Sen nasıl bir OğuzAtaymışsın ki, beynimdekileri, hissettiklerimi, gizli saklı şeyleri çıkarıp da önüme koyuyorsun? Nasıl oluyor da ben, yıllar önce yaşamış senin cümlelerini yaşıyorum? Ve ben hiç tanımadığım, görmediğim, artık yaşamayan bir insana dünyadaki herkesten daha çok güveniyorum. (Çünkü o biliyor, bir tek o biliyor, sadece o anlıyor.) Sağlıklı mı bu durum bilmiyorum ama umurumda değil, beynimde son zamanlarda sadece Oğuzcuğum Atay'ın cümleleri dönüyor ve ben geri kalan hiçbir şeyi ciddiye alamıyorum.
"Başıma gelecek olayları, yani yapmayı tasarladığım basit işleri göz önünde tutarak endişeleri, kuruntuları önümdeki olayın sonuna kadar erteliyorum. Bugünlerde umutsuzluk var, boyumdan büyük işlere giriştim galiba. Şimdi geri dönmesi de zor. Bu yüzden görünüşte bir şeyler olmak için çabalıyorum. Ne olursa olsun bana saygı göstermelerini istiyorum. Bana istisnasız herkes kızıyor; kafalarındaki ben’i bozduğum için. Ben onların hayallerinde tutarlıyım. Belki kendi hayalimde de tutarlıyım. Yaşarken bu iki tutarlığın da dışındayım. Her şeyle sırasıyla alay ettiğim halde kendimi gülünç durumlarda buluyorum. Bu durumlar geçtikten sonra kendimle de alay ediyorum. Yalnız artık hissediyorum ki, bunun sonu yok. Saatlerce hiç bir şey yapmadan evde oturuyorum; sonra tam çıkarken, evde kalsaydım bir şeyler yapabilirim gibi hissediyorum. Galiba hep acele ettim."
"Öfkelenirken gülünç olmamalı. Gülünçlüğün ölçüsü nedir? Ben! Ben bir şey yaparsam gülünç olur."
"Bu adam neden bana karşı çıkıyor. Neden hep bana karşı çıkılıyor?<Ben tezatlara dayanamıyorum albayım>Bilge de karşı çıkmıştı.Neden çalışmamı istemiyorsunuz demişti. (Siz.) Bilmem, öyle söyledim işte. <Ben uyuşmadan yanayım albayım, aruzdan yanayım.>Hayır,'Bilmem öyle işte' dememiştim. Daha aptalca sözler etmiştim. İnsan hiçbir şey yapmamalıydı benim gibi. Peki neden? dedi gülerek. Uzun bir hazırlık dönemi gerekliydi. Daha önce toplumla yapılacak en küçük temas öldürücüydü. Daha başka şeyler de saçmaladım: Sıkıcı bir odanın içinde, her an gülümsemenin zorluğu, kaba iş adamlarından, dedim. (Konuşunca olmuyordu işte) Neden bunları söyledim? Neden hemen bıra..."
"<<Bana anlatabilirdin Hikmet>><<Kimseye inanmıyordum. Bütün hayatımca nefret ettiğimi düşündüğüm bir düzeni, artık hayatımca yaşamak istediğimi sanıyordum. Acınacak bir tarafımda kalmamıştı. Zaten yoktu>>"
"Sonuca itirazlar oluyor. Yetişemiyorum. Her tarafa koşuyorum. Ben göğüslemeden ipleri kaldırıyorlar. Neden bu yarışlara kalktın evladım. Şimdi inişe geçiyoruz albayım. Hayır hava boşluğuymuş. Atlattık albayım. Kameralar çalışıyor. ÖLÜM ne zaman sahneye çıkacak? Pencereleri de açamıyoruz..."
Ne kadar ilginç değil mi, 1934'de doğmuş, 1977'de ölmüş bir insan; daha annem babam birbirini bile tanımazken yaşamış, çekip gitmiş bir insan nasıl oluyor da beynimin içindeki ruhumun her köşesindekini bulup çıkarıp önüme koyuyor. Yıllardır içimde sayıkladığım şeyleri söylüyor, kendime itiraf etmeye korktuklarımı yüzüme yüzüme çarpıyor. Selim oluyor, Hikmet oluyor ama en sonunda hep ben oluyor. Ben ise burada yıllar önce yaşamış bir insanın cümlelerine sığınıyorum.
Ben de Halit Ziya'nın kitaplarını ilk okuduğum zamanlarda adamın hayaletiyle savaşırdım adeta "Nasıl ne hakla bu kadar iyi yazabilirsin?" diye... Sağlıklı mı değil mi ben de bilmiyorum; ama bir zararı yok kimseye sonuçta... Hatta bana sorarsan bu derin cümleleri bu derinlikte algılayabilecek kadar derin bir insansın demektir.
YanıtlaSilYorumun için çok teşekkür ederim, galiba bazen bir yazarla hissettiklerin kesişiyor ve sen onun cümlelerinde başkalarının algıladıklarından öte şeyleri görmeye başlıyorsun.(Hatta belki yazarın anlatmak istediğinden de başka şeyleri...)
Sil