Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

3 Aralık 2012 Pazartesi

Nihan'ın Yeri

Bir hayalim var. Hem fırın, hem pastane, hem kafe, hem kahve, hem kütüphane.Hem italyan, hem ingiliz, hem fransız, hem türk tarzında. Hepsi bir arada. Hem arkadaşlarınla gelip karnını doyurabileceğin, hem de bir başına saatlerce kitabınla, bilgisayarınca saatlerce takılabileceğin bir mekan olacak. İlk girişte solda fırın olacak İçeri adımını atar atmaz ekmek kokusunun duyacaksın. Camekan'ın içinde birbirinden lezzetli yaş pastalar, rengarenk makaronlar, tartlar, kurabiyeler, sütlaçlar, kadayıflar, börekler, poğaçalar. Arka duvarda fransız ekmekleri, somun ekmekler, ramazan pideleri, donutlar, çeşit çeşit ekmekler. Biraz fransız tarzında, ufacık ortaçağ dokunuşunda,konsept olarak biraz bunun gibi ama dekor olarak daha güzel.


 İçeri girmek istemeyenler için ufacık bir pencere açılıp oradan ekmek satışı yapılacak. Solda ise bir pastane ortamı gibi ufacık yuvarlak masalar, süslü sandalyeler olacak dekora uygun. Ayrıca mekanın girişinde ve arkasında iki adet açık alan olacak, arkadaki bahçe işlevi görürken ön kısım bu resimdeki gibi olacak. Ama böyle iki parça halinde değil çünkü parçalardan biri fırın-pastane'nin olduğu yer olacak, fırının camı tam yolun kenarında olacak ki görenin canı çeksin üsteki resimdeki gibi millet geçerken durup bir baksın. Mekanın girişi de aynen böyle süslü olacak.


Bu kısmı geçip biraz ilerleyince kafe kısmı gelecek, kafede salatalar, hamburgerler, kumpirler, makarnalar, sandviçler, köfteler, ottoman steakler, çeşit çeşit bir sürü yemekler.Dekoruna karar veremedim ama böyle biraz yetmişlerin amerikasından, biraz italyan ama çok rahat ve huzurlu bir ortam olacak, canlı renkler kullanılacak belki biraz country tarzı. Servislerde sunuma büyük önem verilecek, kavanozla içecek servisi gibi, bunun gibi.  Servis tabakları hep başka başka ama biraz meksikan tarzı olacak, hep rengarenk, hiç dikkat edilmeden rastgele servis edilecek ve masa rengarenk olacak.



 

Kafe'nin olduğu yer sırf camla arka bahçeden ayrılacak. Arka bahçe bir meyve bahçesi olacak. Her çeşitinden meyve ağaçları, ağaçların altında masalar, ağaçların arasında hamaklar, isteyen ağaçlardan meyveleri koparıp yiyecek, ağaçların tepesine tırmanabilirlerde bokunu çıkarmadıkları sürece. Her masanın üstünde bahçenin meyvelerinden toplanmış bir meyve sepeti olacak ama kışın meyve olmayacağı için ceviz ve ayva olur heralde artık bahçede o mevsim ne varsa o koyulacak, oturan yesin beleşe. 

Sonra bu kafe kısmının olduğu yerin hemen yanında bir oda gibi büyük bir kapıdan geçilerek girilen kahve evi olacak. İngiliz tea-house gibi. Bu kısım diğer kısımlardan geçecek seslerden arındırılacak çünkü içinde bir köşesinde kocaman bir kitaplık olacak, gelen kahvesini içerken bir taraftan da istediği kitabı okusun diye. Buranın dekoru tam bir ev ortamı gibi olacak. Ortada bir şömine olacak. Duvarlar koyu yeşil olur diye düşünüyorum. Sarı ışık kullanılacak ki, rahat okuyamayıp sabahtan akşama bir bardak kahveyle mekana çöreklenmesinler, hem de dekora daha uygun. Kadife koltuklar, hep koltuklar olacak hiç masa olmayacak. Sadece bir köşede bar gibi bir kısmı olacak, onlarda koyu tahta olacak. Sonra perdeler olacak, sanki biraz rönesans tarzı gibi. Sanki aşağıdaki üç resmin birleşimi gibi.




Herşey oturularak sipariş verme şeklinde olacak, isteyen istediği yere oturup, istediği siparişi verebilecek, kahve evi kısmına oturan makarna siparişi, pastaneye oturan kahve siparişi verebilecek. Fiyatlarda biraz uygun tutulsa acaba gölbaşında üniversitelerin, teknokentin orada iş yapmaz mı bu fikir? Yani ben yapamam bunu sonuç iki tahta masa ile bir pideci olur, kahveyi de ikram olarak pidenin arkasına veririz de ama biri gitsin yapsın bende mis gibi ekmek kokularının içinde yeyip içip kitap okuyayım ya, olma mı?

If I was a rich girl...













2 Aralık 2012 Pazar

Garip şeyler

Harry Potter cübbesi ararken dek geldim bu siteye. Sitede çok garip şeyler satıyorlar, Morrigan'ın büyülerini içeren kitaplar gibi. Yalnız sondaki o celtic tree'nin olduğu goblet ve defter baya hoşuma gitti.
http://www.pyramidcollection.com/Default.aspx










The Movie - How to Train Your Dragon

Öyle bir dünya düşünün ki bu dünyada yaşlı Vikingler İskoç aksanıyla konuşuyor, genç Vikingler Amerikan aksanıyla.






Boston Anıları - 2

Ertesi gün, uyandığımda ki gene hayvan gibi uyuyup öğlene doğru kalktım, birşey derlerse biz türklerin geleneği erken uyanmak ayıp diye bir bahane uydururum rahatlığıyla mı uyuduysam artık bilemedim. Babası ben kahvaltımızdan bahsettiğimden dolayı önüme yoğurt, peynir, zeytin hepsini doldurdu. ben naptım oturdum donut yedim. Burada yoğurt greek yoğurt diye satılıyor ve markadan markaya tadında baya farklılık olabiliyor, yoğurt konusunda bizim yoğurda en çok benzeyen markadan bahsetmiştim, adam gidip onu alıp getirmiş. (Lan bak şimdi bakınca orada bulunduğum tüm süre boyunca bana 23 Nisan çocuğu muamelesi yapmışlar.)Bir de yoğurt muhabbeti yaprak sarmasına kadar uzadıydı, yaprak sarmasını bile yunanlıların sanıyorlar ya. Neyse gittikçe milliyetçi olmaya başladım ben burada daha international olmam gerekirken, bir Türk mahallesi bulup alamancı gibi yaşayacam en sonunda. Ama haksız mıyım ya, yoğurt bizim.

Sonra kahvaltı sırasında Lane gelip yakınlarda cami var, götürebiliriz deyince ben anlamadım. Yani?!?! Niye gidiyorum ki ben camiye şimdi?!?! ben bu soruları kafamda sessizce geçirip kısaca No??!? deyince şaşkınlıkla, Lane anlamadığımı düşünüp açıklama gereği duydu, günlerden cuma olduğu için, Lane'in kardeşi antropoloji gibi bir şey mi ne okuyormuş, benim Müslüman olmamdan dolayı araştırma yaparken cuma günleri camiye gittiğimizi öğrenmiş. Yani benim aklıma hiç gelmiyor ki cuma namazı olayı, şaşırırım tabi. Dedim erkekler gider cumaya, kadınlar isterlerse gider, istemezlerse gitmez, mesaj kaygısıyla "kadınların seçme hakkı var" deyince olayı pozitif ayrımcılık olarak algılayıp baya şaşırdılar. Gerçi gerçekten olayda pozitif ayrımcılık mı var yoksa niye gitmiyoruz biz ya ?

Şükran gününün sonrası Black Fridaymiş ve her yer indirime girermiş burada. Lane "ben alışverişe gitsem mi anne" diye annesinden izin almaya çalıştı ama kadın baya bir ödevin yok mu moduna bağlayınca ama nihan'a söz verdim, onu götürecektim diye beni kapitalist emellerine alet etti. Annesi de onay verdi. Halbuki söz falanda vermediydi, gelmeden önce çok soğuk olur mu, mont alsam mı diye konuşmuştuk o da orada outlet var ben seni götürürüm demişti o yani. Kadın çok sıcak kanlı falandı ama sanki çocuklara karşı biraz otoriter gibi mi geldi bana, tam profesör işte ya sevecen bir otoriterlik. Neyse outlet falan diye çıktık yola, beni evlerinin olduğu kasabanın merkezine götürdü. Outlet dediği de arkadaş bir dükkan yani, türkiyedeki mahalle arasındaki kıyafet dükkanları büyüklüğünde. Her şey tepiş tıkış, sıkışık sıkışık. Black Friday diye her şeyi 10 dolar yapmışlarda, oradaki çoğu şeyi bana bedava verseler giymem. Mağazalarda sürünmekten renkleri solmuş tshirtler, ellenmekten tüylenmiş kazaklar, bilmem kaç yılından kalmış kıyafetler falan, ara ki içlerinden işe yarar bir şey bulasın. Zaten zamanında kimse beğenip almadığı için yıllardır etiketleriyle orada duran şeyler. Tabi Lane saatlerce çıkmadı, pembe ve çiçekli olmak üzere iki tane penye iğrenç elbise aldı en sonunda. Bir sevemedim ben bu outlet olayını, Türkiye'deki ömrümde de outletten bir şey beğenip almışlığım yoktur da  hacı bizim outlerler bunların yanında yeni sezon kalır.

Eve dönünce babası eline atlası alıp geldi. Türkiye gelmeyi düşünüyorlarmış yazın, istanbulu çok merak ediyorlarmış. Böyle baya bir Türkiye anlattım, kurtuluş savaşı, rusların sıcak denizlere inme isteği, yunanlılarla kıbrıs kavgamız, coğrafya ve türk tarihi falan. İstanbul'la ilgili bir kitap okuyormuş adam, ben anlatınca şimdi kitapdaki olayları anladım diye ekledi ama kitabın ne olduğunu öğrenemedim. Ama Türkiye hakkında tek bildikleri İstanbul, gelişen ekonomi, kıbrıs sorunu, başka hiç bir şey bilmiyorlar. Adam Arapça mı konuşuyorsunuz diye sordu ya. İstanbulla ilgili bir kitap okuyorsun, İstanbul'u biliyorsun ama hala arapça mı diye soruyorsun. Öyle demekkiTürkçe konuşan milletleri toplayıp şarkılar söyletmekle olmuyormuş bu işler. Elimden geldiğince anlatmaya çalıştım,Karadeniz bölgesi, Kapadokya,Efes, İstanbul. Ankara'yı çok merak etti onu da anlattım. Böyle internette Güvenparkın resimlerini görünce beatiful park falan diyo, yok güzel değil diye düzeltiyorum, kızılay meydanını görüyor ne güzel bir meydan, yok ya normalde bişeye benzemiyor resim işte şeklinde açıklamalarımla ankaranın içine etmiş olabilirim. En sonunda da dedim, gelme ankaraya gelmeyin bi boka benzemiyor, kimse gelmesin benim ankarama, çok çirkin ankara, iğrenç, yanına bile yaklaşmayın, benim orası, kimseye vermem benim benim benim, gelmeyin işte. Ha bide kıbrıs konusunda anlaşamadık, ben kuzey kıbrıs türk cumhuriyeti diyorum, o inatla türk kontrolündeki bölge diyor. Ben anlattıkça adam ingilizceme hayran kaldı. Ben de anlamadım ama nasıl anlattım o kadar tarih dersini ingilizce. Galiba ben normal gündelik ingilizce konuşamıyorum, kitap cümleleri kurmam lazım.

Sonra da biraz mahallelerinde yürüyüşe çıktım. Çok resim çekemedim. Elimde sadece bunlar var.







Akşam da Lane ile oturup Madagaskar 3 ve How to Train Your Dragon izlemekle geçti. Yalnız Madagaskar çok boktan olmuş, How to Train your Dragon ise saçmalığın önde gideni. Lane ikisine de bayıldı. Lane farklı dünyaların insanlarıyız dostum. Sen herkesi eleştiriyorsun ama bence sende bir sorun var. Zaten sabah konuşurken de Twiglight'ın derin anlamlar içeren bir kitap olduğunu savundun. Neymiş Edward Isa figürüymüş, ölümsüzlük falan, dini alt mesajları varmış.Yazar tüm hikayeyi dini mesajlar vermek için yazmış. Oldu canım da bu kadar da zorlamayın ama ya. Harry Potter'ı da üçüncü kitaptan sonra sevmemiş, ailesinde zaten yeterince benzer olaylar varmış. Ney ailende ölüm yiyenler mi var allahın muggle'ı. Harry Potter üçüncü kitapla başlıyor oluuum. Yalnız hala algılayamadım ailesinde nasıl benzer olaylar var, yoksa ben mi muggle'ım herşeyden habersiz yaşıyorum.Yok kurgulayamadım hiç. Tamam Lane iyi kız hoş kız da,  ayy çok yargılıyor herkesi, geriliyorum ben yanında, bundan sonraki ilişkimiz senin mutfak gereçlerini kullanmak şeklinde olacak Lane. Onu da kullanmazdım da kıyamıyorum parama iki yıllığına tencere almaya.

Ha birde evlerinin olduğu yer resimlerden anlaşılmasa da bana biraz Candy'nin yaşadığı yeri anımsattı. Lane'e söylediğimde böyle bir çizgifilmi hiç duymamış, resimleri falan gösterdim bilmiyormuş hiç. Tam konusundan bahsedecektim yetimhane falan diye kızın evlatlık olduğu gerçeği karşısında pot kırmadan son anda durdurdum kendimi. Harry Potter'da bile kendi ailesinden birşeyler bulan insan valla candy'i izlese intahar eder heralde.

Ertesi günde babası ve annesiyle birlikte boston turuna çıktık. Lane ödevim var diye gelmedi. Adam arabayla boston'un heryerini gezdirdi. Beni türk lokantısına götürmeyi planlıyorlarmış, istanbul diye bir lokanta varmış ama ben amerikan kültürünü öğrenmek istiyorum deyince çok mutlu oldular, normal bir lokantaya götürdüler. Keşke türk lokantasına gideymişim. French dip diye bişey yedim ama bişeye benzemiyordu. Zaten buraya geldiğimden beri hiç bir lokantada güzel birşey yiyeyemedim, hamburgerler bile kötü. Herşeyi çok güzel süslüyorlar, devasa porsiyonlarla önüne getiriyorlar ama tat konusunda sorun var. Boston'a gelirsek ömrümde çok şehir görmedim ama ömrümde gördüğüm en korkunç ve çirkin şehir. Böyle bir sürü eski binalar var ingilteredeki binalara benzeyen kırmızı taşlı karanlık, sonra rasgele yeni binalar aralara serpiştirilmiş, şehrin ortasında bir sürü biyolojik tehlikeler içeren araştırma firmaları, teknolojik nükleer şeyler inceleyen labratuvarlar falan var. Tek tek baktığında güzel denebilicek binalar var ama şehir bütün olarak o kadar kötü ki. Bilmiyorum beni korkuttu sanki böyle gelecekte bir yer, dünya yerle bir olmuş ve yeni bir şehir inşa edilmiş ama süs olsun diye bazı mahallelerdeki binalar eski mimariyle inşa edilmiş. Piii ne çirkin bir şehirdi o öyle. Zaten bir tek olayı üniversite ve her yer adım başı üniversite, adını bile duymadığımız bir sürü. Herkes öğrenci. Boston üniversitesinin ne doğru düzgün kampüsü var ne bir şeyi, nehir boyunca kurulmuş bir üniversite. Boston Üniversitesinin olayı yabancı öğrencilermiş zaten, çok meraklıymış yabancı öğrenci almaya, öğrencilerinin cogunluğu yabancıymış valla öyle dediler ben bilmem. Demek ki o yüzden türkiyedeki herkes boston üniversitesine gidiyor. Bir hardvard güzeldi biraz da o da git ingiltereye bir mahalleye benzerlerinden bulursun(çok gördüm ya ingiltereyi biliyorum o yüzden) çok matah bir yanı yoktu yani. Hiç sevmedim ama ayıp olmasın diye güzel şehirmiş dedim çünkü boston üniversitesinin kampüsü karşısında hayal kırıklığı yaşadım diye biraz bozuldular. Bilmiyorum bir günde harcadım Boston'ı yerden yere vurdum ama beni korkuttu sevmedim, belki başkasının gözünde başkadır.

Sonra Aerosmith'in evini, boston da lokantaları varmış onu, hatırlamadığım bir kaç ünlünün evini de gösterdiler. Lane'ın ilk okuldan üniversiteye kadar okuduğu tüm okulları falan gösterdiler hatta liseyi Aerosmithin birinin kızıyla aynı sınıfta okumuş. Lane doktorasına başlayana kadar üniversite de dahil hep kız okuluna gitmiş. Daha yeni doktorasında karma okula gidiyor kızcağız.

Sonra akşama amcası karısı iki oğlu, bir komşuları ve kızı akşam yemeğine geldi.Tüm yemekleri gene babası hazırladı anne hiç birşeye elini sürmedi. Amcası böyle şarapcı balıkçılar olur ya göbekli sakallı hep çakır keyif espriler yaparak dolaşan aynı o. Sürekli kelimeleri yutarak ve çok hızlı konuştuğundan dediği hiç bir şeyi anlamadım. Galiba gücenmem gereken espriler yapmış çünkü Lane'in babası kardeşi adına umarım seni gücendirecek birşey dememiştir diye özür diledi ama cidden anlamadım adamın dediği hiç birşeyi, iyi ki de anlamamışım. Gene aynı şekilde sofra hazırlandı yemekler yendi. Komşusu İstanbul'a gitmiş iki kere, bayılıyormuş istanbula, özellikle topkapı sarayındaki mücevherlere hayran kalmış. Ama hiç kilise yokmuş. Var dedim yok dedi, var dedim yok dedi tekrar, bir ayasofya varmış o da cami şimdi dedi, yoo o şimdi müze dedim ve bir sürüde kilise var dedim. Bu seferde çevirdi var ama ortodoks kilisesi diye. Tarihi yapısını göz önünde bulundurunca ortodoks kilisesinin çok olması doğal dedim. Yes, right dedi sustu. Ee ne bekliyordun belki bir gün bir kaç katolik turist gelir diye her yere katolik kilisesi mi inşa etseydik ki zaten katolik kliseside var. Hem tabiki ortodoks ve ermeni kilisesi olacak çoğunlukta, tarih ve kültürel bilgin bunu kavramana yardımcı olmuyorsa yapacak bir şey yok.

Tüm o dört gün boyunca öğrendim ki, bütün o insanların Türkiye ile bildikleri İstanbul,Bodrum ve Kapadokya. Bodrumu Hollywood'dan, Kapadokya'yıda gezi dergilerinden öğrenmişler. İstanbul'u zaten herkes biliyor.İstisnasız hepsi hangi dili konuşuyorsunuz diye sordu. İstanbul ile ilgili bildikleri de Ayasofya, Kiliseden camiye döndürülen eser. aynen bu kalıbı kullanarak tanımlıyorlar. Hepsi de anlaşmış gibi aynı şekilde.  Hayır şu anda müze diyorum inatla aynı kalıbı kullanmaya devam ediyorlar. Ki bence ayasofya teknik açıdan bilmem ama görsel açıdan hiç de güzel değil bence. Daha güzel kiliseler daha güzel camiler gördüm. Bütün dünya da bu kadar abartılmasını çözemedim bir türlü.  Ha birde blue mosque deyip durdular ki ben bilmiyorum blue mosque ne, aklım gitti bursadaki yeşil camiye. Hayır yani İstanbul'da görmediğim tarihi eser kalmadı benim, Mavi Cami diye bişey olsa bilirim, yok İstanbulda Bursa'daki mi diyorum en sonunda ısrar etmedim dedim bilemedim ingilizcesi farklıysa demek diye. Sultanahmet Cami'ymiş ya lan ne bileyim dünya da Blue Mosque diye bilindiğini. Hem niye öyle çevirdiniz ki biz st joseph kilisesi diyorsak onlarda sultan ahmed mosque desinler, blue mosque ne lan, neresi mavi o caminin.

Sonra oturup kürtaj tartışması yaptılar. Kuzeni  açık giyinirsen tecavüze davetiye çıkarırsın görüşünü destekleyen yorumlarda bulundu."İnsanlar baksın diye mini etek giymiyor musunuz?" Çok sıkıldım ben bu muhabbetten ya, tartışılacak hiç bir yanı olmayan bir konuyu bütün dünyanın böyle tartışması beni çok rahatsız ediyor.Neyse. Lane gene komşunun kızına da pek pas vermedi ama o erkek kuzenleriyle şen şakrak konuşması falan ben kimseyle öyle konuştuğunu görmemiştim.

O komşu ve amca hariç hepsi çok iyi insanlardı, özellikle annesi ve babası en iyi şekilde ağırlamak, kırmamak için ellerinden gelini yaptılar. Sorularını falan hep öğrenmeye çalışarak merakla sordular, babası amerika gezisi için baya güzel ip uçları verdi. Özellikle babasına bayıldım. Neyse işte böyle çok bilgilendirici, eğitici, eğlenceli, bol yemekli, beleş, süper bir gezi oldu benim için, bu sebeple hep minnettar olacağım sana Lane.

Dört günün ardından uçakla yurda geri dönme kısmına geçtik. Hava alanında baya bekledik uçak geç geldi diye, Lane çıkardı çantadan örgüleri havaalanının ortasında çorap örmeye başladı. Bana da çocuğun biri dadandı iki yaşlarında. Anlamıyorum da ne dediğini, pas da vermiyorum çantasındaki tüm oyuncakları sırayla bana getirdi. Bir ara seviyim bari dedim çocuk o kadar çabalayınca farkında olmadan türkçe konuşmuşum çocukla, oda gülüyor mal sanki anlıyormuş gibi. Tuvalate gitme bahanesiyle anca kaçabildim elinden. Anlamadım valla. En sonunda uçağa bindik, yarım saatte uçakta takıldık, elektriksel bişeyleri bozulmuş uçağın, beş dakka karanlıkta kaldık falan. Neyse yarım saatten sonra havalandı ama rüzgar ters yönde esiyor diye toplamda yolculuk yedi saat sürdü. Yani batı değil doğu yönüne bir saat daha uçsaydık istanbulda olurdum ki, ne yoruldum ya yolculukta.

30 Kasım 2012 Cuma

Boston Anıları - 1

5 saatlik bir uçak yolculuğun ardından Boston saati ile perşembe günü yani thanksgiving gününün sabah 5'de Boston'a iniş yaptık. Yolculuk sırasında da, öncesinde de ilginç bir şekilde hiç bir heyecan ve korku duymadım, ki ben ilk defa birisiyle tanışacağım ya da birinin evine değil kalmaya oturmaya bile gittiğimde acayip gerilirim. Ama hiç öyle bir şey hissetmedim sanırsam olayı arkadaşın evine yatıya gitmek yerine amerikan kültürünü ve aile yapısını yerinde gözlemleme şansı olarak değerlendirdiğimden olsa gerek. Gerçi ben hayal dünyamda uydurduğum kapıyı Angelina Jolie açacak şeklindeki bir gerçekliğe inandırdığımdan da gerilmemiş de olabilirim.

Şimdi ben böyle bir saçma düşünceye nasıl kapıldım. Lane evlatlıkmış. Benim bunu öğrenmem Lane hakkındaki bütün o ben irlandalıyım, asyalı değilim takıntısı gibi bir çok konuyu açıklığa kavuşturdu. Neyse işte Lane'nin evlatlık olduğunu öğrenince hatta kardeşlerinin de evlatlık olduğunu öğrenince benim hayal gücüm çoşmaya başladı. Kim birden fazla asyalı çocuğu evlatlık alır, tabiki bir selebiriti, ve yoksa o selebiriti Brad Pitt ve Angelina Jolie olmasın. Böyle gözümün önünde Brad kapıyı açıyor, Angelina elinde elinde hindiyle masaya geliyor şeklinde görüntüler oluşmasın mı?Halbuki düşünmem lazımdı Los Angelas'a gitmiyorum ki, Boston'a gidiyorum ne işi var  Angelina'nın orada. Ama çok inandırmıştım kendimi böyle bir olasılığın olacağına, kapıyı angelina açınca yüzümdeki şaşkınlık ifadesine bile ayna karşısında çalışmıştım ki.

İtiraf edeyim gitmeden önce tek bir endişem vardı. Sanki bütün bir milletin sorumluluğunu üzerimde taşıyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. Benim hakkında düşündükleri herşey Türkler genellemesine dönüşecekti. Ben pissem Türkler pis şeklinde işte ben neysem Türkler öyle olacaktı o insanların gözünde. O sebeple başta acayip gerildim, herşeyi muhteşem yapmam lazım, herşeyimle muhteşem olmam lazım, ben koca bir milleti temsil ediyorum moduna girdim. Herkesin yükü bu omuzların üstünde, ben nasıl kaldırayım koskoca Türk milletinin sorumluluğunu bu ufacık bünyeyle. Baktım bu benim altından kalkabileceğim bir sorumluluk değil, banane bir grup amerikalı türkler hakkında ne düşünürse düşünsün diyerek kendimi yabancı olmanın rahatlığına bıraktım. Sonuçta yaptığım her hareket, her kabalık nasılsa yabancı şeklinde tolere edilecekti, o sebeple hiç kasmadım.

Lane'lerin evi Boston'un şehir merkezine yaklaşık bir saat uzaklıktaki deniz kenarı bir kasabadaymış. Gider gitmez bana kalacağım odayı gösterdiler ve ben kendimi çok yorgun hissettiğimden hemen yattım. Allahım yatak o kadar rahattı ki, ya da benim yurttaki yatağım o kadar rahatsız ki her yatak bana rahat geliyor, hemen uykuya dalmışım, ne yerini yadırgama, ne de çekinme duygularına kapılmadan. Bir batıl inanış var ya ilk kez uyuduğun bir evde gördüğün rüyada evleneceğin kişiyi görürsün diye, bende tabiki rüya gördüm. Rüyanın detaylarını hatırlamıyorum rüyamda Leyla ile Mecnun'un Mecnun'unu gördüm, ama olaylar ne bilmiyorum, böyle bir durumlar, olaylar var ve ben Mecnun'la Mecnun abi diye konuşuyorum. Lan ben Ali Atay'la mı evlenecem, abim o lan benim şeklinde bir korkuyla yerimden sıçramışım. Hayır ben Mecnun karakterini de sevmiyorum ki, keşke İsmail Abi'yi görseydim. Neyse galiba bir haftadır Leyla ile Mecnun izlemediğimden özlemiş olabilirim, bilinç altı işte. Gerçi ben batıl inanışın içeriğini de yanlış biliyor olabilirim, acaba inanış gördüğün rüya gerçek olur şeklinde miydi, neyse ne işte.

Sabah kalkınca daha doğrusu öğlen kalkınca - hayvan gibi uyumuşum - Lane'in annesiyle ve babasıyla tanıştım. Annesi bir üniversitenin sanat bölümün dekanlığını yapıyormuş. Babasıda iş adamıymış. İkisi de çok yaşlı insanlar. Anne baba yerine nine-dede olacak insanlar. Annesi hemen açmısın diye kahvaltı hazırladı ama kahvaltı anlayışları yok bu amerikalıların. Öyle zeytin peynir sucuklu yumurta diziyim önüne yok. Kuru bir donut'u çayla önüne koyuveriyorlar. Ben bundan bahsettiğimde de çok şaşırdılar.  Hatta Lane'in böyle bir sürü şeyin önüne sabah sabah dizilmesi midesini bulandırdı galiba yüzündeki ifadeyi gizlemeye bile ihtiyaç duymadı. Kurban ol sen o sucuklara allahın donut kafası, ıspanaklı noodle. Ama annesi ve babasına gayet ilginç geldi. Zaten ailedeki herkes, ki yaklaşık toplamda 25'e yakın akrabasıyla tanıştım, Lane ve kardeşlerini içeren çekik gözlü çocuklar kümesi hariç hepsi birer melekti. Daha sonra Lane konusuna geçeceğim ama kız bir gün her konuda yardımcı olmaya çalışan bir meleğe dönüşürken bir kaç gün sonra sanki beni görmeye bile dayanamayan bir insan dönüşüyor, çözemedim ben o kızı.

Kahvaltıdan sonra Lane ile etrafı gezmeye çıktık. Yaşadıkları yer hemen deniz kenarında bahçeli iki üç katlı evlerin dizildiği bir amerikan filmlerinde görmeye alışık olduğumuz bir mahalle, wisteria lane işte. Sonra geri döndüğümüzde akrabalar tek tek gelmeye başlamıştı. Akrabalar dediysem dayısı, beş kızı, kızların ikisinin erkek arkadaşı, bir de akrabaları değil ama Lane'in çocukluk arkadaşı olan bir çocuk ve sevgilisi şeklindeydi. Kızlar çok neşeli, yerlerinde durmayan sürekli konuşan, süper güzel insanlardı. Ama sanki Lane hiç birinden hoşlanmıyormuş gibiydi, bütün gün hiç biriyle doğru düzgün konuşmadı, biri bir şey sorunca işte bir sürü ödevim var, doktora çok zaman alıyor şeklinde havalara girdi, tek tük konuşmasında da kızların kıyafetleri ile hepiniz anlaşıp da mı o koca kolyeleri taktınız şeklinde yargılayıcı yorumlarda bulundu. Hatta arkadaşı olan o çocukla bir tüm akşam bir kelime bile etmedi. Kardeşleri de öyle bir köşede öyle maç izlediler kendi kendilerine. Bunu görünce dedim demek ki anarmolliği kızın bana karşı değilmiş.

Yemeğe gelirken herkes bişeyler hazırlayıpta gelmiş, birbirinden lezzetli çeşit çeşit yemekler. Evet yankee can cook. Önce açık büfe tarzı aparatifler araya dizildi, 2 saat boyunca herkes eline şarap ve atıştırmalıklarla kokteyl havasında takıldı. Bu atıştırmalıkların hepsinden deneyeceğim diye bende doldurdum tabağımı. Ama bir tanesini alırken emin olamadım sordum Lane'e içinde domuz şeysi var mı diye, yok yok ben double-check ettim, elma varmış diye bir taraftan yeyip bir de onaylayınca ben yemeye başladım. Böyle yiyorum ama tatlı bir tadı var, ama sanki etimsi birşey de var gibi. Ama tatlı yani, elma var dedi etin tatlı olma ihtimali yok ki. Hem domuz eti kokar, bu kokmuyor da, hem double check etmiş. Sonra ben yedikten sonra tekrar sorunca bazılarında domuz varmış. Bir sıçrayıp, iki sıçrayıp üçüncü de yedim mi domuz etini.  Tamam yani dinin bütün gereklerini yerine getirmiyor, yapma dediği başka bir sürü şeyi yapıyor olabilirim ama bilmiyorum çok koydu bu bana. Psikolojik mide bulantısının ne olduğunu ilk defa öğrendim. Gözlerim doldu ağlayacağım yani, çok pis suçlu hissettim kendimi, kazara annesinin kıymetli vazosunu kıran bir çocuğun hissettiği gibi suçlu hissettim, biraz da aldatılmış mı hissettim bilmiyorum ki niye öyle oldum. Yani sonuçta dinin istediği en kolay şey nedir diye sorulsa domuz yeme diye cevap veririm direk. Yemem tamam, zaten tadını bilmem, canım çekmez, tipsiz bir hayvan zaten falan yani çok kolay bir yasak. Onu bile yapamadım ya lan. Yani bilerek yapmadım sonuçta ama ömrümde hiç bir zaman tanrıya karşı kendimi bu kadar suçlu hissetmemiştim. Niye bu kadar abarttım anlamadım ama duygular işte kontrol edilmiyor ki.

Neyse işte hayvan gibi yedikten sonra masaya ana yemek hindi faslına geçildi.  Masaya servis tabaklarıyla fırında içi doldurulmuş hindi, tadına bayıldığım squash dedikleri bir bal kabak türünün yemeği, mısırlı bir şeyler, salatalar falan daha hatırlamadığım bir sürü yemekler konuldu. Mumlar, çiçekler, peçeteler masadaki süs bir lokanta da yoktur. Yemek servisi olayı yok, ortadaki servis tabaklarından herkes tabağına istediğini kendi aldı. İnsanlar nasıl yapıyor bilmiyorum ama bizim evde annem elinde tencere kaşık önce çorba, sonra ana yemek şeklinde garson edasıyla durmadan servis yapar, kendini harap eder. Sadece günlerde pasta börekler için bu masaya her şeyi koyma yöntemini kullanır. Çok mantıklı yöntemmiş arkadaş koy ortaya yemekleri, isteyen istediğinden istediği kadar istediği zaman yesin. Sonra yemekler bitince herkes tabağını alıp mutfağa götürdü. Mutfak zaten bizim evin salonun iki katı büyüklüğünde. Ortada ada, ocağın üstünde bile musluk olan böyle kocaman bir villa mutfağı işte. 20 kişi çok rahat sığdı yani. Bütün herkes doluşunca tabi bir tarafta birileri kalanları tupperwarelere(markası ne olursa olsun kapaklı plastik kapların amerikadaki genel adı olarak kullanılıyor) bölüştürüyor, bir tarafta birileri bulaşık yıkıyor, birileri etrafı toparlıyor şeklinde el birliğiyle kimse yorulmadan bütün masayı, bir sürü bulaşığı topladılar. Sonra poşetlere isimler yazıldı, o tupperware'lerin içindeki kalan yemeklerden isteyen istediğini giderken götürmek üzere isminin olduğu torbaya doldurdu. Böylece hem kimse yorulmadı, hem de bir sürü yemek ertesi gün yenmek üzere yeni evinin yolunu tutarken israf edilmekten kurtuldu. Hindiyi baba pişirdi, diğer yemekleri gelenler getirdi, bulaşıklar el birliğiyle yıkandı,evin annesinin tek yaptığı masayı hazırlamak oldu.

Valla o gün anladım ki türk aile yapısına yapılmış en büyük kötülük o küçücük mutfaklarımızmış. İki kişinin hadi biraz zorlamayla üç kişinin sığdığı o ince uzun mutfaklarda el birliğiyle iş yapmak ne mümkün. Bu durumda at anneyi mutfağa, herkes yeyip içip ayı gibi otururken, anne mutfakta o bulaşıklarla uğraşıp hizmetçi gibi işin tüm yükünü omzunda taşısın. Bir süre sonra da yemekli misafir çağırmamaya başlasın ve sonra kimse kimseye gitmemeye, sadece içinde maddi kaygılar barındıran altın günlerinde ev misafirlikleri olsun, ya da birbirine hava atma ve kariyer kaygıları sebebiyle iş yemeklerine gidilmeye başlansın. Bayramlarda da marketten hazır alınmış baklalavar misafirin eline dayansın. Oh my god birazdan nerde o eski bayramlara bağlayacağım, töbe tanrım. Ama kesinlikle eminim türk kültürüne, aile yapısına en büyük zararı göt kadar daireleri olan, yüksek apartmanlar dikmeyi marifet sayan mütahitler ve mimarlar vermiştir.

O kadar yemek yendikten sonra üstüne bir de tatlı faslına geçildi. Gene herkes bir çeşit tatlı yapıp getirmiş. Hadi tatlıya geçiyoruz dediklerinde Lane'in bizim kahvaltımıza karşılık takındığı yüz ifadesinin aynısı bir ifade ile elimde olmadan büyük şaşkınlıkla more food?!?! diye sorunca hepsi bir gülüp şükran gününün olayının tüm tatil boyunca sabahtan akşama sürekli amerikan futbolu izleyip hayvan gibi yemek yemek olduğunu açıklama ihtiyacı hissettiler. Ama arkadaş bir cheesecake yapmışlar, ki cheesecaketen pek hazetmem, nasıl şahane bir tadı vardı öyle, bıraksalar hepsini yerdim.

Devamı az sonra...

28 Kasım 2012 Çarşamba

Ayıdan şapka çıkarmak

Buradaki insanlar bu aşağıdaki gibi şapkayla dolaşırken görüp çok garipsiyordum, insan bu şeyle nasıl sokağa çıkar diye. 


Daha sonra internette gezinirken daha ilginçlerinin de olduğunu gördüm. Yalnız bu özellikle ayı kafası gibi olan son şapkaya karşı karışık hisler besliyorum. Sevsem mi nefret mi etsem bilemedim. Aslında gayet sevimlilerde ne bileyim 10 yaş üstü herkeste bir saçma duracaklar gibi, ama bence çocuk şapkası olarak çok süper olabilirler. 







Leonardo da Vinci


Vatan özleminden midir, nedendir bilmem de ben buraya geldiğimden beri Leyla ile Mecnun'a sardım. Fazla geyik içerdiğinden üst üste çok izleyince baysa da dozunda izleyince süper vakit geçiriyor insan. Ama o değilde ben bu dizinin senaristini çok pis kıskanıyorum arkadaş. Dünya üzerinde saçmalayıp, hatta über derecede saçmalayıp,yastığın vazoya aşık olması, sezardan kız kaçırma, uzaylı zekiyle şeklinde saçmalayıp para kazanan tek insan o galiba. Öyle böyle değil çok fena kıskanıyorum, hayallerimin işini yapıyor adam.

27 Kasım 2012 Salı

O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya ürkütmese yüreğini?

Olmak ya da olmamak, işte bütün sorun bu! 
Düşüncemizin katlanması mı güzel 
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına 
Yoksa diretip bela denizlerine karşı 
Dur, yeter demesi mi? 
Ölmek, uyumak sadece! 
Düşünün ki uyumakla yalnız 
Bitebilir bütün acıları yüreğin, 
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun. 
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü. 
Çünkü, o ölüm uykularında 
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından 
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu. 
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan. 
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına? 
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine 
Sevgisinin kepaze edilmesine 
Kanunların bu kadar yavaş 
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine 
Kötülere kul olmasına iyi insanın 
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken? 
Kim ister bütün bunlara katlanmak 
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek 
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa 
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya 
Ürkütmese yüreğini? 
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa 
Çektiklerine razı etmese insanları? 
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi: 
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor 
Yürekten gelenin doğal rengini. 
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar 
Yollarını değiştirip bu yüzden 
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar
."

Keşke bu kadar güzel bir şiir olmak ya da olmamak geyiğine indirgenmeseydi...

21 Kasım 2012 Çarşamba

Çehov'dan Öğütler


Her yazar gibi Çehov'da genç yazarlara tavsiyelerini döktürmüş. Türkçeye çevirilirken mi dil bu hale dönmüş, yoksa aslında da mı öyle bilmiyorum ama benim çok hoşuma gitti samimiyeti, sanki böyle arkadaşına "abi bak böyle yapacan" şeklinde akıl veriyormuş gibi döktürmüş tavsiyelerini. Bir de resmini ararken farkettim adam bildiğin yakışıklı, karizma bir insanmışkine, aşık mı olsam ki...


Yeni doğan her bebeğin poposuna vura vura şu sözler kafasına sokulmalı: “Yazı yazmamalısın! Yazı yazmamalısın! Yazar olmamalısın!” Yine de yazarlık eğilimleri göstermeye kalkarsa, bu kez sevgiyle vazgeçirmeye çalışılmalı. Sevgi de işe yaramazsa, pes edip “kayıplar” listesine eklenmeli. Yazarlık öyle bir kaşıntı ki, tedavisi yok.
Yazarın yolu baştan sona dikenler, çiviler ve ısırganlarla kaplı, dolayısıyla aklıselim sahibi insan ne yapıp edip yazarlıktan uzak durmalı. Yine de, tüm uyarılara karşın, kaçınılmaz yazgı kişiyi yazarlık yoluna iterse, bu talihsiz, başına gelecekleri hafifletmek için şu kurallara uymalı:

1. Yazarlığı zevk olsun diye yapmanın, onu meslek edinmekten daha iyi bir yaşam sağlayacağını bilmeli.
2. Edebiyat arenasında başarısızlığın başarıdan bin kat daha iyi olduğu kulağına küpe olmalı.
3. “Sanat için sanat” yapmanın, acınası bir malzemeyi işlemekten daha avantajlı olduğunu aklından çıkarmamalı.
4. Tercihen genç bir asilzade ya da bir lise öğrencisi olmamalı.
5. Mutlaka akli melekeleri yerinde olmalı ve yazarlıkta deneyim edinmeli.
6. Çekingen olmamalı; önüne kâğıdı koyup, eline kalemi alıp, aklına geleni yazmalı, sonra dosyasını kapıp yayınevi yayınevi dolaşmalı, kabul ettiremezse yılmayıp kendisi bastırmalı.
7. Kitapları basılan ve okunan bir yazar olmak için mutlaka okuryazar olmalı ve en azından arpa tanesi kadar yeteneği bulunmalı.
8. Dürüst olmalı; çalıntı bir şeyi özgünmüş gibi sunmamalı, aynı kitabı iki yayınevinden birden çıkarmamalı, yabancı kökenli bir şeyin yerli olduğunu savunmamalı.
9. Gerçek yaşamda olduğu gibi, basılı sözcükler dünyasında da edepli davranmalı; başkasının nasırına basmamalı, mendiline sümkürmemeli, tabağındakine el uzatmamalı.
10. Yazmaya başlamadan önce bir tema seçmeli, ama Amerika’yı ikinci kez keşfetmiş ya da barutu ikinci kez bulmuş olmamak için, çiğnene çiğnene tadı kaçan sakıza dönmüş temalardan uzak durmalı.
11. Hayal gücünü özgür bırakmalı, ama eline hâkim olmalı; ne kadar kısa ve öz yazarsa, o kadar sık ve zevkle basılacağını unutmamalı.
12. Şöhret peşinde koşmuyorsa ve dayak yemekten korkuyorsa takma ad kullanmalı, ama asıl adını ve adresini yayınevine bildirmeyi ihmal etmemeli.
13. Ücreti kitap yayımlandıktan sonra almalı, gelecekten yemek anlamına gelen avanstan kaçınmalı.
14. Aldığı parayı canı nereye isterse oraya harcamalı.
15. Son olarak, bu kuralları bir kez daha okumalı.

Anton Çehov
Almancadan derleyen: Ayça Sabuncuoğlu
Kitaplık, sayı 71, 2004.


18 Kasım 2012 Pazar

Yollar, arabalar, çikolatalar

Buraya geldiğimden beri araba arayışım hep bir hüsranla sonuçlanıyor burada. Birinde tam alacam sabahında araba satılmış, birinde tamirciye götürdüm baksınlar diye 1000 dolar masrafı var alma dediler, birinde gene alacam ben arabayla test sürüşü yaparken adama telefon geldi araba satıldı diye. Ve en ilginci son denemem oldu, San Jose'ye gittim 2 otobüsle, ne bulursam en ucuzunu alıp çıkacam öyle de kararlıyım. Galeri bildiğin holding, galeri zinciri, binlerce noktada binlerce galerisi olan bir yer. Gittiğim günde bmw'nin yeni modelinin tanıtım event'i varmış, herkes smokinli, yemekler dizilmiş, zengin zengin çinli gençler, hepsi de çinliydi ya lan, Beğendim bir tanesini başka şehirdeymiş, bir saate gelir sen bekle dedi adam. Bekledim, bekledim araba geldi, tam deneme sürüşü yapacam, ehliyeti istedi, ehliyeti görmesiyle ben sana satamam demesi bir oldu, arabayı satmadı kaliforniya ehliyetim yok diye, adama diyorum kimse böyle bir şeyden bahsetmedi sen niye istiyorsun, "olmaz şirket prensibimiz bu, kaza yaparsan dava bize de bulaşır, bir arkadaşını çağır ehliyeti olan o gelsin arabayı galeriden çıkarsın" Oldu canım, millete diyecem Santa Cruz'dan gel buraya arabayı çıkar. Neyse üzüntülü bir şekilde durağa yürürken helal market diye bir yer gördüm merakla bir daldım içeri. İçerisi bildiğin 80'lerden kalma mahalle bakkalı. Çok kötü bir ortam, ve satılan herşey türk ürünü, olca salça, leblebi, duru buğday, eti halley, petibör püskevit, şeklinde türk ürünleri ve bir kaç arapça yazılı arap ürünleri. Leblebi alayım bari kısa günün karı diyerekten kasaya gittim. Adam arap yani tipinden belli de ben gene de bir şansımı deneyim dedim "türk müsün?" diye sordum, sonuçta güneydoğundan olabilir ama ıraklıymış. Şimdi bu görüntüyü gözünün önüne getir, bir amerikalı olsan türkler hakkında ne düşünürsün. Çok mal bir milletiz ya, Iraklı getirip satıyor biz kendimiz kendi ürünlerimizi satamıyoruz. Neyse bu da böyle bir dipnot.

Bu son olaydan sonra da dedim heralde benim araba almamam lazım, tüm bunlar işaret. Sonra gittim ehliyet başvurusu yaptım, hiç bir yerden evrak toplamaya gerek yok, resmini orda çekiyorlar, göz testini orda yapıyorlar sonra çok basit bir test oluyorsun anında geçici ehliyetini veriyorlar, 3 ay sonra da gidip direksiyon testine giriyormuşsun, böylece cal ehliyetin oluyormuş. Ehliyeti aldıktan sonra günlüğü 10dolara araba kiralanabiliyormuş eğer cumadan-pazara 3 gün kiralarsan ki okulda da haftasonları park ücretsiz bende öyle yaparım o zaman kiralarım arabayı diye karar verdim. Ocağa kadar almayacağım araba falan. Böylece cuma günü gidip arabamı kiraladım. Amacım outlet alışveriş merkezlerini gezmek çünkü boston'a gideceğimden mont almam gerekiyor, hemde sıkıldım yani orman,deniz hobit gibi, azcık kapitalizm görmem lazım. Ve macera ondan sonra başladı. Arabayı kiraladığım yerde küçük araba kalmamış aynı fiyata biz sana minivan verelim dediler olur dedim, sonuçta amerika burası yolları, park yerleri büyük diye düşünüyorum. Ne düşünüp, kafamda nasıl bir minivan canladırıp da evet dediysem artık. Araba bildiğim jeep'ten hallice dolmuş büyüklüğünde birşey aşağıda da görebilceğiniz gibi. Neyse dedim sürerim ki ben bunu, heyt be gözlerinin hastası, yolların da kralıyım ya da öyle birşey.


Sonra navigasyon'da ayarladım gideceğim yeri, Gilroy'da bir outlet varmış. Google map'ten bakmıştım 2 farklı yoldan gidilebiliyor ama benim bu gerizekalı navigasyon aleti en kısa yol diye en kötü yolu seçmiş. Bildiğin virajlı, ormanın içinde tek şeritli karadeniz yolu gibi bir yol. Araba'ya alışkın değilim, yol farklı, uzun süredir araba sürmüyorum,bir taraftan yağmur yağıyor, zaten esrayla yaptığımız o kazadan beri viraj fobim var,  hız limiti 45 mil, ama öğrendim ki eğer hava kötüyse yavaş sürmek zorundasın, yani eğer hız limi 45 diye 45'le gidersen yağmurlu havada ceza yersin. Bende 40'la gidiyorum, kurallara uyuyorum. Ama anlamadım arkadaş arabalar tek tek arkama sıra oldular. Sollama olayı diye birşey yok, halbuki hızımda yasalara uygun ama adamlar küfür ediyorlar arkamdan, gerildim de gerildim. Neyse acil durum park yeri gibi bişey görüp oraya girip yol verdim hepsine basıp gittiler.Vardık outlet dedikleri yere, hiç bir bokta yokmuş, çok çirkin bir yerdi zaten, yemek yiyeyecek yer zor buldum. İşe yarar bişey bulurum umuduyla gezdim de gezdim, gezip manyak gibi yorulup, mont almaya diye gidip, kısa kollu tshirt alıp gezimi tamamladım. Artık geri dönmeye hazırım. Ama yol gözümde nasıl korkunç görünüyor, hava da karardı nasıl gidecem. E ama gitmek lazım, bindim gidiyorum, allahım sabahkinden daha korkunç. 

Bu yolun en geniş kısmı, daha da daralıp sadece beyaz ve sarı çizgiden oluştuğu yerler de var.
Aynı Gölbaşıyla-Toki'nin yolu, ışık yok kapkaranlık, yolun şeridini görüyorsun sadece ki onu da göremiyorsun çünkü yol virajlı, karşıdan araba gelirse far'dan dolayı daha beter bütün görüşün gidiyor, 20km boyunca böyle gidiyorsun ve üstüne üstlük manyak gibi de yağmur yağıyor. Yavaş gittim gerçekten bu sefer çünkü önümü görmüyorum ve arkama gene dizildiler, düğün konvoyu gibi olduk en önde ben gidiyoruz. Yol tek şerit, araba hayvan gibi, arkamda ki arabalar stres unsurunu iki katına çıkarıyor, yol verecem verecek yer yok, allah'ım ben ömrümde böyle korkmadım, altıma kaçırsam kaçırırdım yani. Herşeyi kendi başıma yapabilirim diyen, gayet de feminist takılan ben, kendimi beceriksiz görüp baba olur, koca olur, abi olur, ne olursa olur bir erkek figürüne nasıl da ihtiyaç duydum o an. O sürsün arabayı bende yan koltuk da uyuyayım. Hayır süremediğimden değil, yol bomboş olsa 35 mil hızla çok rahatım gidiyorum ama arkadan dizilen düğün konvoy'unun oluşturduğu gerginlik yok mu... Dedim şu viraj'da sağa kırayım siz de kurtulun ben de kurtulayım ama düşündüm ölmemde kiralık arabanın masrafı çıkar sadece vazgeçtim. Neyse gene bir turnout bulup yol verdim de arkadakilere herkes rahatladı. Eve adamımı atar atmaz başladım mı ağlamaya, ben ömrümde öyle ağlamadım ya, hani durduramazsın ya kendini hıçkıra hıçkıra, hatta hıçkırmaktan nefes alamazsın, engel olamazsın kendine, sesli ağlarsın, öyle manyak gibi bir durum, sinirlerim nasıl gerildiyse artık. Daha da gitmem, bokum gibi olmuş outletleride, araba da minivan olmayaydı iyiydi.

Ertesi sabah uyandım, dedim neyse dedim bu yol böyle, San Jose'de ki iki şeritli beğenmeyen hızımı sollar diye San Jose'deki bir outlet'e gitmeye karar verdim. Almam lazım hacı o montu götüm donacak yoksa, gerçi montda değil çikolata outlet'i varmış,  arabaya'da verdik her türlü parayı, ayrıca yapabilirim yılların şöförüyüm, bir kötü tecrübe beni korkutamaz da araba minibüs boyutunda olmayaydı iyiydi. Çıktım yola, gene manyak gibi yağmur yağıyor ama freeway sonuçta 2 şerit sorun yok, sen aptal navigasyon beni freeway'e sokmak yerine ayı yoginin orman yoluna sok gene. Hız limitinin 15 olduğu bir yol düşünün. Bildiğin Karadeniz köy yolu lan. Tek şerit bile değil şerit yok çünkü çoğu yerde. Orman'ın içi olduğundan sis de var mı bir de üstüne ve gene yağmur. Araba da kamyon boyutunda olmayaydı iyiydi. Aşağıdaki yol işte google maps'ten aldım. 

Ama bunu rahat sürdüm çünkü hiç araba yoktu, neden yoktu acaba, mal gps.  Issız, kimsenin tercih etmediği, ormanın içinde daracık bir yol, etraf yağmurlu ve sisli, biri arabanın önüne atlasa durdursa cesedimi bulamazlar lan. Burda böyle bir 15dk yol aldıktan sonra freeway'e çıktım. Freeway'de bunun aynısının iki şeritlisi, viraj allahım viraj, hız limiti 55 mil. Tırstım bi önce gene. Sonra dedim kendine gel 55 mil dediğin ne, 90 km bile değil. Ben milleri kafam da nasıl büyüttüysem arabayla birlikte, araba gözümde tır, 40 mil hızda 130 km hız yani öyle büyütmüşüm. Ben 90 km hızla gölbaşı-toki yolunu almış adamımım, konya yolundaki hızım 130 km. Bunun bilincine varınca, gerçi arabaya alışmış olmanın verdiği rahatlıktan da kaynaklanmış olabilir ama, ben bir rahatladım, sanki konya yolunda sürüyorum arabayı. Sonra şehir içine girince hız düştümü 25'e, benim kafa ambele oldu, algılayamıyorum artık, sanki gitmiyorum duruyor araba.Karşı yönden rüzgar esse geri geri gitcem o derece yavaş geliyor bu da. Böyle bir mala bağladım ama neyse. Alıştım sanırsam da araba tır gibi olmayaydı iyiydi. 
Neyse bu outlet biraz düzüngündü. Mağaza çeşidi falan çok, gezdim gezdim gene mont bulamadım ya. Sonra karnım acıktı diye food court'a geldim. Kepapçı vardı çok şaşırdım. Millet'de önünde sıra olmuş herkes kepap yiyor. Adana kebab, chicken shish, doner kebab... Yalnız duvardaki arapça yazılara çok içerledim almaktan vazgeçtim. Arkadaş yiyeceklerin yarısını yunanlılara, yarısını araplara kaptırmışız. Ne mal milletiz ya. Yunanlılar greek yoghurt diye yogurtu, greek cheese diye beyaz peyniri, europian baklava diye baklavayı satıyor, bunlar da her ne kadar adını korumuş olsalarda o arabça yazıyı gören adam türkleri arap zanneder doğal olarak. Çok sinirlendim gittim mcdonaldstan yedim.


Sonra kendimi çikolata outletine attım, keyfim yerine geldi. Ghirardelli San Francisco'nun meşhur çikolatacısıymış. Hatta San Francisco'da bu çikolatacının olduğu bir caddenin adı da Ghirardelliymiş, San Francisco'da gezilecek yerler listeme ekledim. Ne güzel bir dükkandı o öyle, çikolataları'da çok güzeldi, bayıldım bayıldım. Hallowen ürünlerinde yüzde elli indirim varmış jack-o-latern kutusundan aldım bende metal çikolata kutusu hastalığı olduğundan.Gittiğim yerlerden metal çikolata kutusu topluyorum misal ispanyadanda boğa kafası getirmiştim. San Franciscoya gittiğimde de bunların tramvay kutusundan alacam misal. Lane'lerin evine giderken götürürüm diye bir kutu çikolata alıp çıktım. Böylece iki gün boyunca manyak gibi gezip mont alamadan bitirdim gezilerimi. Artık Boston'da kıçım donacak.

İşte bu o dükkanın resmi


Ghirardelli Square


Edit: Başına sevgili günlük desem olacakmış, bildiğin günlük yazısı olmuş ya bu...