Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

10 Ocak 2014 Cuma

Siri Samantha'yı kıskanırsa...

Joaquin'im Phoenix'imin sabırsızlıkla beklediğim filmi Şubat ayında Türkiyede doğru düzgün gösterime girecek mi belli bile değilken, film Amerika'da baya olay olmuş durumda. 3 dalda altın küre adaylıklarına ödül garanti gözüyle bakıyorlar ve herkes şimdiden Oscar da alır bu film diye konuşuyor. Dahası Joaquin canlandırdığı karakterin giydiği yüksek belli pantolan bile moda olmuş durumda. Hayır o değil de Hasan Hoca şu anda Amerika'da yaşıyor olsaydı bildiğin altın çağını yaşıyordu adam. İşte bu hep doğru zamanda doğru yerde olamamakla alakalı. (Ya benzetince kendimi çok kötü hissediyorum ama elimde değil bakınca onu görüyorum napayayım aynı imaj) Neyse çok beğendiyseniz bu dünyalar harikası pantolonu, filmden esinlenerek hazırlanmış koleksiyona buradan ulaşabilirsiniz. Biz beğenmesek de hipsterlar arasında baya ilgi görüyormuş bu arada, ne diyeyim Allah kimseyi hipster etmesin... Resimlere bakın ve beni aşağıda bekleyin.


Naptın Joaquin, bok ettin ayakkabıları, hep kum doldu. Ayrıca plajda yünlü pantolonla dolaşmak da ne allasen...
Tabi filmin etkisi amerikada sadece pantolon ile kalmamış. Filmin konusunu hatırlarsak Joaquin'in canlandırdığı ezik Theodere, işlerini organize eden, iphone'daki siri benzeri, Samantha isimli bir yapay zekaya aşık oluyordu. Samantha'yı da bu arada Scarlett Johansson seslendiriyor. Hani The Big Bang Theory'de Raj'ın Siri ile ilgili bir bölümü vardı ya, işte onun gibi bir şey. Ama bizim İphone'lu Siri bacımız bu filme çok bozulmuş. Telefonu alıp da Siri'ye Samantha'dan bahsedince görseniz bir tripler bir tripler. 

Hayır sadece Siri sen Samantha mısın diye sormuştuk, niye bu kadar bozuldu ki? Samantha yapay zekanın adını kötüye çıkardı demek de ne, ben o değilim demen yeterliydi bebişim.

Siri are you Her?”
-“No, In my opinion she gives artificial intelligence a bad name

Siri are you Samantha?
-“No, I don’t spend much time with functional characters.”


8 Ocak 2014 Çarşamba

Bazı oyuncaklar çok güzel

Ve aynı zamanda çok pahalı 800 dolarlara çıkan oyuncak mı olurmuş, (ay pardon oyuncak dedim, koleksiyon diyecektim aslında) 10-20 lira olsa alacaktım halbuki... Zaten hiç barbi bebeğim de olmadı benim. Ağlıyorum şu an biliyor musunuz?






5 Ocak 2014 Pazar

Bir kaç garip kelime bilgisi


  • Meyve kurdu ile memeli hayvan olan kurdun neden eş sesli olduğunu merak ederdim. İsin aslı şöyleymiş. Eski şaman/tengri inancına göre insanlar kötü olan veya korktukları şeylerin isimlerini anmaktan sakınırlarmış, çünkü ismini anınca geleceğine inanılırmış. Günümüzde Anadoluda üç harfliler denmesi gibi (ya da voldemorta kim olduğunu bilirsin denmesi gibi.) Kurt da korkulan bir hayvan olduğu için ismini anmaktan çekinilirmiş, hatta Anadolu da kurt yerine canavar kelimesinin kullanıldığını duymuşsunuzdur. Buna benzer sebeple asıl adı börü olan hayvanı, meyvenin içinden çıkan kurdun adıyla anarlarmış. Çünkü güçlü bir ruha sahip olan 'börü'nün gelmesini istemezler, ondan korkarlarmış, onu elma kurdu gibi zararsız bir hayvanın adıyla anmışlar. Gerçi bunun tam tersi bir iddia daha var, o da Kurt kelimesini kullanmamak için Börü dendiği ki bana saçma geldi, o zaman elma kurduna niye kurt diyorsun değil mi? Ona da elma börüsü de. Bunun doğruluğunu araştırmak istedim ama google ne yazmam gerektiğini bir türlü çözemedim. Kurt, elma kurdu, elma kurdu vs kurt, kurt kelimesi kökeni... diye yazınca milyon tane alakasız sayfaya ulaşıyorsunuz.
  • Bir diğeri ise kiosk kelimesi. Bu avm'lerde ya da sokaklarda ortada duran, tam bir yapı gibi değil, dükkan gibi değil, açık satış alanlarına denilen kiosk kelimesi fransızcaya köşk kelimesinden geçmiş. Avrupa'da, sadece Fransa değil bir çok ülkede, gazete bayileri bu isimle anıyorlar. Farsça kuşk kökenine sahip kelime Türkçeye köşk olarak geçip, Türkçeden Fransızcaya da kiosk olarak girip, günümüzde tekrar evrilip Türkçeye kiosk olarak yeniden bir giriş yapmış. Ömrümde duyduğum en saçma alışverişlerden biri. 
  • Aynı şekilde cafe sözcüğü de benzer bir süreç yaşamış.Kahve kelimesinin kökeni arapça ahve. Türkiyedeki kahvehane kültüründen etkilenen bir fransız gidip cafe diye mekanlar açmış. Daha sonra tüm dünyada bu mekanlar cafe olarak anılmaya başlanmış. İşin ilginci günümüz Türkiye'sinde de c'nin k diye okunma durumu olmamasına rağmen bu mekanlar cafe olarak boy göstermekte. 
  • Lahmacun kelimesi lahm+macun kelimelerinin birleşiminden oluşuyormuş. Lahm et demek, macun ise ekmek demekmiş. Lahmacun bildiğin etli ekmekmiş. (bunu birinin uydurduğundan çok pis şüpheleniyorum.)

4 Ocak 2014 Cumartesi

5500 yaşında bir İngiliz

İngiltere'de Stonehenge'in bulunduğu yerde 1860'larda yapılan kazılarda 5500 yıllık bir iskelet bulunmuş. Bu iskelet, İsveçli heykeltıraş Oscar Nilsson tarafından, kemik ve diş analizleri yapılarak modellenmiş. 25-40 yaşları arasında olduğu tahmin edilen bu neolitik amca günümüz insanından pek de farklı değilmiş gibi görünüyor Oscar Nilsson'un modellemesini baz alınca. Madem zaman makinesi bulamıyoruz, keşke buldukları her iskelete aynı tekniği uygulayacak kadar teknoloji gelişip ucuzlasa da tarihi böyle modelleyebilsek.

Bu arada yerel bir grup, iskeletin yeniden gömülmesi için baskı yapıyormuş, adamı mezarında rahat bırakın diye.



Community

Community muhteşem bir bölüme 5. sezonuna başladı. Her ne kadar Dan Harmon'un ayrılmasıyla geçen sezon bocalasa da bu dizi hala benim için özel ve ilk 3'ümde. Bu sezondan umudum çok, özellikle Dan Harmon gibi bir dahi diziyi bu sezon geri alınca muhteşem şeyler olacak gibi. İlk bölüm beni çok umutlandırdı. Umarım sevdiceğim Britta'm da eski haline döner.


            

Britta, you are the opposite of Batman. You are more of a fun vampire. You don't suck blood, you just suck! Knock, knock. Who's there? Cancer. Oh good, come in, I thought it was Britta!

3 Ocak 2014 Cuma

Sefillerin çok kısa bir özeti

6 Harsh Truths That Will Make You a Better Person

Ben bu benim Lane'e kızıyorum ama kız arada işe yarıyor. Facebook'ta bir yazı paylaşmış ben de buraya koymak istedim. Okurken insanı acayip sinirlendiriyor çünkü gerçekleri söylüyor. Ben daha çocukken bana bunları söyleselermiş keşke. Hemen başlığa bakıp da Secret gibi saçma bir kişisel gelişim tavsiyesi demeyin. Neyi nasıl yapacağınızı söylemiyor bile, sadece insanların size nasıl baktığını çok güzel özetlemiş. Bazılarının neden daha başarılı ve değerli olduğunu. Hani diyoruz ya neden O bunları elde etmişken ben daha fazlasını hak ettiğim halde bir hiçim diye, işte onun cevabı. Biraz fazla uzun ama sıkılmazsanız siz de bir göz atın derim.

http://www.cracked.com/blog/6-harsh-truths-that-will-make-you-better-person/

Bunlarda tüm yazının sonundan bir alıntı;

And so on. Remember, misery is comfortable. It's why so many people prefer it. Happiness takes effort.
Also, courage. It's incredibly comforting to know that as long as you don't create anything in your life, then nobody can attack the thing you created.
It's so much easier to just sit back and criticize other people's creations. This movie is stupid. That couple's kids are brats. That other couple's relationship is a mess. That rich guy is shallow. This restaurant sucks. This Internet writer is an asshole. I'd better leave a mean comment demanding that the website fire him. See, I created something.
Oh, wait, did I forget to mention that part? Yeah, whatever you try to build or create -- be it a poem, or a new skill, or a new relationship -- you will find yourself immediately surrounded by non-creators who trash it. Maybe not to your face, but they'll do it. Your drunk friends do not want you to get sober. Your fat friends do not want you to start a fitness regimen. Your jobless friends do not want to see you embark on a career.
Just remember, they're only expressing their own fear, since trashing other people's work is another excuse to do nothing. "Why should I create anything when the things other people create suck? I would totally have written a novel by now, but I'm going to wait for something good, I don't want to write the next Twilight!" As long as they never produce anything, their work will forever be perfect and beyond reproach. Or if they do produce something, they'll make sure they do it with detached irony. They'll make it intentionally bad to make it clear to everyone else that this isn't their real effort. Their real effort would have been amazing. Not like the shit you made.

Read more: http://www.cracked.com/blog/6-harsh-truths-that-will-make-you-better-person_p2/#ixzz2pHaa1Eyz

2 Ocak 2014 Perşembe

Lady Montagu'dan öğrendiklerim...

1710'larda Osmanlı'ya İngiliz elçisinin eşi olarak gelen Lady Montagu'nun İngiltere'deki eşine dostuna Türkiye'yi (evet osmanlı topraklarını bu isimle anıyor mektuplarında, ve sadece Anadolu değil, Sofya dahi bu tabire dahil. Ayrıca halkından da Türk diye bahsediyor, fakat Osmanlı halkının diğer unsurlarını da unutmuyor ve onları da Arap, Rum, Ermeni... gibi kendi kökenleri ile anıyor, belirtmek istedim.) anlatan mektuplarından oluşan Şark Mektuplarını okurken Osmanlı hakkında hiç bilmediğim şeyler keşfettim.

Daha önce söylemiş miydim bilmiyorum ama tarihe büyük ilgim var benim. Özellikle kültürel tarihe. Hep merak etmişimdir Osmanlı'nın yaptığı savaşlardansa bir Osmanlı vatandaşının nasıl yaşadığını, nasıl giyindiğini, ne yeyip ne içtiğini. Kimse bize bunları anlatmadı tabi. Hala da anlatan yok. Elimizde doğru düzgün kaynak bile yok. Ama Lady'nin bu mektupları aradığım bazı sorulara cevap veriyor. 12+1 yıl boyunca aldığım tarih derslerinden farklı olarak bambaşka bir Osmanlı portresi çiziyor kitap. Çünkü savaşlardan değil, sosyal ve kültürel yaşamdan bahsediyor. Ve bunu sıkmadan yapıyor, günümüz tabiriyle bir ülkeye gitmiş birinin blogunu okuyormuşum gibi hissediyorum. Orada dikkatimi çeken bir sürü nokta oldu ama onları daha sonra belirteceğim.

Şimdiki konumuz; Osmanlı mimarisi ve mülkiyet hukuku. Farkettiyseniz Türkiye'de camiler ve çeşmeler dışında pek bir osmanlı mimarisinden bahsetmek mümkün değil. Geçmişden günümüze gelmiş yaşlı binalar çok az sayıda. Bunun sebebini ben genel olarak malzeme olarak tahta kullanmalarından ötürü dayanıksız olduklarından, bir çok yangında yok olmalarına bağlıyordum ki gerçekten de öyle bir sebep mevcut. Fakat tahta dahi olsa bu kadar süsten uzak olmalarının bambaşka bir sebebi mevcutmuş, o da miras hukuku. Hepimiz Miri arazi, tımar sistemini biliyoruz ama bu şekilde öğrendiğimizi hatırlamıyorum ( ya da belki herkes bunu biliyordur, bu tamamen benim cahilliğim olabilir.) Olay şöyle; bir mülk babadan çocuklara ya da eşe miras kalmayıp, kişi öldüğünde devlete teslim ediliyormuş, zaten o mülk asla kişiye ait olmayıp, belirli bir süre kullanması için devlet tarafından kişilere teslim ediliyormuş. Alim sınıfı hariç. Lady Montagu olaya şöyle özetleyivermiş;

"Eminim ki; Türkiye'ye ait diğer seyahatnamelere bakıp da buradaki evlerin gayet acınacak bir şekilde inşa edildiğini zannedersiniz. Ben bu evlerden pek çoğunu gördüğüm için bilgince söyleyebilirim ki, yanılırsınız. Şimdi padişahın bir sarayında oturuyoruz. Mimari tarzı gayet zarif ve çok uygun memlekete. Evlerin dışını süslemek adet değil. Hemen hepsi tahta. Bunun çok mahzurlu olduğunu söyleyebilirim. Fakat bu yüzden milletin zevkine kabahat bulamam. Bunun tek sebebi hükumetin teşkilat tarzıdır. Sahibi ölünce her ev padişaha intikal ediyor. Bu yüzden, ailesinin istifade edeceğinden emin olmadığı bir masrafı hiç kimse yapmak istemiyor. Kendileri yaşadıkları müddetçe rahat edebilmek için bir ev yaptırıyor, öldükten sonra da ne olacağını düşünmüyorlar. Buradaki evler küçük ve büyük iki kısımdan ibaret, aralarında dar bir geçitle bağlantı sağlanıyor. Birinci kısımın önünde geniş bir avlu ve etrafında da üstü örtülü galeriler var ki, bu benim çok hoşuma gidiyor...." Sonrasında ise evlerin iç mimarisinden bahsediyor. Ama önemli olan miras hukuku.

Cumhuriyet'in ilanından sonra miras ve toprak dağıtımı konusunda çok sıkıntılar yaşandığını biliyoruz, çünkü toprakların sahipleri yoktu. Çoğu miri araziydi. Ama bunun insanların oturdukları evleri de kapsadığını hiç düşünmemiştim. Babanızın öldüğü bir sabah tamamen evsiz kalıyorsunuz. Çünkü o ev asla sizin olmuyor. Acaba bu İngiliz Lady'si olayı yanlış yorumlamış olabilir mi diye internette bir araştırma yaptım. Osmanlıda mülkiyet hukukuna bakınca, sosyalizm hakkında uzman değilim, tek bildiğim devletin ineği alması ancak, benzemediklerini söyleyemezsiniz. (Tamam burada beni taşa tutabilirsiniz, dediğim gibi ben ne uzmanım ne bilir kişiyim, sadece benzettim, zaten alakasız şeyleri birbirine benzetme gibi bir kusurum da var ama burada da devlet ineğe sahip çıkıyor, kusurumuz varsa affola.)

Konuyu güzel özetleyen bir makaleden bir parça;

"Osmanlı hukukunda Kuran temel alınırdı. Mülkiyet hakkına ilişkin temel öğreti bunun ilahi doğasının tanınmasıydı: “Göklerdeki ve yerlerdeki her şey Allah'a aittir". Müslüman hukuki düşüncesi, mülkiyetin tek sahibinin Allah olduğu fikrine dayanarak, Allah’ın yetkilerini onun yeryüzündeki halifesi olan Osmanlı Sultanına vermiştir. Bir yandan özel mülkiyet hakkı dinen kutsanmıştır (İslam, Allah nezdinde her şeyin eşit olduğunu ilan ederek “Allah’ın bazılarına verdiği servete “kıskanç gözlerle bakmak” yasaklanmıştır) Diğer yandan Osmanlı din bilimcileri sadece sosyal hizmetleri tanımamakla kalmamışlar, özel mülkiyet ilkesinin kullanımını da kısıtlamışlardır. Topraklar ve sabit kıymetler devlete ve ümmete ait(tüm müslüman halk) sayılmıştır. İslam Hukuku araştırmacısı İ. G. Nofal’in belirttiği gibi “İslam hukukunun hakim olduğu her yerde, sadece egemenlik kökenli başka bir özel mülkiyet yoktur ve olamaz. Her mülk sahibi sadece geçici bir süre mülk sahibidir ya da yüksek otorite tarafından belirlenen şartlar içinde eşyayı kullanma iznine sahiptir
....
18.yy'a kadar gelecekte hiçbir garantisi olmayan özel mülkiyet sadece hükümdar iradesine bağlıydı. N. A. İvanov’un, İ. G. Nofal’i kaynak göstererek  belirttiğine göre, “Devletin herhangi bir mülkiyetten mahrum ettiği hüküm,haciz ya da zorla el konma hükmü değil, sadece devletin kendi verdiği lütfu geri alması ve kamu malının yeniden tesis edilmedir” Bu durum dini ve hukuki olarak iktidarın mülkiyete el konulmasına ilişkin her türlü eylemini mazur göstermiştir
...
Türk araştırmacı A. Tabakoğlu’na göre, devletin ekonomi politikasındaki ana prensiplerden biri sermaye ve mülkiyet dağıtımında nüfusu eşitlemek arzusudur. Devlet böylece kendisinin ve İslam’ın temel düzenlemelerinden birini yerine getirmiştir. Aynı zamanda bununla büyük mülkiyetlerin ortaya çıkma ve legalleşme olasılığını da önlemiştir.
...
Toplumda üretim ve tüketimdeki itidal her şekilde memnuniyetle karşılanmıştır. Osmanlı kültürü kendi kurallarını ekonomik hayata dikte etmiştir: kişi, iddiasız bir yaşamı ve ifrata kaçmadan bir yaşam düzeyini sağlamak için ne kadar üretirse o kadar tüketmeye zorunluydu. Orta sınıflar genel kitleden ayrılmamak için çaba gösteriyorlardı. Kendisini zengin sanacaklar korkusundan, birkaç kuruşa sahip olan adam (esnaf) bile zengin bir insan görüntüsüne sahip olmaya bile cesaret edemez, güzel elbiseler ya da lezzetli bir yemek yemeye bile cesaret edemez. ”

http://www.academia.edu/3169764/The_Basis_of_the_Ottoman_Economic_Life

Kitabı okudukça, bir de üstüne araştırırken böyle makaleleri inceleyince bazı huylarımızın nereden geldiğini anlayabiliyor insan. Vatandaşın tüm zenginliğine rağmen günümüzde aman millet ne der diye tüm varlığını saklamaya çalışması demek ki o zamanlardan kalma bir adetmiş. Kitapta bunun gibi daha neler var. Keşke bunun gibi elimizde daha çok kitap olsaydı, ve eğitim sistemimiz kültüre daha çok odaklansaydı, o zaman tarihimizle ilgili aklımızda bir kaç savaş ve bir kaç isim dışında daha faydalı bilgiler olurdu.

Şimdilik bu kadar, okudukça kitabın neredeyse her yerinin altını çiziyorum. İlgimi çeken başka noktaları da buraya yazacağım.

1 Ocak 2014 Çarşamba

Noel Baba'nın başına gelenler

Yıllardır kafamı kurcalayan bir soru vardı. Tüm dünyada aslında Noel Baba'nın Santa Claus olarak anıldığını, Noel isminin ise kutlanan o güne verildiğini Amerikan filmlerini izlerken fark ettiğimden beri, neden bizde böyle bir isimlendirilmeye gidildiğini bir türlü anlayamamıştım. Aslında isimde mantıksız bir yan yok, Noel günü gelen sakallı bir amcaya Noel Baba denebilir, (ki ben olsam Noel Dede derdim) ama zaten bir ismi olan bu amcaya neden biz yeni bir isim vermişiz acaba?Peki ya yılbaşı ağacı? Bakalım Türk'ün yeni yıl ile imtihanı nasıl başlamış.

Biliyorsunuzdur, biz Türkler Cumhuriyeti kurana kadar yılbaşını kutlamıyorduk. Osmanlı döneminde, ülkede yaşayan hristiyan halk noeli kutluyordu ve yabancı elçiler tarafından düzenlenen balolara saray mensupları katıldığı kaynaklarda yer alıyor.
O dönemlerde Hicri takvim kullanıldığından ötürü, Muharrem ayı yılın ilk ayıydı, her yıl miladi başka bir güne denk gelen yılbaşına müslümanlar tarafından bir önem verilmiyordu. Ancak bildiğiniz üzere, hala da devam ettirdiğimiz gelenek Aşure günü de Muharrem ayının 10. gününe denk geliyordu ancak bu kutlama değil, aslında Kerbela olayının yasını tutmak anlamına geliyordu.

Ama aslında Cumhuriyete kadar kutlamıyorduk desek de, sadece anadoluya ve halka ulaşmamıştı. Cumhuriyet öncesinde, Tanzimat sonrasında İstanbul'un aydınları arasında yılbaşı kutlamaları başlamıştı. Ancak günümüzdeki anlamda yılbaşı kutlamaları Cumhuriyetle miladi takvime geçilmesinden bir yıl sonra 1926'nın bittiği gün başladı denilebilir. O gece Elektrik İdaresi gece 12'de şehrin tüm ışıklarını bir dakika söndürerek böyle bir geleneği başlattı. Gerçi şehirlerin ve hatta Ankaradaki ilçelerin bile çoğunda elektrik olmadığı düşünülünce halkın bundan ne anladığı meçhul.(Ayrıca lamba söndürüp yakma geleneğimizde böyle başlamış olabilir.) 1931 yılında Teyyare Piyangosu 1 milyon liralık büyük çekilişle piyango geleneğimizi başlattı. 1 Ocak gününün tatil edilmesi ise 1935 yılını buldu. Eğer merak ederseniz, ve yazılanları anlamaya Türkçeniz yeterse o günkü meclis tutanaklarına buradan ulaşabilirsiniz. Şahsen ben okumayı beceremedim.  http://www.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d05/c003/tbmm05003031.pdf

Atatürk ise ilk kez halkın kendisinin yeni yılını kutlamasına cevaben, 1938 yılında halkın yeni yılını kutladı. "Yeni yıl münasebetiyle yurdun her tarafından vatandaşların yüksek duygularını ve samimi temennilerini bildiren bir çok telgraf gelmektedir. Bundan son derece mütahassis olan Atatürk, teşekkürlerinin ve saadet dileklerinin Anadolu Ajansı vasıtasıyla iletilmesini buyurmuşlardır."

İşte Noel Baba figürü de bu dönemde hayatımıza girdi. Dünya'nın Santa Claus olarak tanıdığı Aziz, Vakit gazetesinin çevirmeni belli olmayan bir öyküsü ile yurtta Noel Baba olarak tanınmaya başlandı. Father Christmas ifadesi yani Türkçeyle Peder, çevirmen tarafından Noel Baba olarak çevirilince hepimizin zihinlerine bu şekilde kazınmış oldu. Yani ismin tüm suçlusu Vakit gazetesinde yayınlanan "Noel Baba'nın başına gelenler" öyküsü. Öykü de şöyle;
“Çocuklar ve bütün ev halkı Noel ağacının etrafında halka olmuşlardı. (...) Salonda birdenbire bir gürültü koptu... ‘Geliyor’, ‘geliyor’ diye sesler yükseldi.
İçeriye sımsıkı ve garip elbiseler içinde iri yarı, şişman yüzlü, uzun favorili ve sakallı bir adam girdi... Bu Noel Baba idi...”

Noel Baba ile Nasrettin Hoca'yı karşılaştırmak nasıl bir
kafanın ürünü anlayamıyorum.
Ayrıca sanmayın ki bu Noel Baba kavgası günümüz tahammülsüzlerinin başlattığı bir tartışma. Aslında kavga o öykü yayınlandığı günden beri devam ediyor. O gün de Noel Baba ile ilgili bir sürü eleştirel makaleler yazılmıştı. Ancak o zamanlar ki eleştiriler gayet medeni, açıklayıcı, kişilerinin kendi görüşlerini bildirdiği makaleler şeklindeydi.

Günümüzde kendi kültüründen bir haber cahil insanların kültür savunuculuğuna soyunup, başka kültürün figürünü yaygaralar kopartıp, şiddet unsurları ile, insanların tercihlerine saygısızlık ile yaptığı gibi yapmadılar bunu. Çünkü hepsi insanlıktan nasibini almış, kendi kültürünün bilincinde, eğitimli insanlardı.

İnsanlar başka kültürleri yok ederek, yasaklayarak kendi kültürlerini koruyamazlar. Kendi çocuklarını kendi kültürleriyle barıştırmak, başka kültürler tarafından asimile olmasına engel olmak istiyorsan önce kendi kültürünü cazip hale getirmelisin. Her sene kıskançlıktan için çürümüş halde akrabalarınla sidik yarıştırdığın bayramlar, çocukların tarafından nasıl algılanıyor bir düşün, sonra aç üstüne bir noel baba filmi izle. Sonrasını kendin yorumla. Çocukların iyilikle hediyeleşen, renkli süslerle, eğlencelerle oluşturulmuş bir kültür imgesini, birbirlerine laf sokmak için yarışa girişilmiş bir ortama tercih etmesinin sebebini anlayacak zekaya sahipsen sorunun kaynağını da bulmuşsundur. Burada yanlış anlaşılmasın, bir kültürü diğerinin altına koymuyorum, ikisi de aynı derece kutsal ve kendi inancımdan ötürü benim bayramım benim için daha değerli. Ama o kültürleri insanların nasıl yaşadıklarında kesinlikle bir karşılaştırma mevcut ve bu yaşayışlardan birini kesinlikle diğerinin üstüne koyuyorum.

Neyse işte, biz gelelim yılbaşı ağacına.Yılbaşı ağacı süsleme olayının Pagan olduğu, bu sebeple islamiyet öncesi Türklerde de benzer davranışlar görüldüğü iddiası olsa da, bence bu aşırı zorlama bir iddia olarak görünüyor. (Ayrıca konunun uzmanlarından okuduğum kadarıyla İslam öncesi Türkler sanılanın aksine pagan da şaman da değillerdi, Tengrizm denilen bir dine inanıyorlardı ama insanlar genelde benzer ögeler olduğundan bunlara toptan Şamanizm deyip geçiyorlar) Ancak Osmanlı döneminde yılbaşı ağacına benzer özellikte bir şey vardı; nahıl ağacı. Bu nahıl adı verilen ağaç şekilli süs, yeni yılı kutlamak için kullanılmasa da düğünlerde, törenlerde kısaca büyük çaplı her türlü şenlikte kullanılırdı.

Nahıl kelimesi  arapça hurma ağacı(nahil) manasına geliyordu. Osmanlı döneminde düğün ve sünnet şenliklerinde, şenlik alayının önünde kullanılan, ağaç şekli verilmiş, üzeri çeşitli  yiyecekler, yaldızlar, süs eşyaları ile donatılmış bir süstü. Özellikle bu nahıllar şehzade sünnet düğünlerinde daha da göz alıcı hale gelirdi. Muhteşem Yüzyıl'dan hatırlayacağınız Pargalı'nın Kanuni'nin kardeşi Hatice Sultan ile evlendiğinde, düğünü için yaptırdığı nahıl ise görkemiyle yıllarca konuşulmuş. (Hatırlarsanız kendisi oldukça zenginliğe ve gösterişe düşkün bir insandı.) Hatta Evliya Çelebi'de Seyahatname'sinde İstanbul'da 55 nahılcı bulunduğunu yazmıştı.Elimizde hiç bir nahıl örneği bulunmasa da bir kaç minyatürde resmedilmiş şekilde görünmekte bu Türk şenlik ağaçları. Günümüzde ise orta Anadolu'nun bazı bölgelerinde benzer bir gelenek düğünlerde devam ettirilmekteymiş.


Tüm bunlardan sonra birisi yılbaşı ağacınıza laf ederse ona cümle bile kurmadan kısaca nahıl deyin. Anlamazsa kültürünün bir ögesini nasıl bilmediği üzerinden aşağılarsanız, kişi büyük ihtimalle utanç içinde susacaktır. Kimse kusura bakmasın ama başka insanların yaşam tercihlerine yorum hakkını kendinde gören her insan daha büyük aşağılamaları hak etmekte. Bu durumda insanların cahillikleriyle alay edilmez kuralı da görmezden gelinebilinir.

Kıvançlar kıvançlar...

Ben bu diziye neden bu kadar heyecan yaptım hiç bilmiyorum ama izlemek için çok sabırsızlanıyorum. İlk tanıtım filmi yayınlandı. Farah Zeynep'i dans sahnesinde hiç beğenmedim, biraz ölü gelin gibi mi durmuş, o bakışlar ne?

Ama ne önemi var, Kıvanç'tan gözlerini alabilen mi var sanki? Olsa da izlesek...