Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.
Burada ekimde hallowen, kasımda thanksgiving olunca şubat ve aralık ayı boyunca bir balkabağı manyaklığı yaşanıyormuş. Gerçekten de kafayı yemiş durumdalar, herşeyin pumpkinlisini yapıp, seasonal ürün diye satıyorlar. (bkz: Türkçenin içine nasıl edilir) Eğer marketing, reklam falan tarzı bir bölüm okusaydım, tez konusu olarak balkabağını seçerdim. Böyle bir pazarlama stratejisi yok arkadaş, çorbasından dondurmasına kadar her haltını yapmışlar ya. Pumpkinler desen çeşit çeşit, beyazı, turuncusu, küçüğü, büyüğü, düzü, siyahı gerçi siyahından hiç görmedim ama. (bakın) Durum böyle, sinekten yağ çıkarmak mantığıyla yapmadıklarını bırakmamışlar. Süs eşyası diye, alın vazolarınızın içine doldurun diye bile satıyorlar. Ben kabaktan ne kadar nefret ediyorsam ,kabakgilller ailesinin diğer üyelerinin aksine çok severim balkabağını, sonuçta turuncu, yuvarlak sevimli bir sebze kendisi. Zaten sevdiğim bir şeyin, bir de üstüne görmediğim bir şekilde bana pazarlanmasının doğal sonucu olarak bende bir manyaklık baş gösterdi, gördüğüm her balkabaklı şeyi almak istiyorum, balkabağının kendisi de dahil olmak üzere. Yukarıdaki vase filler diye sattıkları zımbırtıdan bile alacaktım ama kalmamış, ama çok sevimli duruyorlar ki... (Bu arada Pheobe'dan öğrendiğim bu sitede satılan herşeye bayılıyorum, mudo halt etmiş inanmıyorsanız bakın: Pottery Barn)
Pumpkin Pasta Sauce
İlk olarak starbucksta pumpkin bread diye sattıkları keki denedim. Pek beğenmedim açıkcası bir halta benzemiyordu. İkinci denemem Lane'in gazına gelip aldığımız pumpkin pasta souce oldu. Nasıl iğrenç birşey, nasıl kötü o kadar ki bir daha pumpkinli birşey denememeye karar verdim onu denedikten sonra. Ama tabiki gene dayanamadım, gittim starbuck'ın balkabaklı kahvesini aldım. Bu kötü çıksaydı bir daha hiç bir balkabaklı şeye bulaşmayacaktım ama bu hoşuma gidince iyice sapıttım tabi, daha büyük bir cesaretle her gördüğümü almaya başladım. Burada Trader's Joe diye bir market var, pumpkin manyaklığının başını çekiyor. Ekmek alıyım diye girdiğim marketten, odamı süslerim deyip pumpkin tree, anaaa dondurmasını yapmışlar deyip dondurma, çayı nasıldır acaba, neyse içmezsem metal kutusu güzelmiş saklarım ben bunu deyip pumpkin çayı, pumpkin çorba falan alıp çıkmayayım mı... Dondurması önce hoşuma gitmedi ama yedikçe sevmeye başladım. Hatta korkuyorum artık Türkiyeye dönünce canım çekecek diye, baya sevdim tavuk gögsünü anımsatıyo biraz.
Çayda idare eder en azından kuşburnundan daha güzel içilir ama içmek için değil, kutusu için alacam gidip 3 tane daha ilerde evim olursa şeker tuz koyarım. Yalnız bütün pumpkinli şeylerin içinde hep tarçın var, ve bence bütün sorunu o çıkarıyor. Tatlı şeylere misal dondurma yakışıyor ama makarna sosuna uymuyor.
Birde pumpkin tree diye sattıkları şey aslında pumpkin değilmiş, biber olduğunu iddia edenler var ama aslında patlıcangiller familyasına ait afrikada yetişen başka çeşit bir bitkiymiş ve yeniyormuş ama burada pumpkin tree diye satıyorlar. Ya da aslında anlamadım bide balkabağına benzer biber var onla bu ayrı mı çok kafam karıştı. Merak ediyorsanız pumpkin pepper diye arayın, ben çözemedim olayı. Ama sonuçta çok sevimli bir şey ve ben durur muyum ondan da aldım. Pasta Souce'da dediğim gibi çok kötü çıkınca içini boşaltıp kavanozunu vazo niyetine kullandım, bari bir işe yaradı parama acımıyorum sonuçta bir vazo almaya kalksam aynı parayı verecektim, kısmet.
Yalnız bu amerikalılar çok salak arkadaş. Balkabağıyla bu kadar şey yapıp da hiç mi akıllarına gelmemiş ben bunu birde şeker koyup pişirsem nasıl olur diye. Bizim balkabağı tatlısı ya da benzeri yok. O kadar şey yapmışsınız bir balkabağı tatlısının tadına ulaşamamışsınız yaptığınız herşey vasat, ben yapayım da görün diye gaza geldim. Daha doğrusu balkabağı tatlısını çok sevdiğimden canım çekti, yapıp yemekistedim. Gittim markete bu minicik olan balkabaklarından aldım kolay soyulur diye. Bir yemek tarifi de ben vereyim istedim ve olayı saniyesi saniyesine fotoğrafladım.
Balkabakları bu gördükleriniz. Ama öyle sevimli durduklarına bakmayın. Küçükler diye kolay soyulmuyorlar, bir balkabağı için 20 dk harcadım, dört ayrı bıçakla şansımı denedim soyacam diye ve ömrümde hiç bir yemeği yaparken bu kadar korkmadım. Bildiğin ölüm tehlikesiyle burun buruna yemek yaptım. Toplamda sekiz tane balkabağının saatlerce süren uğraştan sonra ancak dört tanesini soyabildim. Geri kalanı ise "allah belanızı versin sizin kabak gibi tiplere bak, ben sizi odaya süs diye koyuyum da siz görün" diye kitaplığa kitap tutacağı olarak yerleştirdim, derya baykal mıyım ne...
Aldım bu soyduğum kabakları Lane'in garip tenceresine koydum. Üzerine anne stayla şekeri ölçmeden rasgele boşalttım ama beginner seviyedeyseniz öyle göz kararı uygulamayın bence siz, sonuç da yılların getirdiği deneyimle göz kararı oluşuyor, boşalttım göz kararı oldu diye bir şey yok. Aslında su koymaya gerek yok şekerle birleşen balkabağı suyunu bıraktığından o kendi kendine pişiyor ama ben nolur nolmaz, kızın tencereyi yakmayım diye azcık da su koydum.
Allahım hep aklıma gelen başıma geliyor, evrenin mesajlarını dinlemeyi bir türlü beceremiyorum. Onu öyle kendi haline bırakıp gittim işler güçler izlemeye başladım. Mutfaktan karemelize olmuş şeker kokusu gelmeye başladı. Bir panikle koştum mutfağa çünkü yanmış şeker kadar iğrenç bir şey yok, yedi yaşındayken durduk yere şekeri kaynatıp suyu şekerden arıtıcağım diye deney yaparken test etmiştim. Allahım gene aynı sahne karşımda kapkara olmuş bir tencere. Hadi o zamanki annemin tenceresiydi ve bilimsel bir amaca feda edilmişti ama ama ben şimdi kıza ne diyeceğim. Gerizekalı balkabakları ufak olduklarından içerilerinde yeterince su yokmuş, sulanmamışlar, şebelekler. Hani biz küçükken, eskiden bir dizi vardı, ikiz kızlar vardı Kaan Girgin oynardı, evlatlık almışlardı, sonra kadın bir gün yemek yaparken daha fazla dayanamayıp tencereleri yere atıp evden kaçmıştı kariyer yapacam diye. Babada kızla başbaşa kaldıydı falan. Dizinin adını, olayları hiç hatırlamıyorum ama o sahne hep aklımda. Aynen bende öyle bırakıp çığlık atarak kaçmak istedim, Candy misali gözlerimde yaşlar yağmurcasına akarken ormanda koşup kendimi çimlerin üstüne atıp anthony, anthony diye ağlamak istedim. Ama hayır toparlanmam lazımdı, ilk seçenek bak tenceren noldu deyip kızdan özür dilemekti, ama ben özür dilemekten nefret ediyorum ya. O yüzden önce izleri yok etmeye karar verdim. Tencereyle bir saat cebelleştikten sonra anca yanıkların yarısını kazıyabildim, sonra dur suda bekleteyim dedim gene olmadı, kazayacağım diye tırnak el falan kalmadı mahvettim. Kendi tencerem olsa çöpe atacam umrumda değil ama kızın ya emanet tencere, gerçi düşününce niye abarttıysam gidip parasıyla değilmi yenisini alırım sana diyebilirmişim kıza. Allahım en sonunda google sordum detarjanla kaynatmak gerekiyormuş, kaynatınca çıktı ama tencerede baya çizikler oluştu. Kız gerizekalı değilse anlamaması mümkün değil. Onları otobüsle eve taşımamamı yanayım, soyma çilesine mi yanayım, yandığına mı yanayım yanayım yanayım ateşlerde yanayım, sinirden ağladım ya bütün gece anthonyde gelmedi, hadi anthony gelmedi albert bile gelmediilla çimlerde mi ağlamak lazım. Neyse sabah olunca kıza gittim anlattım olayı, tepki ne olsa beğenirsiniz: "bişey yok ki tencerede" Nasıl birşey yok ya, çizikleri görmüyor musun diye gözüne soktum, "bak bak noldu mahvoldu" diye "yemek yaparken olur öyle şeyler normal çizik onlar" diye çiziklerimi küçümsedi bide. Mal ben o çizikleri yapıcam diye ne kadar uğraştım sen biliyon mu, küçükmüş. Üstüne bide utanmadan beni thanksgiving'e davet etti, Bostona gidecem ailesinin yanına, anlamadım ki hiç. Neyse hikayeden çıkan sonuç şu ki:
1) Gördüğün her küçük şeyi ne kadar da sevimli diye eve sokmamak lazımmış. 2) Tencere yanarsa bulaşık detarjanıyla kaynatıyormuşsun. 3) Emanet birşey kullanmamak lazımmış. 4) Olayları abartmamak lazımmış 5) Anthony'de bir tek Candy'e geliyormuş, candy değilsen boşa ağlamamak lazımmış.