Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

5 Ekim 2013 Cumartesi

Baykuş

Az önce de, her gece yatmadan önce düşündüğüm gibi "bugün Allah için ne yaptın la Nihan" diye düşünürken konu doğal olarak bugün ne yaptım ki konusunda derinleşti ve bir konuyu fark ettim. Aman Yarabbi ben bugün, bir çocuğun bilinçaltının içine edip, gelecek hayatını mahvetmiş olabilirim. Çocuğun gerçeklikle bağlantısına darbe indirip, büyüyünce benim gibi bir ucubeye dönüşmesine zemin hazırlamış olabilirim. 

Çocuk derken Rüzgardan bahsettiğimi tahmin etmiş olmalısınız, 3,5 yaşında olan, yaşına göre gayette bilinçli olan bu çocuğu her kandırma denememde " teyze beni kandırmasana" ve benzeri şekilde çizgifilmdeki doğa üstü olayları sorduğumda "çizgifilm o akıllım, onlar gerçek değil" şeklinde (tabi ablamın çocuğu inatla gerçekle bağlamasının sonucu olarak - benim gibi olmasından korktuğundan herhalde) bilinçli cevaplar alırdım. Ama bugün farklı oldu. Anlatmıştım blogda ama siz hatırlamıyorsunuzdur, Amerika'daki baykuşumu skype ile konuştuğumuzda inatla sahiplenmişti. Ben de ona "şimdi ben yolluyorum uçarak gelecek sana" diyerekten, esra ile Amerika'dan bir baykuş yollamıştım. (Ki o zaman bile itiraz etmişti ama o oyuncak, uçamaz ki diye) Ben olayların temellerini böyle atmışken, tabi gel zaman git zaman, annem bu baykuşu saklamış (annemin ev ekonomisi tekniğine göre oyuncakların bir bölümü saklanır, unutsun ki çocuk, ileride yeni oyuncak almış gibi tekrar verelim) bugün de Rüzgarda bir şekilde bulmuş. Bende görünce aa sana Amerika'dan yolladığım Baykuş, dememle. "Teyze neden şimdi uçmuyor?" sorusuna maruz kaldım. Cevap basiti; "çünkü o sihirli ama çok uzaktan geldiği için sihri bitti" Bunun üzerine "ama artık dinlendi, uçabilir" cevabıyla baykuşu oradan oraya atmaya başladı. Her seferinde doğal olarak başarısızlıkla sonuçlanan denemeleriyle o daha da hırs yapıp, sinirlendi. "Yaaa ama neden uçmuyor, uçsanaaaaaaaaa" Annesinin oyuncak olduğunu tekrar ederek çocuğunu gerçekle bağlama çabaları da olumsuz sonuçlandı. Rüzgarın "Hayır sen yalan söylüyorsun, bu sihirli, adı var onun Bobo, yalan söylüyorsun, oyuncak değil" bağırmasına bende "evet sen yalan söylüyorsun" diye destek çıktım. Amacım neydi bilmiyorum ama ablam inatla gerçekle bağlantısını korumak isterken, ben de inatla gerçekle bağlantısını koparmaya çalışıyordum. Belki de uydurduğum masallara nadiren de olsa kanması hoşuma gidiyordu. 

Ablamın inatla ona gerçekleri söylemesi sinirime dokunuyor. Sanki masallara, gerçek üstü şeylere (bir baykuşun ona çok uzaklardan uçarak gelmesi gibi) inanırsa daha mutlu olurmuş gibi geliyor. Bu masalları onun için gerçek kılmama imkan yok, ama hala inanabiliyorken neden tüm bunlar gerçekmişcesine yaşamasın ki? Ben küçükkende aynı şekilde inatla bu sihirli dünyanın gerçek olmadığını söylemişlerdi. Realist ebeveynlere sahip olmanın sonucu işte. Ama bir taraftan da okuduğum, izlediğim her şey gerçek olduğunu iddia ediyordu. Bu iki çelişki arasında kalmasam, gerçekleri şimdi olduğumdan daha olgun şekilde kabullenirdim, eminim. Ya her şeyi gerçekliğiyle kabul ederdim, ya da bu dünyada mutlu sonların, doğa üstü olayların, hep başka ihtimallerin olabileceğine inanır, asla umudumu kaybetmezdim. Insan sadece umutla bile,  bal gibi de mutlu yaşar. Gerçeği kabullenmede de sorun yok, kabullenilmiş şeyler bünyede sıkıntı yaratmıyor. Ama bu çelişki ile gerçeği kabullenemediğim gibi, üstüne bu dünyadaki mucizelere de inanmıyorum. Artık gerçeklik kavramını tam manasıyla içselleştiremiyor, bu dünyadaki mutlu sonlara da umut bağlayamıyorum. İnanıyorum ki, o sihir denen şey var, ama benim dünyamda değil, benim dünyam gerçeklerin dünyası. Ve tam olarak bu sebeple bu dünyadan nefret ediyorum, ve çekip gitmek istiyorum, oraya sihrin olduğu yere, her neresiyse artık işte. Gidemeyeceğimi de biliyorum, iğrenç gerçekliğiyle bu hayatı yaşamam gerekiyor.

İşte tam da bu sebeplerle dünya üzerinde en değer verdiğim insana böyle bir kötülüğü nasıl yaptım anlamıyorum, gerçeklik ile yetiştirilen bir çocuğa neden inatla hayal dünyasının kapılarını aralamaya çalışıyorum ki? Tek başına olduğunda gerçeklik de iyidir, neden onu bulandırmak için, içine hayal katma çabalarım? Vazgeçmem lazım. Kesinlikle vazgeçmem lazım. 

Ama fark ettim ki kendim bir çocuk yetiştirirsem, çok kopuk, çok acayip bir insan olacak. Sırf masalla nereye kadar. Çocuklardan uzak tutulması gereken bir insanım galiba, her türlü...

3 Ekim 2013 Perşembe

Özledik be Andy reyiz

Biliyorum Spartacus final yapalı çok oldu ama ben son sezonu daha yeni izleme fırsatı buldum. (Biliyorsunuz işler çok yoğun, kendime vakit ayıramıyorum bir türlü) İzlerken tekrar fark ettim ki, hiç bir şey eskisi gibi değil Andy'siz. Tumblr'da gezerken bulduğum bu gif'i, arada sırada farkında bile olmadan çok önemli resimleri dokümanları dahi bilgisayardan silen bir insan olarak, saklamanın en kolay yolu buraya ekleyeyim dedim.

Hem güzele bakmak sevapmış. (-O öğle değil işte, güzel bakmak sevaptır, -Tamam biz de güzel güzel bakarız.)

 "Mighty Spartacus, Bringer of Rain"


Spartacus - Blood and Sand - No life without you - Soundtrack by Spartacus on Grooveshark

Kavanozda Meyveli Yulaf

Bir yemek tarifi ile tekrardan karşınızdayım. Geceden kavonoz içinde hazırlayıp, sabah alıp araba da bile yenilebilecek gayet lezzetli, eğlenceli ve içindeki yulaf yüzünden uzun süre tok tutan bir kahvaltı seçeneği. Bu tarifi görünce dayanamadım, paylaşmak istedim. Ben işe giderken bunu bilseydim, hayatım kurtulurdu. O yüzden sizin hayatınızı kurtarmayı kendime görev edindim. Gerçi ben bunu işe giderken bilseydim, gene uygulamaz, oyalana oyalana etmeden kahvaltımı evden çıkmazdım, niye, çünkü işe gitmenin en sevdiğim yanı, geç kalmaktı.

Yulaf benim sevdiğim bir yiyecek türü değil. Diyet sırasında listemde nesfitin içine ek olarak kullanmam gerektiğinden alınmış bir kutu öylece duruyordu. Çöpe atmaya kıyamadığımdan ne yapabilirim ben bunu diye ararken keşfettim bu tarifi. Tarif, tarif değil yulafı yenilebilir bir şeye döndüren bir mucize adeta.

Malzemeler (Ölçüm yok göz kararı)
Kavonoz
Yulaf
Süt
Yoğurt
Tercih edeceğiniz meyveler (Özellikle şeftali çok yakışıyor)
Tatlandırmak isterseniz de bal ya da reçel (çok lazım değil)

İlk olarak yulafı kavanozun altına bir-iki cm dolduracak kadar koyuyoruz. Daha sonra gene kavonozu 3 cm dolduracak kadar süt koyuyoruz. Yoğurtta aynı şekilde bir iki kaşık ekliyoruz. Tüm bunlar tamamen sizin tercihinize kalmış. Yulafı ne kadar çok koyarsanız, o kadar çok tadını aldığınızdan tavsiye etmiyorum. Ama sütü ve yoğurtu da çok koymanız çok sıvı bir sonuç elde etmenize sebep olacak. Tatlandırmak içinde 1 çay kaşığı bal ya da reçel yeterli, hiç olmasa da olur. Daha sonra istediğimiz meyveleri içine doğrayıp, karıştırıp, kapağını kapatıp tüm gece buzdolabında bekletiyoruz. Yulaflar sütü içine çekerek puding kıvamına gelip, güzel bir kahvaltı oluşturuyor. Üstelik iki üç güne kadar (meyvesine bağlı) dolapta bozulmadan durabiliyor.

Ben ilk olarak yabanmersini ve muz ikilisini denedim. İdare eder bir tat oldu, ama daha sonra şeftali ile ulaştığım sonuca bayıldım. Yani içine koyduğunuz meyve kombinasyonları ile güzel de, berbat da sonuçlar elde edebilirsiniz. Kakao ve muz ile denemem tam bir fiyaskoydu misal. Resim çekmeyi unuttuğum için elimde sadece çok başarısız bir resim olan bu var, idare edin artık bacım.

2 Ekim 2013 Çarşamba

Çalıkuşu



Çağan Irmak'ın çektiği Çalıkuşu uyarlamasının ilk bölümü izlediğim de çok beğenmiştim ama hemen yargıya varmak istemedim ama bugün itibariyle ikinci bölümü de izledikten sonra gayet de rahatlıkla yargıma varabilirim; Çok güzel olmuş!

Şimdi değerlendirirken ya dizinin kitapla hiç alakası yok ki, ya ama burası böyle değildi ki, ama ya kamran sarı çıyandı, ya ufff ama çok slksn... gibi kilişelere girmeyeceğim. Giremem de zaten, çünkü hatırlamıyorum ki o kadar yoksa girerdim yani. Ama hatırlamıyorum, sonuçta ben bu kitabı okuduğumda ilkokuldaydım. Okumayı sökeli beş yıl olmuş, daha milenyum kavramıyla bile tanışmamışız düşünün artık, nereden hatırlayım ben o kadarını. Zaten öyle hayatımda da unutulmayacak bir iz bırakmamıştı, idealist öğretmen çalıkuşu feride tek aklımdaki. Aydan Şenerli versiyonunu da izlemedim, zaten hiç hazetmem Aydan Şenerden de, o yanındaki adı her ne ise sapık bakışlı heriften de. O sebeple ben diziyi tamamen farklı bir açıdan değerlendireceğim. Önceden uyarayım. 

Bu dizinin fragmanlarını ilk gördüğümde, ne yalan söyleyeyim bir yaprak dökümü, bir dudaktan kalbe beklentisindeydim. Türk dizilerine özellikle konu dram ve uyarlama olunca ön yargıyla yaklaşmamak mümkün değil, sonuçta geçmişte yapılan tüm diziler günlük dram ihtiyacını karşılayan vasat işlerdi. (Bu gözler ne yaprak dökümleri gördü.) Kimsenin senarist ve yönetmen kavramıyla ilgilenmemesine sebep olacak kadar vasat. Çünkü ekranda abartılı oyunculuk dışında yıllardır pek bir şey göremedik. Ama son yıllarda Burak Aksak gibi başarılı ve sıradışı isimlerle senarist kavramı girdi hayatımıza, dizinin oyuncularından çok senaristini konuşur olduk. Çalıkuşu dizisi de yönetmenin ne kadar önemli olduğunu yüzümüze vuran bir yapım olmuş. Kaliteli çekimleriyle o kadar farklı ki yıllardır izlediklerimizden, hemen kendini belli ediyor. 

Renk kalitesi, dekorlar, ışık, ambiyans, Burak Özçivit gibi birinden çıkarılmış harika bir oyunculuk (zamanında başka dizilerini de gördük, şimdi kimse "ama oyuncu yetenekliii" diye karşıma çıkmasın), oyuncular arasındaki ahenk... Hepsi birleşince bir anda kendini dizi izler gibi değil de, o ortamın içinde buluyorsun. Şunu iddia edebilirim ki, şimdiye kadar izlediğim yabancı ve türk dizileri içerisinde bu kadar güzel bir görsellik görmedim. Tamam belki dönemin kıyafetlerinden etkilenmiş olabilirim, belki o yüzden objektif yaklaşmıyorum, ama objektif yaklaşmak isteyen kim.

Senaryoya bakarsak o da çok başarılı, izleyiciyi sıkmadan ilerliyor. Dedim ya bilemeyeceğim romana ne kadar bağlı ama bir doktor Selim vakası var ki, her gördüğümde ruhum çekiliyor. O kadar itici bir tip ki, tüm kutsal kitaplardaki belalar asıl ona müstahak. Hayır sorun sadece iticiliği de değil, romanda yer almayan bu karakterin (var mıydı yoksa lan?!) diziye yerleştirilmesi çok korkutuyor beni. Sanki geleceğe yönelik bir tehdit gibi, sanki "bak her an yaprak dökümüne dönebilirim" der gibi...dizinin içinde bir ruh emici sanki...

He sorunları yok mu, var, misal bunlar hep honolulu, oradan bir rol kes en aşığından gibi eğlenceli ama zamana ve mekana uymayan bazı replikler duyuyoruz. Trablusgarp, Balkan Harbi sıraları galiba zaman, e haliyle uymuyor ama bence değişik bir tat, bir doku katmış bu ufak detaylar, her ne kadar hata gibi görünse de. Gerçekten de hoş replikleri var. Bir de böyle dramdan çok, eğlenceli ya, onu ayrı bir sevdim ama biliyorum daha drama geleceğiz, hemen alışmayalım bunlara.

Şimdi sıkılmadan buraya kadar okuduysanız, asıl sorunuma geliyorum. Ağa bu nasıl Avrupa'nın hasta adamı, bu nasıl yıllarca süren harbten bitap düşmüş halk, bu nasıl cahil ve fakir bırakılmış bir millet? O dönemler benim kafamda hep bir sefillik, hep bir eziyet olarak canlanıyor, öyle öğrenmedik mi biz? Ama diziye bakarsan, asıl sefil olan biziz. Kadınlar şu anda etrafta gördüklerimden daha modern. Şehirde karnavallar, panayırlar, dere kenarında sefalar, konak partileri. Lan mal mısınız siz, bütün avrupa size hasta adam, ahaha kafasındaki fese bak diye kıçıyla gülüyor, siz hala şıkıdım şıkıdım giyinip, zevkü sefa alemlerine dalın. O gittiğiniz karnavalı ben ömrümce görmedim daha, hadi diyelim gördüm, fahriye evcen gibi bir fıstık olacam da akşam akşam hiç sarkıntılığa muhattap olmadan gezecem öyle mi? (Bknız: dizinin sapığının 2013 yılında uydurulan Doktor Selim olması)  Ki eğer öyleyse birileri bizi çok pis keklemiş. Kim yalan söylüyor bize ya, nolur artık gerçekleri öğrenmek istiyorum ben. 

Hayır diyeceğim ki dizi böyle, ama yok ağa ben Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şimdi Huzur kitabını okuyorum, ikinci dünya savaşı öncesi dönemi konu alıyor. Karakterler orta halli, ama böyle boğazda kayık sefeları, adalarda eş dost toplanmaları, o toplantılarda bir felsefeler, bir konuşmalar, bir aristokrasi, bir balık sefası... Kitapta doğru düzgün iş yapan adam yok, hep bir eğlence, hep bir sefa... Siz daha yeni savaştan çıkmadınız mı, avrupaya hala Osmanlı borcu ödemiyor musunuz? Nereden geliyor bu değirmenin suyu? 

Bu Kemal Sunal'ın Süt Oğlan, Gulyabani serileri de keza öyle.

Ama yok, ben olayı çözdüm. Bu Osmanlı ekonomik olarak çökmüş falan hep yalan. Olay tamamen Cem Uzan'ın mal varlığına el konulması gibi olmuş. Bak adamın mal varlığına el koydular, o hala kalanlarla avrupada sefasını sürüyor. Bizimkiler de aynen onu yapmışlar. Kalanlarla sefalarını sürmüşler ama sonra bir şeyler olmuş, artık ne olduysa kırklarda, belki de değirmen suyunu çekmiş,ellilerde o sefa gitmiş, kültürle birlikte. Asıl bize sefil, cahil, yobaz, iğrenç bir ortam kalmış. Yazık ya bize.

Neyse işte romandan diziden tarih analizimizi de yaptıktan sonra, son olarak diyorum ki, dizide ki tayt-kısa çarşaf kombinasyonuna hasta oldum. Çok yaratıcı bir kreasyon olmuş. 
İzleyin bak, Burak Özçivit bile katlanılır olmuş. 

Son olarak bir arkadaşımızın yorumuyla kapatıyorum "Fahriye Evcen kızsa biz neyiz?" ya da öyle bişey.


19 Ağustos 2013 Pazartesi

Starbucks

Starbucks içeceklerini kendiniz yapmak ister misiniz? Öyle ise buyrun size tarifler. Resme tıklayıp ulaşabilirsiniz. Kaynak


6 Ağustos 2013 Salı

Bunu cama yapsam, mahallenin delisi ünvanını kazanır mıyım ki? Ama çok yapasım geldi ki...


Sanki eve balkondan orangutan girdi dedik...

Hepinizin bildiği üzere bir sabah evin içine girmiş muhabbet kuşuyla uyandım. Her şeye bu bir işaret gözüyle bakınca, bu duruma sevinmemem olanaksızdı. Gidip loto mu oynasam, yoksa ihtiyaç duyduğum için bana bir arkadaş? gönderdi diye tanrıya şükür mü etsem bilemedim. Ne yalan söyleyeyim çok mutluydum, hayvan kendiliğinden gelip tepeme konuyor, etrafımda uçuşuyor falan, bir de cana yakın...

Ama işler hiç de tahmin ettiğim gibi gitmedi. Hayvan tüm dengemi alt üst etti.

Ertesi gün, sadece bir gün sonra hayvan bir yabaniye döndü. Sabah dışarı çıkmıştım, tam ben de çıkarken o sırada da kuzenim kızı gelmişti. Kuşu merak etmişmiş. Neyse işte eve geri döndüğümde hayvan bambaşka bir haldeydi. Kafesin bir köşesine pısmış, yanına yaklaşınca titremeye başlıyor. Anneme sordum "anne naptınız bu kuşa" diye, "Duru elini sokup duruyordu, korkuttu heralde" cevabını alınca çıldırdım. Annem mutfakta iş yaparken allah bilir ne yaptı hayvana. Ya sanki bok var ya, yemin ediyorum, sanki eve balkondan orangutan girdi dedik. Koş hemen koş. Annemde de suç, çak ağzının ortasına bir tane işte.

Hayvan şu anda hala ürkek durumda. Günlerdir alışsın diye çabalıyorum. Rüzgarı bile yanına yanaştırmıyorum, ama onun ürkekliği geçmesine rağmen yabaniliği artıyor. Bana gene yaklaşıyor da, elime geliyor çok sakince saatlerce konuşarak yaklaşırsam eğer  ama kafesinin yanından ayrılmıyor, sürekli tetikte. O öyle yaptıkça ben depresyona giriyorum. Girdim bile.

Allah'ım elime geçen her şeyi bozmak, kırmak, küstürmek zorunda mıyım? Normal olan her şey bana gelince neden anormalleşiyor? Bir haftada hayvanı kendime benzettim, ötmüyor, sürekli tetikte kimseye güvenmiyor, insanlara yaklaşmıyor, yabani, sevimsiz bir  şey oldu. O kadar mı sevimsiz bir şeyim, sevilemez bir kişiyim ya, herkesi her şeyi korkutacak ne yaptım ben ki kuş bile benimle 24 saat geçirince yanıma bile yaklaşmak istemiyor. Neden ben böyleyim?

Ben de onu istemiyorum artık. Zaten İngiliz arşidük'ünün kuşumuymuş neymiş, ne zaman yabancı dizi izlesem, müzik dinlesem cak cak ötüyor, susmuyor. Hiç sesi çıkmayan hayvan yabancı ses duyunca cik cik cik. Bir dizi zevkimiz var onun da içine ettin. Sinirlerime dokunuyorsun artık, Allah'ım seni bana ben depresyona gireyim diye göndermiş kesin. "Son bir yıldır mutlu mesut yaşıyorsun, yeter bu kadar sana" demişse tanrı demek, kuşu bana göndermiş. Allah da beni kahretsin. Kuş bile sevmiyor beni.

5 Ağustos 2013 Pazartesi

gawkerverse

Zamanın birinde yani bundan yıllar yıllar önce yemek tarifi ararken keşfettiğim bir site bu; foodgawker. İnternetteki bütün yemek tariflerini bir arada tutan bir sistem. Ama daha da güzeli sadece yemek ile ilgili değil. Aynı formatta beş adet kolu var bu gawkerverse sisteminin;


Hepsininde adından anlaşılacağı gibi o konularda internette ne kadar bilgi varsa bir araya toplayan bir yapısı var. Üstüne üstlük üye olup, beğendiğiniz şeyleri hesabınızda saklayabiliyorsunuz. Yeni siteler, ilginç şeyler bulmak için ideal bir site. Özellikle foodgawker devasa bir yemek tarifi ansiklopedisi gibi. Ben çok eğlenceli vakit geçiriyorum burada.







nakibeso nante sayonara ne...

Koşup koşup kendimi kırlara atasım var, aynen böyle... Ve eğer ben tekrardan başladıysam bu Candy'i izlemeye, depresyona girdim demektir. Havar komşular havar!



2 Ağustos 2013 Cuma

Kürk Mantolu Madonna


"İnsanlar eğleniyorlardı. Yaşıyorlardı. Ve ben, kafamın içine ve yalnız kendi ruhuma kapanmakla onların üstünde değil, altında bulunduğumu anlıyordum. Şimdiye kadar zannettiğim gibi, kitleden ayrılmanın bir hususiyet, bir fazlalık değil, bir sakatlık olduğunu seziyordum. Bu insanlar dünyada nasıl yaşamak lazımsa öyle yaşıyorlar, vazifelerini yapıyorlar, hayata bir şey ilave ediyorlardı. Ben neydim? Ruhum, bir ağaç kurdu gibi beni kemirmekten başka ne yapıyordu? Şu ağaçlar, onların dallarını ve eteklerini örten karlar, şu ahşap bina, şu gramafon, şu göl ve üzerindeki buz tabakası ve nihayet bu çeşit çeşit insanlar hayatın kendilerine verdiği bir işi yapmakla meşguldüler. Her hareketlerinin bir manası vardı, ilk bakışta gözle görünmeyen bir manası. Ben ise, dingilden fırlayarak, boşta yuvarlanan bir araba tekerleği gibi sallanıyor ve bu halimden kendime imtiyazlar çıkarmaya çalışıyordum. Muhakkak ki dünyanın en lüzumsuz adamıydım. Hayat beni kaybetmekle hiçbir şey ziyan etmeyecekti. Hiç kimsenin benden bir şey beklediği ve benim hiç kimseden bir şey beklediğim yoktu. İşte  bu andan itibaren bende, hayatımın istikametine hakim olan değişme başladı. Lüzumsuzluğuma, faydasızlığıma bu andan itibaren inandım. Ara sıra hayata tekrar döner gibi olduğum, yaşadığımı zannettiğim oldu. Hatta bunları düşündükten birkaç gün sonra, yepyeni bir vaziyet, beni bir müddet için tesiri altına aldı ve oyaladı. Fakat ruhumun en derin köşesinde bu kanaat, yeryüzünün bana ihtiyacı olmadığı kanaati, her zaman için yerleşip kaldı. Hiçbir hareketim onun tesirinden kurtulamadı"


Türk yazarların eserlerini okumayalı yüz yıllar olmuştu ve artık özüme dönmem gerektiğine karar verdim. Sonuçta kendimden olanı bilmezken yaptığım her şey diğerlerinin bir gölgesi olacaktı. Bu sebeple herkesin fikir birliğine varmışcasına övdüğü Kürk Mantolu Madonna, Tutunamayanlar ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü kitaplarını okuma listeme öncelikli olarak ekledim. Bu üçlüden ilk elime geçen Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sını henüz bitirdim. Açıkçası insanların övdükleri kadar varmış, 1943 yılında yazılan kitap, 2013'de en çok satanlara girmeyi hak edecek bir eser.

Okumadan önce, kitabın neden bahsettiği konusunda fikrim yoktu. Ön yargı oluşturacak hiç bir bilgiyi okumadan direk kitabı okudum. O sebeple kitap sonuna çok hızlı vardım. Kitap kendisini öyle bir okutturuyor ki, başladım mı bırakamıyorsun, her olayda acaba bunu nereye bağlayacak demeden edemiyorsun.

Karakter betimlemelerine ise hayran kaldım. Sanki Türk insanın bütün iç dünyasına özet geçer bir hali var. Nasıl böyle bir topluma evrildiğimizin bir göstergesi gibi kitap. 1943 yılının aynı kafa yapısı 2013'de etrafımızda nasılda varlığını sürdürüyor şaşmamak lazım. Gerçi beni bu kadar etkilemesi, Reşat Nuri Güntekin'in Yeşilçam tadındaki romantik eserlerinden Türk Edebiyatı fikri edinmiş beni, bu kadar etkilemesinin sebebi, karakterlerin iç dünyasını büyük bir gerçeklikle işlemesiydi belki de. Beklemiyordum böyle bir karakter derinliği. Belki de kendimden parçalar bulmanın verdiği bir etkilenmeydi bu.

"Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum! dedi. Bu eksik sana değil, bana ait..bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanamadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar. Ama şimdi inanıyorum...."

Ama en çok dilinden etkilendim. Bir Rus klasiği tadında yazılmış cümleler. Okurken kendimi bir Rus klasiğinin içinde hissettim, bu yüzden birden Keçiören lafını duyunca, Ankara sokakları lafını görünce irkilip, ne okuyorum ben diye sorgulamadan edemedim.

Tabi olumsuz tarafları da var. Bunda da eleştirecek nokta buldum ve rahatladım çünkü herhangi bir şeyi eleştirmez isem rahat edemem. Türk edebiyatının ya da sinemasının yani Türk hikaye anlatma sanatlarının o klasikleşmiş hatasına (gerçi hata denir mi bilmiyorum) düşmüş Sabahattin Ali'de. Olayları öyle tesadüflerle bağlıyor ki, öylesine bir tesadüfün imkansız olduğunu biliyorsun. Konunun içinden kopup, her şeyin bir kurgu olduğunu anlamak okuma zevkini azaltıyor. Bu kadar gerçekçi bir romanın bazı noktalarda sırf hikaye için gerçeklik payından taviz vermesi hoş olmamış. Ama bizim bünye alışkın, yani sorun değil.

Bir başka sorunda dil meselesi. Kesinlikle bizim konuştuğumuz Türkçe ile bu kitabın Türkçesi aynı değil. O zamanlar yoğun bir arapça etkisindeki dil, şimdi ise yoğun bir ingilizce etkisinde. Aynı anlama gelen bambaşka kelimeler. Merak etmeden edemiyorum, acaba şu an yeni doğanlar yıllar sonra bu kitabı okumak için bir çeviriye, bir güncellemeye ihtiyaç duyacaklar mı? Kesinlikle duyacaklar sanki. Biz bile ülkemizi  kurucusunun yazdığı bir kitabı okuyup tam olarak anlayamazken, hatta İstiklal Marşı'nın içindeki kelimeleri bile bilemezken, yıllar sonra onlar nasıl anlasınlar? Tamam ben Türkçenin sadeleştirilmesinden, arapçanın etkisinden arındırılmasından çok memnunum. Bu millet için yapılmış en faydalı işlerden biri. (Keşke o zamanki özeni şimdi ingilizceye karşı da gösterebilsek) Ama buna rağmen bence osmanlıca ortaokul döneminde (şimdi ikinci dört mü oluyor?) öğrencilere öğretilmeli. Ya da edebiyat dersinin bir parçası olarak, belki çok derinlere inmeden işlenmeli. Ya da daha kolayı, edebiyat derslerindeki alıntıları sadeleştirmeden olduğu gibi kitaplara koyup işlemeli ki, sonra kendi vatandaşlarımızın yazdığı eserleri çevirecek tercümanlar aramayalım. Ya da bilmiyorum nasıl yapacaklar ama bunun bir çözümünü bulsunlar artık, onu da ben düşünecek değilim.

Sosyal mesajımı da verdikten sonra, sonuç olarak kesinlikle her Türk'ün okuması gereken bir kitap. MEB'in listesinde var mı bilmiyorum - ki olsa ne farkeder- ama, ben bu yaşta anca tanışıyorsam böylesine büyük bir yazarla, edebiyatla ilgilenmeme rağmen Türk Edebiyatına bu kadar yabancıysam, ben yıllarca o okullara neden gittim acaba?

"Ne olmuştu? Etrafımda hiçbir şeyin değişmediğini görüyordum. Her şey biraz evvel gelirken olduğu gibiydi. Ne beni saran eşyada bir başkalık vardı...Buna rağmen ben artık yarım saat evvelki "ben" değildim...Günlerin birbirinden farkı yoktu fakat birden bire avuç içi kadar kağıt, her şeyi altüst ediyor, beni bu dünyadan alıp oraya götürüyordu...Bunun böyle olmaması lazımdı. Herhangi bir yerde doğmuş, herhangi bir adamın oğlu bulunmuş olmak bu kadar mühim değildi."

Fakat ben işin bu tarafını düşünmüyordum bile...Bir ecnebi dil öğreneceğimi, bu dilde kitaplar okuyacağımı, ve asıl şimdiye kadar sadece romanlarda rastladığım insanları işte bu "Avrupa'da" bulacağımı tahmin ediyordum. Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?

İlk haftalar kendimi idare edecek kadar lisan öğrenmek ve hayran hayran etrafıma bakınarak şehri dolaşmakla geçti. İlk günlerin şaşkınlığı çok sürmedi. Burası da en nihayet bir şehirdi. Sokakları biraz daha geniş, çok daha temiz, insanları daha sarışın bir şehir. Fakat ortada insanı hayretten düşüp bayılmaya sevk edecek bir şey de yoktu. Benim hayalimdeki Avrupa'nın nasıl bir şey olduğunu ve şimdi içinde yaşadığım şehrin buna nazaran ne noksanları bulunduğunu kendim de bilmiyordum. Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını idrak etmemiştim. 

1 Ağustos 2013 Perşembe

Tatlı limon soslu yaban mersini ruloları

Uzun arayışlarım sonucunda uygun fiyatlı yaban mersinine kavuştum. Tabii ki de taze olanına değil ama dondurulmuş olanına. Buzluktan çıkarıp donmuş şekilde yemek çok keyifli olmasına rağmen (bundan sonra bir çok meyve için deneyeceğim bir yöntem), kendimi yeniliklere açmam gerekli diye düşünüp değişik tarifler aradım yaban mersini üzerine. Bulduğum, beğendiğim ve denediğim tarif bu oldu. Öyle malzemelere bakıp da üç aşamalıymış, uğraştırır diye düşünmeyin. Çok kolay bir tarif, ben bile hiç zorlanmadan yaptım sonuçta, ne kadar kolay siz düşünün.


Malzemeler

Hamur için;
2,5 su bardağı un 
(Daha sonra hamurun cıvık olma ihtimaline göre üstüne ekleme yapılacak)
3 yemek kaşığı şeker
1 çay kaşığı tuz
1 paket kuru maya
Yarım bardak su
Çeyrek bardak süt
2,5 yemek kaşığı margarin (ya da tuzsuz tereyağ)
1 yumurta

Yaban Mersini Dolgusu için;
1,5 küçük kase donmuş yaban mersini
Çeyrek su bardağı şeker
1 yemek kaşığı mısır nişastası

Limonlu Sos için;
1 limon suyu
1 bardak pudra şekeri
1 ya da 2 yemek kaşığı süt

İlk olarak hamuru hazırlıyoruz. Bunun için ilk olarak margarini ocakta eritiyoruz,suyu ve sütü kaynatıyoruz. Bu üç malzemenin sıcak olması lazım. Büyük bir kapta unu, şekeri, tuzu ve mayayı bir kasede karıştırıyoruz. Daha sonra kabın içine erittiğimiz ve kaynattığımız su, süt ve margarini ekliyoruz.  Ve son olarak da yumurtayı ekleyip, kaşıkla karıştırıyoruz. Burası önemli, hemen karıştırmaya başlamamız lazım çünkü sıcak sıvıların üzerine yumurtayı kırdığımız için yumurtanın pişme tehlikesi var. Hamur bu haliyle oldukça cıvık bir halde olacak bu sebeple üstüne unu ekleyerek, elimizle yoğurmaya başlıyoruz. Kulak memesi (bu tabiri de kullandım ya) kıvamına gelinceye kadar da gerektikçe un ekleyerek yoğuruyoruz. Daha sonra hamuru bir 10 dk bekletmeye alıyoruz. O beklerken biz iç malzemesini hazırlayalım.

                     
Donmuş yaban mersinlerinin üzerine şekeri ve mısır nişastasını ekleyip karıştırıyoruz. 


Daha sonra bekleyen hamuru düz bir zemin üzerine un serperek, büyük bir dikdörtgen olacak şekilde açıyoruz. Açıyoruz dediysek öyle baklava hamuru değil, biraz kalın olacağından hiç uğraştırmıyor. Açtığımız dikdörtgen hamurun içine yaban mersinlerini dökerek hamuru rulo haline getiriyoruz. Daha sonra da bunları keserek yağlanmış tepsiye diziyoruz ve yaklaşık bir saatten fazla oda sıcaklığında bekletiyoruz. (Çok bulaşıcı ve kalıcı bir rengi var yaban mersinin, o sebeple dikkatli olmakta fayda var, sonucu yoksa havlumu batırdın diye anneden azar işitmek oluyor. Dua et halını batırmadım.)


Yalnız ben salaklık edip, tıkış tepiş doldurunca mayalı hamur kabarıp taşmaya başladı tepsiden, o yüzden pişirmeden önce başka tepsiye taşımak zorunda kaldım. Anne lafı dinlemezsen "karışma ya, ben kendim yapacam" şeklinde ergen isyanlarına girersen olacağı bu. 

Daha sonra fırında hatırlamadığım bir süre kadar pişiriyoruz. Ben biraz fazla tutmuşum, aslında daha açık renkli olması gerekiyordu. 

Fırından çıkmış halleri, tepside çok bekletip hemen almadığım için altları biraz nemlenmiş.
Sunumunu yapmadan önce, üzerine dökeceğimiz limonlu sosu ayarlayalım şimdi. Ben bu noktada kafama göre takıldım. Bir kasede bir limonu sıktım, daha sonra limon suyunun üzerine bir kaşık süt ekleyip, pudra şekerini de 1 bardak yerine kafama göre çok daha az miktar ekledim. Ne yalan söyleyeyim o kadar şeker lafından korktum, hem de kıyamadım pudra şekerine, cimriliğim tuttu, ev ekonomisi yapasım geldi. O sebeple benim sosum çok daha az kıvamlı ve şeffaf oldu, orjinalinde neredeyse  puding kıvamında bir sos oluşuyor. Ama bu az pudra şekerli haliyle bile sosa bayıldım. Tamam yani çok orjinal bir tarif değil ama, resmen limonlu dondurma tadında oldu, dondurup yiyesim geldi. 

Ve işte sonuç, ta ta... Yanında kahveyle dizi keyfi.

İçinden görünüm
Ben şahsen beğendim, evdekilerden de tam puan almasa da 10 üzerinden 8 aldı. Gerçi yaban mersinlerinin çok az tadı geliyor, boşa dememişler ucuz etin yahnisi yavan olur diye. Güzel yaban mersiniyle çok çok başarılı olacağına inanıyorum, bulabilirsem. Ayrıca tarif bir çok çeşitlemeye açık. İçine yaban mersini değil tarçın ve elma konulabilir, ya da gene tarçın, kuru meyve ve fındık ceviz karışımı eklenebilir, işte böyle değişik türevler denenebilir. Ben tuttum tarifi, ileride gün yaparsam misafirlerime sunmayı düşünüyorum.