Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

2 Temmuz 2013 Salı

The Gates of İstanbul



Çok fazla şehir gördüm diyemem ama gördüklerim içinde en fazla İstanbul'a hayran kaldım, en çok onu sevdim ve gene en çok ondan rahatsız oldum, ondan korktum. O kadar garip bir şehir ki, bir noktasından nefret ederken, hemen yanındaki bir detaya aşık olabiliyorsun. Gördüğüm onca tarihi eser arasında ise bir tek Topkapı Sarayına hayran kaldım. Bıraksalar orada bir ömrü mutlu mesut geçiririm, bundan eminim. Hayır İstanbul yaşamak isteyeceğim en son şehir belki ama Topkapı Sarayı bambaşka. Mimariden değil, bütün o içindeki eserlerden dolayı. Sırf o sarayın bir parçası olabilmek için, bazen tekrardan tarih okumak geçiyor içimden(başka bir ortaasya sebebi de var ama o başka bir yazının konusu).
Tarih okusam, zamanlar geçse ve ben bir gün kendimi Topkapı Sarayı Müzesi başkanı olarak bulur muyum? Tıpkı İlber Ortaylı gibi? Ama önce bir 18 dili öğrenmek lazım belki, çok çalışıp, çok bilmek lazım sanki... N'apak peki o zaman? En kısa sürede her yaz yapılan gibi İstanbul gidip bir günü Topkapı sarayında geçirek, n'apak? Başka ne olacağdı da sanki?


    

Kafalar kafalar - 5


"Sıkıntıyla oluşmuş bir şey ancak sıkıntı verecektir" BCY

Blogu kimse için değil de kendim için yazdığımı fark ettiğim an. Karalama defteri, fikir çöplüğü olmuş ya buralar, niye söylemiyon? Lan!

Kaybetmemişsindir, kaybetsen bulamazsın.

Güzel ya da yakışıklı insanlara daha sevecen yaklaşıldığını red mi ediyorsunuz? Hadi canım oradan. Yıllarca uğur böceğini eline alıp, uğur getirdiğine inanırken neden bir arpa böceği görünce tiksinerek üstüne basıyor insanlar o zaman? Aynı kafa işte. Güzel insanlara ayrıcalıklı davranıyorsunuz işte.
Halbuki güzelse ne olmuş. En güzel insanı da en son böcekler yiyecek. Beni de kıvanç'ı da adriana'yı da, ne yani. Adriana'yı uğur böceği beni hamam böceği mi yiyecek, kıvanç'ı peygamber devesi mi dişleyecek...Bırakalım bu işleri bence, çirkin olan her şey adına, bırakalım bu işleri.

Kendimi düşünmekten kafamdaki karakterlere vakit ayıramıyorum. Benim hayal gücümün ön şartı garanti altına alınmış bir gelecek sanki. Belirsizliğin hüküm sürdüğü bir ortamda yaratıcılığımın odak noktası, nasıl boktan bir geleceğim olacağı üzerine hep. Tek düşünebildiğim gelecekteki benken, fantastik bir zamandaki , paralel evrendeki o karakterlere nasıl zaman ayırabilirim ki... Bazen biri olsa da kendimi düşünmekten beni alıkoysa diye çok istiyorum.

O kadar çok zamanım var ki, hiçbir şeye yetişemiyorum.

Gidecek hiçbir yeri olmayan insan kıyafetlerimi giyindim, hazırım. Gidelim mi?

Çöp bile benden daha çok dışarı çıkıyor, amk!

"Tam da pencereleri yeni silmiştim" dedi Jilet Necla büyük bir mutsuzlukla " neden şimdi yağmur yağdı ki?" Hayatta dair böyle hayal kırıklıkları var işte.

Kolay elde edilmiş mutluluk gibisinden, hiçbir değerin yok.

Her insan bir köşesine piyano koyabileceği kadar büyük bir salona sahip olmadıkça Türk müziği ateş kenarında bir gitarın tellerinde ergenlik hayatını sürmeye devam edecek.

Buralar eskiden hep tarlaymış ama bakıyorum hala tarla. Buraların hala tarla olması, dedeme kızmama engel olmuyor. İnsan biraz futurist olur, dursun fazla mal göz mü çıkarırcı olur, çıkarcı olur, doyumsuz olur, hepsi benim olsuncu olur. Hadi hepsini geçtim, insan kızını memura gelin verir mi?
Ticaretin en kötüsü bile memuriyetten daha karlıdır.
Şşşt, sus bakayım. Memuru sev, öp başına koy, sakın küçümseme, allah taş yapar.

İçinizdeki gaz kütlesinden evinizde bile rahatça kurtulamıyorsanız, yaşamanın anlamı ne?

17 yaşındayken bile kimse beni 17 yaşında sanmazdı. 12'den 25'e atlamış bir insan 26 yaşında nasıl 17 görünü? İltifatınızın ayarını edeyim.. (ileri seviye matematik)

İnsan her istediğini elde etmeli kafasıyla yaşarsa olmaz. Ben kendim dahil sevdiğim kimseye zarar vermeden şu ömrü tamamlayabilirsem şükredeceğim, dahası yok yani.

"Vaadler memleketinde insan açlıktan ölür" Danimarka Atasözü

28 Haziran 2013 Cuma

Günlük duygusal değişimler ve genel ruh hali







Mama



Ocak ayında gösterimdeyken izlemek isteyip de oralarda bir başıma ya korkarsam diye cesaret edemediğim bir filmdi. Sonuçta korksam sıçtım, gidip de koynuna girilecek bir mama yoktu. Ama Jessica Chastain'i New York'ta iki adım önümde tiyatro sahnesinde izledikten sonra, mutlaka izlemem gerekiyordu bu filmi. Bir de bonus olarak kral katilimiz Jamie de baş rolde olunca kaçırmak olmazdı. Korkunca yanına gidip yatabileceğim Mama sorunu hallettiğim için de en sonunda bir cesaret izlemeye karar verdim. İyi ki de izlemişim. Son üç yıldır izlediğim onca film arasında benim için Maymunlar Cehennemi Başlangıç'tan sonra ikinci sıraya yükseldi. Korku film kültürü pek gelişkin biri olmayan biri olarak açıkçası o tür içinde değerlendirmesini yapamayacağım, gerçi korku filmi klişeleri ne biliyorum ve bu filmde de vardı onu gözlemledim, ama izlediğim en başarılı korku filmlerinden biriydi diyebilirim.

Konusuna gelecek olursak, daha küçücük bir çocukken bir kulübede babalarıyla kaybolan ve babalarının yok olması sonucu 5 yıl ormandaki kulübede yapayalnız yaşayan Victoria ve Lily'nin, amcaları tarafından bulunup, rockçı yenge ile birlikte büyütülmeleri ile başlıyor hikaye. 5 yıl boyunca ormanda iki küçücük kızın (2 ve 5 yaş civarı) nasıl hayatta kaldıkları ise çok büyük sır.(Sır değil de sır diyelim sıpoylır vermeyelim). Sürekli bahsettikleri Mama yani Anne kim? Çocukların garip davranışlarının sebebi sanıldığının aksine ormanda yapayalnız yaşamaları değil, bambaşka bir şeydir. Gerisini anlatmıyorum, sıpoylır olacak.

Filminden az çok etkilenme ihtimalimi göz önünde bulundurarak gündüz vakti izlemeye karar vermiştim. İlk on dakikasını izledikten sonra bırakıp, işler güçler gezmeler derken ancak akşam geri döndüm. Akşam dediysem gecenin 12'si. Aslında izlemeyip yarın sabaha bırakmak istiyordum ama  ilk on dakikası bile çok meraklandırdığı için kendime engel olamayıp, gecenin bir yarısı izlemeye başladım. Bir de bilgisayarın ses sisteminden dolayı filmi kulaklıkla izleyince değmeyin korkuma.  Bunu kesinlikle evde denemeyin. Gerçekten korkunç bir film. Eğer erkek olsam kız arkadaşıma yüzde yüz izlettirirdim yani gerisini siz düşünün. Filmin en az 10 yerinde Signs'da uzaylı görmüş Joaquin tepkisi verdim. Abartmıyorum, birebir aynı. Hele bir rüya sahnesi var ki, tey yavrum tey...


Özellikle belirsizliğin had safhaya çıktığı, filmin ortaları beni cidden etkiledi. İki küçük kıza da sempati duymamak elde değil, resmen bağlantı kurdum. Üstüne de endişeli endişeli karakterlere, "yapmaa! gitme oraya! açmaa! ohh yoooo!" şeklinde babaanneye bağlayıp konuşmaya da başladım mı? Arada korkudan kulaklıkları çıkarmasam, çok daha büyük travmalar yaşayabilirdim. Bir insanın kendisini kaptırması gereken en son tür olan korku filmine gecenin bir yarısı herkes uyurken böyle dalmak bir çeşit intihar resmen. Gerçekten evde yalnız denemeyin. Ya da gündüz tüm dünya uyanıkken izleyin.

Neyse Allah'tan yönetmen acımış da güzel bağlamış filmi yoksa eminin 1 ay boyunca tek başıma tuvalete bile gidemeyecektim. Korkunun had safhalarında gezdikten sonra drama bağlayınca olayı en sonunda ağlayarak filme veda ettim. Ama itiraf ediyorum tadı damağımda kaldı. Sanki daha fazlası olabilirdi, keşke bir iki saat daha sürseydi, keşke bu kadar çabuk bitmeseydi... Hataları var mıydı, tabii ki, burası keşke böyle olmasaydı dediğim noktalar oldu ama görmezden gerilecek noktalardı.
Ne diyeyim eline sağlık Muschietti...

Gerçi ben bu kadar beğenmiş olsam da, insanların kötü bee dediklerine de şahit oldum. Hatta " erkekler Chastain, kadınlar kral katili için izleyebilir" diye bir yorum gördüm ki,kendi açısından haksız da sayılmaz. Yani konusunu ister beğenin ister beğenmeyin her türlü sizi çekecek bir noktası var filmin. Beğenmezseniz oyuncularla takılırsınız, beğenirseniz korka korka izlersiniz.

Son olarak da doğuştan kızıl saç mavi göz sahibi olan insanlara siyah saç neden bu kadar yakışıyor, ha neden? (bkz. Bridget Regan, Jessica Chastain, Ewan Mcgregor...) ve neden bu insanların çok güzel burunları var? Ben yönetmen olsam Jessica'yı sürekli profilden çekerdim arkadaş.

Spoylır"Bir noktadan sonra korku unsurunun kaybolması -izlerseniz o noktadan nereyi kastettiğimi anlarsınız- filmi kötü yapmış olabilir"

27 Haziran 2013 Perşembe

Ah bir feylesof olsam...

Günlerim düşünmekle geçiyor, matematik, tarih, siyaset, sosyoloji, psikoloji, hayatın anlamı... Şeytan durmadan çekiştiriyor. Bir gün bir inandığımı reddediyor, ertesi gün bir redettiğime inanıyorum. Belki de tanrı şeytanı insanların düşünmesini sağlamak için yaratmıştır, bir tetikleyici olmaktır onun görevi belki. Beni tetikleyen  kesin olarak ne bilmiyorum ama eğer şu kafa ve ruh haliyle ve de yaşam durumuyla bu coğrafyada MÖ 400 civarı bir tarihte yaşasaydım, sandaletlerim ve toga olur chiton olur işte öyle bir kıyafetle bir sutunun üzerinde "yıllardır soruyorum, bu soruyu kendime, allahım bu dünyaya ben niye geldim" şeklinde bir felsefik düşüncenin izlerinde belki de kendi felsefik ekolümü yaratıyor olurdum. Çünkü ne kadar gerçek tartışılır - çoğuna göre antik felsefeciler birer bilim adamıydı - ama bana göre o felsefecilerin hepsi ne tarla işinden ne de ticaretten anlamayan kısaca  günümüz tabiriyle elinden yararlı bir iş gelmeyen, sınırsız boş zamanı olduğu için ki tabi o zaman internet diye bir şey yok oturup HIMYM izleyerek vaktini geçiremeyecek, zamanı geçirmek için dünyanın en rahat kıyafetleri içinde otların üzerine yayılıp vaktini düşünceler ile geçiren insanlardı. Ve benim de şu anlarda yaptığımda tam olarak bu; sınırsız boş zaman ve şu anki dünyanın en rahat kıyafeti pijamalar ve düşünceler.... Her ne kadar şu an bir asalak, boş beleş bir insan gibi görünsem de bundan yaklaşık 24 asır öncesinde var olmuş olsaydım belki de bir bilim insanı olacaktım.

Felsefem ne kadar tutardı bilinmez, hatta büyük Sokrates beni adam yerine koyup, düşüncelerime karşı bile çıkmazdı. Çünkü yukarıdaki ifadelerimden de tahmin edebileceğiniz gibi felsefe hakkında bilgim bir kahve geyiği derinliğinde. Ama bu aklımdaki düşüncelerin derinliksiz olduğu ve karmaşık olmadığı anlamına gelmez. Okullu değil alaylıyım belki de.

Neyne ne işte, yemişim Sokratesini. Benim felsefem zaten hiç bir bilginin gerçek olmadığı üzerine. Belki sokrates diye biri bile yok. Shakespeare'in bile shakespeare olmadığını iddia ediyorlar. Ve hatta şu anda yaşayan, her hareketi kayıt altında tutulan insanlar hakkında bile herkesin başka bir gerçekliği var. Hayır septizim değil bu. Ben Pascal gibi "Pirenelerin (ispanya) öte yanında doğru olan, bu yanında (fransa) yanlıştır." demiyorum. Ben Pirenelerin her bir yanı yanlış diyorum. Belki de Neşat Ertaş'ın ah yalan dünya felsefisini benimsiyorum.

Çünkü nereyi araştırsam, hangi bilgiye ulaşmaya çalışsam elimde kalıyor. Tamam kabul iki kere iki dört ediyor, ibrahim tatlıses'in bildiğini inkar edecek değilim. Ama dünya matematik değil işte. İnsan ile ilgili bilimler, tarih misal işte her tarafı yalan dolu. Dün gözlerinle gördüğün olayın bile doğruluğundan emin olamıyorsun. Birinin ak dediğine diğeri kara diyor ve sen merakla bilgiye ulaşmaya çalışıyorsun ve elinde gene ak ve kara bilgiler kalıyor artık gönlün, yetiştirilme tarzın hangisine yatarsa... Ama benim hiç birine yatmıyor gönlüm. Bitaraf oldum diye hep bertaraf oluyorum...

Ortada çekilmiş bir çizginin üzerinde ilerleyip sağımdakilerde de solumdakilerde de sadece yalan görüyorum. O çizgi üzerinde bazen sağa bazen sola kayıyorum belki, çizginin her iki tarafında da ayak izlerim var. Ama genellikle çizginin üzerindeyim ve durmadan sağa sola eleştiriler yağdırıyorum. Bu durumda hiçbir yere ait göremiyorum kendimi. Zaten hiçbir yer de beni kabul etmiyor. Çünkü iki tarafa göre de ötekiyim ben. Tamam geçmişte getirdiğim altyapı bir tarafa daha çok meyiletmeme sebep oluyor, kabulüm ama onlarda gördüğüm gerçek olmayan bir bilgi, bir hata, bir yanlış iki kat fazla nefret uyandırıyor bende ve en ağır eleştirilerim hep onlara gidiyor. Daha bir tanısanız seveceksiniz beni diyemeden ötekinin en ötekisi oluyorum işte. Halbuki benim size inanmam çok daha kolaydı.

Belki bu kadar kötüyü görmem her olayda, bu kadar eleştirmem biraz pesimizme kayıyor, hep kötü tarafını görüyorum herkesin, her şeyin. Ama bazen çok çabalıyorum da iyi bir taraf görmek için. Ama hangi bilgiye dokunsam elimde kalıyor dedim ya. Ben de bu sebeple her bilginin gerçekliğini inkar ediyorum, her insanın doğruluğundan şüphe ediyorum, her ideolojinin masumiyet ve yücelik iddiasını reddediyorum. Ben rededicilik felsefesini benimsiyorum. .

Tamam böyle söyleyerek biraz daha asil bir durum katmaya çalıştım halime. Ama en basit anlamıyla açıklamam gerekirse ben muppet show'daki balkondaki iki yaşlı amcayım. Statler ve Waldorf'um. Hiçbir şeyi beğenmeyip, her şeyi eleştiren o tip benim.
Babamı her şeyi eleştirerek çıldırttığım bir günde keşfettiğim bir gerçek bu;
"Hayatı boyunca hiçbir iş becerememiş, işsiz güçsüz boş insanlar her şeyi, herkesi eleştirir. Sadece beceriksiz, akılsız ve hayatlarında hiçbir şey olamamış insanlar, zamandan başka hiçbir şeye sahip olamamış insanlar, böyle boş boş oturdukları yerden hiç kimseyi beğenmezler."
Bunlar neyse de" bulaşık bile yıkadığın yok, bir yere gelebilmiş, iyi kötü bir şeyler yapmış insanları eleştiriyorsun" demesi çok koydu. O günden beri durmadan bulaşık yıkıyorum, sırf bulaşık çıksın diye evde ne var ne yok yiyorum ve bulaşık yıkıyorum. Ben ömrümde bu kadar isimli sıfatlı birleşik tamlamalı art arda sıralanmış ağır bir cümle işitmemiştim. Umurumda olmayan bir insan bile söylese bozulacağım sözleri, baba söyleyince deprem etkisi yarattı. Bir de üstüne doğru olduğunu kendim de bilmeme rağmen, bir şekilde görmezden gelip yok saymayı başarmıştım bu zamana kadar. Yüzüme böyle çarpılması çok koydu be.

Halbuki tek suçum "Bu çocuklar hepsi başka ülkeden olmalarına rağmen nasıl böyle kordineliler" sorusuna "Ne kordinesi ya, sanki bana kuğu gölü balesi yapıyorlar, çok mu zor şunu yapmak, alt tarafı oldukları yerde dönüyorlar ki kamera çok uzaktan çekiyor yaptıkları hataları görmeye imkan yok" diye cevap vermemdi. Gerçi tek o değil, televizyonda gördüğüm milyon çeşit farklı insana durmadan laf yetiştirdiğim bir gündü(hafta) ve hatta bundan çok gülse birselin yalan dünyasına "buna da gülüyorlar mı ya, insanlar gerizekalı mı?" demiş olmama çıldırmış olabilir. Bence ipler orada koptu.

Tamam ya tamam doğruyu itiraf ediyorum, söylediği bir kaç bilgiye "ben bunu araştırayım bir ya, çok ilginç" dememi, onun sözüne inanmadığım şeklinde yorumlamış.Halbuki ben rededilicilik felsefesini benimsemiş bir insanım. Bir hata bulayım da bu bilgiyi red edeyim gözüyle bakıyorum her şeye. Yıllardır yanlışlarımdan dolayı kendi düşüncelerimi ve bilgilerimi yani kendimi benimseyememiş bir insanım yahu ben. Hem ayrıca ne kadar araştırmacı, sorgulayıcı, bir görüşün ardından körü körüne gitmeyen bir insan olduğumu gösterir bu. Hayatta terörist olmam ben, kamu spotuna çıkarılacak insanım o derece. Bana bilgi gelecekte, ben onu araştıracam da, bir sonuca varacam da, vardığım sonucun doğruluğundan emin olacam da, ki bu imkansız, tey yavrum tey, olay güncelliğini kaybeder be...  Benim çocuğum böyle bir şey yapsa gurur duyarım. Hem sanki bana oturdu saatlerce araştırma yaptı da söylüyor, sen de birinden duydun işte. Ben ne bileyim o adamın doğru söylediğini. Ben sana mı yalancı dedim, bilginin doğruluğunu teyit etmek istedim sadece.

Neyse işte sonuçta adam haklı mal kafa demekten de kendimi alamadım. Çünkü bugüne mahsus bir şey değil. Durmadan herkesi yıllardır eleştiriyorum. Bunu yaparken de birilerini kırmış olabileceğim aklıma bile gelmiyor. Çünkü bunu kişisel yapmıyorum, karşımdaki insana herhangi bir şeyi eleştiriyorsam bu benim o insan değer verdiğim anlamına geliyor benim açımdan çünkü umursamadığım insanlarla böyle konulara girmeyi bırak herhangi bir konuyu ben konuşmuyorum bile. Çünkü karşımdaki insanın ne düşündüğü benim için önemli ve bu şekilde onun da ne düşündüğünü öğrenmek istiyorum. Yanlışsa yanlış desin doğru olana birlikte varalım istiyorum. Ama bu tavrımın karşımdaki insanı incittiğini hiç düşünmemiştim. Eminim sizleri de aynı şekilde bazen kırmışımdır, sürçü lisan ettimse affola. Ama yapabileceğim hiçbir şey yok, bir kaç gündür çabalamama rağmen eleştirel tavrımı törpülüyemiyorum, düşünüyorum ve her şeyi ve herkesi redetmeye devam ediyorum. Bir işe yaramaz olarak, oturduğum yerden sadece boş beleş düşünceler üretiyorum.

Yani kısaca demem o ki, MS 2000'li yıllarda boş beleş ve beceriksiz, hiçbir boka yaramayan insan olan ben, MÖ 400'lerde yaşasaydım bir feylesof idim belki de. Bir zamanlama hatası olarak, doğum tarihimi de yanlışlarım listesine ekliyorum. Her doğum günümde kutlarım artık bunu da...

Bu caps de bana gelsin; http://inciswf.com/kuytul.swf

26 Haziran 2013 Çarşamba

Kabil - Jose Saramago

1998 yılında Nobel Ödüllü almış Portekizli yazar Jose Saramago'nun ölmeden önce 2009 yılında yayınladığı son kitabı. Kitap dünya üzerinde herkesin bildiği, insanlık tarihinin ilk katili Kabil'i jön koltuğuna oturtup Adem'den  Nuh'a kadar bütün peygamberlerin yaşadığı olayları anlatmakta, bunu yaparken de asıl amacı olan dini yani İbrahimi dinleri ve Tanrı'yı yerden yere vurmaktan geri durmamakta. Zaten bu sebeple de yayımlandığı bütün ülkelerde tartışmalara yol açmış kitap. Açmayacak gibi de değil, özellikle dini konularda aşırı hassasiyetleri olan insanları çok rahatsız edecek içeriğe sahip ve özellikle Yahudileri çıldırtmış olabilir, çok az bir kısımda bahsedilmiş olsalar da en ağır laflardan paylarını almaktan kurtulamamışlar. Her ne kadar İsa ve Muhammed'e gelemese de(Muhammed'e zaten gelmezdi o ayrı) bu peygamberlerin dinlerinin de kökeni olan tüm peygamberlerin -Eyüp, İbrahim, İshak, Nuh...- hikayelerine (Old Testament'teki hikayelerini tabi ki ) oldukça rahatsız edici bir açıdan bakmış ve anlatmış. Belki de Hristiyan bir toplumda yaşadığından alacağı tepkilerden korkarak İsa'ya gel(e)meden hikayeyi bitirmiş. Yarattığı Tanrı figürü ise bir çok kötü karaktere taş çıkartır. Sorusu da şu yazarın; İnsan türü evrendeki yerini ve varlığını hak etmiş midir?

 Bir çoğuna göre de bir hayal kırıklığı. Hayal kırıklığı olmasının sebebi kötü bir kitap olmasından kaynaklı değil. Hayal kırıklığına sebep, din olgusuna bu derece saldırmasından kaynaklı değil. Sebep işin kolayına kaçmış olması. Zaten herkesin bildiği peygamber hikayelerini hiç bir değişikliğe uğratmadan, sadece kendi alaycı yorumunu katarak yazması. Var olan hikayeleri yazması ve kitabın adı her ne kadar Kabil olsa da, hikayeye hiç bir etkisi olmayan kabil'in hikaye anlatımını kolaylaştırmak için yani kahraman ya da antikahraman diyelim, ihtiyacını karşılamak için oraya yerleştirilmiş olması....Yani böyle büyük bir yazardan edebi anlamda bu kadar basit bir kitap çıkmış olması.

Benim içinde bir hayalkırıklığı oldu. Tam da yukarıda belirttiğim sebeplerden ötürü. Ben bu hikayeleri zaten biliyorum, ve sen kötülemelerinden başka bir şey katmamışsın şeklinde bir hayal kırıklığı. Ama yalnış bir izlenim yaratmak istemem, kitap gerçekten okuması zevkli ve akıcıydı ve kitabı okurken asla sıkılmadın. Yazarın o kadar akıcı bir dili var ki, birden kendini Mezopotamya'da çöllerde gezerken, o eski zamanların insanlarının arasında bulabiliyorsun. Çok az kitabın başarabildiğini yapıp, okuyucu içerisine çekmeyi çok iyi başarıyor. Kabil'e yol arkadaşı olup, gelecek geçmiş zaman kavramını onunla birlikte kaybederek ilerledim. Hikayeyi okumadım da sanki yaşadım o süreçte. O açıdan gerçekten çok başarılıydı.

Jose Saramago'nun orijinal diline sadık kalınarak yapılan çeviri gerçekten ilginçti. Cümleler bitmiyor, virgüller alakalı alakasız yerlerde karşına çıkıyor, kimin konuşması ne zaman başlayıp ne zaman bitiyor...tüm bunlar hatalı kulllanılmış noktalama işaretleri sonucu oluyor. Alışana kadar biraz zorlandım ilerlemekte ama ona rağmen yazar beni hikayenin içerine çekmeyi başardı.

Son olarak Peygamberlere ve tanrıya yaptığı eleştirinin de ötesinde karalamalara ise hiç takılmadım açıkçası. Beni rahatsız ettiğini söyleyemeyeceğim çünkü o hikayelerin ne şekilde işlediğini aklıma yatan versiyonundan okuyup kabul ettiğim için, kendi masalını anlatan bir romancı gördüm sadece. Ne onun anlattığı Nuh benim inandığım Nuh'tu, ne Eyüp, ne İshak, ne İbrahim, ne de efendi diye adlandırdığı tanrı...Bir fantastik roman okur gibi okudum.

----------------

"...hayatta neden ve niçin olduğunu bilmeden çocuk yapmaktan başka bir hedef olmaması pek üzücü. Nihai bir hedefe, son nedene inananlar, soyu sürdürmek için derler; oysa ki bu soyların ne olacağına dair hiçbir fikirleri yoktur ve sanki evrenin biricik ve nihai umuduymuş gibi, soyun neden sürmesi gerektiği sorusunu kendilerine hiç sormamışlardır.
Efendiyi öldüremediği için Habil'i öldüren Kabil kendi cevabını zaten vermişti. Bu cevap, bu adamın gelecekteki yaşamında hayra yorulacak bir şey hiç değildi."

"Genellikle söylenenin tersine, gelecek önceden yazılıdır, ama biz bütün bunların yazılı olduğu sayfayı okumayı bilmiyoruz."

"Tanrımız, göğün ve yerin yaratıcısı tam bir zırdeli, Efendi tanrı'nın deli olduğunu söylemeye nasıl cürret edebiliyorsun, Çünkü yalnızca eylemlerinin bilincinde olmayan bir deli yüz binlerce kişinin ölümünden doğrudan sorumlu olmayı ve sora da hiçbir şey olmamış gibi davranmayı kabul edebilir, tabi eğer, sonuçta delilik yoksa, irade dışı, sahici delilik yoksa, dosdoğru kötülüktür bu, Tanrı asla kötü olamaz, olsa tanrı olmaz, kötü olan şeytandır, Yalnızca inancını kanıtlamış olsun diye bir babaya kendi oğlunu öldürme ve odunlar üzerinde yakma emri veren bir tanrı iyi olamaz, iblislerin en kötüsü bile bunu emretmez."

Khaleesi


Bir game of thrones aşkıdır gidiyor. Şimdi de millet çocuklarına Khaleesi ismini vermeye başlamış. Tamam yani bende zamanında Arya ismini yiğenime koydurmaya çalışmıştım ama sonuçta Arya neredeyse her dilde bir anlamı olan bir isim. Ama Khaleesi (Dothrakça kraliçe) biraz uçuk olmuş bence. Hayır niye Daenerys değil? Gerçi bir havası da yok değil hani, aslında mantıklı mı ne?

"Khaleesi", ABD'de bu yıl 146 aile tarafından yeni doğan kız çocuklarına isim olarak verildi. 1996 yılında yayınlanan kitapta ortaya çıkan isim, diziyle birlikte ünlenince, geçtiğimiz sene yüzde 450 oranında bir artışla ciddi bir rekora imza attı. Dizinin bir başka ünlü karakteri "Arya" isminde de 2011 yılında 711. sıradayken, 2012 yılında ise 413. sıraya yükseldiği belirtiliyor.

Kaynak 










25 Haziran 2013 Salı

İşte bunu kıskanıyorum.

Son günlerde bir değişiklik yapıp kendimi popüler komedi kitapları yani çıtır çerez kitaplar dediğimiz türleri okumaya yönlendirdim. Yönlendirdim dediysem evde yürüyüş yaparken o vakti boşa harcamayayım diyerekten, ki biliyorsunuz çok yoğun bir insanım bir saniyenin büyük bir önemi var benim için, hem spor yapıp hem de kitap okumaya karar verdim. Başta multitasking olayını başarıp başaramayacağımdan emin değildim ama arabada kitap okuyamayan ben saatte 8 km hız ile 150 metrelik parkurda kafamı kitaba gömmüş yuvarlaklar çizerken hiç de mide bulantısı yaşamıyorum. Hareketin kontrolü bende olduğu için büyük ihtimalle psikolojik mide bulantısı yaşamıyor olabilirim.
Var böyle bir durum, misal herkes tarafından onaylanmış şekilde gayet başarılı bir şoför olan babam 100 üzerine çıktığında panik olup terlemeye başlayan ben "yavaş gitsene az yaaa", iki yıllık şöferliğimle 140lara çıkıp gayet eğlenebiliyorum.
Hiç bir kontrolümün olmadığını bildiğim bir başka konu ise lunaparklarda da durum aynı. O gondola ve hatta en basiti ahtapota bile binmek bir ölüm benim için. Çünkü o gerizekalı alet ben istediğim anda durmayacak ve ben orada kalp krizi geçirene kadar sallanıp duracağım. Bu vahamet o derecedeki üç beş yaşındaki çocuklar için yapılmış olan ufacık gondola rüzgarla bindiğimde de o büyük gondolda yaşadığım duygunun aynısını yaşadım. Ama en azından bu sefer "çocuk düşebilir durdurun" (yalan)  diyerek durdurabildim ama büyük gondola "aysun düşebilir, durdurun" diye bağıramadığımdan tek yapılacak şey olarak, ömrünün son saniyelerini yaşıyormuşsun da birazdan ölecekmişsin gibi bildiğin tüm duaları okuyarak zamanın dolmasını dilemek kalıyor. Çünkü o gerizekalı aletler sen istediğin zamanda durmuyor. Halbuki oraya bir kontrol aleti koysunlar rollercosterlara gayet eğlenerek binmezsem şerefsizim ama ne yazık ki kontrol edemediğim durumlar bende mide bulantısı ve dengesizlik sorununa sebep oluyor. Kontrolsüz güç güç değil arkadaş. Aman işte konu şu ki yani, ya ben başka bir şey diyordum  yaa. Amacımdan saptım galiba ama silemeyeceğim ne güzelde uzun uzun yazmışım. Yani ben aslında bambaşka birşey anlatacaktım hacılar, nasıl oldu da konuyu lunaparklara getirdimse... İşte yazarlık böyle birşey, kendini düşünce akışında kaybediyorsun genç. Varmak istediğin nokta asla vardığın nokta olmuyor, bu da yazarlığı bir maceraya dönüştürüyor...(Genç yazarlara öğütler)

Aman işte konuya geliyorum demem o ki kontrol edebileceğimi düşündüğüm her durumda ise gayet rahat ve cool'um. Elimde kitapla kolumu arada kapılara çarpsam da bir kaç morlukla hem spor yapıp hem de kitap okuyarak çifte kaliteli zaman geçiriyorum. Ama şöyle bir sorun var ki bu halde yani saatte yaklaşık 8 km hızla yürürken bir klasik okuyamıyorsun. Okuduğun çoğu şeyi algılamak ve işlemek biraz daha fazla emek gerektiriyor ki zaten beyne gidecek oksijen kaslar tarafından kapışılmışken az miktar oksijenle bir halt anlamıyorsun okuduğundan. Bu sebeple en uygun tür çıtır çerez kitaplar ve bu işin en önde gideni de kim, Gülse Birsel.

Çıkarmış olduğu üç kitaptan birincisi olan Gayet Ciddiyim'i okuyarak başladım işe. Başta eğlendim, bir kaç yazıda gag'daki tadı yakaladım diyebilirim. Ama bir süre sonra kendisini tekrar eden bir döngüye girdi. Daha sonra ikinci kitabı olan Hala Ciddiyim'i okumaya yeltendim ama baydı, okumadım bıraktım. Tam vazgeçecekken üçüncü kitabı Yolculuk Nereye Hemşerim'e bir şans vermek istedim. Ama şunu söylemek istiyorum ki, ben Gülse Birsel'i gözümde çok büyütmüşüm. (Sabahtan beri geveleyerek gelmek istediğim nokta gülse birsel'di) Genelde ön yargı sahibi olduğum insanların kitaplarını okuduğumda pozitif yönde fikir değiştiren ben, bu sefer tam tersini yaşadım. Bonus reklamlarında göründüğünden bile daha itici göründü gözüme.

Kitaplar galiba köşe yazılarının toplamı, o konuda pek emin değilim ama yazı türünden köşe yazısı olduklarına kanaat getirdim. Yazıları genellikle kendi kişisel hayatına odaklanıyor. Ama burada sürekli yaptığı bir şey var ki bana çok itici geldi. Ben ünlü ve sosyete değilim diye sürekli vurgulamaya çalışmasına rağmen, anlattığı hikayelerde sosyetenin nasıl kaymak tabakasından bir insan olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Yani onları anlatıp da aslında ben sosyete değilim ya demesi itici duruyor. Kitapların hepsini sanki Avrupa Yakasındaki Aslı karakteri yazmış; dergi hayatı, o hayattındaki arkadaşları... hepsi bir avrupa yakası karakterine dek düşüyor. Aslı da nasılsa Avrupa Yakasındaki en normal karakterdi güya, yazılarında da çevremdeki en normal karakter benim olgusunu görebiliyoruz.

Ayrıca yazılarını da herkese değil sadece kendi çevresindeki insanlara yazıyormuş gibi bir durum var; zamanın birinde arkadaşların zoruyla 200 dolara bir elbise almıştım indirimden çok ucuz, bunu kaçırmak olmaz diyerekten... Bali adasında tatildeyken... Dubaide tatildeyken....Organik hayatın çıktığı ilk zamanlarda bir su yatağı denemiştim, siz de deneyin...Hatta bir gün New York'taki ünlü Barney's mağazasında, gerçek bir "personal shöpper"la karşılaştım. Onlarca kıyafeti üst üste kasanın oraya yığmış, suratsız, gergin bir kadındı.Bu arada Barney's, sadece ünlü markaların özel koleksiyonlarını satan, çok zevkli ve bir o kadar da pahalı bir mağazadır ve normal bütçeleri olan, normal insanlar, oradan senede bir iki parça alır ve yıllarca giyerler!.....

Normal bütçeleri olan normal insanlar mı? Normal benim bildiğim bazen indirimdeyken Ninewestten, bi ihtimal İpekyoldan alışveriş yapan insanlar. Normal insanlar yılda bir iki parçayı geçtim on yılda bir parça bile alamazlar.. Yıllarca fakirleri normal bilmişim ya ben, gelir sınıflarına bakışım yeni bir boyut kazandı yeminlen. Yani sanki kadını elitist olmakla, varlıklı olmakla suçluyormuşum gibi oldu ama galiba kendimi ifade edemedim. Demek istediğim zamanında benimde bazı buna benzer laflarım olmuştur, misal arabaya çok alıştım otobüse binemiyorum dedim ama bunu diyerek yani bunları anlatarak ben para kazanmıyorum, tek kazandığım birazcık iticilik puanıyla burjuva geyikleri.

Ya niye sinirlendim bilmiyorum. Belki de kıskandım yani evet kıskandım. Normal bir insan gibi benimde kıskandığım bazı insanlar var. Ama benim kıskançlığım genellikle "ya ben niye değilim" şeklinde oluyor. Daha sonra ama adam çalışmış yapmış işte şeklinde sönüveriyor ve son olarak "kısmet" e bağlayarak kıskançlığımı sonlandırıyorum. Kıskandığım insanı kendi şartlarıma koyup değerlendiriyorum. Yani memur bir ailenin memur bir çocuğuna döndürüyorum kafamda ve gene o insan şimdiki durumuna gelirdi hususunda ikna oluyorum nedense. Genelde Orhan Pamuk örneğini verdiğimden gene onun üzerinden gidecek olursak, bana göre Orhan Pamuk hangi şartlar altında olursa olsun Orhan Pamuk olurdu. Kıskandığım bir çok insanı o memur masasına oturtuğumda bir yolunu bulup gene şu anki hallerinde olurlardı.

Ama ben Gülse Birsel'i alıp bir memur masasına oturttuğumda onu hep memur olarak görüyorum. Kalem eteği, gömleği ve sivri burun topuklularıyla... Çünkü o kadının o yaşamdan kurtulmasına yetecek bir hayal gücü yokmuş ben onu anladım bu kitapları okurken. Çünkü kadının bütün anlattıkları yaşadığı olayların geyiği. Çektiği diziler kendi hayat hikayesi. Bir memur olsa "ay geçen antalyada pansiyonda havuz başında güneşlenirken" ya da "ipekyol'da bir satış elemanıyla karşılaştım" ne kadar ilginizi çekerdi? Çekmezdi büyük ihtimal, bu kadar ilgi toplamazdı en azından. Çünkü tüm malzemesi günlük yaşantısı. İlham kaynağı falan değil, direk malzemesi. Tamam hakkını yemeyeyim gene komik bir şekilde böyle sıradan olaylarında geyiğini yapardı. Ama asla Gülse Birsel olamazdı.
İşte bunu kıskandım. Belki ben kıskançlık kelimesinin anlamını bilmiyorum, kıskançlık tam olarak bu demek, diğer duygu belki takdir etmek ama ben ilk defa şeytanın ademi kıskanmasına hak verdim, şimdi anladım onu.

22 Haziran 2013 Cumartesi

Rüya S01E02

Artık bölümlü felan dizi şeklinde rüyalar görmeye başladım.

İlk bölümünü bundan yaklaşık bir buçuk ay önce görmüştüm. Ama burada anlatmayacağım. Çünkü yazmadığım için detaylarını unuttum.

İkinci bölümünde ise tüm o insanlar mağarann içinde toplanmışız. Karşımızda bir ejderha, adı Quirella (ismi tam olarak buydu, ne demekse artık, ayrıca kendisi dişi bir ejderha). Her ırk kendi etrafında toplansın diye emir veriyor, benim içinde bulunduğum ırkta, akraba gibi bir şeyse herhalde, toplasan 15 kişiyi geçmez. Giriyoruz hizaya ama benim tek düşündüğüm bu durumdan kurtulmak. benim gibi özgür bir ruhu kimse tutsak edemez, ejderha bile olsa. Hem ben annemi özledim.

Efendim neyse, quirella her ırkın ne yapacağına dair emirlerini verip gidiyor,  bizim garip ırk kalıyoruz bir başımıza. Bizim ırka ne görev verdi hatırlamıyorum, çünkü o konuşurken tek düşündüğüm bir an önce o ortamdan kurtulmanın bir yolunu bulmak oluyor. Bir önceki bölümde elimde olan zırhlar ve kılıçlar, kıyafetler gitmiş.(Öyleydi, tam bir savaşçıydım bir önceki bölümde) Normal insan gibi bir kotla duruyorum. İlk işim o savaşçı kıyafetlerini bulmak olmalı. Bizim ırktakilere soruyorum bilmiyorlar. Nereden buluyorlarsa artık ellerinde bir kaç tencere tava geliyorlar. (Bu rüya bir ay önce görüldü, olaylardan etkilenmişsin demeyin) Bana da bir tane sarı bakır bir kazan uzatıyorlar ama ufak, öyle düğün kazanı gibi değil. Kalkan olarak kullanacakmışım, bak hele bak. Olmaz öyle diyorum. Böyle saçmalık mı olurmuş arkadaş, ben nasıl özgürlüğüme kazanla ulaşacam, kazan mı kaldıracam Quirella'ya. Sen kazan kaldırma olayını çok yanlış anlamışsın dostum. Bir an önce kaybettiğim kılıcımı ve zırhımı bulmam lazım...

Neyse derken derken gizli bir geçitten bir yer buluyorum sonunda. Benim ırktan küçük kısa boylu bir kız başka tarafa gidiyor. Ama döndüğünde yol üzerinde bulunan zehirli ağaçtan yemiş de dönüyor, geri zekalı . (O ağaçtan yiyenler etrafa saldırıyorlarmış, zehiri o şekilde bir bilinç kaybına sebep oluyormuş, bu bilgiye rüya içinde sahibim.) Bu da bana saldırmaya başlıyor. Bir şekilde onu bertaraf edip, ondan uzaklaşmak için gizli geçidi takip ederek, aslında girmemem gereken yere, yani kıyafetlerin, zırhların olduğu yere gidiyorum. Amacım savaşacak duruma gelip, bu tutsaklık halinden kurtulmak olduğundan burayı tesadüfen de olsa bulmuş olmamdan çok memnunum. Kolları bol korsan gömleği gibi bir gömlek, deri yelek bulup üstüme geçiriyorum. Daha sonra tam bir hançer buluyorum ki Quirella'nın adamları geliyor.

Girmemem gereken bir yerde, askerlere yakalanıyorum. "Napıyorsun burada?" diye hemen sorguya çekiliyorum. İlk korku ve şaşkınlığı üstümden attıksan sonra bir şekilde diyorum ki "beni queirella cephaneyi bulmam için gönderdi, oradan bir silah alacakmışım ama geçen burada olan cephane şimdi yok, bulamıyorum" diyorum. (Bak yalana bak, ilkokul seviyesinde)

İçlerinden birisi yanıma geliyor. beni takip et diyor. Kanalizasyon borusu gibi ama boru değil, toprağın içinde kazılmış yuvarlak tüneller, bir kaç tünelden geçerek ilerliyoruz. Yalanımı yedi mi, yoksa yemedi mi anlamış değilim. Söylediğim şey üzerine tek tepkisi "beni takip et" olduğundan nereye gittiğimi bilmiyorum. Belki Quirella'nın yanına sorguya gidiyorum, belki cephaneliğe, belki de belama gidiyorum... Adamın peşinde şaşkın bir şekilde yer altı borularının içinde ilerleyerek yeryüzüne çıkıyoruz. Yalnız adam çok hızlı yürüdüğünden ben arkasından resmen koşturuyorum.Dışarı çıkmamla ağzım açık dışarıya bakakalıyorum. Öyle bir dünya ki, tek katlı tuğladan evler,  her yere bahar akşamları güneş batmaya başladığında oluşan bir turunculuk hakim. Görünen şehir o kadar güzel ki, tarif edemiyorum. Gerçi tarif edemememdeki sebep betimleme yeteneğimin eksik olması da olabilir büyük ihtimalle. Ama çok olağanüstü, pastoral bir tablo görüntüsünde gibi değil, değişik ama güzel yani güzel bir şehir daha doğrusu kasaba, ağaçlar, bir dere... Ben gördüğüm manzarının şaşkınlığıyla, etrafı inceleyerek yavaş yavaş giderken takip etmem gereken  adamı kaybediyorum. Hiç bilmediğim şehrin biraz dışında, topraktan yeni çıkmış bir tavşan gibi, nereye gideceğini bilemeden etrafa bakınmaya başlıyorum.

Ve o sırada uyanıyorum, en heyecanlı yerinde. Bakalım ikinci bölümde neler olacak, manyak gibi merak ediyorum. Böyle bir bölüm daha görsem bundan kitap çıkar bence...