Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

31 Ekim 2012 Çarşamba

International Student Volunteers

Burada her öğrenciye okula kaydolur olmaz bir email hesabı veriyorlar ve herşey bu email üzerinden gidiyor, hocalarla falan sürekli email alışverişinde bulunmam gerekiyor. Yok efendim ben derste yoktum, hastaydım gelemedim gibi bir durum yok. O sebeple ben nezaman mailimi kontrol etsem acayip geriliyorum, açmadan önce hep dua ediyorum nolur email olmasın diye, her email bir iş çünkü. Gene o ruh haliyle, off dedim gene ne istiyorlar içimden söve söve açtım maili bir de ne göreyim gayet de güzel bir amaç için yollamışlar. ISV diye bir program varmış ve bunun hakkında bilgi vermek için bir yetkili okulda olacakmış diye duyuruymuş. (Ha o etkinliğe gittim mi, tabiki gitmedim, maille bilgiye ulaşabilecekken neden yorulayım) Bu programdan böylece haberim olmuş oldu.

Ben dünyada ki her yeri görmek istiyorum ama bazı yerleri özellikle merak ediyorum, ve o çok merak ettiğim yerlere hayatımın bir döneminde gitmezsem hortlayıp da gideceğimi düşünüyorum oralara. O yerleri de öncelik sıralamasına göre yazmam gerekirse

1. Yeni Zelanda: Hayatımda hiç bir yeri burayı merak ettiğim kadar etmedim, hatta gelip burada okuyacaktım ama MEB bursu buraya gelmeme izin vermediğinden o istediğimi yapamadım. Ama ne kötü ki burası dünyanın en uzak, gitmesi en pahalı, vize alması en meşaketli ülkesi bir Türk için. Sırf uçak biletine 3000tl civarı bir bütçe ayırmak gerekiyor. Bir de yanına arkadaşını alıp da gitme gibi bir olanağında yok. Bu durumda da tek seçenek benim için tek başına bir tura katılıp orada zengin çiftler balayı yaparken bende sap gibi aralarında takılıp üstüne tek olduğum için onlardan daha fazla para ödeyerek cezandırılmam.(Baktım tur 2 haftalık tur fiyatı 6000 Euro'yu buluyor) Tabiki aklı selim bir insan bunu yapmayacağı için ben burayı evlenirsem balayımda gideceğim yer olarak kafamda tanımladım hep. Şimdi gelinliğini, düğününde çalacak playlisti 15 yaşında kararvermiş bir insan modeli olduğumu düşünmeyin, bu konularda hiç bir fikrim yok, evleneceğime dair bile hiç bir fikrim yok. Ama yukarıda sıraladığım sebeplerden ötürü gidemediğim ama düğünde altın takılacağı, ve birde koca olacağı için, yalnız gitme ve gitme bütçesi sorununu anca böyle çözebildim. Evlenirsem sırf bu sebeple evlenirim o yüzden zengin(düğün hasılatı yüksek) beyaz atlı prensi beklemeye devam ediyorum. Ama baktım bu program Yeni Zelandaya'da gönderiyor, hemde yaklaşık 4500$ gibi bir paraya ( bu da çok para ama türkiyeden gideceğin turla kıyaslayınca baya uygun) üstüne üstülük bir grup öğrenciyle gidiyorsun ki, bir sürü evli çiftin içinde tek sap olmak gibi bir derdin yok. Üstüne üstük bir de bir ay orada yaşıyorsun, bir de üstüne etrafta dolaşıp sabah akşam sahilde güneşlenip alışveriş yapmaktansa, dört haftanın  iki haftası boyunca bölgenin çevresine, bitki örtüsüne katkıda bulunuyor, ve kendini geliştirme şansı yakalıyorsun. Burdan bakınız: http://www.youtube.com/watch?v=c1pT6e-9emY&list=UUqqj04t72VmYM-OXB7F64JQ&index=28&feature=plcp Tek sorun vize problemi, o vizeyle uğraşıp isteyip istemediğimden emin değilim.

2. ABD: Buradayım zaten. Mission accomplished. Gerçi daha bir yerini göremedim ama en azından kıtaya ayak bastık ona da şükür.

3. Peru-Macha Pichu: Geçen yıllarda buraya da göndermişler ama bu sene öyle bir seçenekleri yok galiba. Gerçi buranın vize problemi yok vizesiz girebilirim ve üstüne üstlük buradan uçak bileti de fazla tutmaz. Gerçi tek başıma bir rehber olmadan gezebileceğim bir bölge olduğunu düşünmüyorum o sebeple bu önümüzdeki senelere ertelenebilir.

4. Afrika: Buraya ne kadar çok gitmek istesem de ömrümün hiç bir döneminde gidemeyeceğimi düşünüyorum.  Maddi olarak çok zor ve gene tek başına yapılabilecek bir gezi değil.Bir de üstüne üstlük balayı opsiyonu buraya sökmez, zengin bir koca belki bulabilirim ama balayını afrikada geçirmek isteyecek olan bulmak imkansız. Ama bu program kapsamında güney afrikaya da gidebiliyorsun. Üstüne üstlük buradaki gönüllü yapacağın iş daha zevkli, tüm o afrika hayvaları, aslanlar fillerle ilgili onları gözlemlemek falan ve dahası burası için vize de gerekmiyor. Ama burada da uçak parası işi bozuyor, çok pahalı olduğu için bu tur 6000 dolara yaklaşıyor. Düşününce Türkiyeden afrikaya gitmek daha mantıklı gibi görünüyor. Onun videosu da burada http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=D_zI0flfRkI#! Gerçi videoyu izleyince hayvanlardan çok çocuklar ve hayvan bokuyla uğraşmışlar gibi geldi ama bir de böyle bir deneyim için afrika fazla ağır gelebilir bana, bilemedim.

5. Galapagos Adaları: İmkansız

6. İskoçya

7. İtalya, St. Petersburg (Çok kolay gidilir o yüzden uzunca bir süre bekleyebilirler)

6. Diğerleri....

Şimdi neymiş bu program. Öğrenciler belirli bir ücret karşılığında belirli ülkelere gönüllü çalışan olarak gidiyorlar. Yapacakları işler ise gayet cazip, en azından benim için hayatımın bir döneminde yapmayı istediğim türden işler, doğal yaşamı koruma, ihtiyacı olan çocukların eğitimi, doğal kaynakların korunması gibi unesco gönüllüsünün yapacağı tarzda işler.

Başvurulacak 2 tip program var;
2 Haftalık Program: Bu programda sadece istediğin ülkeye gidip gönüllü olarak çalışıyorsun. Gidip gezme gibi bir durumun yok ve doğal olarak da bu programın ücreti daha az.

4 Haftalık Program: Bu programda ise 2 hafta gönüllü işlerini yaptıktan sonra 2 hafta boyunca gittiğin grupla birlikte geziyorsun, 2 haftalık trustlik tur gibi bir şey ve doğal olarak da fiyat  2 haftalık programa kıyasla tam olmasa da neredeyse iki katı. Fiyatlar ayrıca ülkeye göre de değişiklik gösteriyor.




Böyle birşeyden haberdar olunca değerlendirilebilir bir olanakmış gibi geldi, emin değilim ama bu yaz yapılacaklar listesine ekleyebilirim.

Ayrıca bu program ile Avustralya, Kosta Rika, Tayland, Dominik Cumhuriyetine de gidebiliyorsun. Ama Avustralya da istenirse program sonunda 6 gün Fiji sahillerinde tatilde yapabiliyormuşsun, ama napayım ben tek başıma fiji sahillerinde hacı sevgilim olaydı Avustralya'ya gitmeyi düşünebilirdim çünkü videsonu izleyince en çok sanki buraya gidenler eğlenmiş gibi geldi bana sonuçta gelişmiş ülkenin hali bir başka oluyor. http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=F4sYQ5tEAMM

http://www.isvolunteers.org/

Gerçi düşündüm de bana son zamanlar da gezmek yerine, evde ailemle oturup çekirdek yemek daha cazip gelmeye başladı, herşeyi bırakıp ankaraya dönüp erdal bakkal gibi yaşamaya başlayabilirim bu şartlar altında ben amerikayı gezsem ona da şükür,  ama seçenek cepte bulunsun karar vermek için çok erken....


29 Ekim 2012 Pazartesi

Chasing Mavericks

Film Santa Cruz'da çekilmiş, yetişemedim ya setine, erken gelip de Gerard Butler'ı göreymişim iyiydi...


P.S. Derste bayılmak Santa Cruz da gelenek heralde, filmini bile yapmışlar :)

28 Ekim 2012 Pazar

Vincent (Starry Starry Night)


Eğer bir gün intihar edecek olsam ölmeden önce dinleyeceğim şarkı, insanı intihara sürükleyen şarkı, tabi kendini Van Gogh sanıyorsan...


For they could not love you,
But still your love was true.
And when no hope was left in sight
On that starry, starry night,
You took your life, as lovers often do.
But I could have told you, Vincent,
This world was never meant for one
As beautiful as you. 
....
Now I think I know what you tried to say to me,
How you suffered for your sanity,
How you tried to set them free.
They would not listen, they're not listening still.
Perhaps they never will... 

Kıskançlık

Yazının başlığını görüp de insan psikolojisine dair bir yazı döktüreceğimi sanmayın sadece bu yazı bol miktarda kıskançlık unsuru içerdiği için öyle bir başlığı uygun gördüm. Aslında USA cost to cost yapacaktım ama vazgeçtim.

Bu botlarla ilgili size post hazırlarkene görselleri ararken bulduğum bir blogda tanıştığım blondesalad adlı bu ablayla ilgili olacak bu post. Blogu inceledikçe fark ettim ki, kendisi zengin, güzel bir Rus heralde, çözemedim o kısmı, bir insan. Burbury(adını bile doğru yazdığımdan emin değilim), chanel giyinip o moda haftası senin, bu haftası benim diye ülke ülke dolaşan sonra bunları da sevgilisine bir model edasıyla pozlandırıp blogunda paylaşıyor. Arkadaş ayıp denen bir şey var, yediğin giydiğin senin olsun bana gezdiğini anlat diye bir deyim duymadınız mı hiç. Nerede o eski gençler, şimdikiler sadece yediklerini giydiklerini anlatıyorlar, ah ah....

Şimdi blogda takılırken her older post yazısına tıkladıkça midem bulandı kendisinden, "güzelim, zenginim, şanslıyım bunun da farkındayım, bunları gözünüze gözünüze sokayım diye de blog yazayım" mantığıyla yazdığını düşünüyorum.Şimdi yalnış anlaşılmasın sinirlenmemin sebebi zengin olması, ya da güzel olması değil, sonuçta benim de kendime göre bir zenginliğim bir güzelliğim var(hadi lan ordan), yani ben her insanın eşit olamayacağını, kimilerinin şanslı, kimilerinin bedbaht, kimilerinin ise tavşan boku sınıfına dahil olduğunu ve bir şirinler köyünde yaşamadığımızı algılayıp bunu kabullenmiş bir insanım. Sinirlendiğim nokta, tavşan boku sınfına üye bir insan olduğumdan doğal olarak aşırılıklardan hiç hoşlanmayıp, bu farklı sınıflarda ki insanlar bu farklılıklarını insanın gözüne sokması. Fakirin ezik edebiyatının allahını yapması, zenginin sahip olduğu şeyleri gözüne sokması, güzelin ben dünyanın en gözel garısıyam diyerek dolaşması, şeklinde tanımlayabileceğim aşırılıklar işte. Bu abla da tam olarak zenginin aşırısı olduğundan tam bu ne be deyip kapatacakken kendisinin amerikayı doğusundan başlayıp, newyork-şikago-la şeklinde batısına gelip, utanmadan bir de batı güneyden kuzeye la-san fransisco şeklinde ilerlememek şeklinde bir ayda turladığını fark ettim. Sonra her günü blogunda yayınladığını farkettim. Ben sanfranciscodan-sandiegoya gidebileceğimden bile emin değilken, aklıma bir de sandiego'dan newyork şeklinde bir fikir soktu.Yalnız anlamadığım nokta tek başına roadtrip çok boktan bir olaya dönüşebilir, bunlar bu kadar adamı bulup nasıl böyle bir organizasyon yapmışlar çözemedim.


Böyle oluncada her günü okudum.  Buyrun buradan alalım sizi de okuyun: http://www.theblondesalad.com/coast-to-coast/page/10

Şimdi tüm postları okuduktan sonra aklıma gelen ve bu sarışına yöneltmek istediğim sorularım var benim;

  1. Bütün o kıyafetleri nasıl bir valizin var ki sığdırıp taa oraya taşıdın?
  2. Ben o kıyafetleri düğünde bile giyemezken, roadtrip yaptığın bir gezide boncuklu elbiseler, ince topuklu ayakkabılar giyme olayını nasıl becerdin?
  3. Hayvan gibi, o resimlerini çektiğin her şeyi yedin mi? If evet goto 4 else goto 5
  4. Yediysen niye bu kadar zayıfsın?
  5. Saçlarını fönlemeye, tırnaklarına öje sürmeye, makyaj yapmaya nasıl fırsat buldun?
  6. Bütün o resimlerde bu kadar bakımlı çıkmayı nasıl becerdin? (Hayır soruyorum bu soruyu çünkü ben o yolculuğun ikinci gününde şiş bir göz altı, kendinden geçmiş tepede toplanmış bir saç, şişmiş bir yüze sahip olacağımdan eminim)
  7. Ve en önemli sorumu soruyorum, seninle her yere gelip, her yerde milyonlarca resmini çekecek sevgiliyi nereden ve nasıl buldun? Diğer sorularımı unut, buna cevap ver yeter.

Bir de genel bir sorum var;

  1. Allahım neden?
Son olarak da buradan bir ilan vermek istiyorum. 
Sevgili aranıyor! Benimle eğlenceli bir amerika turuna katılmaya ne dersiniz?
Şartlar neler mi?
  • Ehliyete sahip olmak (Roadtrip süresince şöförlük yapacak)
  • DSLR fotograf makinesi ve photoshop kullanmayı bilmek 
  • Hoş sohbet olmak 
Ve evet hepsi bu kadar. Yaş sınırı yok.
Yakışıklı olmak, eğitimli olmak, iş sahibi olmak, zengin olmak, iyi aile çocuğu olmak gibi özelliklere hiç ihtiyacınız yok. Eğer evet diyorsanız ve yukarıdaki özellikleri taşıyorsanız mülakata bekliyorum....

Yalnız o değil de ben de burburry trençkot istiyorum, bana ne ya, allahım ben de nurhayat olmak istiyorum ve tekrar soruyorum allahım neden?



27 Ekim 2012 Cumartesi

Hunter Wellies

Burada hava soğumasa da, kar yağmasa da kış döneminde yağmur alan bir bölgeymiş ve son bir haftadır akşamdan sabaha kadar yağmur yağıyor ama allahtan öğlen güneş açıyor. Bu durumda sadece bir spor ayakkabıyla yaşayamayacağıma karar verip kendime bir bot almalıyım diye düşündüm. Yerden yüksekliği 1 mm olan tek bir ayakkabıyla bu hava koşullarında hayatta kalmam mümkün değil, bir ıslansa bittiğim andır, evden dışarı çıkmayı bile başaramam yenisini almak için. Gerçi çıplak ayakla yürüyüp hippi taklidi yapabilirim. Tüm bu şartlar altında Türkiyedeyken görüp gözüme kestirdiğim ama ihtiyaç duymadığımdan alamadığım yağmur botlarının yüksek öncelikli bir hal alması ile arayışıma başladım. 

Her genç kızın hayali gelinlik giymektir ya, benimki de,hiç bir zaman ulaşamayacağımı düşünerek; geniş paça yırtık kot pantolon, deri ceket, uzun çizmeydi. Çünkü o kiloyla geniş paça kotların içine sığmıyor, deri ceketlerin içinde sakalı eksik harleyciler gibi görünüyor, uzun çizmeler de ise ne kadar zorlasam da fermuarı çekemiyordum. Zayıflamam ile ilk olarak geniş paçalı bir kot alıp, o hayalimi gerçekleştirdim, ikinci olarak bir deri ceket edindim, sıra çizmeye geldi. Ama çok büyük bir sorunum vardı, şimdi o kadar zayıflamama rağmen devasa bacaklarım yüzünden ugg botların uzunları bile yukarı çıkmıyorken nasıl esneme payı olmayan plastik bir çizmenin içine girecektim. Araştırırken araştırırken Hunter markasıyla karşılaştım. Hatta ilk onlarla karşılaştım çünkü bu yağmur botu olayını bunlar çıkartmış, selebiriti festival botuymuş hatta. 


Botların bir de tarihi varmış. Wellies demelerinin sebebi, 1. Wellington Dükü  Arthur Wellesley tarafından bulunmasıymıymış ve 19. yüzyılda aristokrat sınıfında çok popülermiş bu botlar. Adamlar İngiltere de yaşayınca tabi, hava koşullarına, ihtiyaçlarına uygun şeyler üretmişler. 1967 yılında İngiltere kraliçesi tarafından bile giyilmiş. Hatta prenses Diana bile giymiş, taa o zamanlardan meşhur.  Ama böyle abarttıklarına bakmayın annemin deyimiyle eskiden pazarda satılan 10 liralık plastik bot kendileri her yağmur botunda olduğu gibi. Diğer yağmur botlarına göre fiyatı baya uçuk bunların. Bir de üstüne çorabını falan da yapıp satıyorlar (çorapla da ayrı bir güzel oluyor ama) ki bir çorap üstünde hunter yazıyor diye dünyanın parası, pazarlama stratejisi işte. Ama nedense diğer botlara göre model olarak benim çok hoşuma gidiyorlar ama plastik bota da o kadar para vermeye gönlüm el vermiyor, o sebeple sevip ama asla almayacağım bir şey gözüyle bakıyordum ben bu botlara.

Ucuz seçeneklere baktım, aradım aradım hiç birinin içine giremiyorum arkadaş, ya estetik ameliyatla bacaktaki fazlalıkları keseceğiz, ya verdiğim kilonun iki katını daha verip sıfır beden olacağım ki imkansızın imkansızı, ya da uzun çizme giyme olayı öyle bir hayal olarak kalacak. Derken bu Hunter botların benim gibi geniş bacaklılar için üretilmiş Huntress modeliyle karşılaştım. Denedim ve girdim ya içine (gerçi birazcık bol olması gerekirken o bile tam oldu) nasıl mutlu oldum, nasıl mutlu oldum anlatamam. Allahın plastik botuna o kadar para mı verilirmiş diyen ben, hiç umursamadan aldım çıktım. Şu anda bir ayakkabıya aşk yaşıyorum diyebilirim, kendisini o kadar çok seviyorum ki sahip olduğum en kıymetli şey o. Aşkın gözü kördür derler ya, o kokusu bile beni rahatsız etmiyor. Evet kokuyor ve hani araba lastiği satan dükkanlarda olan koku varya, aynı bir lastik dükkanı gibi kokuyor. Ama çok rahat, ugg kadar olmasa da şimdiye kadar giydiğim en rahat ayakkabı, bir de hafif hiç öyle teker gibi değil, ömür boyu da bişey olmaz o kadar sağlam sonuçta araba lastiğinden yapılmış. Bir de ben de mi bir sorun var bilmiyorum ama işlevselliklerinin yanın da tipleri de bana çok güzel görünüyor.

Allahım ömrümde ilk defa diz altıma kadar uzanan bir botun içine girebiliyorum, çok mutluyum şu anda, o kadar mutluyum ki oturup blogda bot ile ilgili bir yazı yazıyorum, o kadar mutluyum ki o saçma sapan renklerinden bile almak istiyorum, uzununu kısasını kırmızısını yeşilini....










Edit: Anneme botu aldığımı anlatıp, üstüne bir de Prenses Diana'nın da giydiğini ekleyince aldığım cevap çok içime oturdu ya dudelar
 " He sende ingiltere prensesisin ya" 
İnsan yavrusuna benim kızım da prenses der, böyle mi der.... 

24 Ekim 2012 Çarşamba

Make a choice

Freedom is a just a pretty way of saying you’ve gone off the grid…

For better or for worst —-you’re out of options. 

But we call it freedom; write songs about it, you probably crank them in your car, never thought about it much. 

Some people think it’s exhilarating not having your future mapped out; others start to drown in all that nothing. 

Maybe you will enjoy it for a moment, the purity of doing what you want, when you want; beer for breakfast, sex in the afternoon, but obligations sneak up, duty, moral code. 

Some of us are wired to put ourselves back into cages. 

Freedom is the moment of calm before the dread sets in. 

Because no matter what you freed yourself from you only get down so far down the open road, car windows down, music blasting before you are force to make a turn, make a choice, sentence yourself to the next adventure…

23 Ekim 2012 Salı

Therru's Song



Bomboş kır yollarında tek başıma yürüyorum
Sende benimle birlikte yürüyorsun, her zaman oradasın
....
Orada benimle yürüyorsun, o yolda benimle yürüyorsun
Ama bir kelime etmiyorsun, ağzını bile açmıyorsun
İçindeki şeyi yüreğimin bilemez hiç kimse
Kendi yolunda yalnız yürüyen bu yüreğin içindekini

Gedo Senki; 1996 yılında ünlü Miyazak'nin oğlu Miyazaki tarafından Ursula L. Guin'in o çok severek okuduğum Yerdeniz serisinden uyarlanmış bir film. Filmin aslında kitapla pek alakası yok sadece karakterler alınmış  ve ortalama bir film. Film, kitapda en sevdiğim karakter olan Therru'yu baz alarak ilerliyor.Bu da Therru'nun şarkısı ve  ben bu şarkıyı çok seviyorum.


Pumpkin, Pumpkin Everywhere!

Vase Filler
Burada ekimde hallowen, kasımda thanksgiving olunca şubat ve aralık ayı boyunca bir balkabağı manyaklığı yaşanıyormuş. Gerçekten de kafayı yemiş durumdalar, herşeyin pumpkinlisini yapıp, seasonal ürün diye satıyorlar. (bkz: Türkçenin içine nasıl edilir)  Eğer marketing, reklam falan tarzı bir bölüm okusaydım, tez konusu olarak balkabağını seçerdim. Böyle bir pazarlama stratejisi yok arkadaş, çorbasından dondurmasına kadar her haltını yapmışlar ya. Pumpkinler desen çeşit çeşit, beyazı, turuncusu, küçüğü, büyüğü, düzü, siyahı gerçi siyahından hiç görmedim ama. (bakın) Durum böyle, sinekten yağ çıkarmak mantığıyla yapmadıklarını bırakmamışlar. Süs eşyası diye, alın vazolarınızın içine doldurun diye bile satıyorlar. Ben kabaktan ne kadar nefret ediyorsam ,kabakgilller ailesinin diğer üyelerinin aksine çok severim balkabağını, sonuçta turuncu, yuvarlak sevimli bir sebze kendisi. Zaten sevdiğim bir şeyin, bir de üstüne görmediğim bir şekilde bana pazarlanmasının doğal sonucu olarak bende bir manyaklık baş gösterdi, gördüğüm her balkabaklı şeyi almak istiyorum, balkabağının kendisi de dahil olmak üzere. Yukarıdaki vase filler diye sattıkları zımbırtıdan bile alacaktım ama kalmamış, ama çok sevimli duruyorlar ki... (Bu arada Pheobe'dan öğrendiğim bu sitede satılan herşeye bayılıyorum, mudo halt etmiş inanmıyorsanız bakın: Pottery Barn)
Pumpkin Pasta Sauce
İlk olarak starbucksta pumpkin bread diye sattıkları keki denedim. Pek beğenmedim açıkcası bir halta benzemiyordu. İkinci denemem Lane'in gazına gelip aldığımız pumpkin pasta souce oldu. Nasıl iğrenç birşey, nasıl kötü o kadar ki bir daha pumpkinli birşey denememeye karar verdim onu denedikten sonra. Ama tabiki gene dayanamadım, gittim starbuck'ın balkabaklı kahvesini aldım. Bu kötü çıksaydı bir daha hiç bir balkabaklı şeye bulaşmayacaktım ama bu hoşuma gidince iyice sapıttım tabi, daha büyük bir cesaretle her gördüğümü almaya başladım. Burada Trader's Joe diye bir market var, pumpkin manyaklığının başını çekiyor. Ekmek alıyım diye girdiğim marketten, odamı süslerim deyip pumpkin tree, anaaa dondurmasını yapmışlar deyip dondurma, çayı nasıldır acaba, neyse içmezsem metal kutusu güzelmiş saklarım ben bunu deyip pumpkin çayı, pumpkin çorba falan alıp çıkmayayım mı... 
Dondurması önce hoşuma gitmedi ama yedikçe sevmeye başladım. Hatta korkuyorum artık Türkiyeye dönünce canım çekecek diye, baya sevdim tavuk gögsünü anımsatıyo biraz.




























Çayda idare eder en azından kuşburnundan daha güzel içilir ama içmek için değil, kutusu için alacam gidip 3 tane daha ilerde evim olursa şeker tuz koyarım. Yalnız bütün pumpkinli şeylerin içinde hep tarçın var, ve bence bütün sorunu o çıkarıyor. Tatlı şeylere misal dondurma yakışıyor ama makarna sosuna uymuyor. 



























Birde pumpkin tree diye sattıkları şey aslında pumpkin değilmiş, biber olduğunu iddia edenler var ama aslında  patlıcangiller familyasına ait afrikada yetişen başka çeşit bir bitkiymiş ve yeniyormuş ama burada pumpkin tree diye satıyorlar.  Ya da aslında anlamadım bide balkabağına benzer biber var onla bu ayrı mı çok kafam karıştı. Merak ediyorsanız pumpkin pepper diye arayın, ben çözemedim olayı. Ama sonuçta çok sevimli bir şey ve ben durur muyum ondan da aldım. Pasta Souce'da dediğim gibi çok kötü çıkınca içini boşaltıp kavanozunu vazo niyetine kullandım, bari bir işe yaradı parama acımıyorum sonuçta bir vazo almaya kalksam aynı parayı verecektim, kısmet.


Yalnız bu amerikalılar çok salak arkadaş. Balkabağıyla bu kadar şey yapıp da hiç mi akıllarına gelmemiş ben bunu birde şeker koyup pişirsem nasıl olur diye. Bizim balkabağı tatlısı ya da benzeri yok. O kadar şey yapmışsınız bir balkabağı tatlısının tadına ulaşamamışsınız yaptığınız herşey vasat, ben yapayım da görün diye gaza geldim. Daha doğrusu balkabağı tatlısını çok sevdiğimden canım çekti, yapıp yemek istedim. Gittim markete bu minicik olan balkabaklarından aldım kolay soyulur diye. Bir yemek tarifi de ben vereyim istedim ve olayı saniyesi saniyesine fotoğrafladım. 

Balkabakları bu gördükleriniz. Ama öyle sevimli durduklarına bakmayın. Küçükler diye kolay soyulmuyorlar, bir balkabağı için 20 dk harcadım, dört ayrı bıçakla şansımı denedim soyacam diye ve ömrümde hiç bir yemeği yaparken bu kadar korkmadım. Bildiğin ölüm tehlikesiyle burun buruna yemek yaptım. Toplamda sekiz tane balkabağının saatlerce süren uğraştan sonra ancak dört tanesini soyabildim. Geri kalanı ise "allah belanızı versin sizin kabak gibi tiplere bak, ben sizi odaya süs diye koyuyum da siz görün" diye kitaplığa kitap tutacağı olarak yerleştirdim, derya baykal mıyım ne... 


Aldım bu soyduğum kabakları Lane'in garip tenceresine koydum. Üzerine anne stayla şekeri ölçmeden rasgele boşalttım ama beginner seviyedeyseniz öyle göz kararı uygulamayın bence siz, sonuç da yılların getirdiği deneyimle göz kararı oluşuyor, boşalttım göz kararı oldu diye bir şey yok. Aslında su koymaya gerek yok şekerle birleşen balkabağı suyunu bıraktığından o kendi kendine pişiyor ama ben nolur nolmaz, kızın tencereyi yakmayım diye azcık da su koydum. 

Allahım hep aklıma gelen başıma geliyor, evrenin mesajlarını dinlemeyi bir türlü beceremiyorum. Onu öyle kendi haline bırakıp gittim işler güçler izlemeye başladım. Mutfaktan karemelize olmuş şeker kokusu gelmeye başladı. Bir panikle koştum mutfağa çünkü yanmış şeker kadar iğrenç bir şey yok, yedi yaşındayken durduk yere şekeri kaynatıp suyu şekerden arıtıcağım diye deney yaparken test etmiştim. Allahım gene aynı sahne karşımda kapkara olmuş bir tencere. Hadi o zamanki annemin tenceresiydi ve bilimsel bir amaca feda edilmişti ama ama ben şimdi kıza ne diyeceğim. Gerizekalı balkabakları ufak olduklarından içerilerinde yeterince su yokmuş, sulanmamışlar, şebelekler. Hani biz küçükken, eskiden bir dizi vardı, ikiz kızlar vardı Kaan Girgin oynardı, evlatlık almışlardı, sonra kadın bir gün yemek yaparken daha fazla dayanamayıp tencereleri yere atıp evden kaçmıştı kariyer yapacam diye. Babada kızla başbaşa kaldıydı falan. Dizinin adını, olayları hiç hatırlamıyorum ama o sahne hep aklımda. Aynen bende öyle bırakıp çığlık atarak kaçmak istedim, Candy misali gözlerimde yaşlar yağmurcasına akarken ormanda koşup kendimi çimlerin üstüne atıp anthony, anthony diye ağlamak istedim. Ama hayır toparlanmam lazımdı, ilk seçenek bak tenceren noldu deyip kızdan özür dilemekti, ama ben özür dilemekten nefret ediyorum ya. O yüzden önce izleri yok etmeye karar verdim. Tencereyle bir saat cebelleştikten sonra anca yanıkların yarısını kazıyabildim, sonra dur suda bekleteyim dedim gene olmadı, kazayacağım diye tırnak el falan kalmadı mahvettim. Kendi tencerem olsa çöpe atacam umrumda değil ama kızın ya emanet tencere, gerçi düşününce niye abarttıysam gidip parasıyla değilmi yenisini alırım sana diyebilirmişim kıza. Allahım en sonunda google sordum detarjanla kaynatmak gerekiyormuş, kaynatınca çıktı ama tencerede baya çizikler oluştu. Kız gerizekalı değilse anlamaması mümkün değil. Onları otobüsle eve taşımamamı yanayım, soyma çilesine mi yanayım, yandığına mı yanayım yanayım yanayım ateşlerde yanayım, sinirden ağladım ya bütün gece anthonyde gelmedi, hadi anthony gelmedi albert bile gelmedi illa çimlerde mi ağlamak lazım. Neyse sabah olunca kıza gittim anlattım olayı, tepki ne olsa beğenirsiniz: "bişey yok ki tencerede" Nasıl birşey yok ya, çizikleri görmüyor musun diye gözüne soktum, "bak bak noldu mahvoldu" diye "yemek yaparken olur öyle şeyler normal çizik onlar" diye çiziklerimi küçümsedi bide. Mal ben o çizikleri yapıcam diye ne kadar uğraştım sen biliyon mu, küçükmüş. Üstüne bide utanmadan beni thanksgiving'e davet etti, Bostona gidecem ailesinin yanına, anlamadım ki hiç. Neyse hikayeden çıkan sonuç şu ki:

1) Gördüğün her küçük şeyi ne kadar da sevimli diye eve sokmamak lazımmış.
2) Tencere yanarsa bulaşık detarjanıyla kaynatıyormuşsun.
3) Emanet birşey kullanmamak lazımmış.
4) Olayları abartmamak lazımmış
5) Anthony'de bir tek Candy'e geliyormuş, candy değilsen boşa ağlamamak lazımmış.


21 Ekim 2012 Pazar

Sıradaki parça benden dünyaya; Umurumda değilsin

Son zamanlarda sevdiklerimi  özlemem ve alıştığım şeyleri hayatımda inanılmaz derecede geri istemem ile birlikte ortaya çıktığını düşündüğüm bir depresif ruh haliyle debelenip duruyordum.Evden çıkmak istemiyor, insan görmek istemiyordum. O derece ki kulağında kulaklık otobüste gözü yaşlı camdan dışarı bakan lise ergeni modeline dönüşmüştüm. "Doktor doktor kimse beni sevmiyor" ya da "daha onyedi onyedi onyediymiş" şeklinde teoman şarkılarını discman'ima indirecektim ki, discman'ımı getirmemişim. La benim artık bir mp3 play'ırım var şeklinde bir  uyanış ile "nihan allah da seni kahretsin, 2000li yılların başındaki o ergen değilsin sen artık, ne yaptığını sanıyorsun ha ne yapıyorsun, sen artık mp3 playırı olan 25 yaşında genç bir kadınsın, discmanli sivilceli bir ergen değilsin, silkelen ve kendine gel" şeklinde bir gaz verişle silkelenip kendime geldim. Gerçi boşa bağırmışım kendime o kadar, aylık hormon seviyesindeki değişimlerden dolayı liseli ergen gibi, istediğim gibi depresyona girme hakkım olduğu dönemdeymişim. 


Bu iç sesimle (ki artık kendisinden gına geldi, susmuyor sürekli herşeye karışıp nihan bunu yap, nihan bunu yapma diye durmadan içimden emirler yağdırıyor, allahım böyle bir insanla artık aynı bedeni paylaşmak istemiyorum, dışarı çıksa da ağzını burnunu kırsam.) girdiğim kavgadan sonra "iyi be iyi" deyip bari sosyalleşeyip birşeyler yapayım dedim, sırf o sussun diye. Önce seçeneklerimi gözden geçirdim. Capeola, Cooking Thai, hip hop, food system, surfing, ukulele, yoga şeklinde sıralan bir sürü seçeneği yok bu hafta içi, yok bu çok erken, yok bunun için fazla şişkoyum, bunu yaparken boğulur ölürüm, çok pahalı bu, bunu yaparken güler ölürüm, bu ne be bi bok anlamadım bundan, bunu da mı ders diye koydunuz ne malsınız, bu ne ola ki şeklinde milyonlarca sebepten ötürü eledim. En sonunda elimde soccer, voleybol, salsa, backpacking, kickbox kaldı. Önce soccer'ı düşündüm sonuçta gençliğinde mahallede futbol oynamış, topu düşürmeden ayağında altmış kere saydırabilen, bu sahneleri gören dayısına "bu erkek olaymış çok babayiğit olurmuş ha" şeklinde bir cümle kurdurmuş bir insan olaraktan azıcık bir eğitim ve zorlama ile roveşeta atabilir, belki bir Alex olamam ama bir Sabri olabilirim diye düşündüm. Evet soccer benim için doğru seçenekti ama o sutun gibi çağla şikel bacaklarımı sabri bacağına döndürmek istemediğimi farkettim, vazgeçtim. (yok la itiraf ediyorum, açık alanda geyik malzemesi olmayayım diye vazgeçtim, kapalı sahada olaydı ciddi ciddi gidiyordum.) Voleybol da aynı sebepten ötürü elendi. Dünyanın en dans edemeyen insanı olaraktan evet Salsa doğru seçenek diye düşünüp hemen kayıt olmak için harekete geçtim, dolmuş ya sınıf onu da eledik. Backpacking Çarşamba günü çok ders var o gün, hem böcek olur uyuyamam ben o çantanın için de diye onu da eleyince kickbox ile başbaşa kaldım. Tam istediğim gibi pazar günleri ve öğlen, ayrıca küçükken Van Damme aşık olmuş bir insanım, bende bir street fighter olabilirim deyip yazıldım ve böylece bir klube üye olaraktan sosyalleşme işleminin ilk aşamasını tamamladım, artık sosyal bir insanım dudelar, bana asosyal diyenin ve iç sesin artık gerçek manada ağzını burnunu kırabilirim.


Sosyalleşme aşamasını tamamladıktan sonra başka başka nereye gitsem diye düşünürken italya, italya diye bir ses duydum. Ya da duymamış da olabilirim, nereden aklıma geldi hiç bir fikrim yok, şu anda o anı düşününce o anda ne düşündüğümü hiç bilmiyorum. Okulun italyanca bölümünün birinci sınıf dersine girmek için hocaya mail atarken buldum kendimi. "Ben çok istiyore italyanca öğrenmek, geleyim bir köşeye oturuyum valla hiç ses çıkarmam, geleyim mi ha geleyim mi nolure? " diye bir mail attım. Kadın nasıl sevindi, nasıl sevindi anlatamam. Dedi ki "tabi ki gelebilirsin, gel dinle, tanışalım, görüşelim arkadaş olalım("Sure you can come! Shall we talk in person?") Ve kendimi bir cuma günü, sabahın köründe 18 yaşlarında 20 tane güzel kızın içinde buldum, sınıf populasyonu genç kızlardan ibaretti.  Niye hepsi güzel bu kızların ya, elimde olsa cinsel tercihimi değiştircem ama olmuyor işte.(İki yılın sonunda Van Damme kaslarına sahip lezbiyen bir hippi olarak dönebilirim.-igyyy iğrendim ya şu an kendim, allahım şu anda kendimden çok pis iğreniyorum) Ama şöyle bir dünya düşünün çok güzel adriana lima kılasmanında kızlar var ama erkeklerin hepsi volvovitz leonard klasmanında (bölüm ayırt etmeksizin). Sokaktan rasgele bir türk erkeği seç, getir buraya okulun en yakışıklısı olur durum o derece vahim. Türk erkeği olaydım ya keşke. Ya da aklıma süper bir fikir geldi, vatana bir hayrım dokunsun, bu yazıyı okuyan herkes etrafında ki bir erkeği buraya okumaya yollasın. Sonra buraya gelen o türk erkekleri buradaki kızlarla evlensin, çocukları olsun. O çocuklar günün birinde döner türkiyeye onlarda türkiyeden biriyle evlensin, böyle böyle derken türk ırkını iskandinav ırkıyla yarışacak duruma getirebiliriz, inanıyorum. 


Neyse arkadaşlar derse geçelim. Ders dünyanın en kolay dersi, tall/short, curly/straight şeklinde sıfatları öğreniyorsun falan. Ben salak gibi neden mühendislik seçtim ki. Yüzyıllık sayıysal-sözel geyiğini yapmak istemiyorum ama hacı bu ne ya, bu mu yani, bunlar on iki yaşında bir çocuğun öğreneceği şeyler ki bize ingilizce de onu yaptılar biz de öğrendik. Ben lisedeyken anneme dedim, anne dedim ben dedim yabancı dil bölümünü mü seçsem dedim. Annem bana ne dedi, tembelliğinden istiyorsun dimi dedi, bende he dedim kolay ki öss de hiç çalışmadan derece yaparım ki dedim, annem dedi ablan dil okudu senin ki de değişik olsun, akıllı kızım benim sen mühendis ol dedi, bende hmm değişik diyorsun dedim ve o anda sayısal okumaya karar verdim. O değişik kelimesini kullanmasaydı iyiydi. Çok pis ters köşeye yatırdı beni, bir vurdu gol oldu. Değişik olmalıydım, mühendis oldum, çok değişik birşey oldum, noldum ben bile bilmiyorum, böyle garip birşey oldum. Bir allahın kulunun aklına da bu kızın dile yeteneği var belki ondan kolay geliyordur, bu yeteneğinin üstüne gitmeliyiz düşüncesi gelmedi ya, gene ben değişik oldum. 


Sonra yazmaya başladım. O iç ses gene bana dedi ki, nihan dedi diploma miploma mühim değil, ama o kitap bitmeden dönemezsin, yaz sen onu basılmazsa ben kendi ağzımı burnumu kırarım. Aldım ya gazı iç sesten yıllardır ufak ufak bir köşeye notlar şeklinde biriktirdiğim kitabı yazmaya başladım. Gazam mübarek olsun.


Dersler mi? Dersin birini almaktan vazgeçtim, birinden kalmayı planlıyorum seneye bir daha alırım, proje için culture shock yaşıyorum diye hocayla konuşup bu dönem üstüme gelme demeyi düşünüyorum. Bilgisayar mühendisliği senden de algoritmalarından da çok pis nefret ediyorum. 


Sonuç olarak da demek istiyorum ki,  ben her anne babanın korktuğu şeyler olan, uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklar edinmedim, hırsız katil olmadım, davulcuya zurnacıya aşık olup kocaya kaçmadım, kötü yola düşmedim, tüm varlıklarını kumarda kaybetmedim, gurur duymaları için her sebebi ellerine verdim. İş kurma hayalleriyle kuruyemişçi açıp batırıp, sonra tostçu açıp batırıp, sonra mutahitlik yapıp batırıp şeklinde ilerleyen saçma işler yapmadan her ailenin hayali olan memuriyeti bile yaptım. Sıra şimdi bende. Her insanın hata yapma hakkı olduğuna inanan ben, hata yapma hakkımı burada kullanmak istiyorum. Bir pastaneye değil kendime yatırım yapıyorum ve iflas etme hakkını elimde tutuyorum. Dünyanın en umursamaz insanı olarak yaşayıp, bir daha o camdan dışarı bakarken gözüm dolarsa kafamı o cama geçiriyorum. Ömrümün geri kalanında düşünüp ilgilenmem gereken insan sadece ben olacağım için  dünya umurumda değilsin.


Yazarken durduk yere gaza geldim, alla alla niye gaza geldim ki şimdi, hiç anlamadım ki. Galiba dersten kalacağım için vicdanımı rahatlatmak için yer yapıyorum. Ya banane ya ben okumak istemiyorum, keşke on beş yaşımda evlendirselerdi, bebelerime gözleme açaydım, kocamda o kuruyemişçi, tostçu mütahit olaydı, çok sıkıldım ben ya kendimden, ondan, bundan, dünyadan, kafayı yesem mi ki... 


Bana Hasan'ı özleten dünya, karadeliklere gelesin...


Okumuycam ben yaaa

19 Ekim 2012 Cuma

Two Guys and a Girl

Dizilerin insanların hayatını kitaplardan, filmlerden daha çok etkileyebildiğine inanıyorum ben çünkü yıllarca izleyip, karakterlerin gelişimini görüp etkilenmemek nasıl mümkün olabilir ki. Hele bazıları insanın karakterinde, kişiliğinde inanılmaz izler bırakabiliyor. Bu dizi de benim için o dizi. Bir çok dizi izleyip, bir çoğundan da etkilendim ama her şeyin başladığı nokta burası. 



Dün gece durduk yere rüyamda Pete'i görünce, oturup youtube'da tekrar izlemeye başladım ki ben hiç bir kitabı, filmi ikinci kez okumam, izlemem benim bu diziyi dördüncü izleyişim oluyor. Fark ettim ki, yaptığım şeyleri, kurduğum hayalleri sanki hep bu diziden almışım.Amerika rüyası, burada üniversite okuma hayalleri kurma, hiç korkmadan yaptığı işi bırakıp istifa etme şeklinde sıralayabileceğim bir çok şeyi sanki burada görüp beynime kazımışım. Aslında şaşırmamam lazım buna, lisenin ilk yıllarında izleyince ki tam ergenlik dönemine denk geliyor etkilenmemem imkansız. Ama bu kadar etkilediğini hiç fark etmemiştim, taa ki bugüne kadar. 


1998 ve 2001 yılları arasında dört sezon çekilen dizi Boston'da bir üniversiteyi birlikte okumuş üç arkadaşın etrafında dönen bir sitkom. Pete ve Berg aynı evde yaşarken, Sharon ise bir üst katlarında yaşamaktadır. Pete ve Berg ayrıca bir Pizza dükkanında çalışmaktadırlar ki dizinin adı ilk iki sezonda Two Guys and a Girl and a Pizza Place iken daha sonra artık karakterler orada çalışmayınca isimden Pizza Place atılmıştır. 



Pete karakteri ki, aşık olduğum ilk ve tek dizi karakteridir(edit: Cesere'yi unutmuşum tek değil) kendisi, 25 yaşlarında dizinin başında mimarlık alanında yüksek lisans yapan, bundan zevk almadığı için bırakıp yapmak istediği mesleği bulana kadar baya bir iş deneyip en sonunda itfaiyeci olan bir karakter. Ayrıca kendisi durmadan hayatının kadını "the one" ı aramaktadır, çıktığı bir çok kadınla the one olmadığını düşündüğü için ayrılan, hep doğruyu yapmaya çalışan, çalışkan, telaşlı, garantici bir insan. Ne kadar tanıdık değil mi? Ted Mosby'nin ta kendisi ama daha cool olanı, yazarlar Ted Mosby'i yaratırken kesinlikle bu karakteri kullanmışlar, aksini iddaa eden taş olur.




Berg ise iki tane lisans bölümünü yarım bırakıp, arkadaşlarından biri (Pete) yüksek lisans yapıp diğeri (Sharon) iş bulup dünyanın parasını kazanırken, kendisi üçüncü lisans bölümü olarak felsefe okuyan, yakışıklı, hayatındaki her şeyi hiç çalışmadan elde edip, hep dört ayağı üzerine düşmeyi başaran, yakışıklı, kızların sevgilisi, rahatlığıyla Pete'i çıldırtan, tembel sevimli bir karakter. Aslında normal olan her insanı çıldırtmayı başarabilecek bir karakter. Ayrıca o kadar rahat ki üçüncü lisans bölümü felsefeyi de yarım bırakıp en sonunda doktor oluyor bu arkadaş. Dizi ayrıca Ryan Reynolds'un çıkış yapmasına sebep olmuştur, o derece ki sonraları kendisini Marvel filmlerinde bile gördük, görmez olaydık. Ama o zamanlar cidden sevimli bir arkadaştı, yaşlanmak hiç yaramadı.


Bir diğer karakter ise Sharon karakteri. Bu karakterimiz de sinirli, sevmediği bir işi yapıp dünyalar kadar para kazanan ve bu iki tipin tüm döküntülerini toplayan dizinin bayan elemanı.O da daha sonra parayla saadet olmaz deyip, o güzelim işini bırakıp apartmanın en güzel dairesinde otururken kendini apartmanın kapıcı dairesinde bulacak. Tabi bunda kocasının apartmanın kapıcılığını yapmasının da bir etkisi var.
Berg-Sharon-Pete-Johnny-Ashley

 Sharon'un sevgilisi/kocası Johnny, çatlak komşu Irene, Berg'in doktorluk sevdası sonucu diziye katılan Ashley(ki bu da Robin'dir arkadaş) ile dizi üç karakterin etrafında dönse de baya karakter çeşitliliğine sahip, gerçekten komik, süper ötesi bir dizi.



Bu da ilk bölümü, karakterleri tanıtmak için çekildiği için, her dizi de olduğu gibi en kötü bölümler hep ilk bölümlerdir mantığıyla o kadar da başarılı değil ama. 



P. S. Google'da Two Guys and a Girl diye arayınca çok garip şeyler çıkıyor arkadaş ya...