Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

27 Ekim 2013 Pazar

At Kafası

Sayın Burak Aksak, o yazdığın finale lanet gelsin, sen onu anlatırken, ben mecnuna değil, kendime üzüldüm, pis ettin her şeyi, pis bee...Halbuki benim için Mecnun hikayesi, gerçekten daha gerçekti....


Go ask Alice, I think she'll know

"I like too many things and get all confused and hung-up running from one falling star to another till I drop. This is the night, what is does to you. I had nothing to offer anybody except my own confusion." J. Kerouac


White Rabbit by Jefferson Airplane on Grooveshark

22 Ekim 2013 Salı

Supernatural

         

Evet, evet biliyorum yıl olmuş 2014, ben supernatural hakkında yazıyorum. 10 yıl olmuş, o başladığında liseye giden insanlar üniversiteler bitirmiş, yüksek lisanslar, doktoralar yapmış, çoluk çocuğa karışmış...daha neler neler. Hepsinin farkındayız, siz cnbcelerde yayın saatleri beklerken, biz torrentin kitabını yazmıştık, diziyi sizden öğrenecek değiliz, yıllar sonra yorum yapılacaksa bile onu da biz yaparız. (Ölmeden bu kalıpları kullanmasam içimde kalacaktı sonra. yoksa sizi bizi mi var, aşkolsun, hepimiz herşeyi biliriz, amaç bilgi vermek değil zaten, maksat hep geyik)

Bütün dizilerim bitti benim, elimde bir yıllanmış sitkomlar kaldı. Gönül isterdi ki (gönül derken seni kastetmedim gönülüm üstüne alma :p) bir zeyna, bir rome, bir seeker bulup izleyelim. Ama Spartacus da bittiğine göre daha önceden es geçilmiş dizilere yöneldim. Neler mi denemedim,atlantisten doktor dizisine kadar hem de, ne çok doktor dizisi varmış lan. 

Ama bu süreçte çok faydalı şeyler öğrendim. Ilk olarak dizi olayında farketmediğim çok kolay bir yöntem varmış, belirli bir taslak üzerinde ilerleme. gerçi izlediğim çoğu dizi de bu taslak çok sabit değil, varla yok arasında olduğundan farketmemem normal ki bence bu çok iyi birşey. Misal sırf bu taslak yüzünden House dizisinden nefret ettim, neden bu kadar qbartıldığını anlamadım bir türlü. House karakteri başlı başına ukala dahi klişesi. Olay dediğinde hep aynı, hasta gelir, bir türlü teşhis koyamazlar, deneme yanılma ve dahi House en sonunda hastayı iyleştirir. Araya da sıkılmayalım, eğlenelim diye muayene diyalogları eklenir. Her bölüm farklı hastalıklara birebir aynı formatta. Ee yakışıklı erkek de yok, güzel kız da yok, güzel mekanlarda yok, depresif bir hastane ve hasta. Ne kadar bu kadar göklere çıkarılmış çözedim.

Keza supernaturala gelecek olursak şablon konusunda o da aynı. Kardeşler bir sebeple ki genelde gazetedki şüpheli bir cinayettir, bir olayı çözmeye giderler. Kılık değiştirip olay mahalindeki insanları soruştururlar. Yerel kütüphane ve bilgisayardan geçmişle olayın bağlantısını kurarlar. Ha bir de Orada güzel bir kız bulurlar olayla alakalı, hep de iyi niyetle bunlara yardım eder. (Genelde sarışın) sonra yaratıkla yüzleşirlerken kardeşlerden biri zor duruma düşer, diğer kardeş son anda yetişip kurtarır. Arada da kardeşler aile sorunları alt temalı konuşmalar yaparlar. (Eminim bu şablonu bir çok kişi çıkarmıştır dizi için, bir çok yerde okumuşsınuzdur)

Her bölüm bire bir böyle ilerliyor ama house'ın tersine burada çok ilgi çekici mekanlar ve insanlar var. Iki yakışıklı(evet dean'den bahsediyorum, gilmore girlsde rory'nin sırığı olandan değil ama o da büyüyünce köpek yavrusu gibi sevimli olmuş halkını yemeyelim.) güzel kızlar, güzel evler, çok güzel bir araba ve hayaletler, öcüler, ruhlar periler... Senaryodaki tek düzeliğe rağmen öcü faktörü alıp götürüyor, doğaüstü birşey var dediniz de ne zaman yok istemez dedik. (9 yıl önce olabilir mi?) Hayalden ibaret şeyler sevilmez mi? 

Hem ayrıca bu dizi arama sürecinde kendimle ilgili de çok garip birşey farkettim ki, ben kendim içine karakter yerleştiremediğim diziyi izleyemiyorum, hep sıkılıyorum. Ya da karakterine müdahale edemediğim diziyi. Yani mesela HIMYM'da misal Ted'e milyarlarca farklı gidişatlar yazdım kafamda. Ama House da bir türlü hiç bir müdahalede bulanmadım. O sebeple sevmedim diziyi mutlaka. 
Ama supernaturalde karakterlere müdahale etmeyi bırak, bir de yeni karakter ekledim, çok sevimli kendisi. Oturup fan fiction yazsam yazarım yani. O sebeple bayıldım diziye, çok fazla müdahele alanı bırakmış bana senarist arkadaş. 

Ha bir de demiş miydim Dean çok sevimli. (Şaka, şaka, sakin, Çağatay Ulusoy'a yaptığım geyiği tekrarlamıycam, sakin.)

Gerçi sevmemde esra'nın bilinçaltıma yaptığı etki var sanıyorum. Hani hatırlar mısınız zamanın birinde hepimiz uyur uyanık, bir o ayık bize zorla video izlettirdiğinde, o videoların içinde aşağıdaki bağlantısı olan  video da vardı. Artık bize subluminal ne mesajlar yerleştirdiyse o anda...Esra Dean'e aşık olursam sorumlusu hep sensin. Disney'den daha tehlikelisin yeminlen. 

Ekleyemedim tabletten buraya videoyu, o gece olay mahalinde olanlar hatırlıyorsunuzdur siz zaten, bilinçaltınızı bir kontrol edin. Ama ben gene de Youtube bağlantısını da koydum buraya, size sağladığımız kolaylıklar sınırsız. Biz bağlantı vermesini de iyi biliriz. (Yalan, hiç bilemedik valla)
Dean - eye of the Tiger 
http://m.youtube.com/watch?v=8oWkB91Cul4&d

O değilde neden bunun uyarlamasını yapmamış bizim yapımcılar. Ben olsam yapardım, hem senaryo basit. Istenirse mesaj bile verirdim (bkz. Altıncı beşinci boyut his), dedim ya çok fazla müdahele alanı var senaryoda, istediğin tarafa götür. Ama yo yo vazgeçtim, geri aldım lafımı, korktum birden, ürperti geldi... Allah muhafaza, düşünebiliyor musunuz Sam Kıvanç Tatlıtuğ olmuş, Dean de Kenan İmirzalığıoğlu, ıghhh... Tövbeler töbesi, Aman Yarabbi sen bizleri o günün şerrinden koru!

14 Ekim 2013 Pazartesi

Duolingo

Bunu duyurmayı bir insanlık görevi addettim kendime. Elimden gelse milli eğitim bakanına gösterip, yabancı dil öğreniminde yeni bir çağ yaşatacağım güzel ve yalnız ülkeme :) (ilk başta kimse öğrenmesin, bir tek ben bileyim, her bir dili sadece ben öğreneyim, hep ben bileyim, diye düşünmedim de değil hani)


Yeni bir dil öğrenimi için geliştirilmiş, android ve iOS ile çalışan bir eğitim uygulaması. Hani reklamlarımızda klişe bir laf var ya "eğlenirken öğrenin, öğrenirken eğlenin" diye. Hah işte o kalıp aslında bu uygulama için geliştirilmiş. Üstelik ücretsiz de. Hepimizin elindeki aletlerin birinde bu iki işletim sisteminden biri var zaten. Mobil de Windows kullanan insan da ölsün zaten. Yani demem o ki, erişimi çok kolay. Öğretme konusunda da çok başarılı. Ben İtalyanca ile uğraşıyorum demiştim. Dilin mantığını kavramıştım ama kelimeler, en basitleri bile asla aklımda kalmıyordu. Bu uygulama ile ne öğrendiysem hepsi aklımda. Ve uygulama için kullanımı doğru bir kelimemi bilmiyorum ama çok sürükleyici. Saatlerce başında şu modülü de bitireyim, şu kadar puan kazanayım diye oturmuşluğum var. Sıkmıyor sanki hiç.


Resimde de görebileceğiniz gibi, şu an dil seçeneği sınırlı. Ama aslında öyle değil, var olan diller zaten herkesin öğrenmek istediği diller olduğundan zevkinize uygun bir tane bulursunuz mutlaka. (Ha gönül isterdi ki orada bir Rusça da olsun) Tek bir sorun, belki Türkçe seçeneği olmaması olabilir, ingilizce üzerinden yeni bir dil öğrenmek belki. Ama ben pek sorundan saymıyorum bunu, hepimiz İngilizce bilen insanlarız sonuçta. Gerçi Türkçe seçeneği olsaydı kardeşime çok çok yarardı. İngilizce öğrenirdi çocukcağız. Mesaj ile talep ettim bakalım, zaten yeni dil ekleme çalışmaları devam ediyormuş. Türkçe talebi çok olursa eklerler sanki. (Duyurma çabalarımın asıl sebebi)


Neyse önce anlatıp sonra övmem gerekiyordu ama direk güzellemeyle başladım ben, giriş gelişme sonuç bütünlüğü hak getire. Şimdi içeriğine ve sistemine gelirsek, (diğerlerine bakmadım İtalyanca için konuşuyorum) dilin en temelinden başlayıp -ben sen o biz siz onlar- zaman, sıfat, zarf kadar ilerliyor. Konular modüllere bölünmüş durumda. Her modülün altında da en aşağı 3 tane, ki çoğunda daha fazla, ders var. Misal yukarıda gördüğüNüz resimde Basic1 modülünün altında aşağıda görebileceğiniz gibi 3 ders yer alıyor.


İtalyanca için toplamda, üşenmedim sizin için saydım, 66 adet modül var. Yani bir dili öğrenmek için ne gerekliyse, hepsini kapsıyor. Üstelik dediğim gibi ne öğrenirsen hepsi aklında kalıyor. Uzun uzun Ders anlatmak yerine, ilk okulda okuma yazma öğrenirken kullandığımız fiş tekniğine yakın bir yöntem izlediğinden çok etkin olduğunu söyleyebilirim. Ve üstelik soru cevap şeklinde ilerlemesi de unutmana izin vermiyor. Ayrıca bir modülü başarıyla tamamlamadan, yeni modüllere geçirmemesi, modülleri  seviyelere böldüğü için belirli bir seviyeyi tamamlayıp, yeterli puanı toplamadan yeni seviyenin içinde ne olduğunu dahi göstermemesi insanı acayip gaza getiriyor. Sırf o yeni modüllerde ne var diye merakla puan topladığım oldu benim.  Bir de uzun süre ilgilenmezseniz modül puanlarınız, puanda değil tam doğru terim ne bilemedim, modülde elde ettiğiniz seviyeniz düşüyor, ve yeniden başladığından tekrar etmezsen puanın yetse bile kapalı modüllere geçiş yapamıyorsun. Ben bir ara baya sallamıştım, o yüzden modüllerin altındaki seviye barları resimde de gördüğünüz gibi hep bire düştü. 

Yani kısaca demem o ki, günde en fazla bir saat ayırarak, kurslara para dökerek öğreneceğiniz kadar, hatta bence daha fazlasını öğrenebilirsiniz bu uygulama ile. Bunca yıllık teknolojik alet kullanıcısıyım, kaç yıllık bilgisayar mühendisiyim, böyle faydalı bir iş görmedim. Hatta konu eğitim olunca gördüğüm tek işe yarar program PowerPoint idi,ta ki bunu görene kadar. Kullanın, kullandırtın. Bir de bir zahmet kullanırsanız Türkçe seçenek talep edin, millete - özellikle kardeşlerimize - bir faydası olsun. 

K.N. Bilgisayar öldüğü için tablette yazdım, o resimler sağa sola kaydıysa, bir sürü imla, yazım hatası varsa görmezden gelin artık. Bir de daha önce bahsetmiş olabilirim laf arasında bu proğramdan, kontrol edemedim de. Öyleyse de kısmet artık, hemen oturup yargılamayın, azcık bazı şeyleri de görmezden geşliverin. Hadi, öptüm, bay...

10 Ekim 2013 Perşembe

Saatleri Ayarlama Enstitüsü

 “--Görüyorsunuz ki her şeyin bir çaresi vardır. Ufak bir refah değişikliği, biraz teşebbüs ve gayret, küçük bir görüş farkı her şeyi ıslah edebilir.
--
İtiraf edeyim ki bunları hiç düşünmemiştim. Ben tek çare olarak yalnız evcek bizi alıp götürecek bir salgın, bir felâketle bu işler hallolur sanıyor, onu bekliyordum.
--Hatâ... Hep hatâ... Ne istersiniz kendinizden ve evinizin zavallı halkından?.. Şimdi sizden dinlediklerime göre hepsi ihtiraslı, yaşamaya azmetmiş insanlar. Bu demektir ki hepsi muvaffakiyetlerini kendilerinde taşıyorlar ve onun ıstırabını çekiyorlar. Alelâde hayata razı değiller..."

Bilmiyorum, ve fark ettiğinizi de zannetmiyorum ama ben eskisine nazaran baya farklıyım. Son dönemde daha da farklıyım. Bu artık daha iyiyim, daha kötüyüm meselesi değil. Sadece bakış açım, insanları, olayları, etrafı yorumlama şeklim eskisi gibi değil. Ama eskisi gibi bakmasam da, bu yeni süreçte neye nasıl bakmam, yorumlamam gerektiğini tam olarak çözebilmiş de değilimdim. Ve daha da kötüsü 'karanlık tarafa' baya bir meylettiğimi itiraf etmeliyim. Sizin karanlık taraftan ne anladığınızı da bilmiyorum ama bana göre karanlık taraf demek kendin de dahil herkes için 'kötü' düşünmek demek. İşte böyle bir anda neyi, nasıl düşünmem gerektiğini çözemediğim zamanda, tanıştım Halil Ayarcı'yla, bu kitapla. Ve itiraf etmeliyim ki, bu yeni bir bakış açısının temellerini attı. Çok kitap okuduk amma hiç bir kitap düşünce tarzımı bu kadar etkilemedi. Bir baş ucu kitabından da öte, aklımın bir köşesinde gerektiğinde bana yol göstersin diye, korktuğum da bana cesaret versin diye, inanmadığımda inanmamı sağlasın diye, aklımın hep bir köşesinde saklayacağım bir kitap oldu. Söyleyebilirim ki, bende etkisi derin oldu ve ben yıllardır eksikliğini duyduğum o karakteri buldum. Halit Ayarcı çıksa ya o kitaptan, benim yanımda olsa ya...Çünkü benim de inanmaya ihtiyacım var, Halit Ayarcı gibisinden...

“--Müsbet işten kastınız nedir? Herkesin inandığı aklın bir lahzada kavradığı değil mi? Meselâ hamallık! Eşya var, bir yerden bir yere gidecek, götürülecek.
--Sade bu kadar mı?
--Ama sizin aklınızla, yani mantığınızla hepsine itiraz edilebilir! On dakika, hattâ beş dakika, üç dakika üzerinde düşünmek her işi gülünç yapabilir. Herhangi bir şeyi mantığın dışına çıkarmamız için ona biraz dikkat etmemiz kâfidir.
...
Dostum işler bizden sonra dünyaya gelmişlerdir. İşleri onları görecek adamlar icat eder. Biz de bunu icat ettik. bunu bizden evvel kimsenin düşünmemesi veya başka şekilde düşünmüş olması müsbet olmasına mâni midir, sanıyorsunuz? Biz bir iş yapıyoruz, hem mühim bir iş...çalışmak, zamanına sahip olmak ve onu kullanmasını bilmektir. Biz bunun yolunu açacağız. Etrafımıza zaman şuurunu vereceğiz. İçinde yaşadığımız havaya bir yığın kelime ve fikir atacağız. İnsan, her şeyden evvel iştir, iş ise zamandır, diyeceğiz. Bu müsbet bir hareket değil midir? 

Böylesine bir kitabı, yok edebi dili şöyle, yok konusu bu diye inceleme haddinde bulunacak değilim. Üzmeden, bu kadar eğlendirerek ve hatta okurken kahkaha attıran bir kitap nasıl olur da bu kadar derin etkiler bir insanı, bilmiyorum. Ama Ahmet Hamdi Tanpınar'ın yeteneğinin mucizesi de bu olsa gerek.

“Daha o gün Doktor Ramiz'in hoşnutsuzluk denen şeyin tâ kendisi olduğunu anladım. Çok zengin bir sözlüğü vardı. Gençlik, memleket meseleleri, umumî terbiye, istihsal ve bilhassa hareket gibi kelimeler dilinden düşmüyordu. Hiçbir şeyin üzerinde duramayan, ancak zarurî bir şekilde bir iş yaparken veya şikâyet ederken mesut olan insanlardandı. Bu yüzden çok güzel bir mesleği, cemiyet içinde bir yeri olduğu hâlde kendisini biçare, her hakkı yenmiş, gelecek için ümitsiz sanıyordu.”

Bu kitabı neden bu kadar geç bulup da okuduğum konusunda, Türk edebiyatına neden bu kadar geç tanıdığım konusunda kendime gerçekten kızıyorum. Ama sonuçta neden-sonuç ilişkisi kuramına tamamen inanan bir insanım. Bu kitapla, tam da şimdi karşılaşmam gerekiyordu benim, bir az öncesi, biraz sonrası aynı etkiyi yapmazdı, eminim. O sebeple belki de geç kalmadım ben daha.

"--Ben mi realist değilim! realist olmasaydım size vak'ayı böyle anlatabilir miydim? Size baldızım hakkında en ufak bir ümitle bahsettim mi? Hiç bir tarafını değiştirdim mi? En ufak bir halini methettim mi? Ben öyle sanıyorum ki her şeyi olduğu gibi görenlerdenim. Hatta fazla realistim, rahatsız edecek kadar...

--Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar?  Kendi başına hiçbir manası ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? İstediğin kadar uzatabileceğin bir eksikler ve ihtiyaçlar listesinden başka ne yapabilirsin? Bir şeyi değiştirir mi bu? Bilakis yolundan alıkor seni. Kötümser olursun, apışır kalırsın,ezilirsin. Hakikati olduğu gibi görmek...yani bozguncu olmak...evet bozgunculuk denen şey budur, bundan doğar. Siz kelimelerle zehirlenen adamsınız, onun için size eskisiniz dedim. Yeni adamın realizmi başkadır."

"Tekrar dediğimiz şey onda bir çeşit hakaret vasıtasıydı:
--Yarın, saat on birde...Unutmazsınız değil mi? Evet, saat on birde, tam on birde, anladınız mı!
Ve bütün bunları her kelimeyi sanki beynim denen odun kütüğüne çakı ile kazmak istiyormuş gibi ince, sivri ve insana baş dönmesi, bulantı verecek kadar dikkatli bir sesle söylerdi. "

"Asıl felaketi o kadar beğendiğim kadının birden bire hayatından şikayet edecek kadar, herkese benzemesiydi. Fakat daha garibi, daha gülüncü vardı. 
Sıkıntılarımdan biraz çıkar çıkmaz kendime yeni ıstıraplar bulmamdı. Gömüldüğü dalgaların içinden başını çıkarır çıkarmaz karşı sahili gören bir yüzücü gibi, ben de kendime bir iş bulur bulmaz Selma Hanıma dönmüştüm, "Buna niçin şaşmalı.
diye düşünüyordum. Mademki yavaş yavaş yine kendim oluyorum...” ....“İnsan talihi bu idi. Hiç kimse yıldız olarak kalamıyordu. Muhakkak hayalimizdeki yerinden inecek, herkese benzeyecekti."

“Amma yirmi sene evvel halanız bunu yapsaydı, herkes ayıplardı. Çünkü ne siz on sene evvel bugünkü sizdiniz, ne de Zarife Hanımefendi bugünkü Zarife Hanımdı. Herkes o zaman, "Allah Allah! derdi, doğmuş olmaları bile mânâsız olan bu adamların Fatih devrinde kendilerine ced aramaları kadar gülünç şey olur mu? Tam, murdar öldüğüne yanmaz kendisine öd ağacından tabut ister, sözü... Muhakkak yalan söylüyorlar. Aksi takdirde hâllerinde bir necabet ve asalet bulunması gerekirdi..." Amma şimdi demiyorlar!”

“Siz her girdiğiniz yerde, evvelâ nelerden iğrenebilirim, nelerden azap çekebilirim, diye etrafınıza bakıyor, ondan sonra da hep burnunuzun altına bir tutam ısırgan otu asmışlar gibi silkine silkine dolaşıyorsunuz...”

“Yine aynı mesele... dedi. Daha doğrusu hep aynı mesele! Aziz dostum, siz şifa kabul etmez bir gayrimemnunsunuz... Bu işlerde bilmek ikinci derecede kalır.
Yapmak vardır, sadece yapmak!.. Sonra kendi kendine konuşur gibi ilâve etti:
-Bilgi bizi geciktirir. Zaten ne sonu, ne de gayesi vardır. Mesele yapmak ve yaratmaktadır. Bilselerdi, bilselerdi... Fakat bilselerdi bunu yapamazlardı. Bu heyecana, bu icada, bu kendiliğinden bulmağa erişemezlerdi. Bilgileri buna mâni olurdu. Kızınız bu geceyi yarattı. Ne ile? Yaratma kabiliyetiyle... Çünkü yaratmak, yaşamanın ta kendisidir. Biz yaşayan, yaşamayı tercih eden insanlarız."

“Böyle şey olur mu? Bir insan iki türlü düşünür mü? İki türlü mantık bir kafada bulunur mu?
Halit Ayarcı hakikaten meyustu.
-Tabiî bulunur. Daha doğrusu menfaatler istikametini değiştirirse mantık da değişir.”


6 Ekim 2013 Pazar

Hayatımın hikayesi


La receta de la felicidad

Şu anda yerimde duramıyorum, aman yarabbi yıllar sonra yeniden aşık olmuş gibiyim. Her zamanki gibi, yatağa yatmış, ışıkları söndürüp, uyuma durumu için hazır hale gelmişken, uyumak için daha çok erken olduğuna dair kendimle fikir birliğine varıp, oyalanma amacıyla internette dolaşmaya başladığımda, başıma bunların geleceğini nereden bilebilirdim. Tek amacım boş boş resimlere bakmaktı. Ama işte birden o karşıma çıktı. Ve dayanamadım bunu sizle paylaşmaya karar verdim. Yok böyle bir şey; http://www.larecetadelafelicidad.com/

Öyle güzel yiyecekler var, öyle güzel sunumlarla hazırlanmış ki, saatlerdir ağzım açık ekrana yapışmış vaziyetteyim. Genelde yemek sitelerini gezerken mutlu olurum evet ama bu sefer çıldırdım. Ekranda gördüğüm her şeye dokunmak istiyorum, koklamak istiyorum, karşısına geçip saatlerce seyretmek istiyorum. Yoo tatmak istemiyorum, kıyamam bozulurlar diye, tat alma dışında, geriye kalan tüm duyularımla onları hissetmek istiyorum. (Düşün artık, seslerini bile duymak istiyorum.) Allah kahretsin, bu nasıl yetenek, kıskandım ya lan! Bu düşünce sadece Angelina ve Brad ikilisi için geçmişti aklımdan ama şimdi bunları yapan kadın da beni evlatlık alsın istiyorum. Evet beni evlatlık alsın, isterse yerleri süpürürüm külkedisi misali ama yeter ki bu sanat eserlerine yakın olayım. Bu nasıl bir yetenek, yumurtaya can veren Allah'ım, neden bu kulunu böyle bir yetenekle kutsadın, onun ayrıcalığı neydi ha, neydi? Töbe tanrım, çok kıskandım ama, böyle bir yetenekle neler yapabilir bir insan bir hayal etsene... (Hayal bile edemedin dimi)

Nerede bizim meybuzlar, nerede bu....


Çikolata görünümünde bir kek


Daha sevimlisi yeryüzünde görülmedi


Çizkek mi yoksa Eticin'in az biraz koket fransız akrabası mı?


Tarçınlı kurabiyeden yenilebilir kar küreleri, yılbaşında denemezsem, sırf bunu yapmak için tüm o tabakları da almazsam...


Bu kadar güzel görünmesinin yanında bir de içinde muz olması...daha ne istenir ki...


Kurabiye mi tablo mu?


O noktalar nasıl öyle sabit kalmış, fiziksel olarak çözersem kafamda, pratiğe dökerim bunu da.


Bu gavurlardaki yumurta kabuğu fantezisini çözemedim.


Balık çorbası bile karşı konulmaz bir lezzetmiş gibi görünüyor.

5 Ekim 2013 Cumartesi

Baykuş

Az önce de, her gece yatmadan önce düşündüğüm gibi "bugün Allah için ne yaptın la Nihan" diye düşünürken konu doğal olarak bugün ne yaptım ki konusunda derinleşti ve bir konuyu fark ettim. Aman Yarabbi ben bugün, bir çocuğun bilinçaltının içine edip, gelecek hayatını mahvetmiş olabilirim. Çocuğun gerçeklikle bağlantısına darbe indirip, büyüyünce benim gibi bir ucubeye dönüşmesine zemin hazırlamış olabilirim. 

Çocuk derken Rüzgardan bahsettiğimi tahmin etmiş olmalısınız, 3,5 yaşında olan, yaşına göre gayette bilinçli olan bu çocuğu her kandırma denememde " teyze beni kandırmasana" ve benzeri şekilde çizgifilmdeki doğa üstü olayları sorduğumda "çizgifilm o akıllım, onlar gerçek değil" şeklinde (tabi ablamın çocuğu inatla gerçekle bağlamasının sonucu olarak - benim gibi olmasından korktuğundan herhalde) bilinçli cevaplar alırdım. Ama bugün farklı oldu. Anlatmıştım blogda ama siz hatırlamıyorsunuzdur, Amerika'daki baykuşumu skype ile konuştuğumuzda inatla sahiplenmişti. Ben de ona "şimdi ben yolluyorum uçarak gelecek sana" diyerekten, esra ile Amerika'dan bir baykuş yollamıştım. (Ki o zaman bile itiraz etmişti ama o oyuncak, uçamaz ki diye) Ben olayların temellerini böyle atmışken, tabi gel zaman git zaman, annem bu baykuşu saklamış (annemin ev ekonomisi tekniğine göre oyuncakların bir bölümü saklanır, unutsun ki çocuk, ileride yeni oyuncak almış gibi tekrar verelim) bugün de Rüzgarda bir şekilde bulmuş. Bende görünce aa sana Amerika'dan yolladığım Baykuş, dememle. "Teyze neden şimdi uçmuyor?" sorusuna maruz kaldım. Cevap basiti; "çünkü o sihirli ama çok uzaktan geldiği için sihri bitti" Bunun üzerine "ama artık dinlendi, uçabilir" cevabıyla baykuşu oradan oraya atmaya başladı. Her seferinde doğal olarak başarısızlıkla sonuçlanan denemeleriyle o daha da hırs yapıp, sinirlendi. "Yaaa ama neden uçmuyor, uçsanaaaaaaaaa" Annesinin oyuncak olduğunu tekrar ederek çocuğunu gerçekle bağlama çabaları da olumsuz sonuçlandı. Rüzgarın "Hayır sen yalan söylüyorsun, bu sihirli, adı var onun Bobo, yalan söylüyorsun, oyuncak değil" bağırmasına bende "evet sen yalan söylüyorsun" diye destek çıktım. Amacım neydi bilmiyorum ama ablam inatla gerçekle bağlantısını korumak isterken, ben de inatla gerçekle bağlantısını koparmaya çalışıyordum. Belki de uydurduğum masallara nadiren de olsa kanması hoşuma gidiyordu. 

Ablamın inatla ona gerçekleri söylemesi sinirime dokunuyor. Sanki masallara, gerçek üstü şeylere (bir baykuşun ona çok uzaklardan uçarak gelmesi gibi) inanırsa daha mutlu olurmuş gibi geliyor. Bu masalları onun için gerçek kılmama imkan yok, ama hala inanabiliyorken neden tüm bunlar gerçekmişcesine yaşamasın ki? Ben küçükkende aynı şekilde inatla bu sihirli dünyanın gerçek olmadığını söylemişlerdi. Realist ebeveynlere sahip olmanın sonucu işte. Ama bir taraftan da okuduğum, izlediğim her şey gerçek olduğunu iddia ediyordu. Bu iki çelişki arasında kalmasam, gerçekleri şimdi olduğumdan daha olgun şekilde kabullenirdim, eminim. Ya her şeyi gerçekliğiyle kabul ederdim, ya da bu dünyada mutlu sonların, doğa üstü olayların, hep başka ihtimallerin olabileceğine inanır, asla umudumu kaybetmezdim. Insan sadece umutla bile,  bal gibi de mutlu yaşar. Gerçeği kabullenmede de sorun yok, kabullenilmiş şeyler bünyede sıkıntı yaratmıyor. Ama bu çelişki ile gerçeği kabullenemediğim gibi, üstüne bu dünyadaki mucizelere de inanmıyorum. Artık gerçeklik kavramını tam manasıyla içselleştiremiyor, bu dünyadaki mutlu sonlara da umut bağlayamıyorum. İnanıyorum ki, o sihir denen şey var, ama benim dünyamda değil, benim dünyam gerçeklerin dünyası. Ve tam olarak bu sebeple bu dünyadan nefret ediyorum, ve çekip gitmek istiyorum, oraya sihrin olduğu yere, her neresiyse artık işte. Gidemeyeceğimi de biliyorum, iğrenç gerçekliğiyle bu hayatı yaşamam gerekiyor.

İşte tam da bu sebeplerle dünya üzerinde en değer verdiğim insana böyle bir kötülüğü nasıl yaptım anlamıyorum, gerçeklik ile yetiştirilen bir çocuğa neden inatla hayal dünyasının kapılarını aralamaya çalışıyorum ki? Tek başına olduğunda gerçeklik de iyidir, neden onu bulandırmak için, içine hayal katma çabalarım? Vazgeçmem lazım. Kesinlikle vazgeçmem lazım. 

Ama fark ettim ki kendim bir çocuk yetiştirirsem, çok kopuk, çok acayip bir insan olacak. Sırf masalla nereye kadar. Çocuklardan uzak tutulması gereken bir insanım galiba, her türlü...

3 Ekim 2013 Perşembe

Özledik be Andy reyiz

Biliyorum Spartacus final yapalı çok oldu ama ben son sezonu daha yeni izleme fırsatı buldum. (Biliyorsunuz işler çok yoğun, kendime vakit ayıramıyorum bir türlü) İzlerken tekrar fark ettim ki, hiç bir şey eskisi gibi değil Andy'siz. Tumblr'da gezerken bulduğum bu gif'i, arada sırada farkında bile olmadan çok önemli resimleri dokümanları dahi bilgisayardan silen bir insan olarak, saklamanın en kolay yolu buraya ekleyeyim dedim.

Hem güzele bakmak sevapmış. (-O öğle değil işte, güzel bakmak sevaptır, -Tamam biz de güzel güzel bakarız.)

 "Mighty Spartacus, Bringer of Rain"


Spartacus - Blood and Sand - No life without you - Soundtrack by Spartacus on Grooveshark

Kavanozda Meyveli Yulaf

Bir yemek tarifi ile tekrardan karşınızdayım. Geceden kavonoz içinde hazırlayıp, sabah alıp araba da bile yenilebilecek gayet lezzetli, eğlenceli ve içindeki yulaf yüzünden uzun süre tok tutan bir kahvaltı seçeneği. Bu tarifi görünce dayanamadım, paylaşmak istedim. Ben işe giderken bunu bilseydim, hayatım kurtulurdu. O yüzden sizin hayatınızı kurtarmayı kendime görev edindim. Gerçi ben bunu işe giderken bilseydim, gene uygulamaz, oyalana oyalana etmeden kahvaltımı evden çıkmazdım, niye, çünkü işe gitmenin en sevdiğim yanı, geç kalmaktı.

Yulaf benim sevdiğim bir yiyecek türü değil. Diyet sırasında listemde nesfitin içine ek olarak kullanmam gerektiğinden alınmış bir kutu öylece duruyordu. Çöpe atmaya kıyamadığımdan ne yapabilirim ben bunu diye ararken keşfettim bu tarifi. Tarif, tarif değil yulafı yenilebilir bir şeye döndüren bir mucize adeta.

Malzemeler (Ölçüm yok göz kararı)
Kavonoz
Yulaf
Süt
Yoğurt
Tercih edeceğiniz meyveler (Özellikle şeftali çok yakışıyor)
Tatlandırmak isterseniz de bal ya da reçel (çok lazım değil)

İlk olarak yulafı kavanozun altına bir-iki cm dolduracak kadar koyuyoruz. Daha sonra gene kavonozu 3 cm dolduracak kadar süt koyuyoruz. Yoğurtta aynı şekilde bir iki kaşık ekliyoruz. Tüm bunlar tamamen sizin tercihinize kalmış. Yulafı ne kadar çok koyarsanız, o kadar çok tadını aldığınızdan tavsiye etmiyorum. Ama sütü ve yoğurtu da çok koymanız çok sıvı bir sonuç elde etmenize sebep olacak. Tatlandırmak içinde 1 çay kaşığı bal ya da reçel yeterli, hiç olmasa da olur. Daha sonra istediğimiz meyveleri içine doğrayıp, karıştırıp, kapağını kapatıp tüm gece buzdolabında bekletiyoruz. Yulaflar sütü içine çekerek puding kıvamına gelip, güzel bir kahvaltı oluşturuyor. Üstelik iki üç güne kadar (meyvesine bağlı) dolapta bozulmadan durabiliyor.

Ben ilk olarak yabanmersini ve muz ikilisini denedim. İdare eder bir tat oldu, ama daha sonra şeftali ile ulaştığım sonuca bayıldım. Yani içine koyduğunuz meyve kombinasyonları ile güzel de, berbat da sonuçlar elde edebilirsiniz. Kakao ve muz ile denemem tam bir fiyaskoydu misal. Resim çekmeyi unuttuğum için elimde sadece çok başarısız bir resim olan bu var, idare edin artık bacım.

2 Ekim 2013 Çarşamba

Çalıkuşu



Çağan Irmak'ın çektiği Çalıkuşu uyarlamasının ilk bölümü izlediğim de çok beğenmiştim ama hemen yargıya varmak istemedim ama bugün itibariyle ikinci bölümü de izledikten sonra gayet de rahatlıkla yargıma varabilirim; Çok güzel olmuş!

Şimdi değerlendirirken ya dizinin kitapla hiç alakası yok ki, ya ama burası böyle değildi ki, ama ya kamran sarı çıyandı, ya ufff ama çok slksn... gibi kilişelere girmeyeceğim. Giremem de zaten, çünkü hatırlamıyorum ki o kadar yoksa girerdim yani. Ama hatırlamıyorum, sonuçta ben bu kitabı okuduğumda ilkokuldaydım. Okumayı sökeli beş yıl olmuş, daha milenyum kavramıyla bile tanışmamışız düşünün artık, nereden hatırlayım ben o kadarını. Zaten öyle hayatımda da unutulmayacak bir iz bırakmamıştı, idealist öğretmen çalıkuşu feride tek aklımdaki. Aydan Şenerli versiyonunu da izlemedim, zaten hiç hazetmem Aydan Şenerden de, o yanındaki adı her ne ise sapık bakışlı heriften de. O sebeple ben diziyi tamamen farklı bir açıdan değerlendireceğim. Önceden uyarayım. 

Bu dizinin fragmanlarını ilk gördüğümde, ne yalan söyleyeyim bir yaprak dökümü, bir dudaktan kalbe beklentisindeydim. Türk dizilerine özellikle konu dram ve uyarlama olunca ön yargıyla yaklaşmamak mümkün değil, sonuçta geçmişte yapılan tüm diziler günlük dram ihtiyacını karşılayan vasat işlerdi. (Bu gözler ne yaprak dökümleri gördü.) Kimsenin senarist ve yönetmen kavramıyla ilgilenmemesine sebep olacak kadar vasat. Çünkü ekranda abartılı oyunculuk dışında yıllardır pek bir şey göremedik. Ama son yıllarda Burak Aksak gibi başarılı ve sıradışı isimlerle senarist kavramı girdi hayatımıza, dizinin oyuncularından çok senaristini konuşur olduk. Çalıkuşu dizisi de yönetmenin ne kadar önemli olduğunu yüzümüze vuran bir yapım olmuş. Kaliteli çekimleriyle o kadar farklı ki yıllardır izlediklerimizden, hemen kendini belli ediyor. 

Renk kalitesi, dekorlar, ışık, ambiyans, Burak Özçivit gibi birinden çıkarılmış harika bir oyunculuk (zamanında başka dizilerini de gördük, şimdi kimse "ama oyuncu yetenekliii" diye karşıma çıkmasın), oyuncular arasındaki ahenk... Hepsi birleşince bir anda kendini dizi izler gibi değil de, o ortamın içinde buluyorsun. Şunu iddia edebilirim ki, şimdiye kadar izlediğim yabancı ve türk dizileri içerisinde bu kadar güzel bir görsellik görmedim. Tamam belki dönemin kıyafetlerinden etkilenmiş olabilirim, belki o yüzden objektif yaklaşmıyorum, ama objektif yaklaşmak isteyen kim.

Senaryoya bakarsak o da çok başarılı, izleyiciyi sıkmadan ilerliyor. Dedim ya bilemeyeceğim romana ne kadar bağlı ama bir doktor Selim vakası var ki, her gördüğümde ruhum çekiliyor. O kadar itici bir tip ki, tüm kutsal kitaplardaki belalar asıl ona müstahak. Hayır sorun sadece iticiliği de değil, romanda yer almayan bu karakterin (var mıydı yoksa lan?!) diziye yerleştirilmesi çok korkutuyor beni. Sanki geleceğe yönelik bir tehdit gibi, sanki "bak her an yaprak dökümüne dönebilirim" der gibi...dizinin içinde bir ruh emici sanki...

He sorunları yok mu, var, misal bunlar hep honolulu, oradan bir rol kes en aşığından gibi eğlenceli ama zamana ve mekana uymayan bazı replikler duyuyoruz. Trablusgarp, Balkan Harbi sıraları galiba zaman, e haliyle uymuyor ama bence değişik bir tat, bir doku katmış bu ufak detaylar, her ne kadar hata gibi görünse de. Gerçekten de hoş replikleri var. Bir de böyle dramdan çok, eğlenceli ya, onu ayrı bir sevdim ama biliyorum daha drama geleceğiz, hemen alışmayalım bunlara.

Şimdi sıkılmadan buraya kadar okuduysanız, asıl sorunuma geliyorum. Ağa bu nasıl Avrupa'nın hasta adamı, bu nasıl yıllarca süren harbten bitap düşmüş halk, bu nasıl cahil ve fakir bırakılmış bir millet? O dönemler benim kafamda hep bir sefillik, hep bir eziyet olarak canlanıyor, öyle öğrenmedik mi biz? Ama diziye bakarsan, asıl sefil olan biziz. Kadınlar şu anda etrafta gördüklerimden daha modern. Şehirde karnavallar, panayırlar, dere kenarında sefalar, konak partileri. Lan mal mısınız siz, bütün avrupa size hasta adam, ahaha kafasındaki fese bak diye kıçıyla gülüyor, siz hala şıkıdım şıkıdım giyinip, zevkü sefa alemlerine dalın. O gittiğiniz karnavalı ben ömrümce görmedim daha, hadi diyelim gördüm, fahriye evcen gibi bir fıstık olacam da akşam akşam hiç sarkıntılığa muhattap olmadan gezecem öyle mi? (Bknız: dizinin sapığının 2013 yılında uydurulan Doktor Selim olması)  Ki eğer öyleyse birileri bizi çok pis keklemiş. Kim yalan söylüyor bize ya, nolur artık gerçekleri öğrenmek istiyorum ben. 

Hayır diyeceğim ki dizi böyle, ama yok ağa ben Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şimdi Huzur kitabını okuyorum, ikinci dünya savaşı öncesi dönemi konu alıyor. Karakterler orta halli, ama böyle boğazda kayık sefeları, adalarda eş dost toplanmaları, o toplantılarda bir felsefeler, bir konuşmalar, bir aristokrasi, bir balık sefası... Kitapta doğru düzgün iş yapan adam yok, hep bir eğlence, hep bir sefa... Siz daha yeni savaştan çıkmadınız mı, avrupaya hala Osmanlı borcu ödemiyor musunuz? Nereden geliyor bu değirmenin suyu? 

Bu Kemal Sunal'ın Süt Oğlan, Gulyabani serileri de keza öyle.

Ama yok, ben olayı çözdüm. Bu Osmanlı ekonomik olarak çökmüş falan hep yalan. Olay tamamen Cem Uzan'ın mal varlığına el konulması gibi olmuş. Bak adamın mal varlığına el koydular, o hala kalanlarla avrupada sefasını sürüyor. Bizimkiler de aynen onu yapmışlar. Kalanlarla sefalarını sürmüşler ama sonra bir şeyler olmuş, artık ne olduysa kırklarda, belki de değirmen suyunu çekmiş,ellilerde o sefa gitmiş, kültürle birlikte. Asıl bize sefil, cahil, yobaz, iğrenç bir ortam kalmış. Yazık ya bize.

Neyse işte romandan diziden tarih analizimizi de yaptıktan sonra, son olarak diyorum ki, dizide ki tayt-kısa çarşaf kombinasyonuna hasta oldum. Çok yaratıcı bir kreasyon olmuş. 
İzleyin bak, Burak Özçivit bile katlanılır olmuş. 

Son olarak bir arkadaşımızın yorumuyla kapatıyorum "Fahriye Evcen kızsa biz neyiz?" ya da öyle bişey.