Yurttayım, ama sanki başka bir yerdeyim. Ödev yapmam gerekiyor, kapı çalıyor, hiç bir şey düşünmeden, eklemlerin sanki otomatik pilotun kontrolündeymiş gibi kalkıyorum yerimden. Bilinçsizce açtığım kapının diğer tarafındaki insan şaşırtıyor beni. Gerçekte kim olduğunu bilmiyorum ama rüya işte tanıyormuşum. Ne işin var burada diyorum sevinçle, yardıma geldim diyor. Taa oralardan buraya benim için yardıma mı geldin diye mutlulukla defterleri getirip önüne yığıyorum, hiç bir şey sormadan. Her şey sanki çok doğalmış gibi nasılsın, neden geldin gibi sorulara ihtiyaç duyulmadan, oturup konuyu anlatmaya başlıyor bana. Oda arkadaşlarımda masanın başında. Türkçe anlat diyorum, ama onlar da dinliyorlar. İngilizce duymak istemiyorum, türkçe konuş. Ama onlar da dinliyorlar. Çok sinirleniyorum, onlardan o an nefret ediyorum. Sonra bir kadın geliyor, yurdu boşaltmamız lazımmış. Kadınla kavga ediyorum, benim ödevim var yetişmesi gereken, çıkamam diyorum. Arkadaşım geldi taa Türkiye'den, ödevim var. Zorla çıkartıyor. Ondan da nefret ediyorum o an. Sonra kendimi dışarıda buluyorum. Zaten herkes de kayboluyor. Dışarıda bir bahçe var çiçeklerle dolu, kocaman çiçeklerle dolu sanki sonsuza uzanıyor. Yanlarına yaklaşıyorum ve o an fark ediyorum, çiçeklerin hepsi solmuş. Tüm çiçekler solmuş. Bahçe de bir tane bile solmamış çiçek kalmamış. İçimden bir güdüyle dokunma ihtiyacı duyuyorum çiçeklere. Merakla birine dokunuyorum, neden solmuşlar acaba. Dokunduğum çiçek yeniden kendine geliyor, ve tüm çiçekler yeniden kendine geliyor, her yer bembeyaz kocaman çiçeklerle doluyor ve ben uçmaya başlıyorum, kimin aklına gelir, uçabiliyorum, tepeden okulun çiçeklerden dolayı bembeyaz olmuş görüntüsüne bakıyorum, okulun çatısına oturup yaptığım şeye tek başıma bakıyorum.
Biliyorum sıradan bir film sahnesi kadar saçma, anlamsız, romantizm en saçma sınırlarında, gülüyorsunuz belki okurken biliyorum çünkü uyanınca bende güldüm bu ne biçim bir rüya diye. Ama rüyalarım benim için hep bir anlam taşıdı, hiç bir zaman bir rüya olmadılar. Ve ben o anda anlıyorum, kimseye ihtiyacım olmadığını, bir tek ben olduğumu, harekete geçip,o solmuş her şeye tek tek dokunup canlandırmam gerektiğini. Benim gibi hayalperest biri için dünya sadece görünen şeylerden ibaret değil, hayal gücü diye bir şey var, rüyaların gücü var, inanıyorum. Bu rüya bana başka bir bakış açısı verdi, buraya geldiğimden beri hissettiğim şeyin aslında ne olduğunu kavradım.
Buraya ilk geldiğimde çok heyecanlıydım, korktuğumu sanıyordum ama korkmuyordum çünkü burada anladığım o hissettiğim duygunun korku olmadığını. Sadece heyecan duyuyordum. Başta her şey çok güzeldi, eline yeni bir oyuncak verilmiş çocuk gibi, hevesle, merakla orayı burayı kurcalamakla geçiyordu zaman, "aa ne güzel ev, ağaçlar,geyikler, deniz, tiplere bak" şeklinde bir şaşkınca bir heyecandan başka bir şey hissetmiyordum. Daha sonra dersler başladı, hiç bir şey anlamıyorum diye ilk derste kestirip attım, dinlemiyordum da dersleri, üstüne üstlük hiç bir şekilde çalışmıyordum da, sadece anlamıyorum yapamıyorum diye ders sırasında bir köşede kendi kendime sızlanıp, dersten çıktığımda dersin adını bile unutuyordum. Korktum deneyip de yapamamaktan ama az çabalayınca yapabilirdim, yapardım eskiden yaptığım gibi. Sonra otobüslerden korkmaya başladım, bir sürü insan vardı, çok karmaşıktı, istemiyordum 6 yıl öncesinin sıhhiye işkencesine dönmeyi, aslında on dakika süren yolculuklar bana bir saatten fazla gelmeye başlamıştı. Bu ufak korkular gittikçe büyüme başladı. İnsanlardan ürkmeye başladım, farklılığımdan ürktüm, insanların beni anlamamasından ürktüm, pamuk prensesi yedi cüceler esprilerini anlamayacak insanların arasında olduğum için ürktüm, kafaları benden farklı çalışan bu insanlardan, hiç bir şekilde geyik yapamamamdan ürktüm, yıllardır geliştirdiğim yöntemlerin burada işe yaramamasından ürktüm, insanların beni tanımaya çalışmasından ürktüm, her şeye yeniden başlamaktan ürktüm, derslerden ürktüm, otobüslerden ürktüm, arabalardan ürktüm, şehrin ufaklığından ürktüm, milyonların içinde kaybolamamamdan ürktüm, ismini bilmediğim, tanımadığım bir sürü tanıdık simayı yolda yürürken görmekten korktum, yolda yürürken herkesin ismimi bilmese de beni sima olarak tanımasından ürktüm, şehrin ufaklığından dolayı her girdiğim yerde farklı renklerde üstüme iliştirilen beni tanımlayan ufacık etiketlerden ürktüm, insanların benim hakkımda ne düşündüğünü önemsemeye başlamamdan ürktüm, ürktükçe bir köşeye pısmaya, köşelere saklanmaya başladım.
Ama korkumu kabul etmiyordum, korkmuyordum ki sadece yalnızdım, korkmuyordum insanları özlüyordum, ben korkmam ki hiçbir şeyden. Korktukça koltuğunun altına saklanabileceğim birini aramaya başladım, biri olmalıydı bende tin tin onun peşinde dolaşmalıydım, bir sorun olunca onun arkasına saklanmalıydım, bütün sorunlarımı o çözmeliydi. Küçükken misafir geldiğinde annemin koynuna başıma gömüp misafirler gidene kadar gözlerimi kapatıp saklandığım da yaptığım gibi korkularımdan birinin göğsünde saklanmam lazımdı. Ama kafamı gömecek bir yer bulamıyordum o sebeple gözlerimi kapatıp arkasına saklanacak kimsem yok, çok yalnızım diye ağlamaya başladım asıl sorunun yalnızlık değilde korku olduğunu anlamadan. Korku o kadar büyüktü ki, hiç bir şeye mantıklı bakamıyordum. O gelmeden önce hissettiğimi sandığım korku, korku falan değilmiş. Bu korku o kadar büyük ki uzaklaşıp ona bakmadan, varlığının farkına varamadım. O kadar korktum ki buraya neden geldiğimi unutup geri dönme planları yapmaya başladım. Ta ki o rüyayı görene kadar.
Korkuyorum evet hem de çok korkuyorum ama buradaki yolculuğumu kontrol ettiğim noktada korkuya yer kalmayacak, her şey yoluna girecek biliyorum. Mr. Gold'un da dediği gibi seyahatimi kontrol etmeye başladığımda korkularım da dinecek. Korkmam normal hem artık korktuğumun da bilincindeyim, pısmak yerine savaşacağım, kaçmak yerine kendime savaşmayı öğretmeye çalışacağım. Bir hayalin peşinden bu yolculuğa çıkabildiysem arkasına saklanacak birine ihtiyacım yok, kendi ayaklarımın üstünde durmalıyım, eski yöntemler burada işe yaramıyorsa yenileri geliştirilir elbet buraya uygun, kendi kendime ben bu yolculuğu tamamlarım ama geç ama zor, ben bunu yaparım. Bu bir macera ise eğer, ben questlerimi birer birer tamamlarım, bazen bir kasabada bir elf yoldaşım olur, bazen yollarımız ayrılır başka bir questte bir halfling ile ilerlerim. Gerekirse saatlerce çalışır, o ormanda korksam bile üzerimde büyülü pelerinim, elimde kılıcım ilerler, kasaba kasaba görevleri tamamlar, skillerimi geliştirip level'imi de atlarım, her şeye rağmen tüm macera boyunca eğlenerek ben bu oyunu bitiririm arkadaş. Sonra da beklerim kahramanımın yani kendimin sıradaki macerasını büyük bir hevesle.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder