Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

26 Haziran 2013 Çarşamba

Khaleesi


Bir game of thrones aşkıdır gidiyor. Şimdi de millet çocuklarına Khaleesi ismini vermeye başlamış. Tamam yani bende zamanında Arya ismini yiğenime koydurmaya çalışmıştım ama sonuçta Arya neredeyse her dilde bir anlamı olan bir isim. Ama Khaleesi (Dothrakça kraliçe) biraz uçuk olmuş bence. Hayır niye Daenerys değil? Gerçi bir havası da yok değil hani, aslında mantıklı mı ne?

"Khaleesi", ABD'de bu yıl 146 aile tarafından yeni doğan kız çocuklarına isim olarak verildi. 1996 yılında yayınlanan kitapta ortaya çıkan isim, diziyle birlikte ünlenince, geçtiğimiz sene yüzde 450 oranında bir artışla ciddi bir rekora imza attı. Dizinin bir başka ünlü karakteri "Arya" isminde de 2011 yılında 711. sıradayken, 2012 yılında ise 413. sıraya yükseldiği belirtiliyor.

Kaynak 










25 Haziran 2013 Salı

İşte bunu kıskanıyorum.

Son günlerde bir değişiklik yapıp kendimi popüler komedi kitapları yani çıtır çerez kitaplar dediğimiz türleri okumaya yönlendirdim. Yönlendirdim dediysem evde yürüyüş yaparken o vakti boşa harcamayayım diyerekten, ki biliyorsunuz çok yoğun bir insanım bir saniyenin büyük bir önemi var benim için, hem spor yapıp hem de kitap okumaya karar verdim. Başta multitasking olayını başarıp başaramayacağımdan emin değildim ama arabada kitap okuyamayan ben saatte 8 km hız ile 150 metrelik parkurda kafamı kitaba gömmüş yuvarlaklar çizerken hiç de mide bulantısı yaşamıyorum. Hareketin kontrolü bende olduğu için büyük ihtimalle psikolojik mide bulantısı yaşamıyor olabilirim.
Var böyle bir durum, misal herkes tarafından onaylanmış şekilde gayet başarılı bir şoför olan babam 100 üzerine çıktığında panik olup terlemeye başlayan ben "yavaş gitsene az yaaa", iki yıllık şöferliğimle 140lara çıkıp gayet eğlenebiliyorum.
Hiç bir kontrolümün olmadığını bildiğim bir başka konu ise lunaparklarda da durum aynı. O gondola ve hatta en basiti ahtapota bile binmek bir ölüm benim için. Çünkü o gerizekalı alet ben istediğim anda durmayacak ve ben orada kalp krizi geçirene kadar sallanıp duracağım. Bu vahamet o derecedeki üç beş yaşındaki çocuklar için yapılmış olan ufacık gondola rüzgarla bindiğimde de o büyük gondolda yaşadığım duygunun aynısını yaşadım. Ama en azından bu sefer "çocuk düşebilir durdurun" (yalan)  diyerek durdurabildim ama büyük gondola "aysun düşebilir, durdurun" diye bağıramadığımdan tek yapılacak şey olarak, ömrünün son saniyelerini yaşıyormuşsun da birazdan ölecekmişsin gibi bildiğin tüm duaları okuyarak zamanın dolmasını dilemek kalıyor. Çünkü o gerizekalı aletler sen istediğin zamanda durmuyor. Halbuki oraya bir kontrol aleti koysunlar rollercosterlara gayet eğlenerek binmezsem şerefsizim ama ne yazık ki kontrol edemediğim durumlar bende mide bulantısı ve dengesizlik sorununa sebep oluyor. Kontrolsüz güç güç değil arkadaş. Aman işte konu şu ki yani, ya ben başka bir şey diyordum  yaa. Amacımdan saptım galiba ama silemeyeceğim ne güzelde uzun uzun yazmışım. Yani ben aslında bambaşka birşey anlatacaktım hacılar, nasıl oldu da konuyu lunaparklara getirdimse... İşte yazarlık böyle birşey, kendini düşünce akışında kaybediyorsun genç. Varmak istediğin nokta asla vardığın nokta olmuyor, bu da yazarlığı bir maceraya dönüştürüyor...(Genç yazarlara öğütler)

Aman işte konuya geliyorum demem o ki kontrol edebileceğimi düşündüğüm her durumda ise gayet rahat ve cool'um. Elimde kitapla kolumu arada kapılara çarpsam da bir kaç morlukla hem spor yapıp hem de kitap okuyarak çifte kaliteli zaman geçiriyorum. Ama şöyle bir sorun var ki bu halde yani saatte yaklaşık 8 km hızla yürürken bir klasik okuyamıyorsun. Okuduğun çoğu şeyi algılamak ve işlemek biraz daha fazla emek gerektiriyor ki zaten beyne gidecek oksijen kaslar tarafından kapışılmışken az miktar oksijenle bir halt anlamıyorsun okuduğundan. Bu sebeple en uygun tür çıtır çerez kitaplar ve bu işin en önde gideni de kim, Gülse Birsel.

Çıkarmış olduğu üç kitaptan birincisi olan Gayet Ciddiyim'i okuyarak başladım işe. Başta eğlendim, bir kaç yazıda gag'daki tadı yakaladım diyebilirim. Ama bir süre sonra kendisini tekrar eden bir döngüye girdi. Daha sonra ikinci kitabı olan Hala Ciddiyim'i okumaya yeltendim ama baydı, okumadım bıraktım. Tam vazgeçecekken üçüncü kitabı Yolculuk Nereye Hemşerim'e bir şans vermek istedim. Ama şunu söylemek istiyorum ki, ben Gülse Birsel'i gözümde çok büyütmüşüm. (Sabahtan beri geveleyerek gelmek istediğim nokta gülse birsel'di) Genelde ön yargı sahibi olduğum insanların kitaplarını okuduğumda pozitif yönde fikir değiştiren ben, bu sefer tam tersini yaşadım. Bonus reklamlarında göründüğünden bile daha itici göründü gözüme.

Kitaplar galiba köşe yazılarının toplamı, o konuda pek emin değilim ama yazı türünden köşe yazısı olduklarına kanaat getirdim. Yazıları genellikle kendi kişisel hayatına odaklanıyor. Ama burada sürekli yaptığı bir şey var ki bana çok itici geldi. Ben ünlü ve sosyete değilim diye sürekli vurgulamaya çalışmasına rağmen, anlattığı hikayelerde sosyetenin nasıl kaymak tabakasından bir insan olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Yani onları anlatıp da aslında ben sosyete değilim ya demesi itici duruyor. Kitapların hepsini sanki Avrupa Yakasındaki Aslı karakteri yazmış; dergi hayatı, o hayattındaki arkadaşları... hepsi bir avrupa yakası karakterine dek düşüyor. Aslı da nasılsa Avrupa Yakasındaki en normal karakterdi güya, yazılarında da çevremdeki en normal karakter benim olgusunu görebiliyoruz.

Ayrıca yazılarını da herkese değil sadece kendi çevresindeki insanlara yazıyormuş gibi bir durum var; zamanın birinde arkadaşların zoruyla 200 dolara bir elbise almıştım indirimden çok ucuz, bunu kaçırmak olmaz diyerekten... Bali adasında tatildeyken... Dubaide tatildeyken....Organik hayatın çıktığı ilk zamanlarda bir su yatağı denemiştim, siz de deneyin...Hatta bir gün New York'taki ünlü Barney's mağazasında, gerçek bir "personal shöpper"la karşılaştım. Onlarca kıyafeti üst üste kasanın oraya yığmış, suratsız, gergin bir kadındı.Bu arada Barney's, sadece ünlü markaların özel koleksiyonlarını satan, çok zevkli ve bir o kadar da pahalı bir mağazadır ve normal bütçeleri olan, normal insanlar, oradan senede bir iki parça alır ve yıllarca giyerler!.....

Normal bütçeleri olan normal insanlar mı? Normal benim bildiğim bazen indirimdeyken Ninewestten, bi ihtimal İpekyoldan alışveriş yapan insanlar. Normal insanlar yılda bir iki parçayı geçtim on yılda bir parça bile alamazlar.. Yıllarca fakirleri normal bilmişim ya ben, gelir sınıflarına bakışım yeni bir boyut kazandı yeminlen. Yani sanki kadını elitist olmakla, varlıklı olmakla suçluyormuşum gibi oldu ama galiba kendimi ifade edemedim. Demek istediğim zamanında benimde bazı buna benzer laflarım olmuştur, misal arabaya çok alıştım otobüse binemiyorum dedim ama bunu diyerek yani bunları anlatarak ben para kazanmıyorum, tek kazandığım birazcık iticilik puanıyla burjuva geyikleri.

Ya niye sinirlendim bilmiyorum. Belki de kıskandım yani evet kıskandım. Normal bir insan gibi benimde kıskandığım bazı insanlar var. Ama benim kıskançlığım genellikle "ya ben niye değilim" şeklinde oluyor. Daha sonra ama adam çalışmış yapmış işte şeklinde sönüveriyor ve son olarak "kısmet" e bağlayarak kıskançlığımı sonlandırıyorum. Kıskandığım insanı kendi şartlarıma koyup değerlendiriyorum. Yani memur bir ailenin memur bir çocuğuna döndürüyorum kafamda ve gene o insan şimdiki durumuna gelirdi hususunda ikna oluyorum nedense. Genelde Orhan Pamuk örneğini verdiğimden gene onun üzerinden gidecek olursak, bana göre Orhan Pamuk hangi şartlar altında olursa olsun Orhan Pamuk olurdu. Kıskandığım bir çok insanı o memur masasına oturtuğumda bir yolunu bulup gene şu anki hallerinde olurlardı.

Ama ben Gülse Birsel'i alıp bir memur masasına oturttuğumda onu hep memur olarak görüyorum. Kalem eteği, gömleği ve sivri burun topuklularıyla... Çünkü o kadının o yaşamdan kurtulmasına yetecek bir hayal gücü yokmuş ben onu anladım bu kitapları okurken. Çünkü kadının bütün anlattıkları yaşadığı olayların geyiği. Çektiği diziler kendi hayat hikayesi. Bir memur olsa "ay geçen antalyada pansiyonda havuz başında güneşlenirken" ya da "ipekyol'da bir satış elemanıyla karşılaştım" ne kadar ilginizi çekerdi? Çekmezdi büyük ihtimal, bu kadar ilgi toplamazdı en azından. Çünkü tüm malzemesi günlük yaşantısı. İlham kaynağı falan değil, direk malzemesi. Tamam hakkını yemeyeyim gene komik bir şekilde böyle sıradan olaylarında geyiğini yapardı. Ama asla Gülse Birsel olamazdı.
İşte bunu kıskandım. Belki ben kıskançlık kelimesinin anlamını bilmiyorum, kıskançlık tam olarak bu demek, diğer duygu belki takdir etmek ama ben ilk defa şeytanın ademi kıskanmasına hak verdim, şimdi anladım onu.

22 Haziran 2013 Cumartesi

Rüya S01E02

Artık bölümlü felan dizi şeklinde rüyalar görmeye başladım.

İlk bölümünü bundan yaklaşık bir buçuk ay önce görmüştüm. Ama burada anlatmayacağım. Çünkü yazmadığım için detaylarını unuttum.

İkinci bölümünde ise tüm o insanlar mağarann içinde toplanmışız. Karşımızda bir ejderha, adı Quirella (ismi tam olarak buydu, ne demekse artık, ayrıca kendisi dişi bir ejderha). Her ırk kendi etrafında toplansın diye emir veriyor, benim içinde bulunduğum ırkta, akraba gibi bir şeyse herhalde, toplasan 15 kişiyi geçmez. Giriyoruz hizaya ama benim tek düşündüğüm bu durumdan kurtulmak. benim gibi özgür bir ruhu kimse tutsak edemez, ejderha bile olsa. Hem ben annemi özledim.

Efendim neyse, quirella her ırkın ne yapacağına dair emirlerini verip gidiyor,  bizim garip ırk kalıyoruz bir başımıza. Bizim ırka ne görev verdi hatırlamıyorum, çünkü o konuşurken tek düşündüğüm bir an önce o ortamdan kurtulmanın bir yolunu bulmak oluyor. Bir önceki bölümde elimde olan zırhlar ve kılıçlar, kıyafetler gitmiş.(Öyleydi, tam bir savaşçıydım bir önceki bölümde) Normal insan gibi bir kotla duruyorum. İlk işim o savaşçı kıyafetlerini bulmak olmalı. Bizim ırktakilere soruyorum bilmiyorlar. Nereden buluyorlarsa artık ellerinde bir kaç tencere tava geliyorlar. (Bu rüya bir ay önce görüldü, olaylardan etkilenmişsin demeyin) Bana da bir tane sarı bakır bir kazan uzatıyorlar ama ufak, öyle düğün kazanı gibi değil. Kalkan olarak kullanacakmışım, bak hele bak. Olmaz öyle diyorum. Böyle saçmalık mı olurmuş arkadaş, ben nasıl özgürlüğüme kazanla ulaşacam, kazan mı kaldıracam Quirella'ya. Sen kazan kaldırma olayını çok yanlış anlamışsın dostum. Bir an önce kaybettiğim kılıcımı ve zırhımı bulmam lazım...

Neyse derken derken gizli bir geçitten bir yer buluyorum sonunda. Benim ırktan küçük kısa boylu bir kız başka tarafa gidiyor. Ama döndüğünde yol üzerinde bulunan zehirli ağaçtan yemiş de dönüyor, geri zekalı . (O ağaçtan yiyenler etrafa saldırıyorlarmış, zehiri o şekilde bir bilinç kaybına sebep oluyormuş, bu bilgiye rüya içinde sahibim.) Bu da bana saldırmaya başlıyor. Bir şekilde onu bertaraf edip, ondan uzaklaşmak için gizli geçidi takip ederek, aslında girmemem gereken yere, yani kıyafetlerin, zırhların olduğu yere gidiyorum. Amacım savaşacak duruma gelip, bu tutsaklık halinden kurtulmak olduğundan burayı tesadüfen de olsa bulmuş olmamdan çok memnunum. Kolları bol korsan gömleği gibi bir gömlek, deri yelek bulup üstüme geçiriyorum. Daha sonra tam bir hançer buluyorum ki Quirella'nın adamları geliyor.

Girmemem gereken bir yerde, askerlere yakalanıyorum. "Napıyorsun burada?" diye hemen sorguya çekiliyorum. İlk korku ve şaşkınlığı üstümden attıksan sonra bir şekilde diyorum ki "beni queirella cephaneyi bulmam için gönderdi, oradan bir silah alacakmışım ama geçen burada olan cephane şimdi yok, bulamıyorum" diyorum. (Bak yalana bak, ilkokul seviyesinde)

İçlerinden birisi yanıma geliyor. beni takip et diyor. Kanalizasyon borusu gibi ama boru değil, toprağın içinde kazılmış yuvarlak tüneller, bir kaç tünelden geçerek ilerliyoruz. Yalanımı yedi mi, yoksa yemedi mi anlamış değilim. Söylediğim şey üzerine tek tepkisi "beni takip et" olduğundan nereye gittiğimi bilmiyorum. Belki Quirella'nın yanına sorguya gidiyorum, belki cephaneliğe, belki de belama gidiyorum... Adamın peşinde şaşkın bir şekilde yer altı borularının içinde ilerleyerek yeryüzüne çıkıyoruz. Yalnız adam çok hızlı yürüdüğünden ben arkasından resmen koşturuyorum.Dışarı çıkmamla ağzım açık dışarıya bakakalıyorum. Öyle bir dünya ki, tek katlı tuğladan evler,  her yere bahar akşamları güneş batmaya başladığında oluşan bir turunculuk hakim. Görünen şehir o kadar güzel ki, tarif edemiyorum. Gerçi tarif edemememdeki sebep betimleme yeteneğimin eksik olması da olabilir büyük ihtimalle. Ama çok olağanüstü, pastoral bir tablo görüntüsünde gibi değil, değişik ama güzel yani güzel bir şehir daha doğrusu kasaba, ağaçlar, bir dere... Ben gördüğüm manzarının şaşkınlığıyla, etrafı inceleyerek yavaş yavaş giderken takip etmem gereken  adamı kaybediyorum. Hiç bilmediğim şehrin biraz dışında, topraktan yeni çıkmış bir tavşan gibi, nereye gideceğini bilemeden etrafa bakınmaya başlıyorum.

Ve o sırada uyanıyorum, en heyecanlı yerinde. Bakalım ikinci bölümde neler olacak, manyak gibi merak ediyorum. Böyle bir bölüm daha görsem bundan kitap çıkar bence...

18 Haziran 2013 Salı

Oz the great and powerful


Muhteşem ve Kudretli Oz, nam-ı diğer Oz büyücüsü. Hepimizin bildiği Frank Baum'un yazdığı masal. Kansas'da yaşayan Dorothy'nin bir hortum sonucu kendisini Oz diyarında bulması ve eve dönüş mücadelesini anlatan sembollerle dolu masalı. Aslında Oz Büyücüsü denilince çoğumuz masaldan çok 1939 yılında çekilmiş Victor Fleming  filmini hatırlar ve biliriz.

Beyin arayan bir korkuluk(çiftçiyi temsil eder), kalp arayan bir teneke adam (endüstri işçilerini), cesaret isteyen korkak aslan (siyasetçi william jenings bryan)  ile yolculuğu sırasında karşılaşıp, aynı amaç uğruna zümrüt şehrine doğru yola çıkan, kendisini eve döndürebilecek tek kişi olan Oz büyücüsünü bulmaya çalışan Dorothy'nin hikayesi işte. Hepimizin küçükken severek izlediğimiz bu hikayenin adı her ne kadar Oz büyücüsü olsa da, Büyücü Oz sadece ulaşılacak bir amaçtı hikayede, yani yolculuğun sebebi ve sonucu şeklinde sadece bir imge diyebiliriz aslında. Bu hikaye bize fazla bilgi vermez bu büyücü hakkında, çünkü hikayenin odağı Dorothy ve yolda edindiği arkadaşları, aslan, teneke adam ve korkuluktur.

Ama 2013 yapımı bu Oz filmi başka bir hikaye. Hollywood son zamanlarda yaptığı gibi bulduğu bu masalı da elinden kaçırmamış, ve bence çok da iyi yapmış. Biliyorsunuz son zamanlardaki Hollywood masal uyarlamaları hikayeyi değiştirip, başka açılardan bakmaya odaklanmış durumda. Hiç biri klasik masalları, orjinaline sadık kalarak anlatmıyor bize, bu hikayede de gene aynısını yapmışlar.

Bu Hollywood uyarlamasında, adında da anlaşılacağı üzere muhteşem ve kudretli büyücü Oz'un, Oz diyarına nasıl gittiğini ve nasıl Oz diyarının büyücüsüne dönüştüğünün hikayesi var. Kansas'da bir sirk büyücüsü olan dolandırıcı Oscar Diggs'in, ki arkadaşları kısaca ona Oz der, bir hortum sonucunda kendisini büyülü Oz diyarında bulması ve üç cadının iktidar kavgasının ortasında kehanetteki adam olarak kalmasının hikayesi diye özetleyebiliriz kısaca.


İzlemeden önce ön yargım çoktu filme karşı.Özellikle James Franco, Mila Kunis, Rachel Weisz, Michelle Williams gibi isimleri bir projede toplamış olmaları vasat bir senaryoyu oyuncularla doldurma ihtiyacı olarak görünmüştü. Ayrıca fragmanda gözlemlediğim cgi kalitesi ise oldukça vasat görünüyordu. Ama yanılmışım, yani aslında detaylar konusunda yanılmamışım, cgi ve görsel efektler gerçekten vasattı ama kötü bir film beklemekte gerçekten yanılmışım.

"Kansas iyi adamlarla dolu.Evlenip çoluk çocuk sahibi olup, kiliseye giden adamlarla. Babam gibi hayatı boyunca, öldüğünde yüzükoyun içine gireceği toprağı süren adamlarla dolu. Ben bunu istemiyorum Annie. Ben iyi bir adam olmak istemiyorum, ben muhteşem olmak istiyorum. Ben Harry Houdini ve Thomas Edison olmak istiyorum." Oscar Diggs.


Film çok başarılıydı benim gözümde, çok eğlenerek izledim. Hikaye merak unsurunu gayet güzel kullanmış, içerisinde izleyiciyi ters köşeye yatıran bir çok hikaye dönüşleri mevcut. Özellikle ana cast konusunda harika bir iş çıkarmışlar. İyi kalpli ama dolandırıcı Oz rolüne James Franco'dan daha iyi yakışacak kimse gelmiyor aklıma, bütün mimikleriyle karakteri çok güzel oturtmuş. Sırf mimikleriyle bile komedi unsurunu tek başına yakalamış diyebilirim. Neredeyse her surat ifadesine gülmeden edemedim ki kendisi komikten çok yakışıklı oyuncu kategorisinde değerlendirilen bir insan. Gerçi Rachel Weisz ve Michelle Williams'ın oyunculuklarından hiç hoşlanmadığımı itiraf etmeliyim. Ama allahtan fazla rolleri yoktu ve James Franco tüm bunların görmezden gelinmesine sebep olacak kadar güzel gülüyordu ki bunu farkeden bir tek ben değilmişim. Google'a Oz the great and powerful diye yazdığımda google direk sonuna smile diye ekleyiverdi. (Bir de bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama güldükleri zaman değil de hafif gülümsediklerinde Mert Fırat ile birbirlerine çok benziyorlar. )


Son olarak filmin en büyük eksisi, uzunca bir süre yani oz diyarına gidene kadar Kansan'da geçen siyah beyaz sahneler oldu benim için. Gerçekten 1930'lardan kalma bir film izliyormuş hissine kapıldım ki aslında yönetmen Sam Raimi'nin de yapmaya çalıştığı tam olarak buymuş ve hatta görsel efektlerin de bu kadar basit yapılmasınında sebebi tam olarak buymuş ama yapmasaymış keşke.

2013 yapımı filmin imdb puanı 6,6 olarak verilmiş ama bence haksızlık edilmiş. Benim gözümde filmin puanı 7,5'dur. Tamam belki bir şaheser değil ama izlemesi çok eğlenceli bir film.

13 Haziran 2013 Perşembe

Neighbor

Free People'ın ürünlerini tanıtmak için çektiği çok sevimli bir kısa film. Müzikte gayet hoşuma gitti. Tek olumsuz yanı sıpoylır vermek gibi olmasın ama kız ne kastı be karşıdaki sümsük oğlanı tavlayacağım diye, halbuki o fizik bende olacak ooohoo... ne kıvançlar ne kıvançlar....

Şarkı;  Gina Cimmelli - Don't Be Mad

 

Çok da güzel olmuş, taam mı...

Erik Johnssons isimli bir ilüstratörün (umarım doğru bir terim kullanmışımdır.) muhteşem eserleri. Daha bir sürü çalışması da var ama ben bu üçüne hayran kaldım. Ayrıca son resimde Türk ve dünya mitolojisindeki evrenin balığın sırtında durduğu görüşünden etkilendiği bariz bir şekilde görülüyor. Bu inanış özellikle balıkçılıkla uğraşan toplumlarda daha yaygın bir şekilde görüldüğünden ve sanatçıda İsveçli olduğundan şaşırılmayacak bir durum tabiki.
Daha fazlası için buradan




Ted


Filmin konusunu biliyorsunuzdur, oyuncak bir ayının sahibi çocuğun dileği üzerine canlanması ve ayrılmaz bir dostluk kurmaları, 35 yaşlarına geldiklerinde bile birlikte takılmaları... Geçen sene gösterimde olan filmi ben anca şimdi izleyebildim. Gerçi izleyebilmek denirse, o nasıl bir işkenceydi. Aysun'un yorumunu okuduğumda izlemeyi düşünüyordum ama fırsat bulamamıştım. Daha sonra Bostonda İngiliz teyzenin "gül gül öldüm, çok terbiyesiz ayı, nasıl komikti ya" demesi üzerine iyice meraklanmıştım. Ve şimdi fırsat bulup izledim ama ne hayal kırıklığı.

Ben sandım ki böyle bel altı ve argo da olsa komik olacak bir film izleyeceğim. Şahan filmi kalitesinde argo barındıran ortalama bir film olur diye bekledim.  Ama ben ömrümde böyle saçma bir film izlemedim, iddiam bu yönde. Yeminlen bak, kahbe bizansa gülen ben, buna gülemedim. Komedi olması gerekirken olamamış sadece komşu çinlinin ördeği James Franco diye çağırdığı yere gülebildim o da kahkaha değil Mona Lisa gülüşü. Oyunculuklar bile yerlerde sürünüyordu. Mark Wahlberg ve Mila Kunis gibi iki oyuncu bile bitse de gitsek modunda oynamışlar sanki. Mila Kunis olmasa daha da izlemezdim ama uzun çabalar sonucunda dört günde bitirebildim.

Gerçi ben bu aralar bir şeyi beğense ölecek hastalığına yakalandığım için her konuda eleştirim had safhada. Bardağın boş yerini görmek bir yana, üstüne bulaşık makinesi deterjanın oluşturduğu çiziklere bile takılma modundayım. Tam eleştirmen olacak ruh halindeyim, biri keşfetse ya beni.

Bir ihtimalde aslında İngiliz teyze haklıydı, yani belki, çok komik bir filmdi ama ben anlayamadım diyeceğim ama Aysun'da beğenmemiş, bir sorun bende değilmiş işte ya. Gerçi içinde kültürel espriler olabilir, bir amerikalının bayılacağı cinsten, öyleyse günahını almayayım. Yani demem o ki bence çok boş vaktiniz olana kadar izlemeyin, erteleyin ya da bana ne ya n'aparsanız yapın.

11 Haziran 2013 Salı

Puslu Kıtalar Atlası

İhsan Oktay Anar'ın 1995 yılında basılmış ilk kitabı. Konusu itibariyle fantastik kurgu türünün tarih ile harmanlanması denebilir. Olaylar Osmanlı döneminde Kostantiniyye'de geçiyor. Ama kesinlikle tarihi bir roman diye düşünmemek lazım daha ziyade felsefi ağırlıklı bir roman. Hatta sanki önce felsefesi kurulmuş, o felsefeyi aktarabilmek içinde üzerine olaylar oluşturulmuş gibi. Felsefesi ne mi; Rene'nin "düşünüyorum, öyleyse varım" felsefesinin ters yüz edilmiş hali. Yani; ben düşündüğüm için her şey var. Dünyanın varlığı, yaşanan olaylar her şeyin bir düşten ibaret, bir insanın düşünden ibaret olduğu felsefesi.

"Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır."

"Geçmiş üzerine, dünya hali üzerine, düşler ve "puslu kıtalar" üzerine bir roman... "Arka kapağında bu şekilde tanıtılıyor kitap. Ne kadar tutarlı bir tanım tartışılır.

Açıkçası beni tatmin etmedi. Sanki dilinde bir şeyler eksikti.Masal dilini kullanıyor olması belki de sıkıcı kılıyordu kitabı. Sonuçta masal dediğimiz şey insanları uyutmak için söylenir ki bende okurken uyumamak için  zor direndim. Ayrıca karakterleri anlatırken, yani karakterleri hikayeye sokarken olaylara taa en başından başlaması bütünlük açısından zarar vermiş romana. Hele konuya büyük katkısı olmayan karakterlerin bile bu derece geçmişine gidilmesinin amacı ne çözemedim. Zaten 238 sayfalık kitabın neredeyse yarısını bu şekilde hikayelerle doldurması bir romandan çok içi içe geçmiş bir sürü masal okuyomuş hissi yaratmadı değil. Bu kadar ince bir kitap olmasa sonuna kadar dayanamaz yarım bırakırdım. Bunda felsefesinin saçma gelmiş olması ve olayları bu felsefeye uyduracağım diye zorlama hikayeler anlatmasının etkisi büyük. Ayrıca kitap bittiğinde içerisinde bir sürü cevaplanmamış sorularda kaldı ama ben zerre kadar merak etmiyorum ne olduğunu.  Kısacası yazarın okuduğum ilk ve son kitabı olacak benim için.

Ama tabiki bunlar tamamen benim kişisel düşüncelerim. Aslında kitap bir çok eleştirmenden olumlu yorumlar almış ve yayınlandığı yıldan beri 47. baskıya ulaşmış ve araştırdığım kadarıyla seveni çok.

------
"Ama bilmek ve şahit olmak en büyük mutluluktur. Macera ise büyük bir ibadettir; çünkü O'nun eserini tanımanın başka bir yolu olduğunu görebilmiş değilim. Kendi payıma ben, dünyayı rüyalarımla keşfetmeye çalıştım. Bu yeterince cesur olamadığımın bir göstergesi olabilir. Aynı hatayı senin de yapmana yol açmak istemiyorum. Sana izin veriyorum, git. Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma. "

"Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazen o kerteye varıyordu ki, kendilerini altın ve gümüşten, zevk ve sefadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. Oysa Uzun İhsan Efendi, dünyanın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kuran'ın kendisi peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardından giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şehadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı. Dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünyanın şahidi olmaktı. "

"İçeride kendisi için Kuran okunuyordu. Uzun İhsan Efendi oğlunu karşısında görünce (öldü sandığı) sevince boğuldu. Karnı açtır diyerek önüne vefatı münasebetiyle yaptırdığı helvadan çıkardı. Yeşil uyku şurubunu avludaki ceviz ağacının dibine dökmeyi ihmal etmedi. Ertesi yıl mahalledekiler, bu ağacın cevizlerinden yiyen çocukların haşaratlıktan vazgeçerek gece yarısı uyanıp zırlamadıklarını keşfedeceklerdi. Sonradan ünü bütün Kostantiniye'ye yayılacak olan bu ağaç, yiğit bir nesil yerine uykucu bir gençliğin yetişmesine sebep olacağı korkusuyla padişah fermanıyla kesilecekti."

"Hünkar on altın verip onu takdir ederken ona "oğlum" diye hitap etmişti. Bu hayalperest devletlunun sarfettiği bu "oğlum"a taktıkça taktı. Yeni görevine başladığı zaman kendisinin padişah oğlu olup olmadığını hala düşünüyordu....Hayal denizine o kadar garkolmuştu ki, artık bir şehzade olduğunu düşünmeye başlamıştı. Öz babası olan padişahın, entrikalardan korumak için onu saraydan uzaklaştırdığına inanıyordu ve günün birinde gelip kendisini bağrına basacağına inanıyordu."

Balkon

Hep böyle balkonundan çiçekler sarkan insanlara özenmişimdir. Hatta balkonunu çiçek bahçesi haline getirenlere daha çok özenmişimdir. Geçenlerde tchibo'nun sattığı saksılara hayran olunca ben neden yapmıyorum ki dedim? Balkonsa bizde de var.

Babayı ikna ettikten sonra bauhous'a gittik. Benim aklımda lale, sümbül gibi soğanlı çiçekler almak var ama istediğim hiç bir çiçeği bulamadım. Babam tutturdu tohum alalım. Ya ben çiçekçilik oynama istemiyorum ki, hazır açmış çiçekler ile balkon süslensin benim derdim o. Yok onlar zaten 15 günde açarmış çiçek diye kandırdı beni. Neyse aldık ektik tohumları. Ama bir türlü açamadılar bir aydan fazla oldu. Bende dedim baba ben çiçek alacam, bu ne böyle ot gibi. O sebeple AOÇ'nin çiçek satılan yerine gittik. Tavsiye ederim eğer çiçek almak gibi bir niyetiniz varsa, koçtaş bauhous gibi yerlerden çok daha ucuza satıyorlar çiçekleri ve sanki çeşit daha çok. Misal gardenya çiçeği koçtaşta 40tl idi AOÇ'de 20tl. Aşağıdaki kocaman çiçekleri saksılarıyla birlikte yani öylece 7tl'ye aldık ki sadece saksılar o fiyata satılıyor normalde. (referans olsun diye saksılar koca bir karpuz büyüklüğünde)


Neyse işte gittik benim tek derdim o ektiğim tohumları söküp, ki hala ot halinde duruyorlar, bir kaç açmış çiçek alıp balkona koymak. Lan bizimkiler benden daha hevesliymiş ya çiçek almaya. Yemin ediyorum babamı durduramadım. Almadığımız çiçek kalmadı. Ha sanmayın ki amacıma ulaştım.Anne faktörü diye bir şey var. Neymiş balkonu daralıyormuş. Balkona koydurmadı çoğunu pencerelerin önündeki çıkıntılı yerlere dizdik.

Halbuki benim amacım birazdan aşağıda göreceğiniz balkon görüntülerine benzer görüntüler yakalamaktı. (Bazıları balkon değil farkındayım ama çok güzeller) Kısmet artık, bu sebeplerden ötürü evlenecem. Gölbaşında çok harika bir ev var, balkonu göl manzaralı kocaman barbeküsü falan var, gidip o evlerden alıp evlenecem.

Özellikle birinci ve sonuncu resimdi yapmak istediğim....


















Ben bu oyunu bozamam ki...

Ne kadar uğraşsam da olmaz ki, olamaz ki! Ne kadar istesem de yapamam ki! Çok uzun süre, tek bir hayali kurmanın bedeli belki de. Didinsem uğraşsam da hep başladığım noktadayım. Gene aynı hayal kırıklıkları, gene aynı düzenin içine sürüklenmeler, ya mutsuzluk ya da asalaklık arasında seçim yapmak zorunda kalmalar... Evlat olma kontenjanı belki de tek sahip olduğum şey benim.

Ama yıllardır süre gelen düzeni ben düzeltemem, denedim ama kazanabileceğim bir savaş değil ki bu.

Ne olabiliyorum, ne oldurabiliyorum...
Ne kazanabiliyorum ne kaybedebiliyorum...
Ne istiyorum.... işte ben asıl onu bilmiyorum.

Dedim ya kaybedilmiş bir savaşı uzaktan bile anlarım.
Ve anladım...
Ben bu oyunu bozamam ki....

Benden bu kadar.

Zaten yorgunluğunu gidermek için değil de, sadece düş görmek için uyuyan bir insanın bir şeyi, herhangi bir şeyi başarması nasıl mümkün olabilir ki...