Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

30 Nisan 2013 Salı

Gülen İnek - La vache qui rit Apericube

Bunun için neden bir blog yazısı yazıyorum hiç bilmiyorum, yani biliyorum da anlamlandıramıyorum. Ama çok beğendiğim için sizinle de paylaşmak istedim. ( Yok lan konu sıkıntısı çekmiyorum, gerçekten çok beğendim, ondan yazıyorum.)


 La vache qui rit yani gülen inek isimli peynir markasını hepimiz biliyoruz. Güzel krem peynirlere sahip bir marka. Bu marka süper ötesi peynir küpleri üretmiş. Geçenler de Makromarket'te alışveriş sonrası bu hediye edilmesi sonucu tanıştım bu peynirle. Alışverişten dönmüş annenin elinden poşetleri kapıp, ne almış diye didiklemek en büyük hobim küçüklüğümden beri. Direk dikkatimi çekti, "Anne bu ne?" Peynirmiş, alışveriş yaptı diye bunu da hediye olarak vermişler. O kadar sevimli bir paketi var ki, sürpriz yumurtayı ilk defa gördüğüm günki sevindim. (Ya ufak şeylere, çok kolay mutlu oluyorum ya da kafayı yedim iyice. Peynire sevinmek ne lan?) Hediye olduğunu tahmin etmeliydim, annem böyle bir şeye kesinlikle para vermez.

İçinde 3 farklı çeşidin her birinden 8er tane olacak şekilde toplamda 24 tane küp şeklinde krem peynir var. Peynirlerden biri domatesli, ama tadı domatesten çok, nasıl anlatsam, neye benzetsem,biraz baharatlı gibi.  Hah, buldum.pizza krakeri anımsatıyor. Ama harika. Diğeri keçi peyniri. Bu keçi peynirinin normal krem peynirden farkı ne, pek algılayamadım, bana tat olarak farklı gelmedi. Diğer çeşidi olan zeytinli ise favorim oldu. Direk zeytin tadı geliyor, hatta biraz yeşil zeytin tadı. Ekmeğine sür, zeytin peynir ayrı ayrı uğraşmadan direk ye. 

Ufacık, küp şeker boyutları ile de pek sevimliler. Tadından çok paketine vurulmuş olabilirim itiraf ediyorum. Bu tadı önüme plastik bir kutuda koysalardı, bu kadar abartmaz, güzelmiş der geçerdim, büyük ihtimalle. Yani geçmezdim de orada burada "adamlar bir peynir yapmış, yiyorsun zeytin tadı geliyor, gavur yapıyor" şeklinde bir kaç söylemde bulunur geçerdim. Ama bu boyuttaki, böyle sevimli peynirleri geçemezdim. Fiyatlarını da internetten biraz araştırıp, 8 tl civarında olduğunu öğrendim. Ama şu anda, büyük ihtimalle piyasaya yeni girdiği için, bir alana bir bedava, indirim falan şeklinde promosyonlu satılıyormuş.  Pahalı mıdır, ucuz mudur orasını bilemiyorum, çünkü peynir piyasasından haberim yok. Tek sıkıntım bu peynirlerle ilgili, kutunun üzerinde bir kelime bile türkçe olmaması. Bu haliyle peynirden çok, almanyadan gelen freeshop çikolatalarını anımsatıyor. Kitlelerini beyaz türkler olarak belirlemişseler diyecek bir lafım yok ama, benim basma etekli anadolu teyzelerim almaz bu peyniri bu şekilde. Ya çok ucuza satacan misal ortaya 1 tl diye dökecen, anca öyle. Kesinlikle bak, çok ucuza satmalısınız, çok çok çok ucuz olmalı. Yoksa benim annem de almaz, beyaz peynir yemeye devam  ederiz plastik kutularda. 

Ya da ucuza satmasalar da, şimdi bir peyniri bu kadar övdük, reklam kuşağı gibi oldu ya, La vache qui rit, bana böyle bir kaç kutu peynir gönderse, hediye etse, çok hoş olmaz mı?

Ayrıca çok meraklardayım, bunun bambaşka tatları olanları da varmış, acaba türkiyede de var mıdır?

25 Nisan 2013 Perşembe

Ev Waffle'ı

Efendim şimdi bilen bilir benim bu waffle denen yiyecek çeşidine olan düşkünlüğümü, sevgimi. Ama sevgi neydi? Sevgi emekti. O sebeple üşenmedim, kendi waffle'ımı kendim yaptım. Tabi yapmadan önce internette baya bir araştırma işine girdim, bir sürü tarif içinden en uygununu deneyerek buldum. (Yalan) Tamam çok araştırmadım ama bulduğum tarif tam istediğim tada ulaştı. O sebeple sizinle de paylaşmak istedim, biliyorum tek waffle delisi ben değilim.

Malzemeler;(100 kişi için)

6 YUMURTA
YARIM KG UN (Miktarı takmayın akışkan bir hamur(bkz: krep hamuru) elde etmenize yetecek kadar)
1 BARDAK ŞEKER
YARIM PAKET TEREYAĞ/MARGARİN
1 PAKET VANİLYA
1 PAKET KABARTMA TOZU
YARIM KG SÜT/2.5 BARDAK
YARIM LİMON SUYU

"Neey, 6 yumurta mı?" çığlığınızı duyar gibiyim. Ama sakin, ben buradaki malzemelerin hepsini yarıya düşürdüm, çünkü bu malzemelerle yaparsanız bir tabura yetecek kadar waffle olur. Hatta yarıya düşürmeme rağmen elde ettiğim waffle sayısı iki basamaklı sayılara ulaştı. O sebeple isterseniz çeyreğe düşürün.

Şimdi yapılışı;
İlk olarak şeker ve yumurtayı çırpıyoruz. Daha sonra eritilmiş yağ, süt ve limon suyunu ekleyip tekrar çırpıyoruz. Un, kabartma tozu ve vanilyayı karıştırıp onları da ekliyoruz ve çırpıyoruz.Pişirme işlemine geçmeden hamuru yarım saat dinlendiriyoruz.

Ama benim waffle makinem mi yok dediniz? Hiç sorun değil, tek ihtiyacınız olan ince tabanlı küçük bir tava ve yemek pişirme konusunda yetenekli bir insan. Çünkü tavada çevirmesi zor oluyor. Şahsen ben krepi bile beceremezken bu kısımda annemden yardım aldım. (Hepsini annem yaptı, yardım falan yok)


Hamur piştikten sonra, üstüne nutella olur, çokokrem olur, torku olur ne isterseniz artık kakaolu fındık kremasını sürüyorsunuz. Şahsen benim favorim Sarelle olduğu için onu kullandım. Daha sonra da üstüne meyve sebze fındık fıstık ne bulduysanız boca ediyorsunuz ve sonuç aynı o dışarıda yediğimiz wafflerdan elde ediyorsunuz. Hatta onlardan daha muhteşem oluyor, çünkü bunu aman ayıp olur, aman elime yüzüme bulaşır deyip çatalla uğraşmadan, her yerinize bulaştıra bulaştıra direk elinizde sandviç gibi yiyebiliyorsunuz. 

Gerçi ben beceriksiz bir insan olduğum için, süsleme ve meyve yerleştirme konusunda da görsellik açısından pek başarılı olmadım. Keşke bırakaydım da onu da annem yapaydı.

Ama bu tek tek uğraşmak sıkıntı ya bunla, o muhteşem yaratılıcığımla aklıma çok süper bir fikir geldi. Şimdi bence bu hamuru dikdörtgen bir tepsiyle fırına koyup öyle bir seferde pişirip, daha sonra içine sarellesini meyvesini ekleyip rulo haline getirsek, çok süper bir rulo pasta olur bence. Bunu da yapacağım bir gün, bence mutfakta çığır açacak bir tarif olacak. Bence.

21 Nisan 2013 Pazar

Kafalar kafalar - 4 (Benim hala umudum var)


"Düşlerime yağmur yağdı" dedim. "Hayır, altını ıslatmışsın" dedi. Psikiyatriden bana ne, ben edebiyatı seçmiştim. - Bahadır Cüneyt Yalçın

Orhan Pamuk kendi kendine bir gün oturup roman yazayım deyip, ben mimar olmak istemiyorum, bu benim mesleğim olsun deyip, pat diye başlamış yazarlığa. Okudum da bir kaç kitabını. Biliyorum kalemini adamın. Ama ne zaman Orhan Pamuk yaptıysa diye kendimi gaza getirecek olsam beynimde bir ses yankılanıyor; "Lan gerizekalı adam Nobel aldı, mal, bir kendine gel istersen, bir haddini bil istersen! Mal ya, valla mal. Bi kalk git yaa!"

Düşündüm de hiç doğmamış olsam şu anda sadece iki kişinin hayatı başka olurdu; öss yerleştirmede ve anadolu lisesi yerleştirmede önüne geçtiğim insanlar. Hayata etkim işte bu kadar benim.

Geçmişi unutmak çok kolay, çoğu şeyi hatırlamam, bugün hiç umurumda değil ama gelecekten alacak hayallerim var benim.

Peki neden mi bir şey yapmıyorum? Çünkü oturup depresif takılırken daha çok eğleniyorum.

Hep yeniliyorum, yine yeniliyorum, hep daha iyi yeniliyorum.

Çünkü o koca göl yoğurt olsa, bana kaşık bulunmaz.

Çünkü Don Kişot'tan az biraz halliceyim.

"İnsan düşüncesiz ihtiyarlara karşı neden saygılı olmaya çalışmalı ki?" "Bu onların fikri" dedi Steerpike "Saygı görmeyi seviyorlar, yoksa halleri nice olurdu? Çökerlerdi. Unutulurlardı. Kenara atılırlardı: çünkü yaşlarından başka hiçbir şeyleri yok ve gençliğimizi kıskanıyorlar."

"Kitabı okurken yanımda dur " istedi "yalnız okurken çok korkuyorum."

İlk annemin yanından kalkıp da kendime ait yatakta yatacağımı keşfettiğimde nasıl da mutsuz hissetmiştim, sonra odalar uzaklaştıkça korkularım büyüdü, yanına kaçmak için bahaneler ürettim,"anne korktum ben, rüya gördüm" diye ki korkmamıştım hiç, uyumamıştım bile, ne rüyası. İşte böyle bir insana gelip de sorma, neden diye? Bazı şeyler var, ben bilmiyorum ki sana anlatsam.
Ama sen hele az biraz dur, aklımda kalanları ben sana sonra bir ara anlatırım.

Eskiden buralar hep tarlaymış demek istiyorum. Ama bakıyorum, buralar hala tarla.

Çünkü her gördüğüm yeşil tarlayı highlands sanmam, buraları İskoçya yapmaz.

Futbolculara asılacak yaşı geçmişiz, bir baktım hepsi çocuk. Ama panik yok, daha teknik direktöre asılacak yaşa gelmedik. Sakin. Daha var ona.

Tanrım! Parktaki spor aletlerinde basma etekle spor yapan teyzeler kadar çılgınım.

Yeni işe başlamış memurlar gördüm. En yeni takımlar alınmış, en yüksek topuklular giyilmiş. Hepsinin suratında ne yaptığını anlayamamanın verdiği sevimli bir şaşkınlık. Hayata karşı güven dolu hepsi, dolu cüzdanın verdiği o güven işte. Hepsi pırıl pırıl, yumurtanın fırçalanmış tarafı gibi. yumurtanın diğer tarafıyla birlikte çürüyecek pırıl pırıl memurlar işte. Sonra kendime baktım. O resme bir türlü yerleşemedim, istedim, dolu cüzdanı, mutlu aile tablosunu gözlerimin önüne getirdim, yerleşemedim. En şık takımları geçirdim üstüme, en yükseğinden topuklularla, az da makyaj yaptım bir de, gene olmadı yerleşemedim.  Sordum.
Benden adam olur mu?
Bilemedim ama;
Güzel günler bizi bekler, eyvallah dersin geçer gider.
Bıraktım kendimi, oh ne rahat, bu da geçer.
Benim hala umudum var, isyan etsem de istediğim kadar....
Her şey çok güzel olacak...

Benim Hala Umudum Var by Mazhar Alanson on Grooveshark

19 Nisan 2013 Cuma

Da Vinci's Demons

Duyduk duymadık deme ey ahali, Vinci'li Leo'yu hiç bilmediğiniz şekilde anlatan bir yapım geldi.Ne diyelim o zaman let the spoiler begin! (Şaka lan şaka, spoiler falan yok ki olan yeri de işaretledim zaten, ama ne yalan söyleyeyim,diziye bakış açınızı etkileyecek yorumlarım da yok değil.)

Starz'ın yeni dizisi Da Vinci's Demon ünlü bilim adamı, sanatçı, mühendis, mimar... Leonardo Da Vinci'nin hayatını konu alan bir yapım. Ama aklınıza ak sakallı bir dahinin hikayesi geliyorsa hiç öyle değil.  Hele benden duymuş olmayın ama bu Leo hiç Leo gibi değil, sanırsın Tarkan. Bu hikaye de erken rönasans dönemi Floransa'sında yaşayan 25 yaşlarında genç, kibirli, artiz Da Vinci'nin hikayesi. (Artiz yeminlen artiz, hadi anladık çok yetenekli ve akıllısında muhteşem kılıç kullanmak da neyin nesi, hem de iki elle? Yemezler hacıı! )  İnancın ve özgür düşüncenin papalık tarafından kontrol edildiği bir dönemde, delilik denilebilecek bir dahilikle lanetlenmiş bir Da Vinci.

***Spoiler***

Medici: .....Da Vinci. Noterimin piç oğlu olduğunu söylediler. Ayrıca sorun çıkaran, kibirli, aykırı ve kendi fikirlerini kendine saklamada oldukça yeteneksiz olduğun söylendi.
Da Vinci:  Kibir kendi değerimi abarttığım anlamına gelir. Ben abartmıyorum.

***Spoiler***


Hikaye olarak bir bilim dahisinin biyografisi sanmayın sakın. Kurgu ile tarihin karıştığı bir yapım. Hikaye ilk bölüm itibari ile oldukça başarılıydı. Şahsen izlerken sıkalacağımı düşünmüştüm, çünkü ilk bölüm itibariyle karakterleri yavaş yavaş tanıyacağız, olay olmayacak, ufaktan bir ısınma bölümü olacak ön yargısıyla başlamıştım izlemeye. Ama çok yanılmışım. Hikaye öyle güzel akıp gidiyor ki, izlerken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsun. Hele bir Türk unsuru var ki, karakterin kendisi ve hikayeye verdiği yön ilk bölüm için oldukça fantastik ve merak uyandırıcı.



Bir de Downton Abbey'in Lordu Robert Crawley'i dizinin hemen başında görmek cidden hayal kırıklığı yarattı bende, o benim asil ingiliz lordum olarak kalsaydı hep, götünü görmesem iyiydi.

Ee hikaye iyi, tarihi kıyafetler, güzel hatunlar, yakışıklı beyler (laf olsun diye dedim, yok yakışıklı falan), merak unsurunu gayet başarılı kullanıldığı bir kurgu.... bir tarihi diziden daha ne beklenebilir ki. Çok pis entrikalar döneceğe benziyor. Evet ilk bölüm itibari ile benim puanım beş üzerinden dört.


Peki şimdi geçelim o bir puan nereden gitti. Bilgisayar ile tasarlanmış şehir kurgusu çok kötü. Gerçekten çok kötü, muhteşem yüz yılın ilk bölümlerini bildin mi, hah aynı o işte. İnsanlar görüntünün üstünde yüzüyor, arkada dalgalanan yeşil perdeyi görüyorum resmen. Ama yakın çekimlerdeki dekorlar başarılı ona lafım yok. Keşke The Borgias dizisini görsellik olarak kendilerine örnek alsalarmış. The Borgias demişken; hem The Borgias'ı izlemek hem de bu diziyi aynı anda izlemek cidden kafa karıştırıcı olabiliyormuş. İkisi de aynı dönem İtalya'sında geçiyor, ikisinde de ortak karakterler var. Ama görüntü ve her şey o kadar farklı ki. Merakla Da Vinci's Demons'd Cesare Borgia karakterini görmeyi bekliyorum. Sonuçta tarih bu ikilinin yakın ilişkisinden çokça bahsediyor.

Ayrıca Leonardo Da Vinci'yi oynayan aktör'ün bir popstar edasıyla, popstar saçlarıyla dolaşmasını kabullenemedim. Gençliği anlatılıyor da olsa Mona Lisa'yı çizmiş, 1452'de doğmuş, bir dahi. Dahiliğinin çılgınlık yönünün vurgulanması istemiş olabilirler, o değil derdim. Mimikler, hareketler, kostüm, saçlar ile sanırsın Tarkan İstanbul sokaklarında Şımarık şarkısını söylüyor kızlar kovalıyor ya da Ricky Martin bilmem nerenin sokaklarında un dos tres söylüyor gene kızlar kovalıyor, öyle yani. Diziyi izleyin ardından bu iki klibi izleyin, ya da izlemeyin zaten beyninizde görüntüler mevcuttur bu kliplere ait, neden bahsettiğimi gayet iyi anlarsınız. (Gözümde seni gidi fındık kıran diye mırıldanıp, Mona Lisa'yı çizen bir insan canlandı)


12 Nisan 2013 Cuma

Kafalar kafalar - 3

Tatlı su balığı, böyle bir sevgi cümlesi duydum. Bu nasıl bir sevgi cümlesidir. Tatlı su balığı dediğimiz balık çeşidi, en ucuz, en sıradan en değersiz olan balık türü değil midir? Seven adam, resif balığım der,ne biliyim mercanım der, hadi hiç olmadı marmara yunusu desin, tatlı su balığım ne? Biri beni böyle sevse, sevgisinden şüphe etmez, sevgisizliğinden emin olurum. Orijinal sevgi cümlesi kuracağım diye saçmalamasanıza bir, adam sana omurgalıların en basit formusun diyor, tatlı olsan nolur?

Bazı insanlar kurdukları cümlelerle gözüme çok zeki görünüyor. Gerçi ben görüyorsam zeka değildir belki de o gördüklerim. Zekayı tespit edebilmek için en az o kadar zeki olmak gerekmez mi? Hepimiz Einstein'ı zeki olarak kabul ediyoruz, çünkü bize öyle öğretildi. Hiç bilmesek biz Einstein'ı, o gelse, bize çalışmalarını anlatsa, anlayıp da ne zeki bu adam diyebilir miydik? İşte bu sebepten bazen biri hakkında kendi çıkarımlarımla zeki sonucuna ulaşıyorsam, o insanın zekasından cidden şüpheye düşüyorum.

80'ler ve öncesi çekilmiş filmler, günümüz son teknolojisiyle çekilenlerden daha çok ürkütüyor beni. Belki renklerdeki solukluk, belki o ses kalitesi, belki de kostümlerin hepsinin bilgisayar değil elle tasarlanmış ve giyilmiş olması. Sebebi nedir bilmiyorum ama benim için korku filmi demek, o filmler demek. Baksana dabbe'den daha korkunç değil mi allasen; (Ne dabbesi lan, paranormal activity'den daha ürkünç)




"Ben ki Buchingamda doğmuş, kraliçeyle brunch yapar, prensle flört ederdim. Lordlar dostlarım, düşesler yoldaşımdı. Ne İskoçlar istedi de ben varmadım, ne İrlandalılar istedi de ben umursamadım. Üstümde chanel ile, fiyordları dolaştım. Başım yıldızlara değerdi benim. Peki şimdi bu scotch brite'in elimde ne işi var, tüm bunlar nasıl oldu" diye düşündü Jilet Necla.
'Düş'ün Necla, 'düş'ün...

Eğer bir yazar olursam, asosyal olmamın hiç bir önemi kalmayacak. O değil de düşünebiliyor musun, istemediğin hiç bir insan evladıyla muhatap olmuyorsun, evde götü devirip yatıyorsun, bir elinde üzüm dalı hayal kuruyorsun, ama banka hesabın doluyor. Asosyalliğin en asil formu. Ne var, ne yargılıyorsunuz, benim de edebiyattan anladığım bu, benim de hayattan tek beklentim bu! Maddi hiç bir beklentim yok ki! Parasal tek beklentim, ben üzüm yerken kafamda palmiye sallayacak bir Kıvanç tutacak kadar, o kadar az ki.

Kıvanç demişken aklıma ne geldi. Hani olmaz ya, imkansız ya, ama hadi olursa, Kıvanç ile evlenirsem diye bir düşünce geldi aklıma. Düğünle ilgili beynimde beliren tek gelen görüntü insanların suratındaki ifade oldu. Ne Kıvanç ne gelinlik, ne salon hiç biri gözümün önüne gelmedi, sadece şaşkın suratlar gördüm. Annemin suratında bile "bu kızın yanında böylesine yakışıklı bir çocuğun işi ne, nasıl olabilir bu?" şaşkınlığını gördüm. Herkes de görüyorum o 'adaletsiz dünya isyanıyla karışık şaşkınlığı.' Lan gerçek olsa çok pis eğlenirdim, sanırsın dünyanın en komik filmini izliyorum, sanırsın Elvis geldi benim için rocknroll yapıyor, sanırsın sheakespeare benim için bir komedi yazmış da müziklerini mozart bestelemiş, baş rolünde de Kemal Sunal ile Nejat Uygur var, ben de oturmuş izliyorum, o derece hunharca eğlenirdim. Düğün videosunu izleyip eğlenen tek insan olarak tarihe geçerdim lan!  Allah'ım tiplere bak! Nihahhahaahah! (İç ses: ne pis fantezin varmış be, pis beee)

Edebiyat demişken;
Kendi elimi, kendim tutabilirim , valla bak. Bak işte. Baksana. Hoop sana diyorum. Baksan ölürsün dimi edebiyat yapacaktım gerisinde, yapmıyorum işte.
Bir de bu işte edebiyattan anladığım.

Kimse bana hayallerinin peşinden koş demedi. "Şşş, sen arkadaki, kaldır lan kafanı, ders anlatıyoruz burada" dedi - Burak Aksak

Her şey belki bazıları için zamanla unutuluyor olabilir ama, her şey bende zamanla birikiyor.

Bir insan kahvecide (bkz.starbucks) duvarda asılı menüye baya uzun süre bakıp bakıp en sonunda cappucino siparişi veriyorsa, kesinlikle o menüde yazanların hiçbirinin ne olduğunu bilmiyordur.Soya Caffe Misto ne, ne bilsin, ne bilelim, ne var ? Yoo dostum yoo, her şeyi bilemeyiz.

Sıçan deliğe sığmamış, götüne süpürge bağlamış. - Atasözü. (Başarısızlığı kesin olan bir işe başkalarını da sürüklemek)

7 Nisan 2013 Pazar

Bugs Bunny'nin İskeleti

Koreli sanatçı Hyungkoo Lee üşenmemiş çizgi film karakterlerinin iskelet yapısını hayal etmiş ve oturup üç boyutlu tasarlamış hepsini. Açıkçası ben bayıldım, bir iskeletin bu kadar sevimli olabileceği aklıma bile gelmezdi. Bakalım hangi iskeletin hangi çizgi film karakterine ait olduğunu tahmin edebilecek misiniz?

1

2

3


4

5

6

  1. Tweety
  2. Donald Duck ve yiğenleri
  3. Bugs Bunny
  4. Felix the Cat ve Goofy
  5. Tom ve Jerry
  6. Çakal ve Road Runner

5 Nisan 2013 Cuma

Cem Karaca

Bundan tam 68 yıl önce, 5 Nisan 1945'de Türkiye'nin müzik tarihini etkileyecek, insanları yepyeni bir türle tanıştıran, Anadolu rock türünün kurucularından olacak bir sanatçı doğdu ve ben Türkçe müziği o muhteşem insanla sevdim.
 Aramızda olmasan da doğum günün kutlu olsun Cem Karaca. 



She Wolf

Herkesin çok sevdiği ve çok nefret ettiği bir David Guetta şarkısı vardır dersem, çok mu çok genellemiş olurum?

4 Nisan 2013 Perşembe

Jack the Giant Slayer / Dev Avcısı Jack

*Sıpoylır falan olabilir.....


Her şey bir masal olarak başlıyor, geçmiş zamanın gerçekleri efsanelere karışıyor. Geçmişin hakikatlerini masal zanneden bir krallık, masalların gerçekliğine devlerin elinde şahit oluyor.

Fee Fi Fo Fum
Ask not whence the thunder comes
Ask not where the birds have gone
For between heaven and earth is a perilous place.
Home to a fearsome giant race.
Who hunger to conquer the mortals below
Waiting for the seeds of revenge to grow.

Hepimiz biliriz Dev Acısı Jack masalını. Gökyüzüne uzanan fasulyeler, bulutların üzerinde yaşayan devler, ve onları yenen köylü Jack. Hollywood, masalların meyvesini bu filmle de yemeye devam ediyor. Masal karakterlerini alıp, sinema teknolojisinin desteği arkasında ekranı görsellikle doldurup, bir kaç ünlü oyuncuyu da ekleyip önümüze sunuyor gene. Gerçi böyle söyleyince gene bir berbat masal uyarlaması diyormuşum gibi oldu ama benim gözümde şimdiye kadar izlediğim en başarılı masal filmiydi. Belki sebebi beklentilerimi düşük tutmam olabilir ya da belki de içinde Ewan Mcgregor olması da olabilir ama kesinlikle kötü değildi. Sürükleyici şekilde, harika görselliğiyle, masalını anlatan ortalama bir yapımdı sadece. 

Filmde bir masaldan ne bekliyorsanız o var; güzel ve özgürlük peşinde bir prenses, kral, güç ve iktidar sevdalısı kötü kalpli lord, yakışıklı şövalye, fakir ama cesur bir köylü ve krallığı tehdit eden masal yaratıkları ki bu hikayede devler diyoruz onlara... Konusu, tahmin ettiğiniz gibi köylü Jack'in salaklığı yüzünden ortaya çıkan dev tehditini gene Jack'in çözmesi. Film boyunca açıkçası benim tek merak ettiğim 'bu Jack bu devleri nasıl yenecek' konusu oldu. Çünkü onların karşısında hiç şansı yoktu, devler orantısız güç kullanıyorlar, devler sonuçta. Sizde merak ediyorsanız, haydi gençlik, sinemalara...(Yazar burada bu cümleyi kurarak  reklam parası aldı diyorlar...)  'ın şovalye karakteri Elmont ise filmdeki espri unsurunu sağlamak üzere yerleştirilmiş sanki. Evet bir kaç noktada ufak esprilerle çok başarılı olmasa da komik olmayı da başarmışlar. Sonuç olarak filmi izlerken eğlendik, özellikle IMAX 3D görüntüsü çok kaliteliydi, uzun zamandır izlediğim en başarılı 3d yapımdı diyebilirim. Ama film ile ilgili bir kaç güne kalmaz aklımda hiçbir şey kalmayacak, unutacağım büyük ihtimalle, dedim ya anlık eğlence sağlayan bir yapımdı çünkü, kalıcı etki beklememek lazım, ne diyorlar, popcorn film mi, işte ondan galiba. Sadece aklıma takılan üç nokta oldu, onları da belirtmeden geçemeyeceğim, şöyle ki;

Birinci nokta şu; zavallım  (Jack)'a teklif gittiğinde, epik bir masal filmde oynayacağım, çok süper kostümlerim olacak, zırhlarım belki kılıçlarım olacak diye çok sevinmiştir ama büyük hayal kırıklığına uğramış olmalı eğer öyle ise çekimlerde. Neden bilemedim ama Jack sanki bir masal kahramanı değil de, sınıfta yanınızda oturan sessiz ama cool çocuk gibi giydirilmiş; deri ceket, kot pantolon ve kapşonlu sweet. Evet şaka yapmıyorum, aynen buydu kıyafeti. Sayın Bryan Singer (yönetmen), şakaysa komik değil, sebep her ne ise hiç hoş değil. Kınıyorum, ben masal izleyecektim, deri ceketli ergen görmek istesem Twilight izlerdim. Töbe tanrım. 

İkinci nokta ise; film çok büyük bir mantık hatası içeriyor. Prenses Isabelle () karakteri, seni hiç anlamadım. Yanında hem yakışıklı, hem karizmatik, hem güçlü, hem akıllı, hem komik, bir erkekte olması gereken her şeye sahip, ordular kumandanı Ewan, aman Elmont var, sen gidip sümsük Jack'e aşık oluyorsun. Adamın bir gülüşüne krallığın kızları "oh my god" diyip kalpten gidecek, sen ne  yaptığı belli olmayan Jack'e aşık oluyorsun. Hiç anlamadım seni, hiç...

Son nokta ise, filmde sona yaklaştığımız da ben sandım ki, film bitti, orada kesip, filmin ikincisini çekecekler. Çünkü o konunun, kalan o kadar kısa sürede anlatılmasına imkan yoktu benim gözümde. Fimdeki büyük aksiyonların son on dakikaya saklandığını  ve konunun orada çözüleceğini bilemedim tabi. Film öyle bir noktaya gelmiş ki, ben olsam o sahnede keser, üstüne ikincisini çekerdim. Filmden çıktığımda yönetmeni bu konuda çok eleştirdim ama iyi ki de konuyu ikinci filme taşımamış çünkü film gişe de batmış.

195 milyon dolarlık bütçeye sahip film, ilk haftasında sadece 27.2 milyon gişe hasılası yapabilmiş. Sebep olarak da yanlış izleyici kitlesi seçtiğinden bahsediyorlar, çocuklar için fazla korkutucu, büyükler için fazla çocukça  Ayrıca önceki masal uyarlamalarının çok kötü olması, bu filme ön yargıyla yaklaşılmış olmasına sebep olmuş olabilir.

Son olarak da filmin sonu çok kötüydü bre yönetmen, konunun sonlanışı olarak değil ama hikaye bittikten sonra o artizliği yapmayaydınız iyiydi. 
Son resim de benden size bonus, aile fotoğrafı...