Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.
Santa Cruz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Santa Cruz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2012 Çarşamba

Falling in love with Santa Cruz-3

Gelelim roommatelerime, 1 tanesi filipin kökenli olmak üzere hepsi asyalı, yani asya kökenli amerikalı, evimizde chopstick var daha ne olsun yaaa, bana da pratik için chopstick aldılar şeker şeyler. Gerçi filipin kökenli olan bugün yarın ayrılacak, diğerini pek görmüyorum ki kendisi tam dibimdeki oda da yaşıyor ama bir tanesiyle nerdeyse kanka olduk ki ben kendisini rory'nin lane'ine benzetiyorum niye bilmiyorum ama bundan sonra ben ondan Lane olarak bahsedeceğim.(Şimdi Lane diyince farkettim ben stars hallow'da yaşıyorum, ama herkes Luke burda) Bu Lane arkadaşımız bildiğiniz komik bir insan efenim, bir de çok yardımsever sevdim kendisini okuldaki tüm kestirmeleri öğretti bana, zamanımın çoğunu bu Lane Kimle geçiriyorum. Kendisi de computer science doktorasının ikinci yılında. Geldiğimin 1 saat sonrasında elinde geçen senenin sorularıyla kapımda belirdi, işe yarar bir insan, hem kızın kullanma klavuzundaki en önemli noktayı çözdüm,ben laf olsun diye evde kimse yoktu, çok sessizdi deyip i am so lonely diye geyiğine ekleyince kız beni gezdirme ihtiyacı duydu, oo lets go eat icecream şeklinde benimle takılıyor, bir yerlere gitme ihtiyacı duydukça i am so lonely diyorum kız beni gezdiriyor, zorla kendimi bir yerlere davet ettirebilirim artık (zorla kendini davet ettirmek mi, allahım nejsatın  farklı bir versiyonuna dönüştüm, nayııır, bugünleri göreyim diye mi büyüttüm ben beni) diğer yan odadaki kızda (ona da komşum diyim bari kısaca)computer scienceda, bende computer engineeringde hepimizi mahsus bir araya toplamışlar bir tek filipinli education mı ne öyle bişeyde bilmiyorum o da gidince yerine bir computer yollarlar artık. 

Birde bu amerikaların adımı söylemesi çok garip, o upuzun ilk ismi doğru düzgün telafuz ederken, nihanı öyle bir hale sokuyorlar ki ismimden iğrendim, ilk adımla hitap edin bana hatta mel deyin yeter ki niiihaaaaaaaaaaann demeyin çinli değilim ki ben, rihannayı nasıl okuyorsan onuda öyle oku işte; baştaki r'yi n'e yapıp na'yı attın mı o işte, çok zor değil. Biri de nih yazdı ya lan, nih ne lan, töbe tanrım.

Yalnız ben bu filipinlinin gitmesine çok seviniyorum, o gidince onun odası boşalacak ya ben ya komşum onun odaya geçecez, eğer komşum geçerse banyo bir tek bana kalacak ortak kullanmak zorunda kalmayacağım çünkü bu dönemde yurtta kalacak adam bulamıyorlarmış ve bulamayacaklarını umuyorum, ben geçersem kızın odasına kızın oda benim şimdiki odadan daha güzel yani her türlü kardayım. 


Bu Lane'in stress cooking (ilk defa duydum ya böyle birşeyi) diye tanımladığı bir özelliği varmış, stres oldukça yemek yapıyormuş, evde esmer un bile var siz düşünün gerisini. Daha geleli bir hafta olmadı iki kere birlikte mutfakta dinner party verdik, birinde balkabağı soslu nookie mi ne unuttum  (yok ya nookie değil, n ile başlayan bir halt) makarnamsı bir patates, diğerinde de eggplant permesan adını verdiği bir şeyi yaptık. "hmm, çok güzel" diye bayıla bayıla yiyorlar, ama tadı kötü açlıktan ölsem öyle yerim ben onları ama ayıp olmasın diye "aa cidden çok güzel olmuş" diye yedim napayım(o yes, i'm the great pretender) Anam yapsa bu ne be, yemek mi bu, diye etmediğimi bırakmazdım, anacağım garip anacağım, güzel anacağım, kıymetini bilemedim anacağım. Hadi o nooki mi neyse güzel olma olasılığının düşük olduğu baştan belliydi de patlıcan nasıl öyle oldu anlamadım. (cey senin gibisini bulamayacağım kesinleşti, korkmana gerek yok ) Şimdi önce patlıcanları una,yumurtaya,galeta ununa buluyorsun, sonra kızartıyorsun. Bunları fırın kabına diziyorsun üstüne domates sosu ve permesan peyniri koyup fırına koyuyorsun, gördüğünüz gibi teknikte gayet güzel olması gerekiyor ama pratikte olmamasına çok şaşırdım galiba tuz koymadıkları için oldu. Mutfak konusunda ki tüm engin bilgilerimi öğretecem, karnıyarık yapacam, yanına pilav bir de cacık   off yazarken bile canım çekti de çok tembelim, gidecem alışveriş yapacam, hazırlayacam bulaşığı var bunun bir sürü, off allahım neden bu kadar tembelim, çok tembel bir insanım ya yazarken bile üşendim. (Nihaaan, sonunu düşünen kahraman olamaz, o karnıyarık yapılacak)-(aklıma takıldı ya şimdi, bu cümlede virgül nereye geliyor, sonunu düşünen kahramanın sıfatı ve sonunu düşünen kahraman cümlenin öznesi mi yoksa sonunu düşünen özne, kahraman nesne, olamaz da yüklem mi iki türlü farklı anlam oluyor, çok pis kafama takıldı ki)

Şimdi okula bağlanıyoruz, dersler daha başlamadığı için hocalarla falan tanışamadım ama bu kayıt işleriyle ilgilenen graduate advisor dedikleri birisi var, ondan belge almam gerekiyor (geldiğimden beri belge topluyorum lan, meb paran da senin olsun çık git hayatımdan diye bir dilekçe yazıp fakir ama gururlu genç diye imzalayıp yollayacağım o olacak sonunda, ya 6 dolarlık posta pulu alamıyorlar siz alın bize yollayın diyorlar koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti burslu yolladığı öğrenciden altı dolar değerinde posta pulu istiyor, Türklüğümden utandım ya lan, ben size 50 dolarlık alıp yollayayım Türkiyedeki akrabalarınıza mektup yollarken kullanırsınız, töbe tanrım.) Kadının odaya bir girdim, kadın yüz yaşında çıkmasın mı, valla da yüz yaşında. Konuşurken şimdi ölür mölür 911'i mi arıyorduk, neydi o numara ya, neydi ki diye düşünmekten kadını dinleyemedim. Onun için zamanında maillere çok geç cevap yazıyormuş, bilemedim. İstediğim evrağıda 2 güne anca hazırlayabildi zaten. Birde kadına Carol diyom ya çok garibime gidiyor, ananemden yaşlı kadına adıyla hitap ediyorum tanrım sen beni affet, teyze desem olmayacak, bizim iş yerindekiler ingilizce konuşurken her şeyi ingilizce, hayriye hanım mentioned, and ali bey said şeklinde hanımları beyleri türkçe bırakıyorlardı hatta ingiliz adama bile öyle alıştırdılardı, heralde isim sanıyordu ne bilsin adamcağız ben de öyle carol hanım diyecem diyemiyorum daha eski iş yerindekiler kadar sıyırmadım(ne saçma insanlardı, ne kadar saçmaydılar ya)Ama ben sana Carol diyemem ki, bir de sevimlisin ölü sevimliliği çökmüş üstüne, hem ingilizcemi bir tek sen anlıyorsun.


Ha bir de böyle bir durum var, ben onların yüzde yüz anlıyorum, thy thee thine bile kullansalar anlayacam öyle de süper ingilizcem var ama onlar beni anlamıyorlar, bir kere söylüyorum anlamıyorlar, ikinci kez söylüyorum anlıyorlar hacı aynı cümle hiç bir yerini değiştirmedim ilkinde niye anlamadın, gerçi aynı sorunu türkiyede de yaşadığımdan mütevellit dünya insanlarının hepsinde bir sorun olmalı.

Farklı zamanlarda iki farklı kişi de beni fransız sandı, ilki geldi bana yol sormaya kalktı, bende dedim yeniyim burda cevap olarak biraz different olduğunu anlamıştım fransız mısın dedi. Different mı?! Sensiniz değişik, hepiniz değişiksiniz, bir ben normalim şehirde, ikincisi de ilk kurduğum cümleyi anlamayınca fransızca birşeyler söyledi, bende cevap olarak haaa? (kabaca evet olan ha değil, kabaca ne diyorsun bacım demek olan haa) demişim, bu sefer de du yu spik frenç diyo, birincisi fransızca konuşuyor olsam niye haaa? diyeyim, fransızca soruna fransızca cevap veririm, niye ingilizce olarak tekrardan fransızca biliyor musun diye soruyorsun, ikincisi fransıza benzer bir tipim mi var, ne malsınız la.


Birde ömrümde ilk defa kütüphaneye gittim, kütüphane dediysem içinde her tür, roman falan olan değil engineering and science library bu ayrıntıya dikkatinizi çekerim, yerlere oturdum kitapları aradım, dediler bir yıl için sınırsız sayıda kitabı alabilirsin, bunu duyunca gittim 3 tane kitap aldım utanmasam üstünde computer yazan tüm kitapları odama taşıyacaktım, öğrencinin görgüsüzü de böyle oluyor işte.


P.S. Geçen kendi yazdıklarımı bir de ben okuyum ne yazmaşım bakayım dedim, sanki sevmemişim gibi bir anlam çıkmış, öyle sandıysanız öyle değil işte, bunlar çok sevimli ilginçlikler, sevdim ki ben burayı, ağzım açık mutlu mutlu izliyorum insanları :)

25 Eylül 2012 Salı

Falling in love with Santa Cruz - 2 (havada ot kokusu var)

Efendim söylentiye göre amerikaya girişte insanları etkileyen ilk şey şehrin kötü kokusu oluyormuş ve zamanla alışılınıyormuş. Yalaaan, yok öyle kötü koku falan,  Ben o kokunun ne olduğunu tahmin edebiliyorum çünkü aynı şeyi ispanyada yaşadım ve başlarda çok rahatsız oldum ama burda öyle bir şey yok, ne LA havaalanında, ne San Francisco havaalanında duymadım o kokuyu. Santa Cruzda durum biraz daha değişik evet şehirde bir koku var ama kötü değil çok güzel kokuyor ya la şehir. Kampüsde orman kokusu, şehirde okyanus ve çiçek kokusu (çok romantik oldu, çok sevdim ki ben burayı o yüzden gene mi kendi hayal dünyamda yaşıyorum yoksa) Bazı lokantaların önünden geçerken sadece yemek kokusu geliyor o kadar da olsun artık. İklimi ise ayrı bir artısı buranın, hava sürekli ankaranın eylülü gibi yani ankaranın güneşli eylül günlerinde ki gibi, sabahları ve akşamları bir hırkayla idare edilecek kadar ılık, öğlenleri gayet sıcak gez tshirtle ve tüm yıl böyle oluyormuş. Gerçi kampüs ormanın içinde olduğundan sabahları biraz soğuk oluyor ve genel olarak merkeze göre bir kaç derece daha soğuk. 

Ben meksika pembe dizileri izlerken aklıma hep aynı soru takılırdı, bu nasıl iş birisi kalın montla boğazlı kazakla geziyor(pembe dizi erkeği), birisi bir sutyen bir shortla (pembe dizi dişisi) geziyor, mahsus mu soyuyorlar ki diye sorardım kendi kendime. Ve bu sorunun da cevabını burada aldım hava sürekli bahar olunca (bkz.nisanda mont, eylülde tshirt) ne giysen oluyor, ruh haline, iç ısıtmana göre ya kazakla gez, ya kolsuzla öyle de bir havası var işte.  Bir de sis  durumu oluşuyor akşam ve sabahları, sanki korku filminden bir sahne her yer, çok güzel burası ya. 

Amma geçen akşam dışardaydım, bilinçsizce dolaşırken birden güneş batmaya başladı buna paralel olarak hava da soğumaya, neyse hafif soğuk olur bişeycik olmaz diye rahatça üstümde kısakollu dolaşıyorum. Hem herkesin üstünde hırka var ama şortla dolaşıyorlar (şort dediysek öyle diz üstü değil, bikini kısaca) onlar üşümüyorsa ben neden üşüyeyim. Hacııı güneşin gitmesiyle mevsim kışa dönmesin mi, durakda otobüs de gelmiyor, ben en son bu kadar yıl 2008 aralık ayı, sıhhıye de akşam otobüs bekliyorum, aha işte o yıl üşümüştüm. Durak da bir sürü insan, bekleyip bekleyip itişe kakışa otobüse daldık, lan napıyosunuz siz, dört yıl boyunca sıhhıyede o belediye otobüsüne binerken bile bu kadar itilmemiştim (her nedense sıhıyede otobüs geldiği noktada herkes bana yol verip ardımda sıraya girerdi, korkutucu bir etkim var türk insanı üzerinde galiba ama bunlara sökmedi), bir düşsem ezilip kanalizasyon deliğine sığacak şekilde kompakt hale gelip o deliklerden düşüp, kendimi okyanus sularında bulacam o derece.  Şöfer arkada boşluk, arkayı dolduralım, arka sıra ilerle diye bile bağırdı ya bide buna ne diyon. Allahım bu bir kabus olmalı. 

Dönem başladı ya her yerde bir ergen, halbuki bir iki gün öncesinde herşey ne güzeldi. Bir otobüs dolusu ergen ve susmuyorlar, hepsi bir ağızdan ince sesleriyle bıcır bıcır bıcır allahım kafam kendini infilak edecek sandım.Bütün okul hayatını ortaokuldan başlamak üzere toplu taşımada geçiren ben, hiç böyle bir sese maruz kalmamıştım. Bizde herkes susar oturur, olur da yaşlı binerse diye camdan dışarı bakılır uyku numarası yapılır, azcık medeniyet öğrenin teenage turtlelar. Ama gene tek suratsız benim ya (yanlış anlaşılmasın mutsuzluktan değil genel yapımdan yani yoksa çok gülüyorum halinize, hergün bir ilginçlik) otobüsde herkesde bir neşe, otobüs şoförü bağırıyor "üç aydır böyle dolmamıştı otobüsüm, sizi çok özledim gençler", sonra şöfer başladı bohemian rapsody söylemeye, bütün otobüs ona katıldı, (öyle de bir durumları var şoför istediği şekilde müzik dinleyebiliyor otobüslerde son ses, geçen birisi jazz dinliyordu misal de şarkı söylemek ne) birisi iphonenundan gayda müziği açtı anthony, anthony sen mi geldin diye bağıracaktım az daha,vataşiva candy. İşte öyle bir ses çümbüşü, sanki milyonlarca sineği ufacık bir kavanoza koymuşsun, kavanoza teker takmışsın A noktasından B noktasına götürüyorsun, öyle bir durum işte. Ama eğlenemedim ben sizin kadar gençler bu yolculukta hem yaşlıyım, hem insan sevmiyorum hatta yaşlılıktan değil ben insan hiç sevmiyorum ki, araba şart, o kadar yolu tekrar otobüs işkencesi çekeyim diye mi geldim laaan ben.

O kadar insanla yolculuk yapınca insanları gözlemlemeden olmuyor, allahım hepsini özenmiş de yaratmış, bir meksikalıları bide beni baştan savmış. Nasıl güzeller, nasıl fitler yok öyle abdde obezlik sorunu, o sorun da bir ben de bir de meksikalılar da var. Sabah akşam bisiklet sürünce böyle oluyor galiba (evet heryere bisikletle gidiyorlar ve otobüslerin önünde bisiklet koymak için bir yer bile var) Ama erkekleri bişeye benzemiyor, hepsi kıvanç tatlıtuğun ilk yıllarındaki hali, sivilceli cılız tipler (hala ergen oldukları için olabilir mi)

Bir başka garip nokta şu, söylentiye göre herkes burada otçuymuş, kafa iyi dolaşıyormuş ki bence çok mümkün. Hatta ben o derece çok kullanıldığı için havada bir marijuana bulutunun oluştuğunu, bu şehirde yaşayan herkesi etkilediğini düşünüyorum (başka türlü açıklayamıyorum bu rahatlıklarını, neşelerini) Ve hatta bende etkilendim galiba, okulun ilk günü quiz olacak geçemezsem o dersi alamayacağım, bilgisayara dair hiç birşey anımsamıyorum ama ben o kadar rahatım ki, aman geçmesem nolur, herşey ne kadar güzel,dünyayı kucaklayalım. Geçen ayak başparmağıma bakıp sanki ilk defa görüyormuşum gibi ne kadar büyük, aynı el başparmağım gibi ama çok farklı diye uzunca bir süre düşünürken buldum kendimi, I'm just like Leo but this is not 70's show. Everything is coool man, whatever duuuude.

P.S. Fotoğraf makinesi aldığım anda resimde ekleyeceğim ki, bunların hepsini gölbaşındaki hayal dünyamdan bildirmediğime inanasınız :)

22 Eylül 2012 Cumartesi

Falling in love with Santa Cruz -1

Eveet santa cruzdan ilk izlenimlerimi bildiriyorum. Kaldığım yurt engineering binasına ki kendisi okulum olur, kütüphanesine iki adım mesafede, tam önünde de bir durak, kapısının karşısında da laundry room var. Bu yüzden jeopolitik önemi yüksek bir yerde yaşıyorum diyebilirim. Ve doğal olarak bütün kampüs gibi apartmanda redwood dedikleri ağaçtan oluşan ormanın içinde. Ve bu redwood (türkçesi ne bilmiyorum) dedikleri ağaçlar dünyanın en büyük ağaç türlerindenmiş, hatta bazılarının içinden yol geçiyormuş ve boyları da inanılmaz uzun o sebeple odam güneş almıyor  ve ben bu şartlar altında evrim geçirip hallowen'a kalmadan ya kurtadama ya da vampire dönüşeceğimi sanıyorum. Ha birde burada dağ aslarının olduğu bir bölge varmış ki bu bölge de bizim evin az yukarısındaymış vakti gelince gidip ziyaret edeceğim kendilerini. Tabiki ormanın içinde yaşayınca hayvanlarla karşılaşmak kaçınılmaz. Geçen sabah çıktım yürüyüş yapayım diye (evet sabahları yürüyüş yapıyorum, hareket etmek için azıcık yeşile ihtiyacım varmış meğerse, yok la ondan değil ilk günlerin gazı bir ay sonra kılımı kıpırdatmam yer gök yeşil olmuş bana ne) birden karşıma bir geyik çıktı, kocamanda boynuzları var. Ben sandım vahşi hayvan ben yaklaştıkça korkar kaçar ama yok olduğu yerden gözümün içine bakıyor kıpırdamıyor bile, en sonunda ben korktum yolumu değiştirdim. Sonra efenim bir sürü de sincap var ama kuyruklu fare gibi gri sevimsiz şeyler bunlar. Bir de galiba engineering binasının orda yaşayan devasa bir karga var ki boyutunu anlamak için besili bir kediye kanat tak ortaya çıkan yaratık bu karganın kendisi oluyor. Ne zaman gitsem orada yaratık, dağ aslanından korkmam bu kargadan korktuğum kadar. Sonra ağaçkakanlar var, humming birds var, kara dullar var daddy long legs var (örümceğin adı oymuş), pelikanlar  var, deniz aslanları var, var da var. Şimdi ben böyle anlatınca gözünüz de bir ıssız dağbaşı canlanmış olabilir ki öyle ise çok yanılıyorsunuz sadece üniversitenin kampüsü ve arkasında kalan bölge bu şekilde. Şehir düz bir araziye kurulmuş, bir amerikan sahil şehri. Ama bir amerikan şehrinden bekleyeceğiniz şeyler misal avm yok,gerçi bir tane varmış öyle diyorlar, onun yerine çok garip şeyler satan, içinde rastalı saçlı, batik kıyafetli satıcıların olduğu küçük dükkanlar var. Bir çok makro benzeri mağazaları mevcut ama. Hatta bir tanesini keşfetmem çok ilginç oldu. Ben etrafta nereye gideceğimi bilmeden dolaşıyorum, acil ihtiyaçlar var alınması gereken ama market yok ortada bir yer var kocaman ama üstünde pharmacy yazıyor, lan ne devasa eczane yapmışlar diye düşünürken ben ordan birisi bağırarak benim olduğum bölgeye doğru gelmeye başladı. 20li yaşlarında kızıl bir erkek "My mother, that fucking bitch tortures me, my parents hates me, I am so unhappy, I wanna die" diye hem bağırıyor, hem yürüyor. Anaam mahallenin delisine çattık diye bir korkuyla kendimi pharmacy yazan yere atıverdim artık bir asprin alır çıkarım. Öyle bir yürüyorum ki sanki gerçekten asprin almam gerekiyor ve sokakta bağıran biri yokmuş gibi coolum. Bir girdim bildiğin market çıkmasın mı halbuki eczacı olup diplomalı bakkal mı olacam, amerikada marketlerde satış elemanı onlar geyiğini yapan bir insanım, bunu daha önceden düşünmem lazımdı. Haa adam bağırıyorsa bağırsın sen niye korktun diye içinizden geçirdiyseniz hemen onu da açıklayayım. Hacı sokakta adam yok, bir ben,bir kaç homeless (gerçi mahallenin hippileri de olabilir onlar arada ki farkı daha çözemedim) o kadar. Bir de bu amerikada insanlar yolda selam veriyorlarmış geyiğini burdakiler başka bir boyuta taşımışlar. Adamlar yolda seninle muhabbet ediyor.Hi how are you today? Sanki yesterdayım nasıldı biliyon da todayimi soruyon. Ne güzel bir gün değil mi, sabah biraz soğuktu ama şimdi çok iyi. Günün nasıl geçiyor. Kolyen çok güzelmiş, ne o anlamı var mı. (cevşen işte, nasıl çevireyim sana onu- yok onu demiyorum diğeri- haa o mu o hitit güneşi, hititler anadoluda yaşamış eski bir uygarlıktır, bu da o uygarlığa ait bir sembol, bir dönemde ankaranın, ki ankara türkiyenin başkenti olur istanbul değil, sembolü olmuştur, sıhıyede bulunan..... diye ben anlatırken kadın kaçmış, yok tabiki bir thank you deyip her zaman yaptığım gibi bilmiyorum kelimesiyle olayı geçiştirdim.)Bunlar böyle bana laf attıkça ben dönüp arkama bakıp, bana mı diyo ki lan, yok ya kesin arkamda biri var tanıdığı onla konuşuyor şeklinde mal mal sağımda  solumda insan ararken buluyorum kendimi. Şimdi şehrin normal insanları bunu yaparken, böyle bir tipin gelip senle konuşma ihtimali ne kadar yüksek siz düşünün. Marketlerindeki kasiyerler de ayrı bir ilginç, iki şey aldım çıkacam sen niye kırk yıllık müşterinmişim gibi yüzünde kocaman bir gülümse benle muhabbete giriyorsun, bu ne samimiyet, bu ne mutluluk biraz seviyeyi koruyun ya. Elimde bir sürü şey sepet almayı akıl edememişim her zamanki gibi, geziyorum arkadan bir ses, yardıma ihtiyacınız var mı, verin ben onları bir arabaya koyayım (ağızlar kulaklarda gene yok böyle bir gülümseme) Olur dedim taa marketin öbür ucundan arabayı kaptı geldi (bunun türkiyede olma olasılığı?) başka bir şeye ihtiyacınız varmı, la bi git başımdan çevreden soyutlanıp, etraftaki insanları düşünce gücüyle görünmez hale getirip kendi özel boyutumda ağız tadıyla kendi kendime dolaşacam, ben öyle alışveriş yaparken ekmek neyi almıyorum ki, elimde sepetim ormanda yaban mersini, çiçek topluyorum, tavşanlara selam veriyorum, kütüklerin üstünden hoplaya zıplaya geçiyorum, kendi dünyamda kendi gerçekliğim de takılıyorum (anneem ne pis bir iç dünyan varmış)  bu kadar da insan rahatsız edilmez ki, gerçi yurt arkadaşım he liked you şeklinde bir imada bulundu ama, o kadar da zevksizler işte. Yaa ne güzel işte dediğinizi duyar gibiyim ama bunlar hep böyle olunca eyalette ki en suratsız insan ben oldum ya lan, hem asosyalliğim, hem hayal dünyam tehlikede. To be continued...