Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

27 Kasım 2013 Çarşamba

Terliklerimle gelsem sana...

Bazen insanın bir milyonerin kızı olası geliyor, gelmiyor değil yani. Düşünsene bir sabah milli futbol direktörünün kızı olarak uyanıyorsun, ünvana bak, ya da, ne bileyim, herhangi biri işte, ünvan da önemli değil, milyonlar yeter. Burjuvanın bayrak taşıyanı işte... Terlikle ne alaka bilmiyorum ama ne zaman etsy'i dolaşsam böyle saçma fikirlere kapılıyorum. Ayrıca yeni okuduğum bir alıntıyı sırf burada kullanabilmek için terlikleri alet etmemi hoş görürsünüz umarım. (terlik yerine mücevher mi kullansaydım ki, ah benim şu dar görüşlülüğüm...) (*'Çalışmaktan kaçmaya başladığı anda, bir insan birden, nasıl bu kadar metaryalist olmaya başlar' sorusu ise başka bir araştırmanın konusu, beni aşar.)

"faşist sözcüğünün olumsuz şeyler çağrıştırmasını anlayabilirdi, ama "burjuva" sözcüğü ve beraberinde getirdiği şeyleri seviyordu oysa. güvenlik, seyahat, güzel yemekler, iyi davranışlar, hırs; bunun için özür dilemeye ne gerek var ki?" D. Nicholls

Ayrıca; 

“I think that if I ever have kids, and they are upset, I won't tell them that people are starving in China or anything like that because it wouldn't change the fact that they were upset. And even if somebody else has it much worse, that doesn't really change the fact that you have what you have.”  S.Chbosky

Hah, işte ne diyordum... Terlikler çok güzel değil mi?









Who in Fiction Are You?

İnternette denk geldim bu teste ve hiç zaman kaybetmeden yaptım. Ben Emma Morley'mişim. Kim olduğunu bilmiyordum ama David Nicholls'un One Day diye bir kitabı varmış, onun karakteriymiş. Duymadım, görmedim, bilmiyorum. Ama Allah'tan filmini yapmışlar, şimdi kitabı kim okuyacak, izleyip öğreneceğim kimmiş bu Emma Morley, ve ben kimmişim... Sizi de şuradan alalım; bakalım siz kimmişsiniz?

Who in Fiction Are You?




26 Kasım 2013 Salı

When I run through the deep dark forest long after this begun...

Wolf mother, where have you been? Hey ya, hey ya...çok seviyoruz, ben ve kendim, bu kız kardeşleri...

 

25 Kasım 2013 Pazartesi

Hafıza kaybında seçicilik

Son zamanlarda bir dersane tartışmasıdır aldı başını gitti. Kapatılır, kapatılmaz, o kısmına hiç girmeyeceğim, sonuçta ağzına edilen her türlü biz zavallı vatandaşlar olacağız. Nasıl edilmiş ne farkeder, sonuç malum olduktan sonra. 

Bildiğim kadarıyla çevremde dersaneye gitmemiş bir kişi bile yok. Ha kimimiz bir yıl, kimimiz üç beş... Ama sonuçta o malum son sene, sınava gireceğimiz son sene hepimiz dersane yollarını tuttuk. Ve ben eminim hepimiz dersane tartışmasının ayyuka çıktığı şu günlerde, dersane günlerimizi bir bir hatırladık. Ve tabii ben de o günlerime geri döndüm. 

Ama çok garip birşey farkettim. O döneme ait hatıralarımda sadece üç unsur var ;okul, dersane, otobüs...ve bu hatıraların en büyük kısmını toplu taşımada geçirdiğim vakit kaplıyor. Ve gerçekten abartmıyorum eve ait, aileme ait o dönemden hiç bir hatıra yok. Sanki bir yıl boyunca eve uğramamışım gibi. Yüzdeye vurmam gerekirse hatıralarımı, yüzde altmış otobüs, yüzde on dokuz okul, yüzde yirmi dersane ve yüzde bir ev. Ve o yüzde bir ne biliyor musunuz? Başvuru zamanı geldiğinde nüfus cüzdanımı kaybedip, evde deliler gibi nüfus cüzdanı aradığım bir an. Başka hiç birşey yok. Hayır, eve hiç uğramayıp dersanede çalışan bir insan değildim. Bir kere bile etüd almamıştım, ve sadece haftasonu ve hafta içi bir gün dersane vardı ve ben dersler biter bitmez eve giderdim. Otobüse binerdim, çok hüzünlü müzikler dinlerdim, eve gelince durakta inerdim. Gerisi yok, yemin ediyorum eve ait, okul dersane otobüs üçgeni dışında kalan hiçbirşeye dair hatıram yok, onlara dair hiçbirşeyi hatırlamıyorum. Bu nasıl mümkün olur? Sosyal hayat yoktu, tamam da, evde napıyordum acaba? Dizi izliyor muydum? Test çözmediğimi hatırlıyorum, testleri okulda çözüyordum, ama evde ne yaptığım hakkında en ufak bir fikrim yok. Çok garip. 

Yeni farkettim ben bunu. Annem ne yapıyordu, babam ne yapıyordu, kardeşim, ablam...Ablamın bir erkek arkadaşı var mıydı, odamın şekli nasıldı, yatak neredeydi, genelde kahvaltıda ne yiyordum, eve kimler gelip gidiyordu en çok, bilgisayar oynuyor muydum, ya da, ya televizyon dahi izleyip izlemediğimi hatırlamıyorum. Hiçbirşey hatırlamamam için oturup zmanımın çoğunu duvara bakarak geçirmem lazım ama onu yapmış olsam, büyük ihtimal annem hastaneye götürürdü beni, kızım delirdi diye. Ayrıca evin duvarları ne renkti onu dahi hatırlamıyorum, duvarlara baksam hatırlardım. Öyle de birşey olmadığına göre, Allah'ım çıldıracağım, hiçbir şey hatırlamıyorum. Ama otobüstekileri şimdi, yıllar sonra yolda görsem tanırım. Otobüste tanıştığım arkadaşlarım olmuştu, yıllardır görmediğim akrabalarla kavuşmuştum, annemin ilkokul arkadaşlarıyla tanışmıştım hepsini en ufak detayına hatırlıyorum. Ama peki ev?

Iki gecedir o kayıp hatıralara ulaşmaya çalışıyorum, çıldırmak üzereyim. Çok garip, gerçekten çok garip. Anneme babama sorsam, ben dün akşam ne yediğimi hatırlamıyorum derler, ablama kardeşime sorsam dalga geçerler...harbi ben ne yapıyordum ki o zamanlar?

24 Kasım 2013 Pazar

Kitap Durduracı, Tutacı... ne bunların adı?

Kendimde bir TDK ışığı gördüm, genel olarak tam ismi ne bilmiyorum bu zımbırtıların ama en güzeli bence kitap tutacı o sebeple ben kitap tutacı demek istiyorum. Her ne kadar insanlar kitap durduracağı ya da tutacağını tercih etse de....Gerçi kitap durducu da olabilir, bak hiç bilemedim şimdi. Neyse ne işte, ne diyorduk hep, TDK uyuma Türkçeye sahip çık!

Kendi açımdan çok gereksiz aletler bunlar, sonuçta kitaplık dediğin şey benim gözümde raflarında 1mm bile yer kalmamış raflar demek. Aynen şunlar gibi olmazsa, gözümde bir salon süsüne dönüşüyor.
Ama kitaplığımızı salon süsü formatında kullanmak istersek diye icat edilmiş bu tutaçlar da yeterince sevimli;






Tentacle Attack,
Whale
Harry Potter

23 Kasım 2013 Cumartesi

Yazarların Kurdukları Cümleler

Üç yazarın kitaplarında en çok kullandıkları cümleleri toplayıp, böyle de bir tablo yapmışlar. Stephenie çok ezik kalmış yalnız. Yazık... Keşke başka yazarlar için de yapsalar. (varsa da ben bulamadım)


21 Kasım 2013 Perşembe

Okuma Ağı

İnsan bazı şeyleri çok kıskanıyor, tamam da, bu kadarı çok fazla. Bazı çocuklar çok şanslı.
Evlerinde böyle bir kütüphane olması yetmiyormuş gibi, bir de aileleri çocuklara daha eğlenceli bir okuma ortamı sunmak istemiş. İspanyol bir firma olan playoffice de onlara bu okuma ağını tasarlamış işte.
Bazı çocuklar gerçekten çok şanslı...




Bu da firmanın başka bir tasarımı;


19 Kasım 2013 Salı

Losing my religion - Nina Persson Cover

Orjinalini sevmeyen yoktur heralde. Ben bu halini de çok sevdim, Ninayı da severim zaten.

                         

18 Kasım 2013 Pazartesi

Stoker (Wentworth Miller bize bir şeyler söylüyor, anlayan var mı?)

Film gösterime girdiğin de gitmeyi çok istemiştim.Nasıl istemeyim ki, Wentworth Miller-namı diğer Scofield'ımız-senaryosunu yazmış, Nicole Kidman oynuyor, Chan-wook Park yönetmiş... Hatta yaklaşık iki hafta boyunca her sabah bugün o filme gitmeliyim diye uyanmıştım. Ama uzun zamandır var olan evden herhangi bir sebeple çıkmaya çok üşenme durumundan bir türlü gidememiştim. İnsan, bazen, gerçekten çok üşeniyor.

Allahtan ki, teknoloji çok gelişti. Biliyorsunuz ya, artık film.avi diye bir teknoloji var. Yatağınızın konforunda film keyfi sunuyor. Neyse işte, en sonunda ben bu filmi izlemeyi başardım. Sabahtan beri onu demeye çalışıyorum.

Filme gelecek olursak, sevdim mi, sevmedim mi, başarılı mı olmuş, berbat mı olmuş, bir türlü karar veremedim. Hani bazı kitapları okurken, film gibi gelir ya insana. İlk defa ben tam tersini yaşadım. Filmi izlerken kitap gibi geldi. Arasından bazı sayfaları kaybolmuş, eski bir kitap gibi, sanki çok felsefikmiş de, ben okumayı beceremeyip, kitabı anlamamışım gibi. Ya da o eksik sayfaları okusam, her şey bir anda çözülecekmiş gibi hissettim.

Filmi sanki Miller sadece kendisine yazmış gibiydi. O kadar kendisine yazmış ki, ben eminim bir Allah'ın kulu filmden çıkınca, bak burada şunu anlatmak istiyordu" diyememiştir. Senaryo olay örgüsü ve mantık açısından bence sınıfta kalmış. Ama buna rağmen film garip bir şekilde sıkıcı değildi. Son anına kadar merakla izledim, ne olacak acaba diye. Çok istedim bir yere bağlamasını, bir şaşırtıcı son çıkmasını, bir Altıncı His, ne bileyim bir Dövüş Klübü tadında. Çünkü filmde kullanılan her obje, etrafta gezinen böcekler dahi bize bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. (Biz adam olup da anlayamadık ama) Belki ondan sıkılmadım. Ayrıca filmde çok güzel repliklerle, ve bazı çok güzel sahneler vardı. Böyle kitap okurken altını çizmek isteyeceğin tarzda.

"Bu benim. Çiçeklerin renklerini seçemediği gibi, olmak zorunda bırakıldığımız şeyden de biz sorumlu değiliz." Filmin ana fikri işte; çekmez olasıca, kanı bozuk...

Ayrıca görsel olarak da çok kaliteli bir film çekilmiş. Sahne geçişleri, renk, ışık... Hele kıyafetler yok mu... Yönetmen bence senaryosuz bir filmden, elindeki eksik malzemeye rağmen harika bir iş çıkarmış. IMDB puanı filmin, 6,9 ki bence fazla bile vermişler. Sırf görüntüyle nereye kadar, bence en fazla 6 eder. Bir de hırka giyen, içine kapanık,  kitap okuyan liseli kız modelinden artık daha ne kadar ekmek yiyeceksiniz, insan gerçekten hayret ediyor. Sizin yüzünüzden bir köşede kendi halinde kitap okuyan her kızı, potansiyel sosyopat sanıyor insanlar.




14 Kasım 2013 Perşembe

Here, drink this water Quasimodo

Bu da 2009'dan kalma bir günden ya da Notre Dame de Paris müzikalinden...

Dance My Esmeralda

2009'dan kalma bir günden, ya da Notre Dame de Paris müzikalinden...