 3 tane kitap aldım utanmasam üstünde computer yazan tüm kitapları odama taşıyacaktım, öğrencinin görgüsüzü de böyle oluyor işte.
P.S. Geçen kendi yazdıklarımı bir de ben okuyum ne yazmaşım bakayım dedim, sanki sevmemişim gibi bir anlam çıkmış, öyle sandıysanız öyle değil işte, bunlar çok sevimli ilginçlikler, sevdim ki ben burayı, ağzım açık mutlu mutlu izliyorum insanları :)
Etiketler:
Santa Cruz
25 Eylül 2012 Salı
Falling in love with Santa Cruz - 2 (havada ot kokusu var)
Efendim söylentiye göre amerikaya girişte insanları etkileyen ilk şey şehrin kötü kokusu oluyormuş ve zamanla alışılınıyormuş. Yalaaan, yok öyle kötü koku falan, Ben o kokunun ne olduğunu tahmin edebiliyorum çünkü aynı şeyi ispanyada yaşadım ve başlarda çok rahatsız oldum ama burda öyle bir şey yok, ne LA havaalanında, ne San Francisco havaalanında duymadım o kokuyu. Santa Cruzda durum biraz daha değişik evet şehirde bir koku var ama kötü değil çok güzel kokuyor ya la şehir. Kampüsde orman kokusu, şehirde okyanus ve çiçek kokusu (çok romantik oldu, çok sevdim ki ben burayı o yüzden gene mi kendi hayal dünyamda yaşıyorum yoksa) Bazı lokantaların önünden geçerken sadece yemek kokusu geliyor o kadar da olsun artık. İklimi ise ayrı bir artısı buranın, hava sürekli ankaranın eylülü gibi yani ankaranın güneşli eylül günlerinde ki gibi, sabahları ve akşamları bir hırkayla idare edilecek kadar ılık, öğlenleri gayet sıcak gez tshirtle ve tüm yıl böyle oluyormuş. Gerçi kampüs ormanın içinde olduğundan sabahları biraz soğuk oluyor ve genel olarak merkeze göre bir kaç derece daha soğuk.
Ben meksika pembe dizileri izlerken aklıma hep aynı soru takılırdı, bu nasıl iş birisi kalın montla boğazlı kazakla geziyor(pembe dizi erkeği), birisi bir sutyen bir shortla (pembe dizi dişisi) geziyor, mahsus mu soyuyorlar ki diye sorardım kendi kendime. Ve bu sorunun da cevabını burada aldım hava sürekli bahar olunca (bkz.nisanda mont, eylülde tshirt) ne giysen oluyor, ruh haline, iç ısıtmana göre ya kazakla gez, ya kolsuzla öyle de bir havası var işte. Bir de sis durumu oluşuyor akşam ve sabahları, sanki korku filminden bir sahne her yer, çok güzel burası ya.
Amma geçen akşam dışardaydım, bilinçsizce dolaşırken birden güneş batmaya başladı buna paralel olarak hava da soğumaya, neyse hafif soğuk olur bişeycik olmaz diye rahatça üstümde kısakollu dolaşıyorum. Hem herkesin üstünde hırka var ama şortla dolaşıyorlar (şort dediysek öyle diz üstü değil, bikini kısaca) onlar üşümüyorsa ben neden üşüyeyim. Hacııı güneşin gitmesiyle mevsim kışa dönmesin mi, durakda otobüs de gelmiyor, ben en son bu kadar yıl 2008 aralık ayı, sıhhıye de akşam otobüs bekliyorum, aha işte o yıl üşümüştüm. Durak da bir sürü insan, bekleyip bekleyip itişe kakışa otobüse daldık, lan napıyosunuz siz, dört yıl boyunca sıhhıyede o belediye otobüsüne binerken bile bu kadar itilmemiştim (her nedense sıhıyede otobüs geldiği noktada herkes bana yol verip ardımda sıraya girerdi, korkutucu bir etkim var türk insanı üzerinde galiba ama bunlara sökmedi), bir düşsem ezilip kanalizasyon deliğine sığacak şekilde kompakt hale gelip o deliklerden düşüp, kendimi okyanus sularında bulacam o derece. Şöfer arkada boşluk, arkayı dolduralım, arka sıra ilerle diye bile bağırdı ya bide buna ne diyon. Allahım bu bir kabus olmalı.
Dönem başladı ya her yerde bir ergen, halbuki bir iki gün öncesinde herşey ne güzeldi. Bir otobüs dolusu ergen ve susmuyorlar, hepsi bir ağızdan ince sesleriyle bıcır bıcır bıcır allahım kafam kendini infilak edecek sandım.Bütün okul hayatını ortaokuldan başlamak üzere toplu taşımada geçiren ben, hiç böyle bir sese maruz kalmamıştım. Bizde herkes susar oturur, olur da yaşlı binerse diye camdan dışarı bakılır uyku numarası yapılır, azcık medeniyet öğrenin teenage turtlelar. Ama gene tek suratsız benim ya (yanlış anlaşılmasın mutsuzluktan değil genel yapımdan yani yoksa çok gülüyorum halinize, hergün bir ilginçlik) otobüsde herkesde bir neşe, otobüs şoförü bağırıyor "üç aydır böyle dolmamıştı otobüsüm, sizi çok özledim gençler", sonra şöfer başladı bohemian rapsody söylemeye, bütün otobüs ona katıldı, (öyle de bir durumları var şoför istediği şekilde müzik dinleyebiliyor otobüslerde son ses, geçen birisi jazz dinliyordu misal de şarkı söylemek ne) birisi iphonenundan gayda müziği açtı anthony, anthony sen mi geldin diye bağıracaktım az daha,vataşiva candy. İşte öyle bir ses çümbüşü, sanki milyonlarca sineği ufacık bir kavanoza koymuşsun, kavanoza teker takmışsın A noktasından B noktasına götürüyorsun, öyle bir durum işte. Ama eğlenemedim ben sizin kadar gençler bu yolculukta hem yaşlıyım, hem insan sevmiyorum hatta yaşlılıktan değil ben insan hiç sevmiyorum ki, araba şart, o kadar yolu tekrar otobüs işkencesi çekeyim diye mi geldim laaan ben.
O kadar insanla yolculuk yapınca insanları gözlemlemeden olmuyor, allahım hepsini özenmiş de yaratmış, bir meksikalıları bide beni baştan savmış. Nasıl güzeller, nasıl fitler yok öyle abdde obezlik sorunu, o sorun da bir ben de bir de meksikalılar da var. Sabah akşam bisiklet sürünce böyle oluyor galiba (evet heryere bisikletle gidiyorlar ve otobüslerin önünde bisiklet koymak için bir yer bile var) Ama erkekleri bişeye benzemiyor, hepsi kıvanç tatlıtuğun ilk yıllarındaki hali, sivilceli cılız tipler (hala ergen oldukları için olabilir mi)
Bir başka garip nokta şu, söylentiye göre herkes burada otçuymuş, kafa iyi dolaşıyormuş ki bence çok mümkün. Hatta ben o derece çok kullanıldığı için havada bir marijuana bulutunun oluştuğunu, bu şehirde yaşayan herkesi etkilediğini düşünüyorum (başka türlü açıklayamıyorum bu rahatlıklarını, neşelerini) Ve hatta bende etkilendim galiba, okulun ilk günü quiz olacak geçemezsem o dersi alamayacağım, bilgisayara dair hiç birşey anımsamıyorum ama ben o kadar rahatım ki, aman geçmesem nolur, herşey ne kadar güzel,dünyayı kucaklayalım. Geçen ayak başparmağıma bakıp sanki ilk defa görüyormuşum gibi ne kadar büyük, aynı el başparmağım gibi ama çok farklı diye uzunca bir süre düşünürken buldum kendimi, I'm just like Leo but this is not 70's show. Everything is coool man, whatever duuuude.
P.S. Fotoğraf makinesi aldığım anda resimde ekleyeceğim ki, bunların hepsini gölbaşındaki hayal dünyamdan bildirmediğime inanasınız :)
Ben meksika pembe dizileri izlerken aklıma hep aynı soru takılırdı, bu nasıl iş birisi kalın montla boğazlı kazakla geziyor(pembe dizi erkeği), birisi bir sutyen bir shortla (pembe dizi dişisi) geziyor, mahsus mu soyuyorlar ki diye sorardım kendi kendime. Ve bu sorunun da cevabını burada aldım hava sürekli bahar olunca (bkz.nisanda mont, eylülde tshirt) ne giysen oluyor, ruh haline, iç ısıtmana göre ya kazakla gez, ya kolsuzla öyle de bir havası var işte. Bir de sis durumu oluşuyor akşam ve sabahları, sanki korku filminden bir sahne her yer, çok güzel burası ya.
Amma geçen akşam dışardaydım, bilinçsizce dolaşırken birden güneş batmaya başladı buna paralel olarak hava da soğumaya, neyse hafif soğuk olur bişeycik olmaz diye rahatça üstümde kısakollu dolaşıyorum. Hem herkesin üstünde hırka var ama şortla dolaşıyorlar (şort dediysek öyle diz üstü değil, bikini kısaca) onlar üşümüyorsa ben neden üşüyeyim. Hacııı güneşin gitmesiyle mevsim kışa dönmesin mi, durakda otobüs de gelmiyor, ben en son bu kadar yıl 2008 aralık ayı, sıhhıye de akşam otobüs bekliyorum, aha işte o yıl üşümüştüm. Durak da bir sürü insan, bekleyip bekleyip itişe kakışa otobüse daldık, lan napıyosunuz siz, dört yıl boyunca sıhhıyede o belediye otobüsüne binerken bile bu kadar itilmemiştim (her nedense sıhıyede otobüs geldiği noktada herkes bana yol verip ardımda sıraya girerdi, korkutucu bir etkim var türk insanı üzerinde galiba ama bunlara sökmedi), bir düşsem ezilip kanalizasyon deliğine sığacak şekilde kompakt hale gelip o deliklerden düşüp, kendimi okyanus sularında bulacam o derece. Şöfer arkada boşluk, arkayı dolduralım, arka sıra ilerle diye bile bağırdı ya bide buna ne diyon. Allahım bu bir kabus olmalı.
Dönem başladı ya her yerde bir ergen, halbuki bir iki gün öncesinde herşey ne güzeldi. Bir otobüs dolusu ergen ve susmuyorlar, hepsi bir ağızdan ince sesleriyle bıcır bıcır bıcır allahım kafam kendini infilak edecek sandım.Bütün okul hayatını ortaokuldan başlamak üzere toplu taşımada geçiren ben, hiç böyle bir sese maruz kalmamıştım. Bizde herkes susar oturur, olur da yaşlı binerse diye camdan dışarı bakılır uyku numarası yapılır, azcık medeniyet öğrenin teenage turtlelar. Ama gene tek suratsız benim ya (yanlış anlaşılmasın mutsuzluktan değil genel yapımdan yani yoksa çok gülüyorum halinize, hergün bir ilginçlik) otobüsde herkesde bir neşe, otobüs şoförü bağırıyor "üç aydır böyle dolmamıştı otobüsüm, sizi çok özledim gençler", sonra şöfer başladı bohemian rapsody söylemeye, bütün otobüs ona katıldı, (öyle de bir durumları var şoför istediği şekilde müzik dinleyebiliyor otobüslerde son ses, geçen birisi jazz dinliyordu misal de şarkı söylemek ne) birisi iphonenundan gayda müziği açtı anthony, anthony sen mi geldin diye bağıracaktım az daha,vataşiva candy. İşte öyle bir ses çümbüşü, sanki milyonlarca sineği ufacık bir kavanoza koymuşsun, kavanoza teker takmışsın A noktasından B noktasına götürüyorsun, öyle bir durum işte. Ama eğlenemedim ben sizin kadar gençler bu yolculukta hem yaşlıyım, hem insan sevmiyorum hatta yaşlılıktan değil ben insan hiç sevmiyorum ki, araba şart, o kadar yolu tekrar otobüs işkencesi çekeyim diye mi geldim laaan ben.
O kadar insanla yolculuk yapınca insanları gözlemlemeden olmuyor, allahım hepsini özenmiş de yaratmış, bir meksikalıları bide beni baştan savmış. Nasıl güzeller, nasıl fitler yok öyle abdde obezlik sorunu, o sorun da bir ben de bir de meksikalılar da var. Sabah akşam bisiklet sürünce böyle oluyor galiba (evet heryere bisikletle gidiyorlar ve otobüslerin önünde bisiklet koymak için bir yer bile var) Ama erkekleri bişeye benzemiyor, hepsi kıvanç tatlıtuğun ilk yıllarındaki hali, sivilceli cılız tipler (hala ergen oldukları için olabilir mi)
Bir başka garip nokta şu, söylentiye göre herkes burada otçuymuş, kafa iyi dolaşıyormuş ki bence çok mümkün. Hatta ben o derece çok kullanıldığı için havada bir marijuana bulutunun oluştuğunu, bu şehirde yaşayan herkesi etkilediğini düşünüyorum (başka türlü açıklayamıyorum bu rahatlıklarını, neşelerini) Ve hatta bende etkilendim galiba, okulun ilk günü quiz olacak geçemezsem o dersi alamayacağım, bilgisayara dair hiç birşey anımsamıyorum ama ben o kadar rahatım ki, aman geçmesem nolur, herşey ne kadar güzel,dünyayı kucaklayalım. Geçen ayak başparmağıma bakıp sanki ilk defa görüyormuşum gibi ne kadar büyük, aynı el başparmağım gibi ama çok farklı diye uzunca bir süre düşünürken buldum kendimi, I'm just like Leo but this is not 70's show. Everything is coool man, whatever duuuude.
P.S. Fotoğraf makinesi aldığım anda resimde ekleyeceğim ki, bunların hepsini gölbaşındaki hayal dünyamdan bildirmediğime inanasınız :)
Etiketler:
Santa Cruz
22 Eylül 2012 Cumartesi
Falling in love with Santa Cruz -1
Eveet santa cruzdan ilk izlenimlerimi bildiriyorum. Kaldığım yurt engineering binasına ki kendisi okulum olur, kütüphanesine iki adım mesafede, tam önünde de bir durak, kapısının karşısında da laundry room var. Bu yüzden jeopolitik önemi yüksek bir yerde yaşıyorum diyebilirim. Ve doğal olarak bütün kampüs gibi apartmanda redwood dedikleri ağaçtan oluşan ormanın içinde. Ve bu redwood (türkçesi ne bilmiyorum) dedikleri ağaçlar dünyanın en büyük ağaç türlerindenmiş, hatta bazılarının içinden yol geçiyormuş ve boyları da inanılmaz uzun o sebeple odam güneş almıyor ve ben bu şartlar altında evrim geçirip hallowen'a kalmadan ya kurtadama ya da vampire dönüşeceğimi sanıyorum. Ha birde burada dağ aslarının olduğu bir bölge varmış ki bu bölge de bizim evin az yukarısındaymış vakti gelince gidip ziyaret edeceğim kendilerini. Tabiki ormanın içinde yaşayınca hayvanlarla karşılaşmak kaçınılmaz. Geçen sabah çıktım yürüyüş yapayım diye (evet sabahları yürüyüş yapıyorum, hareket etmek için azıcık yeşile ihtiyacım varmış meğerse, yok la ondan değil ilk günlerin gazı bir ay sonra kılımı kıpırdatmam yer gök yeşil olmuş bana ne) birden karşıma bir geyik çıktı, kocamanda boynuzları var. Ben sandım vahşi hayvan ben yaklaştıkça korkar kaçar ama yok olduğu yerden gözümün içine bakıyor kıpırdamıyor bile, en sonunda ben korktum yolumu değiştirdim. Sonra efenim bir sürü de sincap var ama kuyruklu fare gibi gri sevimsiz şeyler bunlar. Bir de galiba engineering binasının orda yaşayan devasa bir karga var ki boyutunu anlamak için besili bir kediye kanat tak ortaya çıkan yaratık bu karganın kendisi oluyor. Ne zaman gitsem orada yaratık, dağ aslanından korkmam bu kargadan korktuğum kadar. Sonra ağaçkakanlar var, humming birds var, kara dullar var daddy long legs var (örümceğin adı oymuş), pelikanlar var, deniz aslanları var, var da var. Şimdi ben böyle anlatınca gözünüz de bir ıssız dağbaşı canlanmış olabilir ki öyle ise çok yanılıyorsunuz sadece üniversitenin kampüsü ve arkasında kalan bölge bu şekilde. Şehir düz bir araziye kurulmuş, bir amerikan sahil şehri. Ama bir amerikan şehrinden bekleyeceğiniz şeyler misal avm yok,gerçi bir tane varmış öyle diyorlar, onun yerine çok garip şeyler satan, içinde rastalı saçlı, batik kıyafetli satıcıların olduğu küçük dükkanlar var. Bir çok makro benzeri mağazaları mevcut ama. Hatta bir tanesini keşfetmem çok ilginç oldu. Ben etrafta nereye gideceğimi bilmeden dolaşıyorum, acil ihtiyaçlar var alınması gereken ama market yok ortada bir yer var kocaman ama üstünde pharmacy yazıyor, lan ne devasa eczane yapmışlar diye düşünürken ben ordan birisi bağırarak benim olduğum bölgeye doğru gelmeye başladı. 20li yaşlarında kızıl bir erkek "My mother, that fucking bitch tortures me, my parents hates me, I am so unhappy, I wanna die" diye hem bağırıyor, hem yürüyor. Anaam mahallenin delisine çattık diye bir korkuyla kendimi pharmacy yazan yere atıverdim artık bir asprin alır çıkarım. Öyle bir yürüyorum ki sanki gerçekten asprin almam gerekiyor ve sokakta bağıran biri yokmuş gibi coolum. Bir girdim bildiğin market çıkmasın mı halbuki eczacı olup diplomalı bakkal mı olacam, amerikada marketlerde satış elemanı onlar geyiğini yapan bir insanım, bunu daha önceden düşünmem lazımdı. Haa adam bağırıyorsa bağırsın sen niye korktun diye içinizden geçirdiyseniz hemen onu da açıklayayım. Hacı sokakta adam yok, bir ben,bir kaç homeless (gerçi mahallenin hippileri de olabilir onlar arada ki farkı daha çözemedim) o kadar. Bir de bu amerikada insanlar yolda selam veriyorlarmış geyiğini burdakiler başka bir boyuta taşımışlar. Adamlar yolda seninle muhabbet ediyor.Hi how are you today? Sanki yesterdayım nasıldı biliyon da todayimi soruyon. Ne güzel bir gün değil mi, sabah biraz soğuktu ama şimdi çok iyi. Günün nasıl geçiyor. Kolyen çok güzelmiş, ne o anlamı var mı. (cevşen işte, nasıl çevireyim sana onu- yok onu demiyorum diğeri- haa o mu o hitit güneşi, hititler anadoluda yaşamış eski bir uygarlıktır, bu da o uygarlığa ait bir sembol, bir dönemde ankaranın, ki ankara türkiyenin başkenti olur istanbul değil, sembolü olmuştur, sıhıyede bulunan..... diye ben anlatırken kadın kaçmış, yok tabiki bir thank you deyip her zaman yaptığım gibi bilmiyorum kelimesiyle olayı geçiştirdim.)Bunlar böyle bana laf attıkça ben dönüp arkama bakıp, bana mı diyo ki lan, yok ya kesin arkamda biri var tanıdığı onla konuşuyor şeklinde mal mal sağımda solumda insan ararken buluyorum kendimi. Şimdi şehrin normal insanları bunu yaparken, böyle bir tipin gelip senle konuşma ihtimali ne kadar yüksek siz düşünün. Marketlerindeki kasiyerler de ayrı bir ilginç, iki şey aldım çıkacam sen niye kırk yıllık müşterinmişim gibi yüzünde kocaman bir gülümse benle muhabbete giriyorsun, bu ne samimiyet, bu ne mutluluk biraz seviyeyi koruyun ya. Elimde bir sürü şey sepet almayı akıl edememişim her zamanki gibi, geziyorum arkadan bir ses, yardıma ihtiyacınız var mı, verin ben onları bir arabaya koyayım (ağızlar kulaklarda gene yok böyle bir gülümseme) Olur dedim taa marketin öbür ucundan arabayı kaptı geldi (bunun türkiyede olma olasılığı?) başka bir şeye ihtiyacınız varmı, la bi git başımdan çevreden soyutlanıp, etraftaki insanları düşünce gücüyle görünmez hale getirip kendi özel boyutumda ağız tadıyla kendi kendime dolaşacam, ben öyle alışveriş yaparken ekmek neyi almıyorum ki, elimde sepetim ormanda yaban mersini, çiçek topluyorum, tavşanlara selam veriyorum, kütüklerin üstünden hoplaya zıplaya geçiyorum, kendi dünyamda kendi gerçekliğim de takılıyorum (anneem ne pis bir iç dünyan varmış) bu kadar da insan rahatsız edilmez ki, gerçi yurt arkadaşım he liked you şeklinde bir imada bulundu ama, o kadar da zevksizler işte. Yaa ne güzel işte dediğinizi duyar gibiyim ama bunlar hep böyle olunca eyalette ki en suratsız insan ben oldum ya lan, hem asosyalliğim, hem hayal dünyam tehlikede. To be continued...
Etiketler:
Santa Cruz
21 Eylül 2012 Cuma
The Great Pretender
Ben bir aralar çok dinliyordum bunu, hatta blogger adımı da bu şarkıdan aldım, artık mutluymuşum gibi davranmıyorum gerçekten mutluyum ama ben bu şarkıyı hala çok seviyorum.
Etiketler:
Platters,
SoundFriday,
The Great Pretender
18 Eylül 2012 Salı
Çok uzak yoldan geldim
Ankara-İstanbul: Saat 9'da kalkacak uçağa yetişmek için sabahın sabahın altı buçuğunda kalktım. Havaalanında allahtan sıra yoktu hiç ayakta dikilecek halim yoktu, check-in'i yapıp valizleri verip beklemeye başladım. Sonra ordan bir anons yapılmasın mı istanbul uçağı kalkışa hazır diye, nasıl olur ya saat 9'da kalkacak o uçak, saat sekiz buçukta nasıl hazır olur aha dedim daha güvenlikten geçmedim uçağı kaçıracam o panikle bizimkilerle doğru düzgün vedalaşamadan (iyiki de öyle olmuş koyuverirdim kendimi) güvenlik kontrolüne girdim, etrafı da paniğe vermiş olacam ki herkes sizde mi istanbula gidiyorsunuz aa kaçtımı napacağız diye sormaya başladılar bir panikle herkes, hatta bazıları siz geçin bizim önümüze diye sırasını verdiler nasıl görünüyorsam artık dışardan, galiba farkında olmadan uçağım kaçıyor diye bağırmış olabilirim yoksa hepsi birden aha uçak kaçtı dediğimi nereden duymuş olabilirler ki. Neyse uçağın kaçtığı falanda yokmuş erken yolcu almaya başlamışlar, o boarding içinmiş anons ama uçak kalkışa hazır deyip, kapıya gelin diye ısrarla anons yapmak ne demek. Bir gittim saat 8:40'da uçağa herkes oturmuş, pilot bağırıyor son 3 yolcuyu getirin diye erken gidecek herhalde acelesi var. Neyse işte hiç rötar yapmadan hatta vaktinden erken kalktı uçak. Benim yerim tam acil çıkışın oradaydı, o yüzden önümde koltuk falan yoktu çok rahattı, ama kalkışlarda ve inişlerde hostesle yüz yüze, diz dize oturmak zorunda kaldım biraz. Neyse oturdum yerleştim koltuğa ne zaman ki uçak hareket etmeye başladı bende başladım ağlamaya, kendime hakim olamıyorum öyle böyle değil,herhalde günlerdir sıkmaktan kendimi, acısı o noktada çıktı, hostese baka baka ağladım. Hostes de acıdı herhalde peçeteler getiriyor, öyle sevecen konuşuyor utanmasam bir dondurma bir battaniye, bir de romantik komedi isteyecektim utandım.Ha birde yanımda bir turist vardı, yanından geçerken çocuğun bir tanıdığı, lucky you, pretty girl next to you dedi mutlu oldum kimse bana daha önce pretty girl dememişti :)
İstanbul-Los Angeles: İstanbula varınca ordan dış hatlara gitmek, pasaport kontrolüne girmek falan çok kolay oldu, zaten 2 saatlik bir ara vardı o saate rahat rahat yetiştim. Uçağa bineceğim nokta da bileti falan hazırladım ama bildiğin tekrardan pasaport kontrolü yapmasınlar mı. Valizinde ne var, sen mi hazırladın, biri sana bir şey verdi mi, tüm eşyalar sana mı ait diye böyle saçma soruları sıraladı. Bende hepsi evet, heee, şeklinde mimikler ve ünlemlerle cevap verdim, sonuçta altı üstü bir thy görevlisinin sana ne kıvamında.(Polis miydi yoksa lan onlar) Uyuz olmuş olacak bana mesela ne var içinde diye sordu, ne mi var?!!! kıyafet var dedim. DS formunu ver dedi bu seferde oo sende çok oldun o formu çantadan çıkaracam da sana verecem de diyemeden çıkardım verdim, tamam geç dedi bu sefer de başka bir görevli baktı pasaporta falan kalacağım adresi istedi. Sonra ordan sonra da başka bir görevli biletimi kontrol etti sordum sende istiyon mu pasaportu formu tüm uyuzluğumla niyeyse üstüme bir uyuzluk çöktü o gün benim, yok dedi güldü, iyi dedim artık uçakta hosteslere de gösteririm pasaportu kaldırmayım bari diyerekten uçağa gittim, Amerika da bile bu kadar kontrole maruz kalmayacağımın bilincinde olmadan.
Uçak gene acil çıkışta önümde kimse yok bol bir genişlik öyle tıklım tıkış gitmeyeceğim diye sevine sevine oturdum yerime.Cam kenarındayım ama cam yok, baya önde, yanımda değil ki napıyım ben öyle cam kenarını diye bütün moral gitmişken bi baktım ekran yok ki burada napacağım ben, o ekran ki camdan daha önemli, o ekran ki 14 saatlik yolculuğun yaşam pınarı, o ekran ki diye sağımı solumu kurcalarken yandakilerde panik oldular niye bizim ekranımız yok diye (ben ömrümde insanlar üzerinde o gün ki gibi bir etki yaratamadım, ben panik oluyorum herkes panik oluyor anlamadım ki) neyse buldum ekranı koltuğun yanına mekanizma yapmışlar ordan çekip çıkarmak gerekiyormuş. Ben rahatladım yanımdakiler de rahatladı hemde ne rahatlama yiyişmeye başladılar. Sevgililer mi, evliler mi yoksa tesadüfen yanyana düşüp ilk görüşte aşka mı vuruldular çözemedim ama adam rahat durmuyor allahtan kızda utanma duygusu kendini yok etmemiş, engel oldu adama da o durumdan da kurtuldum. Sonra zaten herkes camını kapattı etraf çok karanlık yanımda cam olsa da açamayacaktım o yüzden cam olmaması da sorun yaratmadı. Gittim sırt çantasını aldım ayağımın altına yerleştirdim kendi comfort sınıfımı oluşturdum yayıla yayıla oturdum,acıktıkça kalktım hosteslerin yanına kimseye bana yol ver dememe gerek kalmadan gittim, oturdum filmimi izledim. Önce wimpy kidi izledim, sonra avangersı izledim ki film gayet hoşuma gitti tek eksiği dublajlı olduğundan chris hemsworthümün o aşık olduğum sesini duyamadım, sonra da flipped diye bir film izledim ki tavsiye ediyorum bulun izleyin bir yerden çok güzeldi. Geri kalan zamanında hangi filmi izlesem diye filmlerin ilk beş dksını izlemekle geçirdim ki hiç uyamadığımdan bu geri kalan zaman yedi saatlik bir zaman dilimini kapsıyor. Sonra abd uçuşlarında 2 tane form dağıtıyorlarmış uçakta, aptal hostes ben tuvaletteyken mi sandviç peşindeyken mi artık ne zaman dağıttı bilmiyorum bana vermemiş, inerken hani benim formum diye bir de ona şarlayaraktan burda da sinirimi bozacak bir insan buldum ya önümdeki maceralara bakıyorum diyerek uçağı terkettim. İndik LA havaalanına geldik pasaport kontrolüne bir geldim yok böyle bir sıra bir sürü gişe hepsinde de upuzun kuyruklar. Benim sonraki uçuşa 2 saat var kesin kaçıracağım diye düşünerekten girdim bir sıraya sonra uçuşta bana dağıtmadıkları formu bulup doldurdum doldururkende hiç birşey anlamadığımdan orda ki görevliye sordum sürekli allahım kadın bir kere suratını asmadı hepsine güzel güzel cevap verdi, hizmet anlayışı budur arkadaş, hostes abla örnek al (gerçi abla dedimde benden küçük olabilirsin kusura bakma) abd'ye girdik ama ben sanki hala türkiyedeyim, etrafımdaki herkes türkçe konuşuyor, anonslar türkçe yapılıyor. Türkler bana ingilizce birşeyler soruyor bende sizdenim niye dışladınız iki dk da diye trip atıyorum derken pasaport sırası bana geldi. Bir dökümana baktı galiba diğer parmakları unuttu dört parmak izimi aldı çünkü diğer herkesin on parmağınında izini aldı, hiç birşey sormadan yolladı. Gittim valizimi aldım çünkü gümrük kontrolü abdye ilk giriş noktasından yapılıyormuş polislerin yanına gittim ne xray'e soktular ne bişey yaptılar sadece yiyecek var mı dediler yok deyince iyi geç deyip yolladılar. Buradan çıkan sonuç bir ülkeden çıkmak bir ülkeye girmekten daha zor oluyormuş. Ama benim uçağın kalkmasına bir saatten az kalmış ben daha o kalkacağı terminali bulacam elimde valizlerle oraya gidecem checkin yaptıracam oo diyerekten koşarak gitsem gidemiyorum sırt çantasıyla koşulmuyormuş. Montla sıç karikatürünü sırt çantasıyla koş olarak değiştirilmesini talep ediyorum gerçi sırt çantasıyla sıç da olabilir. Neyse işte sorayım dedim orda bir görevliye nereye gidecem diye o da acelenmi var deyip beni otobüse yönlendirdi. O valizleri otobüse çıkarıp indirmek dertlerin en büyüğü, kaldırdığı en ağır şey laptop olan ben için, hala kollarımda ağrılar mevcut. Meğersem gayette yakınmış o terminal yürüyerek gitsem daha az yorulurdum. Neyse geldim checkin yaptırmaya geç kaldığımdan sıra mıra kimse kalmamış hemen gittim dedim böyle böyle haa yetişir yapalım ama siz koşun dediler valizlerimi aldılar biletlerimi verdiler uçağa binmek için xrayden geçtim koşaraktan geldim uçağın kapısına. Ölüyorum sandım ya lan, nefes alamıyorum, kollarımı hissetmiyorum, bütün vucut susuzluktan sinyal veriyor o halde bindim uçağa,
LA-SF: uçakta su istedim kadın içine buz doldurmuş öyle verdi itiraz edecek gücüm kalmadığından birşey demedim, içsem hasta olacam biliyorum içemedim elimde suyla kalakaldım öyle. Allahtan hemen boşları almaya geldiler de geri verdim sularını yoksa uçuş boyunca elinde su tutup, susuzluktan ölseydim intahar ettiğimi sanacaktı tüm dünya. San Franciscoya inince ne göreyim valizler yok ortada ağladım ağlayacam o valizlerki ben onların hatırına ne badireler atlattım, içindekiler bir önemi yok sırf o LA'de çektiğim ızdırabın uğruna o valizler gelmeli, koybolmuş olamazlar, hayat bana bunu yapamaz, hayat beni neden yoruyorsun, madem çok günah beni neden üzüyorsun, üzmesene, üzme yazık bana çok uzun yoldan geldim, diyerekten gözlerim yaşlı gittim dedim böyle böyle dediler bana böyle böyle geç vermişsin valizini sonraki uçakla gelecek oh be dedim bekledim sonraki uçak geldi onda da yok hayat bana haksızlık yapılıyor, ben bunları haketmek için hiçbirşey yapmadım, otobüsü kaçırdığında arkasından bile koşmaya tenezzül etmeyip 1 saat bekleyen ben bu uçak kaçmasın diye elimde 2 valiz sırtımda sırt çantası koştum hayır nayır nolamaz ama tüm bunlar haksızlık, adaletin bu mu dünya derken gittim dedim şöyle şöyle onlar dedi şöyle şöyle sonraki uçak bacım git bekle, gittim bekledim ve anladım bir insan nasıl arabesk dinlemeye başlar. Neyse geldi allahtan bana haksızlık yapılmıyormuş. THE END
İstanbul-Los Angeles: İstanbula varınca ordan dış hatlara gitmek, pasaport kontrolüne girmek falan çok kolay oldu, zaten 2 saatlik bir ara vardı o saate rahat rahat yetiştim. Uçağa bineceğim nokta da bileti falan hazırladım ama bildiğin tekrardan pasaport kontrolü yapmasınlar mı. Valizinde ne var, sen mi hazırladın, biri sana bir şey verdi mi, tüm eşyalar sana mı ait diye böyle saçma soruları sıraladı. Bende hepsi evet, heee, şeklinde mimikler ve ünlemlerle cevap verdim, sonuçta altı üstü bir thy görevlisinin sana ne kıvamında.(Polis miydi yoksa lan onlar) Uyuz olmuş olacak bana mesela ne var içinde diye sordu, ne mi var?!!! kıyafet var dedim. DS formunu ver dedi bu seferde oo sende çok oldun o formu çantadan çıkaracam da sana verecem de diyemeden çıkardım verdim, tamam geç dedi bu sefer de başka bir görevli baktı pasaporta falan kalacağım adresi istedi. Sonra ordan sonra da başka bir görevli biletimi kontrol etti sordum sende istiyon mu pasaportu formu tüm uyuzluğumla niyeyse üstüme bir uyuzluk çöktü o gün benim, yok dedi güldü, iyi dedim artık uçakta hosteslere de gösteririm pasaportu kaldırmayım bari diyerekten uçağa gittim, Amerika da bile bu kadar kontrole maruz kalmayacağımın bilincinde olmadan.
Uçak gene acil çıkışta önümde kimse yok bol bir genişlik öyle tıklım tıkış gitmeyeceğim diye sevine sevine oturdum yerime.Cam kenarındayım ama cam yok, baya önde, yanımda değil ki napıyım ben öyle cam kenarını diye bütün moral gitmişken bi baktım ekran yok ki burada napacağım ben, o ekran ki camdan daha önemli, o ekran ki 14 saatlik yolculuğun yaşam pınarı, o ekran ki diye sağımı solumu kurcalarken yandakilerde panik oldular niye bizim ekranımız yok diye (ben ömrümde insanlar üzerinde o gün ki gibi bir etki yaratamadım, ben panik oluyorum herkes panik oluyor anlamadım ki) neyse buldum ekranı koltuğun yanına mekanizma yapmışlar ordan çekip çıkarmak gerekiyormuş. Ben rahatladım yanımdakiler de rahatladı hemde ne rahatlama yiyişmeye başladılar. Sevgililer mi, evliler mi yoksa tesadüfen yanyana düşüp ilk görüşte aşka mı vuruldular çözemedim ama adam rahat durmuyor allahtan kızda utanma duygusu kendini yok etmemiş, engel oldu adama da o durumdan da kurtuldum. Sonra zaten herkes camını kapattı etraf çok karanlık yanımda cam olsa da açamayacaktım o yüzden cam olmaması da sorun yaratmadı. Gittim sırt çantasını aldım ayağımın altına yerleştirdim kendi comfort sınıfımı oluşturdum yayıla yayıla oturdum,acıktıkça kalktım hosteslerin yanına kimseye bana yol ver dememe gerek kalmadan gittim, oturdum filmimi izledim. Önce wimpy kidi izledim, sonra avangersı izledim ki film gayet hoşuma gitti tek eksiği dublajlı olduğundan chris hemsworthümün o aşık olduğum sesini duyamadım, sonra da flipped diye bir film izledim ki tavsiye ediyorum bulun izleyin bir yerden çok güzeldi. Geri kalan zamanında hangi filmi izlesem diye filmlerin ilk beş dksını izlemekle geçirdim ki hiç uyamadığımdan bu geri kalan zaman yedi saatlik bir zaman dilimini kapsıyor. Sonra abd uçuşlarında 2 tane form dağıtıyorlarmış uçakta, aptal hostes ben tuvaletteyken mi sandviç peşindeyken mi artık ne zaman dağıttı bilmiyorum bana vermemiş, inerken hani benim formum diye bir de ona şarlayaraktan burda da sinirimi bozacak bir insan buldum ya önümdeki maceralara bakıyorum diyerek uçağı terkettim. İndik LA havaalanına geldik pasaport kontrolüne bir geldim yok böyle bir sıra bir sürü gişe hepsinde de upuzun kuyruklar. Benim sonraki uçuşa 2 saat var kesin kaçıracağım diye düşünerekten girdim bir sıraya sonra uçuşta bana dağıtmadıkları formu bulup doldurdum doldururkende hiç birşey anlamadığımdan orda ki görevliye sordum sürekli allahım kadın bir kere suratını asmadı hepsine güzel güzel cevap verdi, hizmet anlayışı budur arkadaş, hostes abla örnek al (gerçi abla dedimde benden küçük olabilirsin kusura bakma) abd'ye girdik ama ben sanki hala türkiyedeyim, etrafımdaki herkes türkçe konuşuyor, anonslar türkçe yapılıyor. Türkler bana ingilizce birşeyler soruyor bende sizdenim niye dışladınız iki dk da diye trip atıyorum derken pasaport sırası bana geldi. Bir dökümana baktı galiba diğer parmakları unuttu dört parmak izimi aldı çünkü diğer herkesin on parmağınında izini aldı, hiç birşey sormadan yolladı. Gittim valizimi aldım çünkü gümrük kontrolü abdye ilk giriş noktasından yapılıyormuş polislerin yanına gittim ne xray'e soktular ne bişey yaptılar sadece yiyecek var mı dediler yok deyince iyi geç deyip yolladılar. Buradan çıkan sonuç bir ülkeden çıkmak bir ülkeye girmekten daha zor oluyormuş. Ama benim uçağın kalkmasına bir saatten az kalmış ben daha o kalkacağı terminali bulacam elimde valizlerle oraya gidecem checkin yaptıracam oo diyerekten koşarak gitsem gidemiyorum sırt çantasıyla koşulmuyormuş. Montla sıç karikatürünü sırt çantasıyla koş olarak değiştirilmesini talep ediyorum gerçi sırt çantasıyla sıç da olabilir. Neyse işte sorayım dedim orda bir görevliye nereye gidecem diye o da acelenmi var deyip beni otobüse yönlendirdi. O valizleri otobüse çıkarıp indirmek dertlerin en büyüğü, kaldırdığı en ağır şey laptop olan ben için, hala kollarımda ağrılar mevcut. Meğersem gayette yakınmış o terminal yürüyerek gitsem daha az yorulurdum. Neyse geldim checkin yaptırmaya geç kaldığımdan sıra mıra kimse kalmamış hemen gittim dedim böyle böyle haa yetişir yapalım ama siz koşun dediler valizlerimi aldılar biletlerimi verdiler uçağa binmek için xrayden geçtim koşaraktan geldim uçağın kapısına. Ölüyorum sandım ya lan, nefes alamıyorum, kollarımı hissetmiyorum, bütün vucut susuzluktan sinyal veriyor o halde bindim uçağa,
LA-SF: uçakta su istedim kadın içine buz doldurmuş öyle verdi itiraz edecek gücüm kalmadığından birşey demedim, içsem hasta olacam biliyorum içemedim elimde suyla kalakaldım öyle. Allahtan hemen boşları almaya geldiler de geri verdim sularını yoksa uçuş boyunca elinde su tutup, susuzluktan ölseydim intahar ettiğimi sanacaktı tüm dünya. San Franciscoya inince ne göreyim valizler yok ortada ağladım ağlayacam o valizlerki ben onların hatırına ne badireler atlattım, içindekiler bir önemi yok sırf o LA'de çektiğim ızdırabın uğruna o valizler gelmeli, koybolmuş olamazlar, hayat bana bunu yapamaz, hayat beni neden yoruyorsun, madem çok günah beni neden üzüyorsun, üzmesene, üzme yazık bana çok uzun yoldan geldim, diyerekten gözlerim yaşlı gittim dedim böyle böyle dediler bana böyle böyle geç vermişsin valizini sonraki uçakla gelecek oh be dedim bekledim sonraki uçak geldi onda da yok hayat bana haksızlık yapılıyor, ben bunları haketmek için hiçbirşey yapmadım, otobüsü kaçırdığında arkasından bile koşmaya tenezzül etmeyip 1 saat bekleyen ben bu uçak kaçmasın diye elimde 2 valiz sırtımda sırt çantası koştum hayır nayır nolamaz ama tüm bunlar haksızlık, adaletin bu mu dünya derken gittim dedim şöyle şöyle onlar dedi şöyle şöyle sonraki uçak bacım git bekle, gittim bekledim ve anladım bir insan nasıl arabesk dinlemeye başlar. Neyse geldi allahtan bana haksızlık yapılmıyormuş. THE END
Etiketler:
Bir yol hikayesi
16 Eylül 2012 Pazar
Valiz sorunsalı
Zurnanın zırt dediği, yumurtanın kapıya dayandığı o büyülü andayız. Tabi valiz son ana kalınca öyle büyülü anlar yaşanabiliyor. Aslında son ana kalmadı da her valiz 23 kiloyu geçmezse 2 valiz götürebilirmişiz toplamda eder 46 kilo o sebeple yok bu 27 oldu yok bu 17 oldu ondan al buna koy şeklinde uzunca uğraşınca son anlara kadar valiz kavgası verilebiliyor. Annemin çıldırıp yorgan, yastık falan koymasıyla o valiz hazırlama işinin içinden çıkmak uzun zaman aldı.(İyiki de koymuş lan kalakalırmışım yastıksız yorgansız nereden ne alınacak falan bilemedim ya ilk gün) Annem diyor koyalım rezil olursun, yok ben diyorum koyma orda yok mu sanki aha bak burada var derken dandik bir yorganın 200 dolar olduğunu görünce bende anne koy yastıkta koy, battaniyede koy hatta tüm bu süreçte oraya yorgan mı koyulurmuş kızım saçmalamayın diyen babam bile o fiyatları görünce kaşık çatal da mı koysak ki sorusuyla beni benden aldı. Annemin mantık basit orada rezil olana, pahalı alıp parayı oraya verene kadar fazla valize fazla ücret öde, hem en azında paran türkiyede kalır, thy kalkınır. Doğru diyon anne dedim koyduk battaniyesiydi yedek çarşafıydı falan bu seferde kıyafetlere yer kalmadı baktım içinden çıkılacak gibi değil anne dedim al dedim canın ne istiyorsa koy ben karışmıyorum bu aptal 23+23 kuralıyla uğraşmaktansa, alacam elime pasaporttu sallana sallana gidecem o olacak.Sonra annem uğraştı durdu baktı biri çok ağır biri hafif oluyor getirdi bir büyük valiz,2 büyük valizi tam 23, 23 doldurdu.
Şimdi bu 23+23 kuralı ne. Thy'nin deniz aşırı uçuşlarında her yolcunun 2 parça taşıma izni varmış ama her parça 23 kiloyu geçmemeliymiş yok geçti fazla öderim diyorsan parça başından ücretlendirildiyse biletin parasını bile versen almıyorlarmış o kiloyu aşanları. Bize thy tutturdu 1 valiz hakkınız var diye, allahtan ablam biliyor da çözdük olayı.Bana bir valiz hakkı var demeleri ortak uçuş olduğundan diğer havayolu 1 valiz kabul ediyormuş. Ama olay öyle değilmiş thy ile uçtuğun yere kadar 2 valizi thy ücretsiz taşımak zorunda ama valizini son noktaya bağlatmayıp, havayolu şirketi değiştirdiğin noktada alıp diğer havayoluna tekrar checkin yaptırman gerekiyor ve bu havayolu şirketine fazla bagaj ödemesi yapman gerekiyor ki o fazla bagaj ücreti thy'de ödense 180 dolar civarı bişey olacakken yabancı havayolu şirketleri 50 dolar civarı bir para alıyorlar. Haa dersenizki ben ne taşıycam valizleri ordan oraya diye, eğer abd ile gidiyorsan zaten her türlü ülkeye ilk giriş yaptığınız yerde gümrük kontrolü yapıldığından almak gerekiyor yani her türlü taşıyacan o valizleri. Gerçi ben valizler için LAde de bişey ödemedim istemediler para anlamadım.
Şimdi bu 23+23 kuralı ne. Thy'nin deniz aşırı uçuşlarında her yolcunun 2 parça taşıma izni varmış ama her parça 23 kiloyu geçmemeliymiş yok geçti fazla öderim diyorsan parça başından ücretlendirildiyse biletin parasını bile versen almıyorlarmış o kiloyu aşanları. Bize thy tutturdu 1 valiz hakkınız var diye, allahtan ablam biliyor da çözdük olayı.Bana bir valiz hakkı var demeleri ortak uçuş olduğundan diğer havayolu 1 valiz kabul ediyormuş. Ama olay öyle değilmiş thy ile uçtuğun yere kadar 2 valizi thy ücretsiz taşımak zorunda ama valizini son noktaya bağlatmayıp, havayolu şirketi değiştirdiğin noktada alıp diğer havayoluna tekrar checkin yaptırman gerekiyor ve bu havayolu şirketine fazla bagaj ödemesi yapman gerekiyor ki o fazla bagaj ücreti thy'de ödense 180 dolar civarı bişey olacakken yabancı havayolu şirketleri 50 dolar civarı bir para alıyorlar. Haa dersenizki ben ne taşıycam valizleri ordan oraya diye, eğer abd ile gidiyorsan zaten her türlü ülkeye ilk giriş yaptığınız yerde gümrük kontrolü yapıldığından almak gerekiyor yani her türlü taşıyacan o valizleri. Gerçi ben valizler için LAde de bişey ödemedim istemediler para anlamadım.
12 Eylül 2012 Çarşamba
I will always have Ankara
Hayatımda çok büyük değişikliğe sebep olacak, ve belki de hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı böyle bir yolculuğa çıkacağımı bilmeme rağmen uzun zamandan beri hiç bir şey hissetmiyordum. Ne bir heyecan, ne bir korku, ne bir mutluluk, birazcık rahatlık o kadar. Galiba işten kurtulmanın verdiği huzur diğer duygularımı bastırıyor bu da nötr bir ruh hali oluşmasına neden oluyordu. Ama ne zaman ki o valiz ortaya çıktı bende bir şeyler dank etmeye başladı. Aslında öncesinde de bir şeyler yavaş yavaş kıpırdanmaya başlamıştı içimde ama bunlar saniyelik gelip giden üstünde durmadığım anlık duygulardı. İlk darbe cenga'yla vedalaşmamla başladı. Onlar şu tarihte şunu yapalım, bunu şöyle yapalım diyerek planlar yaparken ben onların hiç bir planına çok uzun bir zaman boyunca dahil olamayacaktım, belki de uzundan da uzun bir zaman boyunca. Sonra bilgisayarı temizlemek için oturduğumda bir sürü resim çıktı karşıma. Ailemle, annemle, babamla, ablamla, kardeşimle, rüzgarımla, ama nilimle (sadece bir kaç tane ve o yürüyüp konuşana kadar da başkası olmayacak), arkadaşlarımla, gerçi resimlerin yüzde doksanında ben yoktum ama o resimlerin yüzde doksanını da ben çekmiştim. Bunlara bakarken ne olduğunu anlamadan iki yılın ilk gözyaşı dökülüverdi ama üstünde durmadım gene, sonuçta resim dediğin duyguları etkileyen bir nesneydi. Sonra o valiz, yok mu her şeyi altüst etti. O anda annemin boynuna sarılıp hüngür sümük ağlamak istedim ama yapamadım, yapamazdım gittim bizim evin en ıssız noktası olan tuvalete, ağladığım anlaşılmayacak kadar gözyaşı yetti. Yalnız kalmamak için sürekli yanlarına gittim ama bir o kadar da yalnız kalmaya ihtiyacım vardı kaçtım yanlarından. Sürekli bir şeyler anlatmak isteğiyle doldu içim onun için kimse okuyor mu okumuyor mu oturdum buraya yazdım da yazdım ama elim yayınlamaya varmadı, taslaklarda kaldı bir sürü yazı. Bazı insanların sürekli aynı tür kabusu görürmüş, ben bilmem bu tez ne kadar doğru ama kendimi bildim bileli benim var öyle kabuslarım. Kişiler, mekanlar farklı ama konular hep aynı. Bir versiyonun da rüyalar ertesi gün düğünümün olduğunu fark etmemle başlıyor, ama kimle niye evleniyorum bilmiyorum, tek bildiğim bir şey var o da evlenmek istemediğim. İnsanlarla konuşuyorum, hazırlıklar yapılıyor ama istemiyorum sürekli kafamda ben niye böyle bişey yapıyorum daha çok küçüğüm (ufal da cebime gir) yaşayacak çok şeyim var ve nasıl engel olabilirim soruları oluyor, büyük bir iç sıkıntısı bütün bünyemi kaplıyor, çaresizlik had safhada, bir mutsuzluk ki öyle bir mutsuzluk yok. En sonunda anneme söylüyorum o da istemiyorsan hemen iptal ederim kızım diyor ben öyle bir rahatlıyorum ki sırıtarak uyanıyorum, bir seferinde de damat düğüne gelmemişti ben o anda Joffrey tarafından kendisi yerine Margaery Tyrell seçilmiş Sansa kadar mutluydum hatta belki de daha fazla. Kabuslarımın bir diğer versiyonunda bir şekilde hapse atılıyorum. Sebebi ne gene bilmiyorum. Tek bildiğim oradan kurtulmam gerektiği oluyor, bazısında kaçıyorum ceza evinden peşimde polisler, bazısında masa başında avukatlarla oturuyorum. Gene o aynı iç sıkıntısı, gene o aynı çaresizlik, gene o mutsuzluk. En sonunda bağırıyorum hep aynı cümleyi: ben bilgisayar mühendisiyim, bir şey yapmadım ki, yapmış olamam ki. Bilgisayar mühendisi olmanın tüm bunlarla ne alakası var, ya da nasıl oluyor da benim için bir kurtuluş sebebi oluyor bilmiyorum ama kurtuluyorum, gene aynı mutluluk, gene aynı huzur, uyanıyorum. Hangi ara ne oldu da uzaylıların dünyayı istila ettiği kabuslar yerini bu tür kabuslara bıraktı onu da bilmiyorum. (Bu nasıl ruhsal bir durumdur bilen varsa, bilinçaltımı açtım önünüze, ben çözemedim bu rüyalar bana ne anlatmak istiyor, belki de ruh hastasıyım.) Ha şimdi ben bunları niye anlattım gitmemle ne alakası var diyecek olursanız, şu anda içimde bulduğum iç sıkıntısı aynı o sıkıntı. Aynen öyle sıkılıyorum, aynen öyle korkuyorum. Bilmediğim bir hayat beni bekliyor karşımda, buna hazır mıyım bilmiyorum, yapmaya gücüm yetecek mi bilmiyorum, yıllardır hayalini kurduğum anın geldiği noktada kendi hayalimden korkuyorum. Kendi isteğiyle, sevdiğiyle evlenirken nikah masasından kaçan runaway bride gibi hissediyorum. Hem ağlarım hem giderim diye bir kalıp var ya ben onla hep alay etmiştim, madem gitmek kaçınılmaz niye ağlarsın ki diye. Ama şimdi anlıyorum. Biri karşıma geçip gitme desin diye bekliyorum, korkuma destek çıkıp, gidişime engel olsun, bir şeyler olsun, burası rahat, burası tanıdık, burası güvenli, burası dün neyse yarın da o, burada sürprizler yok, burada beni şaşırtma ihtimali olan bir şey yok, burada korku yok, burası Oblomovka. Sonra içimden bir ses duyuyorum, sen korkağın teki olduğun için kendimi durduracak değilim diye bana bağırıyor. Korkak değilim bildiklerim burada diyorum sessizce. Halimden etkilenmiş olacak bu sefer sevecence açıklıyor, yıllardır korkuların yüzünden saklandığın bu yerden gitme vaktin geldi diyor, filler balinalar kadar büyük mü bilmiyorum ama hayatın sana ikinci bir şans verdi, bu sefer bunu boşa harcama diyor. Kıyamaz bana biliyorum beni en çok o seviyor. İşte tam bu duygu karmaşasında oturup neler olabilir diye düşündüm.Hadi diyelim insanlar kötü orada, güvenecek kimseyi bulamadım yapayalnız kaldım, ben bundan korkmam ki yalnızlığa bağışıklığım var, bir başıma derslerime gidip gelirim, hatta las vegas'a bile bir başıma gidip gecelere akabilirim, şu kadarcık da umrumda olmaz. Sonra aç kalabilirim, ama böyle bir ihtimal yok aç kalmam ben. Sonra özlem çekerim ama o zamanla geçen bir duygu o da geçer. Sonra okulda başarısız olurum, o diplomayı alamam ki en kötüsü bu olur, o durumda da kuzu kuzu dönerim evime, insanların gitti de yapamadı dedikodularına maruz kalırım ki insanların benim için ne söyledikleri hiç bir zaman umrumda olmadı o yüzden sorun yapmaz, borcu ödemek içinde bir iş bulunur elbet ki bu durumda beni bilgisayar mühendisi olmam kurtarabilir. (hırsızı var, katili var, sapığı var, kazası var, belası var diye o saydıkların değil bunlar başına gelecek kötü şeyler diyen varsa bunların hepsi türkiyede de var ve bunlar başa gelince tanıdıklarımın olması bana hiç bir fayda sağlamaz). Hem giderek hata yapıyorsam bile geri dönüşü olmayan bir hata değil ki bu ve hem simyacı ne demişti: "Kalbim acı çekmekten korkuyor" dedi çocuk simyacıya, aysız gökyüzüne bakarken. "Ona de ki; acı çekmekten korkmak, acı çekmekten beterdir. ve hiçbir kalp hayallerini aramaya çıktı diye acı çekmemiştir" Hem geri geldiğimde ailem burada olacak, arkadaşlarım burada olacak, Ankara burada olacak, belki Parisim yok ve hiç bir zaman biz olamadım ama ben de her zaman Ankara'ya sahip olacağım. Bunları düşündüm düşündüm rahatladım. Hem o iç ses her zaman da doğruyu söyler, bazen sorularıma cevap vermediği oluyor ama o ses ki ne zaman iki seçenek arasında kalsam bana hep doğru olanı seçtirdi, biliyorum gene doğru olana gitmemi istiyor. Sürekli içimden korkma diyor, sanki ben, bene gesseritim bana korku duaları söyletiyor, o böyle direttikçe ben inadına korkuyorum, içimdeki muhalef aşkıyla yanan duygularım kabarıyor, korkuyorum işte, sen ne biliyorsun ki, korkuyorum, korkmalıyım. Zamanında da böyle demiştin ama bak ne oldu şimdi diyebilmek için hafızamı yokluyorum ama onun dinleyip de yanıldığım bir an yok. Çünkü o hep doğruyu söyledi ama belki bu sefer yanılıyor ama yok yanılmıyor çünkü ; I must not fear.Fear is the mind-killer.Fear is the little-death that brings total obliteration.I will face my fear.I will permit it to pass over me and through me.And when it has gone past I will turn the inner eye to see its path.Where the fear has gone there will be nothing.Only I will remain.
Ama aslında ne Herbert ne Coelho ne realist yanımın mantık diye adlandırdığı, teolojik yanımın ak sakallı dede sandığı, sarkastik yanımın yedi kafayı, hayaller uyduruyor sonra da onla konuşuyor diye tanımladığı iç sesin ne dediğinin bir önemi yok. Yarın sabah o uçağa korkumu karşımı alıp binip gidebiliyorsam annemim "git kızım ama yurtta mı sorun yaşadın çık ayrı eve, alışamadın mı atla gel, hiçbir şeyi dert etme, hiçbir şeyden korkma" sözleridir. Ben ömrümde bundan daha anlamlı, daha güzel bir cümle duymadım, duymayacağım da.
Ama aslında ne Herbert ne Coelho ne realist yanımın mantık diye adlandırdığı, teolojik yanımın ak sakallı dede sandığı, sarkastik yanımın yedi kafayı, hayaller uyduruyor sonra da onla konuşuyor diye tanımladığı iç sesin ne dediğinin bir önemi yok. Yarın sabah o uçağa korkumu karşımı alıp binip gidebiliyorsam annemim "git kızım ama yurtta mı sorun yaşadın çık ayrı eve, alışamadın mı atla gel, hiçbir şeyi dert etme, hiçbir şeyden korkma" sözleridir. Ben ömrümde bundan daha anlamlı, daha güzel bir cümle duymadım, duymayacağım da.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




