Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

13 Haziran 2013 Perşembe

Neighbor

Free People'ın ürünlerini tanıtmak için çektiği çok sevimli bir kısa film. Müzikte gayet hoşuma gitti. Tek olumsuz yanı sıpoylır vermek gibi olmasın ama kız ne kastı be karşıdaki sümsük oğlanı tavlayacağım diye, halbuki o fizik bende olacak ooohoo... ne kıvançlar ne kıvançlar....

Şarkı;  Gina Cimmelli - Don't Be Mad

 

Çok da güzel olmuş, taam mı...

Erik Johnssons isimli bir ilüstratörün (umarım doğru bir terim kullanmışımdır.) muhteşem eserleri. Daha bir sürü çalışması da var ama ben bu üçüne hayran kaldım. Ayrıca son resimde Türk ve dünya mitolojisindeki evrenin balığın sırtında durduğu görüşünden etkilendiği bariz bir şekilde görülüyor. Bu inanış özellikle balıkçılıkla uğraşan toplumlarda daha yaygın bir şekilde görüldüğünden ve sanatçıda İsveçli olduğundan şaşırılmayacak bir durum tabiki.
Daha fazlası için buradan




Ted


Filmin konusunu biliyorsunuzdur, oyuncak bir ayının sahibi çocuğun dileği üzerine canlanması ve ayrılmaz bir dostluk kurmaları, 35 yaşlarına geldiklerinde bile birlikte takılmaları... Geçen sene gösterimde olan filmi ben anca şimdi izleyebildim. Gerçi izleyebilmek denirse, o nasıl bir işkenceydi. Aysun'un yorumunu okuduğumda izlemeyi düşünüyordum ama fırsat bulamamıştım. Daha sonra Bostonda İngiliz teyzenin "gül gül öldüm, çok terbiyesiz ayı, nasıl komikti ya" demesi üzerine iyice meraklanmıştım. Ve şimdi fırsat bulup izledim ama ne hayal kırıklığı.

Ben sandım ki böyle bel altı ve argo da olsa komik olacak bir film izleyeceğim. Şahan filmi kalitesinde argo barındıran ortalama bir film olur diye bekledim.  Ama ben ömrümde böyle saçma bir film izlemedim, iddiam bu yönde. Yeminlen bak, kahbe bizansa gülen ben, buna gülemedim. Komedi olması gerekirken olamamış sadece komşu çinlinin ördeği James Franco diye çağırdığı yere gülebildim o da kahkaha değil Mona Lisa gülüşü. Oyunculuklar bile yerlerde sürünüyordu. Mark Wahlberg ve Mila Kunis gibi iki oyuncu bile bitse de gitsek modunda oynamışlar sanki. Mila Kunis olmasa daha da izlemezdim ama uzun çabalar sonucunda dört günde bitirebildim.

Gerçi ben bu aralar bir şeyi beğense ölecek hastalığına yakalandığım için her konuda eleştirim had safhada. Bardağın boş yerini görmek bir yana, üstüne bulaşık makinesi deterjanın oluşturduğu çiziklere bile takılma modundayım. Tam eleştirmen olacak ruh halindeyim, biri keşfetse ya beni.

Bir ihtimalde aslında İngiliz teyze haklıydı, yani belki, çok komik bir filmdi ama ben anlayamadım diyeceğim ama Aysun'da beğenmemiş, bir sorun bende değilmiş işte ya. Gerçi içinde kültürel espriler olabilir, bir amerikalının bayılacağı cinsten, öyleyse günahını almayayım. Yani demem o ki bence çok boş vaktiniz olana kadar izlemeyin, erteleyin ya da bana ne ya n'aparsanız yapın.

11 Haziran 2013 Salı

Puslu Kıtalar Atlası

İhsan Oktay Anar'ın 1995 yılında basılmış ilk kitabı. Konusu itibariyle fantastik kurgu türünün tarih ile harmanlanması denebilir. Olaylar Osmanlı döneminde Kostantiniyye'de geçiyor. Ama kesinlikle tarihi bir roman diye düşünmemek lazım daha ziyade felsefi ağırlıklı bir roman. Hatta sanki önce felsefesi kurulmuş, o felsefeyi aktarabilmek içinde üzerine olaylar oluşturulmuş gibi. Felsefesi ne mi; Rene'nin "düşünüyorum, öyleyse varım" felsefesinin ters yüz edilmiş hali. Yani; ben düşündüğüm için her şey var. Dünyanın varlığı, yaşanan olaylar her şeyin bir düşten ibaret, bir insanın düşünden ibaret olduğu felsefesi.

"Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır."

"Geçmiş üzerine, dünya hali üzerine, düşler ve "puslu kıtalar" üzerine bir roman... "Arka kapağında bu şekilde tanıtılıyor kitap. Ne kadar tutarlı bir tanım tartışılır.

Açıkçası beni tatmin etmedi. Sanki dilinde bir şeyler eksikti.Masal dilini kullanıyor olması belki de sıkıcı kılıyordu kitabı. Sonuçta masal dediğimiz şey insanları uyutmak için söylenir ki bende okurken uyumamak için  zor direndim. Ayrıca karakterleri anlatırken, yani karakterleri hikayeye sokarken olaylara taa en başından başlaması bütünlük açısından zarar vermiş romana. Hele konuya büyük katkısı olmayan karakterlerin bile bu derece geçmişine gidilmesinin amacı ne çözemedim. Zaten 238 sayfalık kitabın neredeyse yarısını bu şekilde hikayelerle doldurması bir romandan çok içi içe geçmiş bir sürü masal okuyomuş hissi yaratmadı değil. Bu kadar ince bir kitap olmasa sonuna kadar dayanamaz yarım bırakırdım. Bunda felsefesinin saçma gelmiş olması ve olayları bu felsefeye uyduracağım diye zorlama hikayeler anlatmasının etkisi büyük. Ayrıca kitap bittiğinde içerisinde bir sürü cevaplanmamış sorularda kaldı ama ben zerre kadar merak etmiyorum ne olduğunu.  Kısacası yazarın okuduğum ilk ve son kitabı olacak benim için.

Ama tabiki bunlar tamamen benim kişisel düşüncelerim. Aslında kitap bir çok eleştirmenden olumlu yorumlar almış ve yayınlandığı yıldan beri 47. baskıya ulaşmış ve araştırdığım kadarıyla seveni çok.

------
"Ama bilmek ve şahit olmak en büyük mutluluktur. Macera ise büyük bir ibadettir; çünkü O'nun eserini tanımanın başka bir yolu olduğunu görebilmiş değilim. Kendi payıma ben, dünyayı rüyalarımla keşfetmeye çalıştım. Bu yeterince cesur olamadığımın bir göstergesi olabilir. Aynı hatayı senin de yapmana yol açmak istemiyorum. Sana izin veriyorum, git. Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma. "

"Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazen o kerteye varıyordu ki, kendilerini altın ve gümüşten, zevk ve sefadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. Oysa Uzun İhsan Efendi, dünyanın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kuran'ın kendisi peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardından giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şehadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı. Dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünyanın şahidi olmaktı. "

"İçeride kendisi için Kuran okunuyordu. Uzun İhsan Efendi oğlunu karşısında görünce (öldü sandığı) sevince boğuldu. Karnı açtır diyerek önüne vefatı münasebetiyle yaptırdığı helvadan çıkardı. Yeşil uyku şurubunu avludaki ceviz ağacının dibine dökmeyi ihmal etmedi. Ertesi yıl mahalledekiler, bu ağacın cevizlerinden yiyen çocukların haşaratlıktan vazgeçerek gece yarısı uyanıp zırlamadıklarını keşfedeceklerdi. Sonradan ünü bütün Kostantiniye'ye yayılacak olan bu ağaç, yiğit bir nesil yerine uykucu bir gençliğin yetişmesine sebep olacağı korkusuyla padişah fermanıyla kesilecekti."

"Hünkar on altın verip onu takdir ederken ona "oğlum" diye hitap etmişti. Bu hayalperest devletlunun sarfettiği bu "oğlum"a taktıkça taktı. Yeni görevine başladığı zaman kendisinin padişah oğlu olup olmadığını hala düşünüyordu....Hayal denizine o kadar garkolmuştu ki, artık bir şehzade olduğunu düşünmeye başlamıştı. Öz babası olan padişahın, entrikalardan korumak için onu saraydan uzaklaştırdığına inanıyordu ve günün birinde gelip kendisini bağrına basacağına inanıyordu."

Balkon

Hep böyle balkonundan çiçekler sarkan insanlara özenmişimdir. Hatta balkonunu çiçek bahçesi haline getirenlere daha çok özenmişimdir. Geçenlerde tchibo'nun sattığı saksılara hayran olunca ben neden yapmıyorum ki dedim? Balkonsa bizde de var.

Babayı ikna ettikten sonra bauhous'a gittik. Benim aklımda lale, sümbül gibi soğanlı çiçekler almak var ama istediğim hiç bir çiçeği bulamadım. Babam tutturdu tohum alalım. Ya ben çiçekçilik oynama istemiyorum ki, hazır açmış çiçekler ile balkon süslensin benim derdim o. Yok onlar zaten 15 günde açarmış çiçek diye kandırdı beni. Neyse aldık ektik tohumları. Ama bir türlü açamadılar bir aydan fazla oldu. Bende dedim baba ben çiçek alacam, bu ne böyle ot gibi. O sebeple AOÇ'nin çiçek satılan yerine gittik. Tavsiye ederim eğer çiçek almak gibi bir niyetiniz varsa, koçtaş bauhous gibi yerlerden çok daha ucuza satıyorlar çiçekleri ve sanki çeşit daha çok. Misal gardenya çiçeği koçtaşta 40tl idi AOÇ'de 20tl. Aşağıdaki kocaman çiçekleri saksılarıyla birlikte yani öylece 7tl'ye aldık ki sadece saksılar o fiyata satılıyor normalde. (referans olsun diye saksılar koca bir karpuz büyüklüğünde)


Neyse işte gittik benim tek derdim o ektiğim tohumları söküp, ki hala ot halinde duruyorlar, bir kaç açmış çiçek alıp balkona koymak. Lan bizimkiler benden daha hevesliymiş ya çiçek almaya. Yemin ediyorum babamı durduramadım. Almadığımız çiçek kalmadı. Ha sanmayın ki amacıma ulaştım.Anne faktörü diye bir şey var. Neymiş balkonu daralıyormuş. Balkona koydurmadı çoğunu pencerelerin önündeki çıkıntılı yerlere dizdik.

Halbuki benim amacım birazdan aşağıda göreceğiniz balkon görüntülerine benzer görüntüler yakalamaktı. (Bazıları balkon değil farkındayım ama çok güzeller) Kısmet artık, bu sebeplerden ötürü evlenecem. Gölbaşında çok harika bir ev var, balkonu göl manzaralı kocaman barbeküsü falan var, gidip o evlerden alıp evlenecem.

Özellikle birinci ve sonuncu resimdi yapmak istediğim....


















Ben bu oyunu bozamam ki...

Ne kadar uğraşsam da olmaz ki, olamaz ki! Ne kadar istesem de yapamam ki! Çok uzun süre, tek bir hayali kurmanın bedeli belki de. Didinsem uğraşsam da hep başladığım noktadayım. Gene aynı hayal kırıklıkları, gene aynı düzenin içine sürüklenmeler, ya mutsuzluk ya da asalaklık arasında seçim yapmak zorunda kalmalar... Evlat olma kontenjanı belki de tek sahip olduğum şey benim.

Ama yıllardır süre gelen düzeni ben düzeltemem, denedim ama kazanabileceğim bir savaş değil ki bu.

Ne olabiliyorum, ne oldurabiliyorum...
Ne kazanabiliyorum ne kaybedebiliyorum...
Ne istiyorum.... işte ben asıl onu bilmiyorum.

Dedim ya kaybedilmiş bir savaşı uzaktan bile anlarım.
Ve anladım...
Ben bu oyunu bozamam ki....

Benden bu kadar.

Zaten yorgunluğunu gidermek için değil de, sadece düş görmek için uyuyan bir insanın bir şeyi, herhangi bir şeyi başarması nasıl mümkün olabilir ki...

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Accidentally in Love

Bu şarkı benim için çok önemli, hayır aşık falan değilim, ben sadece kendime aşığım (ileride bir narsist tespit ettik komutanım!) ama duyunca gerçekten aşık olmuşum gibi hissediyorum, oynayasım geliyor, kuşlar böcekler modu aktive ediliyor içimde bir yerlerde. Bir bu şarkı, bir mezdeke,yıllar içinde uzun çabalarla oluşturduğum, soğuk, suratsız, sakin imajımı yerle bir ediyorlar, tüm karizma gidiyor. Ama ne yapayım, çok seviyorum ulan!

Counting Crows''un diğer şarkılarıda süper bu arada, hiç bir şarkı bu şarkının yerini tutmasa da, tavsiye ederim.

Yalnız bir HD videosunu bulamadım, internetin ermişleri kendilerinden utansınlar, 21.yy'da bu kadar ilkellik olmaz.


19 Mayıs 2013 Pazar

Yemekle oyun olmaz!

Yemeye kıyamam ki ben bunları, chewbacca bile var ama özellikle prinç yumoş ayısı fevkalade olmuş...






Dahası için buraya

14 Mayıs 2013 Salı

Paronaya Günlerim

Son bir yıldır içine atlamadığım duygu kalmadı; endişe, heyecan, umut, umutsuzluk, özgüven, mutluluk, gurur.... Bu dönem ki duygumuz da korku. Öyle bir korku ki misal; bir civciv olsam kafama yumurta geçirip annemin totosunun altına saklanırdım. Gerçi civcivle özdeşlecek yaşı geçtik ama tavuk olsam gene o yumurtayı kafama geçirip gene gider annemin yanına, sığışmaya çalışırdım. Ama lanet olsun ki insanım, ve kafaya geçirilmiş bir yumurtayla en fazla psikiyattiste gidebilirim.

İnsanı hayvandan ayıran en önemli şeylerden biri de bellek galiba. Ben sanmıyorum ki, bir tavuk sabah kalksın, komşu kümesteki çilli horoz dün bana ters baktı diye düşünsün. Büyük ihtimalle her sabah sıfırlanmış bir bellekle uyanıyor, belleğinde sadece hayatını devam ettirmesi için gereken bilgiler ile. Başka bir şey değil, ama ne yazık ki insanın böyle bir şansı yok. Sürekli yeni bilgiler, anılar, hatıralar sarmış dört bir yanımı, baktığım her şey de izin duruyor..... Neyse ne, diyorum ki bellek işte. Hiç kimsenin işine yaramayan bir bellek, bende de var. Sabah uyanıp sadece besin bulmayı ve üremeyi düşünmüyorum. Gerçi besini sabah akşam, gece gündüz düşünüyorum, aklımdan hiç çıkmıyor, yani düşünmüyorum dediysem sadece onları düşünmüyorum. Bellekteki eski bilgiler işleniyor, yerine yeni bilgiler geliyor, bilgiler işlemden geçtikçe değişik ihtiyaçlar açığa çıkıyor falan filan.....Şimdi benim bu bellekteki her şey de, gök kuşağı renklerinin birleşip beyazı oluşturması gibi, o bilgiler de, birleşip korkuyu oluşturuyor. Sadece korkunç bir korku... (edebiyata gel)

Gelecek korkusu, aç kalma korkusu değil bu. Sevdiğim insanların hayatını mahvetme olasılığım karşısında hissettiğim korku. Misal bir gün arabayla giderken birini öldürebilirim, bir kavgaya karışabilirim ve birşeyler olabilir, ne bileyim çantamın içinden uyuşturucu çıkabilir, biri ben fark etmeden koyduysa demek, bana göre haklı ama kanuna göre illegal bir şey yapabilirim, bir gün bir kitabın yasa dışı olduğuna karar verebilir insanlar ve evimi basıp yasa dışı bir kitap bulabilirler, internete ya da bir yere başkalarının hoşuna gitmeyen bir şeyler yazabilirim, isim karışıklığından dolayı kendimi milyonlarca liralık borcun içinde bulabilirim, işe girersem yanlış bir karar ve imza sonucu gene milyonlarca liralık borcum olabilir,  bir gün çıldırıp bir banka soyabilirim,  azcık işe yarayım diye örgütlere üye bir marjinal olabilirim... Çok mu abartıyorum, olmaz mı? Bir gün bilişim suçu altında 5 yıl hapis ile karşılaşamaz mıyım?  "Anne ben korsan oldum!"
Belki olmaz ama kimse bana bunun yüzde yüz garantisini veremez ki. Twitter'a yapılan yorumundan başı hukukla belada bir sürü insan var. tüm bunlar sonucunda da maddi ve manevi, hapis olsun tazminat olsun yasal sonuçlarla yüz yüze bırakabilir.
Hiçbir şey olmasa hapşırırken beyin kanaması geçirip ölebilirim.
Çok ağır bir hastalık geçirebilirim.
Ya da berbat bir insanı hayatımıza sokabilirim, bir hayatı mahvetmek için bir insan yeter de artar bile.
Daha yazmaya bile korktuğun neler neler...

Sanmayın ölümden, beladan korkuyorum. Cezam neyse yatarım, öleceksek de ölünecek işte sonuçta, ne fark eder. Ama şu fark eder ki, bu saydıklarım benden çok annemi etkiler, annemin mahvolması ailedeki geri kalan herkesin hayatını berbat hale getirir ve bu beni deli gibi korkutuyor. Sağlıklı bir düşünce değil, tamam, kabul ediyorum. Hatta o saydıkların hepsi sana bağlı, akıllı durursan hiçbir şeycik olmaz, az aklını kullan korkmak yerine diyorsunuz. Ama işte, bana o beyin denilen organın kullanma kılavuzunu vermemişler, ya da vermişseler de ben onu yemişimdir kesin, sonuç el yordamıyla ancak bu kadar kullanabiliyorum, bu günlere gene iyi gelmişim. Size saçmalık gelse de yukarıda saydığım her şeyi yapma olasılığım var benim.Hatta ben hiç bir şey yapmasam da bu saydıklarımın beni bulma olasılığı var, düşük de var işte.

İşte ben de sevdiğim insanların benden dolayı zarar görmesine katlanabileceğimi sanmıyorum ve böyle şeylerin olasılık olarak bile var olması beni çıldırtıyor. Hiç bir hata yapmaya hakkım yokmuş gibi hissediyorum, giderek etrafım sarılmış, her hareketim kayıt altında bir nazi almanyasında gibi hissediyorum. Sanki bir yerlere saklanırsam başıma bir şey gelmezmiş gibi, hiç evden çıkmasam misal? Evde otururken bir aracın altında kalıp ayağımı kaybetmem belki böylece de kimse bana bakmak zorunda kalmaz hem. Kimseyle görüşmezsem, kimsenin bir zararı dokunmaz sanki? İnterneti de kapatıp iletişim yollarımı da kesersem, aptalca bir şey yapamam bence. Off Allah'ım insanlar yeter ki bana dokunmasınlar, benden bir şey istemesinler. Ben yatağın altına saklanayım. "Ben aslında yokum, yokum ben, dokunmayın bana!"

Lan ben annemin benim yüzümden utanması olasılığından bile korkuyorum; vicdan azapta, vicdan azapta, ta ta ta...
Bakma hacı öyle geyiğe sarmış gibi yaptığıma, valla çok korkuyorum.
N'olacak bu kızın hali? Çok bozdu, çook....
Ney, saçmaladım mı iyice?
Ya bi yürü git ya, ben burada korkuyorum diyorum, sen bana saçmaladın diyorsun!

13 Mayıs 2013 Pazartesi

The Borgias

1492 yılında Papalık makamına oturmuş Rodrigo Borgia ya da tarihte bilinen papalık ismiyle namı diğer Papa VI. Alexander'ın papalık dönemin de, yaptığı yolsuzluklar, güç  ve para elde etme ve koruma hırsı, ailesini kayırması... gibi bir sürü entrikalarının anlatıldığı 2011 yılında başlamış bir dizi The Borgias. Dizi de o dönemin entrikalarını Borgia ailesinin gözünden izliyoruz. Tudors gibi, Muhteşem Yüzyıl gibi yatak odası entrikalarına odaklanmak yerine,  bu dizide dönemin siyasi entrikalarına ve karakterlerin kişilikleri hakkında bir hikaye anlatmaya odaklanmışlar. Her ne kadar tarihle birebir örtüşmese ve bazı yanlışlıklar içerse de (bkz. Cem Sultan) gerçekten insanı tarihi açıdan bilgilendirdiği söylenebilir. Hatalarına rağmen genelde tarihle uyumlu gidiyor ve en azından açıp araştırma ihtiyacı duyuyor izlerken insan. Benim için en başarılı tarihi dizilerden birisi. Papanın iki oğlu Cesare ve Juan, kızı Lucrezia'nın hikayedeki yeri, İspanyol papadan nefret eden, İtalyan aileleri Sforza, Medici ailelerinin Borgia ailesine açtıkları entrika dolu savaş ile de dolu dolu bir senaryo var.

Konu özellikle de papa'nın oğlu Cesare Borgia'nın etrafında dönüyor. Cesare Borgia tarihi açıdan çok önemli bir kişilik. Babası tarafından daha 18 yaşındayken Kardinal yapılmış, merhametsiz, ailesi  ve çıkarları uğruna yapmayacağı kötülük olmayan, hırslı, yakışıklı, cesur, erkek kardeşini öldürmüş, kız kardeşiyle ensest ilişki yaşadığı iddia edilen bir insan. Machiavelli'nin Prens adlı eserindeki merhametsiz prensin ta kendisi.

Ayrıca çok da ilginç bir durumu var kendisinin Hristiyanlık tarihi açısından. İddialara göre şu anda dünyadaki İsa tasvirlerinin Cesare Borgia'nın model olarak çizilmesiymiş. Bilindiği üzere İsa Ortadoğu'da dünyaya gelmiş,İsrailoğulları'ndan bir peygamberdi ve fiziksel özellikleri bakımından doğduğu coğrafyanın genetik özelliklerini taşımaktaydı. Yahudiler ve Araplar gibi, esmer tenli ve koyu renk göz ve saçlara sahipti. Ancak Haçlı seferleri döneminde Haçlı askerlerinin, doğuya düzenledikleri seferlerde bu bölgedeki insanların İsa'ya benzerliğinden olumsuz etkilenmemesi amacıyla, Papalık İsa figürünü değiştirme kararı almış. Bunun için de o dönem papalık koltuğunda oturan Rodrigo Borgia, biricik oğlunu yeni İsa modeli olarak kullanmıştır. Şu anda dünya da kullanılan resimler ve figürlerin, yani açık kumral, mavi gözlü Avrupai genetik özelliklere sahip, İsa resimlerinin kaynağı  Leonorda da Vinci tarafından çizilmiş Cesare Borgia modelli resimdir. Papa tarafından eski esmer İsa resimleri de yok edilmiştir. Ha bir de eklemek gerekirse, bazı kaynaklar tarafından Leonardo Da Vinci'nin Cesare Borgia ile eşcinsel ilişkisi olduğu da iddia edilmektedir.Kıskançlık sebebiyle kardeşini öldürmüş, kız kardeşiyle ensest ilişkisi olan, eşcinsel ilişki yaşadığı iddia edilen bir insanın resmine, İsa resmi diye yüzyıllardır Hristiyanların ibadet etmesi gerçekten çok ilginç.

Ama dizinin oturup da Borgia ailesini kötülemek gibi bir derdi yok. Olayları onların gözünden anlatıyor. Ama onları temizlemek gibi bir derdi de yok. Ne olduysa aktarıyor, karakterleri tüm kötü ve iyi yanlarıyla işliyor. Özellikle Cesare'nin birinci sezondan üçüncü sezona kadar karakterindeki değişiklikler, olaylarla kişiliğinin değişmesi ve gelişmesi çok başarılı bir şekilde işlenmiş. Ayrıca Cesare'yi oynayan Fransız asıllı Kanadalı aktör François Arnoud gerçekten çok başarılı. Kendisini normal de o kadar etkileyici bulmasam da canlandırdığı Cesare karakterine  aşık oldum, itiraf ediyorum. Bir dönem etrafta Çezıriii Booğciya diye dolaşmadım değil, Sezarın hakkı Sezara, o nasıl bir karizma isim öyle.


Sonuç olarak dizinin şu an 3. sezonu devam ediyor ve siz hala izlemediyseniz çok şey kaçırıyorsunuz. Görsellik ve dekorlar süper, Jeremy Irons var, oyunculuklar, senaryo her şeyi ile çok başarılı. Bence bir an önce izlemeye başlayın.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Cinler - Dostoyevski

Dostoyevski'nin Cinler romanı, bir çok kişi için en büyük siyasal romanlardan biri olarak adlandırılmaktadır. Benim için ise, ilk defa bir Dostoyevski romanındaki bütün karakterlerinden nefret ettiğim,tüm o cinli karakterlerinden nefret ettiğim, yaşlı, yapmacık ve kırılgan bir adamla kendi yansımamı gördüğüm, insanların siyasi güç için, amaçları ve inançları ne kadar asilce olursa olsun, başarıya ulaşmak adına, amaçlarının zıddına, ne kadar hayvanlaşabildiklerini tekrar gördüğüm rahatsız edici bir roman oldu. 1872 yılında Rusya'da yazılmış bir romanın, 2013 Türkiye'sinden hiç de farklı olmadığını gördüm. Batılılaşma sevdası, devrim,  kendi inançlarından ve geleneklerinden nefret etme, kargaşa yaratarak başarıya ulaşma çabası, aydın diye geçinen kesimin yapmacıklığı, cahil halkın sorgusuz sualsiz kitleler oluşturup fanatikçe bir görüşün etrafında yuvalanması, varlıklı ve muhafazakar kesimin bilgisizliği ve kayıtsızlığı, elindeki güç ile her hakkı kendisinde görmesi, şımarıklığa varan hareketler ile zevk ve lüks içindeki asalakça yaşamı.... Tüm bunları anlatırken asla taraf tutmuyor Dostoyevski, hangisinin tarafında olacağınız tamamen size kalmış. Ben hiç bir tarafı tutamadığım için belki de bu kadar rahatsız oldum. Ama tüm bu rahatsız ediciliğine rağmen, benim için en kıymetli eserlerden biri oldu. Tüm bu siyasal görüntüsüne rağmen kitap oldukça akıcı, sıkmadan ilerleyen, merak uyandıran bir konuya da sahip, eklemeden geçemeyeceğim. (Tek sorun çevirinin kötü olmasıydı, daha iyisi var mıdır bilmiyorum ama İletişim Yayınlarının  Ergin Altay'ın çevirisi ile bastığı bu versiyondaki çeviri beni bazı yerlerde çok rahatsız etti. )

Ama kitabın en güzel özeti Orhan Pamuktan gelmiş; "Ben Cinler'i Avrupa'nın kenarlarında, merkezden uzak, Batı hayalleri ve Allah'ın varlığı-yokluğu bunalımları içerisinde yaşayan radikal aydınların saklamak istedikleri utanç verici sırlarını haykıran bir kitap olarak gördüm hep"

****************

 "Geçen yüzyılın toplumunu, insanları yeren bir İngiliz romanında Gulliver diye birisi, boyları ancak sekiz on santim olan cücelerin ülkesinden döndüğünde kendini dev insanı görmeye öyle alışmıştır ki, Londra'nın caddelerinde dolaşırken çevresindekileri hala küçük yaratıklar, kendisini de dev sanır, yanlışlıkla ayağının altında kalıp ezilmesinler diye kaldırımda yürüyen insanlara, caddeden geçen faytonlara yana kaçmaları, kendilerini korumaları için elinde olmadan bağırır. Böyle bağırıp çağırıyor diye eğlenirler onunla, ağızlarını bozarlar kentliler, yontulmamış arabacılar kırbaçlarını indirirler Dev'in suratına. Ama hakça bir şey mi bu şimdi? Alışkanlığın kişiye yaptıramayacağı şey mi vardır? Bir kez alıştığı bir şeyi kolay kolay bırakamaz kişi."

"Kahrolasıca o an: Korkmuş, kişiliği olmayan pis bir uşak gibi bakmıştım yüzüne! Bir anda sezinledi bunu. Her şeyi yani onu tanıdığımı, kim olduğunu bildiğimi, çocukluğumdan beri onu okuduğumu, ona taptığımı, şimdi de korktuğumu, uşaklaştığımı anlamıştı kuşkusuz. Gülümsedi, bir daha başını eğdi, gösterdiğim yöne yürüdü."

"Mikroskopla baktığınız da bir damla su da milyonlarcası kaynaşan mikroplardan biri çıkıp güneşe bir şiir yazsa, güneş kızabilir mi ona! Petersburg'da sosyetenin kurduğu hayvanları koruma kulübü bile atların, köpeklerin haklarını korumak için çırpınırken, yeterince gelişmemiştir diye mikropcuğu aklına getiren olmaz. Hor görürler onu. Ben de yeterince gelişmedim. Benimle evlenme düşüncesi pek korkunç gelebilir size. Ama..."

"Ömrümde yüzü onunki kadar bulutlu, asık, elemli bir insan görmedim. Kıyamet gününü, bilinmeyen bir zamanda, doğru çıkmayabilecek bir takım kehanetlere dayanarak değil de, kesinlikle yarın öbürsü gün sabah saat tam onu yirmi beş geçe bekliyor gibi bir hali vardı."

"Mektupları okumakla bitecek çeşitten değildi, sayfalarca yazıyordu....Stefan Tromimoviç sen de kabul et ki, her ne kadar bana gönderiyorduysan da, gerçekte daha çok gelecek kuşaklar için yazıyordun, okusam da okumasam da umursadığın yoktu."

"Onun öfkesi belki bu ikisinin öfkesinin toplamından daha güçlüydü. Ama, onun öfkesi, soğuk, sakin, hatta (öfke için şöyle söylemek olursa) mantıklı; yani bir öfkenin olabileceği kadar iğrenç ve korkunçtu."

"Can sıkıntısı ile çalışmak isteğine karşın, avareliğe olan yatkınlıktır bu ceza"

"Bu kadar küçük bir çocukta görülmesi olanaksız bir umutsuzluk vardı gözlerinin içinde"

"Artık dayanılmaz bir korkuydu bu. Bence önemli olan korkmam, korktuğumun bilincine varmamdı. Ah, bu duygudan daha iğrenç, daha budalaca bir şey tanımadım ömrümde! Hiçbir zaman korkmadım ben, ne önce, ne sonra. O günden başka hiçbir zaman korkmadım. Ama o gün korkuyordum. Basbayağı titriyordum korkudan. Kendi kendimden iğrenerek hissediyordum bunu. Yapabilsem, öldürürdüm kendimi. Ama kendimi ölüme değer bulmuyordum. Ne var ki, kendimi öldürmememin nedeni bu değil, korkumdur. ....Korkunun pek güçlü olduğu zamanlar insanın içinden nefreti, düşmana beslenen öç alma duygusunu bile söküp attığını ömrümde ilk kez o zaman sezinledim. "

"O zaman beni Sibirya'ya sürseler seve seve giderdim. Öylesine sıkılıyordu ki canım, sanırım kendimi rahatlıkla asabilirdim. Asmadıysam, ömrümce olduğu gibi, umudumun hala kırılmamış olmasındandır...Zaten insanlar kendilerinden fazlasıyla hoşlanmasalar, hiç biri yaşamak istemezdi."

"Kişioğlunun doğurmaya bir son vermesinin gerektiği kanısındayım. Amaca erişilmişse, çocuklar niye, gelişme niye?"

"Dostum diyordu bana; yüce ülkü uğruna yapıyorum bunu. Cher ami, yirmi beş yıllık yerimden kalktım, birden yürüdüm, nereye gittiğimi bilmiyorum ya, yürüdüm işte..."

"--Oysa sadaka vermekten duyulan haz mağrur, ahlaksız bir hazdır. Varlıklı olanın varlığının, hakimiyet duygusunun, kendi durumunu yoksulun durumuyla karşılaştırmasının ona verdiği bir haz... Sadaka , verini de alanı da bozar. Üstelik amacına da varamaz, çünkü yoksulluğu kökleştirir yalnızca. Çalışmak istemeyen tembeller, içleri kazanma tutkusuyla kavrulan kumarbazların oyun masasını kuşattıkları gibi, sadakanın çevresini kuşatırlar. Öte yandan, önlerine atılan birkaç metelik, onlara gerekli paranın yüzde biri bile değildir...Sadaka toplumumuzda yasalarca yasaklanmalıdır. Yeni düzende yoksul olmayacaktır.
--Ah, başkasının sözlerini nasıl da yineliyorsunuz! Demek yeni düzene kadar vardı iş? Bahtsız kadın, Tanrı yardımcınız olsun! "

"Artık öylesine sıkılmaya başladı ki canımız, eğlence seçecek durumumuz yok; ilginç bir şey olsun ,yeter."

"--İnsan mutluluğa eriştiğinde artık zaman olmayacak, çünkü gerekmeyecek. Çok doğru bir düşünce.
 --Nereye saklayacaklar onu?
 --Bir yere saklamayacaklar. Zaman bir eşya değil, bir düşüncedir. İnsanın aklından silinip gidecek."

"--İnsan mutlu olduğunu bilmediği için mutsuzdur. Tek nedeni budur mutsuzluğunun. .... Her şeyin iyi olduğunu bilen için her şey iyidir. Her şeyin iyi olduğunu bilselerdi, onlar da mutlu olurlardı, ama mutlu olduklarını bilmedikleri sürece mutsuz olacaklar....
 --Bahse girerim, bir dahaki gelişimde Tanrı'ya da inanacaksınız, dedi.
Krillov da kalktı.
--Niçin?
Nikolay Vsevolodoviç gülümsedi.
--Tanrı'ya inandığınızı bilseydiniz, inanırdınız. Ama inandığınızı henüz bilmediğiniz için,şimdilik inanmıyorsunuz."

"Tavşan yahnisi yapmak için tavşan gerekir. Tanrı'ya inandırmak için de Tanrı. "

"Tanrı yardımcınız olsun, efendim, ama iyi işler yapmaya başladığınızda."