Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

18 Kasım 2014 Salı

Bulaşık





Eğer bulaşıkları yıkamak zorundaysan,
Tanrım ne kadar da sıkıcı bir iş!
Yani eğer bulaşıkları yıkamak zorundaysan,
Ve yıkarken bir kaç tanesini düşürüp kırarsan,
Belki bir daha bulaşıkları yıkamana izin vermezler hiç!

17 Kasım 2014 Pazartesi

Neden hep ben azarlanıyorum?

Bu bankadakiler benden ne istiyor, müşteri olan ben değil miyim? Velinimetim ben. Velinimet olduğu yerde bile horlanır mı insan? Müşteri hizmetlerini arıyorum, limitim dolmuş, ben o kadar harcama yapmış olamam, şüpheli bir durum var bak diyorum "Harcamışsınız işte" diyor bana. Harcamadım, iyi bak, bana son hareketleri söyle diyorum, şu tarihte şu kadar harcamışsınız diyor, ben harcamadım, kime çekilmiş, hangi saatte, nasıl diyorum, şimdi detaylarını göremem ben buradan diye geçiştiriyor. Bakmak zorundasın, ben harcamadım diyorum. Bakamam dedim ya hanfendi diye bana atar yapıyor haspam.  Kadının işini yapabilmesi için yarım saat dil döktüm, sanki ben ne harcadığımı bilmiyorum, şüpheli alooo şüpheli hareket, baksana şuna diye bir şarladım da öyle çözüme ulaştım. Mal banka, şu taahhütüm(yazarken yoruldum bu nasıl bir kelime) bitsin seninle tüm ilişiğimi keseceğim.

Bugün de diğer bankanın gişe memurundan bildiğin tripler, azarlar... Neymiş efendim ardarda bir milyon soru sormuşum, hepsine aynı anda cevap veremezmiş. Ekranda bir işlem yaparken diğerini göremiyormuş. Ekranla ne alakası var sorduğum soruların. Genel geçer yapılan işlemler, bilmen lazım o işi yapıyorsan. Ya da insan gibi söyle, bir saniye bakıyorum diye.  Sinirden histerik bir kahkaha attım kadının suratına. Ekrana bakmadan her gün yaptığın işlemlerin yapılıp yapılamadığını bilmiyor musun? "Sen" dedim üstüne basa basa, oh iyi yaptım. O da iyice sinirlendi, dekontları kafama atmadığı kaldı. Sırf çok soru sordum diye kavga çıktı. Polisler geldi, ben o sırada kafama çorap örüyordum, parmağımı kadına uzatmış "Çabuk soruların cevaplarını ver yoksa öldürürüm seni, şunun cevabını da ver, bunun da, çabuk, çabuk, çabuk, doldur şu torbayı cevaplarla!" diye bağırıyordum. "Niye beni azarlıyorsunuz. Öldürürüm lan sizi." İşte tam o sırada, "Herkes yere yatsın, bu bir baskındır" diye polis bankayı soydu, o suç da bana kaldı çünkü kafasında çorap olan bir ben vardım. Sonra polisler bir de beni çok soru sormaktan tutukladılar. Soru sormak yasakmış, bilgi hırsızlığı suçları kapsamında inceleniyormuş. Mahkemeye çıkartıldım. Hakim savunmamı bile dinlemedi, azarladı beni susturdu, öyle karar verdi; müebbet azar cezasına çarptırıldım. Önüme gelen tarafından azarlanmak zorundaymış bundan sonra.

Allah kahretsin. Neden beni azarlıyorsunuz? Çocuğum ya ben azarla beni. Neden hep ben azarlanıyorum? Halbuki ne kadar da masumum.

16 Kasım 2014 Pazar

Bahçe

Çok mu şey istiyorum, sadece şöyle bir teras/bahçe artık ne derseniz, böyle bir şey işte, onu istiyorum. Ah tanrım adını bile bilmiyorum. Ama istiyorum. Sabah uyanınca elimde kahvemle yüzümde rüzgarı, toprağın kokusunu duyarak boş boş orada dikilmek istiyorum. İşten eve dönünce orada bir ağaca kurulmuş salıncakta kitabımı okumak istiyorum. Akşam olunca battaniyeme sarılmış otururken böceklerin sesini dinlemek istiyorum. İçerisinin nasıl olduğunun hiç bir önemi yok, ev tek bir odadan ibaret olabilir, yatak odası mutfak oturma odası hepsi içi içe mutlu mutlu yaşanır önemi yok, ben sadece bahçe istiyorum.


Library Dragon

Bu çok şahane bir şey...


Tehlikeli Oyunlar - Bize acınmadığı için acımamalıyız!

Bir süre benden sadece Oğuz Atay lafı duyacaksınız, çünkü beynim başka türlüsüne izin vermiyor. Bu süre zarfından benden sıkılabilirsiniz, beni ergen olmakla, popüler olana sarılmakla, twitterdan parça parça kitap okumakla ithaf edebilirsiniz. İnsanların Oğuz Atay'ı Hakan Günday'a indirgediği bir devirde, Oğuz Atay'ın bir James Joyce olduğunu görmezden gelebilirsiniz. Hem siz nereden bileceksiniz ki ben o kitapları nasıl okuyorum, ben o kitaba dayanıp da yaşıyorum. Ben yıllarca hep şunu sordum; 'Tanrım, benim neyim var? Benim sorunum ne? Neden böyleyim?' Onun kitapları bana anormal olmadığımı hissettiriyor, okudukça biliyorum, bende yanlış bir şey yok. Bu şartlar altında olabilecek en normal insan benim. İnsanlar benden farklı düşünüyor diye ben de yanlış olan bir şey yok! Nasıl olmam gerekiyorsa tam da öyleyim! Böyle olduğum için kendimi sorgulamam gerekmiyor. Evet büyük uyum sorunlarım var ama bu benim yanlış olduğumu göstermez. Evet ait olamamak canımı yakıyor, yoruyor, korkutuyor ama bu, bende bir sorun olduğu anlamına gelmez. İşte Oğuz Atay bana bunu hissettiriyor; bende yanlış bir şey yok. Çıkıp kendime dışarıdan bakmamı sağlıyor. Kafamdaki tüm niçinlere cevap veriyor. Ya da belki de suçu başkalarına atmamı kolaylaştırıyor. Ama ne fark eder ki sonuçta kendimi kabullenmemi sağlıyor. Sorun bende değil, sorun sizde, o sebeple ayrılmamız lazım, dünyadan kendimi ayırmamda hiç sorun yok. Kendimi her zaman ait olmam gerektiğini düşündüğüm yerden bambaşka bir noktaya koyabilirim artık.

"Şimdi eski dünyama dönmüş bulunuyorum ve bunun eski bir dünya olduğunu, usandırıcı tekrarlarla dolu olduğunu ve ne yazık ki kendimin de bu can sıkıcı romanın bir parçası olduğumu, yeni yalnızlığımın içinde anladım. Artık sanki yaşamıyorum, yaşayan birini seyrediyorum; daha önce bildiğim romanı okur gibiyim. Bir roman kendini okumaya başlasaydı herhalde bu kadar sıkıcı bulurdu kendini..."

"Bu düzmece oyun sona ermeli. Kendi benliğimizi bulmalıyız. Yol verip yakarmaktan vazgeçmeliyiz. Rüyalarımızı gerçekleştirmeye çalışmamalıyız, gerçekleri rüya yapmalıyız. Çelişiksiz dikensiz ve düzgün rüyalarımızı yaşamalıyız. Sözümüzün eri olmalıyız: Kırılacak kafaları kırmalıyız. Bize acınmadığı için acımamalıyız."

"Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum. Bu nedenle, Sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim."

"İşte ondan sonra, kardeşim Hidayet, insanlığa öfkem başlıyordu; belki de ilk öfkelerimi bu oyunlar sırasında duymuştum. Çünkü bütün gücüme rağmen oyuna geliyordum. Kendime kızıyordum: Çünkü oyuna geliyordum, anlıyor musun oğlum Hidayet? oyuna geliyordum. Oyuna gelmemeliydim, bana oyun oynanmamalıydı. Bütün gücümle uyanık kalmalıydım; başkalarının  rüyalarını görmemeliydim. Ve kardeşim Hidayet, öfkelenince de onların bütün kusurlarını, küçüklüklerini, daha önce hoşgörüyle karşıladığım kendini beğenmişliklerini daha şiddetle görüyor ve unutmuyordum."

"Yaşamaktan vazgeç ve bir duvarın köşesinde, yüzün duvara dönük dur; cezalı öğrenciler gibi. Hayır, bu bir efsanedir; ben böyle bir ceza almadım hiç. Hatırlamıyorum. Benim hatırlamadığım her şey efsanedir, yoktur. O bilmiyorsa yoktur olmamıştır. Ben üçüncü tekil şahısım. Ben bir yerde olsam bile benden öyle bahsederler. 'Kimseyi dinlemez.' derler. Oysa 'kimseyi dinlemiyorsun.' demelisiniz."

"Bir türlü sonuna gidemiyorduk rüyalarımızın. Korkuyorduk. Korkuyordum. Hayallerinden bile korkar mı insan?"

"Hayata dayanamayan her insan gibi yapılır oyunda: mış gibi yapılır"

"Ben mi şaşırdım, yoksa herkes birden garip bir cinnete doğru mu yol alıyor? Hikmet'e göre, ülkemizdeki herkes aklını oynatmış; memleketin, İsviçre'ye tedavi için gönderilmesi icap ediyormuş. Ancak oradaki doktorlar anlar diye tutturuyor. "

Resim = Hiç Düşünce

Benim çocukluktan beri gelen bir resim tutkum vardır diye başlamayacağım, çünkü yok öyle bir şey. İlkokul ve ortaokulda bütün resimlerimi ablama yaptırmış bir insanım. En nefret ettiğim derslerin başında gelirdi. Resimlerim dağ, dere ve ev üçlüsünden öteye gitmiş değil. (Bir de resmi bayramlarda çizilen anıtkabir var tabi.) O kocaman 1000 m2 sayfayı doldurmaya çalışmak işkenceden beterdi benim için. Lisede resim seçmeli ders olunca arkama bakmadan kaçmış, üniversiten mezun oluncaya kadar da elime resimle ilgili hiçbir şey almamıştım. Sonra animasyon okuluna başvurma hayalleri, yetenek sınavı falan derken (yollayacaklarını varsayıyordum.) yeniden kendime A4 boyutlarında bir resim defteri ve bir kaç kara kalem almıştım. Kara kalem kadar iğrenç bir şey yok, her tarafa bulaşıyor, grimsi tonlar, hiç zevkli değil. Gene nefret ettim resim yapmaktan. Zaten okula da yollamadılar. O sayfa da böylece kapanmış oldu.

Taa ki bu yıla kadar. 

Yeğenimin kuru boyaları ile boyama yaparken çok garip bir şey keşfettim; Ben renkli renkli kuru boyalarla uğraşırken dünya duruyor. Beynim de en ufak düşünce bile yer edinemiyor. Tıpkı bayılmak gibi, sadece kocaman bir boşluk. Ben o kafaya ulaşmak için zamanında kendi kendime meditasyon gibi saatlerce "hiç düşünce, hiç düşünce..." diye sayıkladığım zamanları bilirim. Ama o kalemleri elime aldığımda o durum kendiliğinden oluşuveriyor. 

Hem şimdi resim defteri boyutumu da A5'e düşürdüm. 


Son zamanlarda yazmaktan korkuyorum. Yazarken yazdığım her şeyi beynimde tekrar tekrar yaşıyorum. Bittiğinde kendimi dünyanın en yorgun insanı gibi hissediyorum. Ama kuru boyalarla uğraşırken bittiğinde kendimi yeni uykudan uyanmış gibi hissediyorum. Biliyorum, yaptığım çoğu şey bir şeye benzemiyor, ama ona rağmen ben kendimi mutlu hissediyorum. Antidepresan gibi, ya da daha çok yok olmak gibi, tıpkı bayıldığın zaman hissettiğinden, her şeyden kaçmak işte. 

Ayrıca konu resim olunca utanma duygusu da ortadan kayboluyor. Normal şartlar altında böylesine başarısız şeyleri insan içine çıkarmamam lazım. Misal bazı yazdığım şeylerde kendimle gurur duyuyorum, yazı konusunda öyle narsist bir tarafım var, onları bile insan içine çıkarırken utanıyorum. Çoğunu daha bir Allah'ın kuluna okutmadım. Ama resimlerimde, garip bir şekilde, "baak, ne çizdim" diye dolaşıyorum etrafta. Tabi sonra akıl sağlığımdan endişelendiklerini gözlerinden okuyabiliyorum. "Zavallıcık çok sıkılıyor olmalı" diye düşündüklerinden eminim. Boyarken taşırıyorum, çizerken yamuk çiziyorum, detaylara hiç takılmıyorum, tüm kuralları hiçe sayıyorum, bazılarını Rüzgar yaptı sanıyorlar ama ben umursamıyorum. Resim detay işi, ben detaylara gelemiyorum, ama olsun, diyorum ya, resim yaparken hiç ama hiçbir şey düşünmüyorum zaten. 
Korkmayın canım, saçmalıklarımı ne zaman sizden sakladım ki şimdi saklayayım, azıcık da siz endişelenin. (hiç utanma kalmadı, yazık!) 

Yandaki yeşil gözler aynı Esra'nınkilere benzedi, birazdan da Jon Snow gözü çizecem. Esra, çıkar mısın bilinçaltımdan lütfen!!!

En çok köstebek ile Esmeralda'yı seviyorum <3 


Burada kalemlere göre biraz renk karıştırmayı denedim, düzgün karışmış görünenler Faber Castel (turkuaz ve kırmızı),  karışamamış duranlar Adel. 

Bunu da Rüzgar boyadı sandılar, halbuki ilk aquarelle kalem denememdi, işin içine su girince kontrolü kaybettim. (Haksız da sayılmazlar)

11 Kasım 2014 Salı

Goodreads Reading Challenge


Her yıl goodreads'de o yıl için okuyacağım kitap sayısını belirleyip hedefi tutturmaya çalışıyorum. Bu yıl da evde olacağım için, okumaya bol bol vaktim olacak diye, hedefi geçen senelere oranla daha yüksek tutmuştum. Tabii yüksek dediysem kendi çapımda yüksek, ben haftada bir iki kitap bitiren bir insan olamadım hiç. Kitap okumak için özel ritüellere ihtiyacım var, her kitabı her ortamda okuyamıyorum. Hele kitabı sevmediysem okuyacağım diye ısrar da edemiyorum, yarım bırakıyorum, çünkü vaktimi önemsiz gördüğüm bir kitapla harcamaktansa okumak istediğim diğer kitaplara ayırmak istiyorum. Düşünüyorum ki elime geçen her kitabı okumaya kalksam, okumak istediğim kitapları asla tamamlayamam, bir insan ömrü buna yetmez. Keşke daha hızlı okuyabilseydim. Öyle olunca da bitmiş kitap sayım yıl sonunda üç basamaklı sayılara ulaşamıyor. Ortalamam otuzlarda.
              

Bu yıl da hedefi 40 belirlemiştim. Şu ana kadar 37 tanesini okumuş durumdayım. Ama kalan 3 kitabın ikisi gözümde çok büyüyor. Tamam Tehlikeli Oyunlar bitmiş sayılır, onu bitireli çok oluyor ama ikinci kez okumadan bitmiş saymacağım. Ama Notre Dame'ın Kamburu 547 sayfa ve hikayeden çok Fransız tarihi öğretiyor, sanki eğlenceli şekilde yazılmaya çalışılmış bir ders kitabı okuyorum. O yüzden akıp gitmiyor, çok yavaş ilerliyor. Golem ve Cin ise 638 sayfa. Bakalım 31 Aralık'a kadar bitirmem lazım, çok hırs yaptım, 40 rakamına ulaşacağım.

8 Kasım 2014 Cumartesi

Good Morning Joan, did you wake up alone?

Şimdi tüm o hikayeler ne işe yarayacak?

Zamanında yemyeşil olan bu orman o ölüm makineleri ile yerle bir oldu.Yeşil yok artık, geriye sadece siyah kaldı. 

O ormanın upuzun ağaçları vardı. O kadar uzundular ki gökyüzü bile onlara uzak değildi. O kadar yüksektiler ki, tepesine ulaşabilen olsa, başka diyarlara uçardı.

O ormanın bir de kraliçesi vardı. Tek yaptığı hayal kurmaktı. Bir sabah uyandığında o koca orman ona yetmemeye başladı, ormanın öyküsü eski geldi, yenisini arzuladı. O koca ağaçların arasında yürümeye başladı, daha önce hiç gitmediği kadar uzaklara vardı. Ormanın azaldığı o lanetli noktaya vardığında karşısına güneş çıktı. Güneş onu selamladı; ikisi de birbirine yabancı. İkisi de birbirinin gözünü kamaştırdı. Oturup uzunca konuştular ve anlaşmaya vardılar. Güneş ona yol gösterecek, o da çok uzaklara gidecekti. Ama güneş pek de güvenilir bir rehber sayılmaz, kraliçe nereden bilecekti. Kraliçe o gün güneşle birlikte uzaklara yol aldı. Güneş bir doğdu, bir battı; yolun yarısında onu yolda bıraktı.

Sonra bir gün, günler sonra bir gün kraliçe anlatacak hikayeler ile geri döndü. Ama zamanında yemyeşil olan bu orman zebanilerin kullandığı ölüm makineleri ile yerle bir olmuştu, kraliçe nereden bilecekti. Şimdi tüm o hikayeler neye yarayacaktı?

Yeşil yok artık, geriye sadece siyah kaldı. Güneş yok artık, battı, bir daha doğmadı. Kimse yok artık, geriye sadece kendi kaldı.

7 Kasım 2014 Cuma

Bıktım

Neden uğraşıyorum ki sanki. Nasılsa iznim yok, nasılsa lanetliyim. Ne zaman tamam şimdi oldu diyorum, hemen arkasından başka şeyler bozuluyor; ne zaman başım dik yürümeye başlıyorum, insanların arasında saçma şekilde tökezleyip düşüyorum. Azıcık hızlanayım hep ben gülünç duruma düşüyorum. Birazcık birilerine güvenmeye başlayayım hemen işler sarpa sarıyor... Bu böyle devam ediyor. Neden azıcık başım dik yürümeme izin yok, neden hep ben o kadar insanın içinde düşen oluyorum, Azıcık bile hakkım yok mu şımarmaya, mutlu olmaya, bir an sadece bir an sağımı solumu kollamadan yaşamaya... Yok de mi? Peki madem ben köşeme çekilip başım önünde kendi kendime susmaya devam edeyim. Şımarmak da başkalarına hakmış, tamam anladım , lanet gelsin o zaman. Ben düştüm siz de gülebilirsiniz, gülünç olmak benim hakkım, hakkımı vereyim! Gül dünya gül!

6 Kasım 2014 Perşembe

Minioooonss!!

Şimdiye kadar izlediklerim arasında en güzel fragmanlardan biri.