Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

28 Mart 2015 Cumartesi

Gizlilik önlemleri kapsamında, mail adresimi değiştirmiş bulunuyorum. Çok da basitmiş süreç. Önce başka bir mail adresi alıyormuşsun, sonra onu bloga davet edip yönetici yapıyormuşsun, sonra istemediğin maili siliyormuşsun.

İnsan iş başvurusu yaptığı, resmi mail olarak kullandığı adresini böyle saçma şeyler yazdığı bir blog için kullanır mı? Ha günlüğümden bir sunum hazırlayıp, iş yerinde piresenteyşın yapmışım, ha bunu yapmışım. Güvenlik önlemleri muhim canlar, bilgi çağında yaşıyoruz, bilgiyi koruyalım, bilgimize sahip çıkalım...

Bakalım başka ne önlemler alınabilir, düşün, düşün düşün....

26 Mart 2015 Perşembe

Buradan neden kopamıyorum...

Ben bu blogda en çok neyi seviyorum, neden kopmaya çalışıp da hep geri geliyorum? Çünkü kendime ait bir kayıt defteri gibi. Dönüp okuduğumda, zaman geçip de dönüp okuduğumda, geçmişte, o anda neler hissettiğimi, olayların bana neler hissettirdiğini görebiliyorum. Günlük gibi ama daha güzel. Ben o günde neler olduğunu zaten hatırlıyorum, olmuş olaylar önemli değil. Burayı okuduğumda o tarihte ne hissettiğimi, hangi ruh halinde olduğumu görüyorum. Bazen ne saçmalamışım diye kendime çok gülüyorum gerçi, hatta çoğu zaman. Ama duyguların nerede başladığını görüyorum. Hani üstünden zaman geçince inkar ettiğimiz, yok saydığımız, çarpıttığımız duyguların gerçeklerini.

Az önce de yazıp da yayınlayamadığım bir taslağıma dek geldim. Bir sonbahar günü yazmışım, malum tarihten sonrası, 2 haftadan bile az bir süre sonra yani. Kendi kendime zamanla oldu, yorumlaya yorumlaya, kafamda kura kura, freud, elektra kompleksi falan diye söylenirken; ben başlatmadım diye kendimi ikna etmeye çabalarken olay hiç de düşündüğüm gibi değilmiş. Şimdi düşününce, ilk gün evet ilk gün aklımdan geçirdiklerimi düşününce, zamanla değil anında olmuş. Ben sadece suçu atmaya çalışıyormuşum bilinçaltımda.

Şöyle yazmışım;

"Aman tanrım! Farkındaymış hasta olduğumun. Burnumu sümüklü olduğum için sildiğimi düşünmüyormuş. Sesimdeki garipliğe sebep travestiliğim değil, farkındaymış. Burnumun ve gözlerimin kızarlıklığı ise taşıdığım bir tür fare geni değil, biliyormuş. Yarabbim benimle ilgileniyormuş."

Arada başka şeyler de yazdıktan sonra da demişim ki;

"Halbuki ben genelde ederim böyle işe. Sonra da çeker giderim. Ben, ben olsam böyle yapardım. Ama sen öyle bakıp da gülünce ben, ben olamıyorum. Öyle güzel bakmasan ederim böyle işe de ben sana hayır diyemiyorum."

Gerçi o bakışların sebebi de sonradan anlaşıldı. (sevdiğim kız bana abi deyince...)

Ah ne günlerdi be, gençlik işte.

O değil de bu elektra kompleksi beni cidden ürkütüyor, düşününce birazdan daha fazla babama benziyor, hatta çok benziyor. Yani birebir aynı görünmüyor ama benzemiyor da diyemem, onu anımsatan çok fazla özelliği var, hem davranış hem görünüş. Başından beri farkındayım aslında bunun ama inkar ediyordum içten içe de abla muhabbetinden sonra inkar edemiyorum. İtiraf edeyim de, ben de böyle böyle soğuyayım madem.Of nasıl çarpık saçma sapan bir şeyin içinde buldum kendimi, sen yıllarca dur dur, olacak iş mi?

Töbe tanrım!

Life Partners

Güzel bir filmmiş gibi göründü, boş bir zamanda evde izlenebilir.

24 Mart 2015 Salı

Çok merak ediyorum, blogumu takip eden, benim bilmediğim bir tanıdığım var mı? Ya da bir şekilde mail adresimi bilen blog'a ulaşabiliyor mu? Ben buraya ulaşmasını istemediğim beni tanıyanlardan kimse yok diye rahat rahat yazıyorum. Ama korkuyorum da bir yandan. Acaba diyorum? Yazacak o kadar çok şeyim var ki. Ama korkumdan yazamıyorum. Ya diyorum, hasbel kader biri dek gelirse, günlüğümü bulmuşlar da okumuşlar gibi hissederim diyorum. İş yerinden biri bulsa, yazıp da yayınlayamadığım şeyleri okusa, düşünmek dahi istemiyorum. Lanet gelsin, bu duruma bir çözüm bulmam lazım benim. Tamamen gizli kalarak nasıl yazabilirim ki? Anlatmazsam çatlayacağım çünkü.Ne güzel hayat, uzun zaman sonra ilk defa garip bir şeyler hissediyorsun, ama kimseye anlatamıyorsun, memnu ya... Gerçekten kimseye anlatamıyorsun. Kağıda bile yazamıyorsun, korkuyorsun evdekiler okur, bloga yazamıyorsun, korkuyorsun biri dek gelir bulur. Bu ne saçma bir hayat böyle. Lanet gelsin cidden, kurduğum cümlelerin basitliğine bak. Benim bunu semboller arkasına saklayıp da yazmam lazım gelirdi, bunlar benim kuracağım cümleler değil ki. Ne bileyim yemeğe benzettiğim bir metafor ile durumu anlatabilirdim, kimseler de anlamazdı ama ben anlatır rahatlardım. Bunlar benim cümlelerim mi? Millet böyle durumlarda şair olur, aman yarabbi, ben bir emo dahi olamadım. Nasıl çözeceğiz bu durumu ha petito, nasıl? Bu yazı da burada utanç kaynağı olarak duruversin bari...

23 Mart 2015 Pazartesi

Annen neredeyse, evin orasıdır.

1 aydır annem yok. Cuma günü geri döndü ama o bir aydır bu ev, evim dediğim ev, hiç de ev gibi gelmiyordu. Dün 1 ay sonra ilk kez huzurlu uyudum. Ev yeniden eve benzedi. 2 yıldır bunu anlatmaya çalışıyorum insanlara. Öyle uzun paragraflar kurdum ki, gene de kimse anlamadı. En sonunda dedim "anlayamazsınız!"
Halbuki böyle bir cümle kurmuş elin gavurları. Artık bunu anlarsınız heralde.


22 Mart 2015 Pazar

Özgürlükten kaçmanın asil bir yolunu arıyorum...

"...benim zihnimin ise hapsolduğunu, ağlayan, kendi kendini kötüleyen aciz bir sahtekar haline geldiğini hissetmek. Kendimi; cüretkar ve cesur insani inancımı nasıl haklı çıkarayım? Benim dünyam dağılıyor, parçalarına ayrılıyor, merkez hiçbir şeyi bir arada tutamıyor. Birleştirici bir güç yok. Yalnızca çıplak korku, kendini koruma dürtüsü.

Gidecek hiçbir yer yok-gülünç bir ahmak gibi annemin eteklerine sarılıp hüngür hüngür ağlayacağım evime gidemem...Korkuyorum. Sert değilim ama içim boş. Gözlerimin ardında uyuşuk, kötürüm bir oyuk, bir cehennem çukuru, taklitçi bir hiçlik varmış gibi hissediyorum. Asla düşünmedim, asla yazmadım, asla acı çekmedim. Sorumluluklarımdan kaçmak, bir sefil gibi sürünerek ana rahmine dönmek için kendimi öldürmek istiyorum. Kim olduğumu, nereye gittiğimi bilmiyorum- ve bu iğrenç soruların yanıtlarını bulması gereken de yine benim. Özgürlükten kaçmanın asil bir yolunu arıyorum, zayıf düştüm, yorgunum, sağlıklı, kurak bir zihin ve irada gerektiren o güçlü, yapıcı insani inanca isyan ediyorum.
....
Yarım kalmış işlerle dolup taşan bir çöp yığınıyım ben.
...
Hayatımın geri kalanını nasıl haklı gösterecek, nasıl makul kılacağım ben?
...
Hastalıklı bir korku: Çok fazla isyan ediyor...Bir babaya ihtiyacım var. Bir anneye ihtiyacım var. Omzunda ağlayacak benden daha yaşlı, daha bilge birine ihtiyacım var. Tanrıyla konuşuyorum ama gökyüzü bomboş."

Slyvia Plath

I just want someone who will love me when I don't know how to love myself



Çok  canım istedi de...

Soğuğun kokusu


Dün tüm gün dışarıdaydım. Dedim ya kendimle başbaşa kalmamak için elimden ne gelirse yapıyorum. Ama evde kendimle başbaşa kalsam daha iyi edermişim diye düşünüyorum şimdi. Çünkü bir kaç zamandır içimde bastırmaya çalıştığım bir özlem giderek gün yüzüne çıkıyor. Çok alakasız yerlerde ufacık detaylar orayı anımsatıyor bana. Her yerde oranın kokusunu alıyorum. Yemek yediğimiz yerdeki yağ kokusu bana orayı anımsatıyor. Durakta beklerkenki soğuğun kokusu bana oradaki akşamları anımsatıyor. Yapma bir ağaç oradaki ormana benziyor. Yolda yürürken gördüğüm kızın başındaki bere... falan filan böyle saçma detaylar işte. Aslında gördüklerim, duyduklarımdan dolayı hatırladıklarım o kadar da dokunmuyor da, koku mahvediyor işte. En çok da soğuğun, rüzgarın kokusu dokunuyor. Gene her şeyi yıkıp gidesim geliyor.

Biliyorum bahar geldikçe durum daha da ağırlaşacak. Havalar bir 15-20 derecesine ulaşsın, akşam serinliğindeki o rüzgarın kokusu daha beter edecek her şeyi. Oradaki her şeyi başarabilirim, her şey olabilirim, önümde engel yok, sıfırdan başlayabilirim duygusunu tekrardan istemeye başlayacağım. Aklımı iyice kaçırdım galiba. Soğuğa karışmış egzoz kokusundan özgürlük hayalleri çıkarıyorum kendime, yanmış adi yağ kokularından geçmişime ağıtlar yakıyorum.

Kaç zamandır bunu itiraf etmek istiyordum da, bastırıyordum, yok sayıyordum, kendimi kandırmaya çalışıyordum. Dün artık engel olamadım. Özlüyorum ben orayı, hem de çok özlüyorum.

Ama aslında geri gitmek de istemiyorum, gidesim geliyor da hiç gitmek istemiyorum. O bana gelsin istiyorum. Gülmeyin, gerçekten buradaki hiçbir şeyi bırakmak da istemiyorum. İkisi karışsın, birleşsin istiyorum. Her sabah gene buradaki işime gideyim, eve bisikletimle ormanı aşarak ineyim. Evim okyanus kenarındaki o ev olsun, ama içindekiler, çevredeki şeyler, ailem ve akrabalarım, eşyalar da dahil buradaki ev olsun. (Gerçi bu benim hayalim ya, evin içini biraz da değiştirebilirim, bu evi içindeki her şeyle bir kaç blok ötesine taşıyıp, kendime melce ile başka bir ev de hayal edebilirim utanmasam, korkmasam...) Hava hep 15-20 derece arasında olsun. Ben durmadan o soğuğun kokusunu duymak istiyorum. Kafamda işte böyle saçma vizyonlar oluştursa da ben o soğuk rüzgarın kokusunu hissetmek istiyorum. Mutsuzluktan doğan garip bir mutluluk işte. Yarayı kaşımak gibi...

21 Mart 2015 Cumartesi

Enigma

Ben Kiera Knightley'e katlanamıyorum, en son Anna Karanina'ya gitme gibi bir hata yaptıktan sonra kendime söz vermiştim, ben bu kadının hiçbir filmini daha da izlemem. Herkesin bayılarak izlediği Attonement gibi filmleri bile kadını görmeye dayanamadığımdan izleyememiş, yarım bırakmıştım. Ama arkadaşı kıramadığımdan gitmek zorunda kaldım, (ömrümde ilk defa bir insana hayır diyemiyorum, neden hala çözemedim.) Film öyle ahım şahım, muhteşem bir film değil. Ama gene de kendini izletmeyi başarıyor. Ayrıca ilk defa Kiera Knigtley bana itici görünmedi onu da buraya not edeyim. Ben filmden çok Alan Turing'in hayat hikayesine takıldım.

Turing'in kim olduğunu bir bilgisayar mühendisi olarak elbette biliyordum. Turing machine'i yapan bir bilim adamıydı işte. Yaşadığı hayat hiç umurumda olmadı. Ama filmde çizdikleri portre, ki doğruysa eğer, çok canımı yaktı. Hele o makinenin karşısında Christopher diye ağladığı sahne çok dokundu. Değer mi diye düşündüm. Gerçekten, şu yaşadığımız medeniyet o insanların acılarına değer mi? Çünkü dünyayı değiştiren buluşlar yapan adamların çoğu (hepsi?) büyük acılar çekmişler; ilk akla gelenler Da Vinci, Galileo... Sanki dünyayı döndürmek için bedel ödesinler diye seçilmiş, bir grup şansız azınlık gibiler.  Hiçbiri normal bir hayat yaşamamış. Hepsi çevrelerinden farklı oldukları için eziyetlere maruz kalmışlar. 

Bir insan ben büyünce mucit olacağım diye düşünüp, kendisini oraya yönlendiremez ki. Bir insan öyle doğar, herkesten farklı olarak. Ve lanet olsun ki, hiçbir toplum farklı olanı kabullenemez. Tanrı tarafından büyük bir cezayı çekmek için yeryüzüne gönderilmiş bir grup zavallı azınlık. 

Bilmiyorum, düşündüm ki dünya ömrü boyunca bilgisayar bilmese de olurdu, ben bu yazıyı kağıt üzerine yazmayı tercih ederim, kimsenin okumayacağı bir kağıt üzerine, Alan Turing'in o kadar canı yanmasa daha iyi olurdu diye düşündüm filmi izlerken. Düşündüm ki ileride bir çocuğum olursa eğer, "normal" olması için, farklı olmaması için elimden geleni yapacağım. İşte filmle bu kadar ilgilendim ben. Film aslında farklı olmaya bir övgü niteliğinde çekilmiş. Senaristi de zamanında farklı hissettiği için intahara kalkışmış bir adammış. Farklıyım diye üzülmeyin, farklarınızla dünyayı, insanların kaderini değiştirirsiniz gibi bir mesajı var filmin. Ama ben işte öyle yorumlayamadım, hiçbir insanın canı yanmamalı böylesine, dünya aynı kalsın daha iyi. Bence farklıysanız çok üzülün, mahvoldunuz demektir. Normal olmak, herkes gibi olmak lazım bu hayatta.

15 Mart 2015 Pazar

Ben bunu lise sonda dinlerdim. Sonra üniversitede ne zaman mutsuz olsam dinlerdim. Sonra işe girdim gene ne zaman mutsuz olsam dinlemeye başladım. Şarkıyı söyleyen kişi önemli değildi benim için, hep kendimi o şarkının söylendiği adam gibi hissettim. Farkındayım şarkının amacı daha farklı ama ben belki biri de gelip bana "her şey o kadar da kötü değil, boş ver her şeyi, şimdi biraz uyu, ölmez de uyanırsan gel birlikte batalım" der diye umdum. Ne zaman mutsuz olsam sığındığım, ardarda dinlediğim, sonra daha beter mutsuz olduğum bir şarkı işte. Uzunca bir süredir, yani neredeyse 2012'den beri bu şarkıya bulaşmıyordum. Döndük dolaştık, gene buraya geldik. Sürekli kendi kuyruğumu kovalıyormuşum gibi hissediyorum. Olduğum yerde dönüp duruyorum, hep başladığım noktaya geri dönüyorum. Sonra da o kadar çabaya rağmen neden ilerliyemiyorum diye düşünüp duruyorum. İşlerim hep batıla kalmış, etrafımdaki her şey zahiri...