Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

8 Aralık 2012 Cumartesi

Sarılma yatağı

Kimin aklına gelmiş bu ya, çok güldüm hele video'da adama, konuşma şekline daha çok güldüm. Ne saçma bişey ya


Video da burada

6 Aralık 2012 Perşembe

Rüzgarı özlemek


Annemden sonra en çok onu özlüyorum. Yeğenim falan diye desem, nil'i öyle özlemiyorum yani aklıma bile gelmiyor bazen, tanışma süremiz kısa olduğundan mı ne.

Geçen ablama demiş durduk yere anneannem gitme dedi ama teyze gitti demi diye.

Konuşurken skype'de gelip uyuzluk yapıp bilgisayarı falan kapatıyordu, ben çok üzülüyordum beni unutur da yakında diye.

Geçen hafta da ablama gitmiş teyze bana pepe ağlıyor'u söylüyordu demiş otururlarken.

(Evet itiraf ediyorum facebook'ta izlediğim video'nun etkisinde kalarak, gerçi zeynep'in de etkisi olmuş olabilir iş yerinde odada bir süre sürekli onu söylüyordu, ben de kendimi söylerken buldum evde durduk yere, sonra rüzgar gidip gelip bana pepe ağlıyor'u söyle derken rüzgarla ikimizin şarkısı oldu,o meşhur şarkı bilmiyorsanız burada 4. dk'dan sonra başlıyor)

Sonra ablam ben söylerim sana diye o söylemiş, sen söyleme teyze söylesin demiş. Ablamda özledin mi diye sorunca demiş ki

"evet özledim ama uzaklarda teyze, ben uzakları seviyorum, bende gidecem teyzenin yanına"

Az önce açtım skype'da yarım saat "pepe pepe çok ağlıyor" diye konser verdim rüzgara, ilk defa oturup bilgisayarın başında benimle doğru düzgün konuştu

Ama ben ağlarım ama ya şimdi, çok özledim zaten.

White people problem

B(ben) ve G(komşu roommate) oturup  mutfakta muhabbet ederken L(lane) dışardan gelir ve " ayyy, çöpü dışarı mı çıkardınız, çöpü çıkarmışsınız, çok çok teşekkür ederim, bende tam çıkarmayı düşünüyordum, nasıl minnettar oldum bilemezsiniz, çok çok teşekkürler" B ve G şaşkın şaşkın birbirine bakar, G ki böyle saçmalıkları pek sallamayan otuzunu aşmış bir insan o bile sinirlendi ama gülerekten ki daha doğrusu alay ederek "çıkarmamız mı gerekiyordu?" tey allahım şeklinde bir ifadeyle dedi,  B'de bir elimdeki tavaya baktı, bir L'nin kafaya.

Arkadaş böyle anlatınca kendimi kötü hissediyorum sonuçta ilk geldiğimde kız baya yardımcı oldu da, bu nedir arkadaş ya? Bu nasıl bir sahiplenmedir, sanki biz onun evinde misafiriz, çöpü de ayıp olmasın diye dışarı çıkardık. Laf mı soktu hep ben çıkarıyorum diye düşüncem de, yok öyle bir dünya, gerçi kendi kafasında öyle kurgulamış olabilir. Hele bulaşık yıkarken tepende dikilmesini, her geçen gün evde yayılarak ilerleyip, dolapların her yerini kendi eşyasıyla doldurmasını falan hiç saymıyorum. Ben mi abartıyorum acaba ya, sonuçta teşekkür etti roommatelerine, bulaşık yıkarken de muhabbet etmeye çalışıyordur, dimi yani ben abartıyorum.

Ben anladım yaparım genellememi, amerikalının sarışını makbulmüş, çekik gözlüsünden de, karasından da uzak duracan, der ve çıkarım. Perde.

Kafa olmuş winterfell, içinde greyjoylar gezer deyu deyu

Arabadayım. Saatlerden akşam üzeri, güneş batmış ama hala mavi bir aydınlık var. Bir kış günü, hava ılık ama kar havası var, kardan önceki o sıcaklığı hissedebiliyorum. Araba ormanın kenarında duruyor. 25 yaşlarında orta boylu kumral iki erkek önde oturuyor, dostlarım. Ben arka koltuktayım. Birşey bekliyoruz. Arabaya doğru orta yaşlarında bir erkek yaklaşıyor, soluk soluğa. Camı merakla açıp kafamı uzatıyorum, bir şey olmuş olmalı. Soluk soluğa " baban" diyor, "babanı öldürdüler, cephede" diye ekliyor babamın danışmanı. Bir şey söylemiyorum, verecek cevabım yok ama bir şey hissetmeye fırsat bulamadan yoldan koşarak sarışın bir çocuk geliyor. Kardeşim. "Annem" diyor, "annem kayboldu", bana sarı bir parşomen uzatıyor "ama bu haritayı buldum odasında, bak bu nokta hareket ediyor" 
"Annem olmalı" diyorum ve haritayı kardeşim elinden kapıyorum. Kardeşimi ve o yaşlı danışmanı arabada bırakıp, arkadaşlarım ve ben kendimizi yola atıp koşmaya başlıyoruz. "Tren, trende, treni yakalamamız lazım" Koşarak tren istasyonuna gidiyoruz,  ama tren durmuyor. Tutunuyoruz giden trene ama o vagon trenden ayrılıyor bir şekilde. Kar yağmaya başlıyor.

Bir ev var, beyaz kocaman. Gecenin karanlığına rağmen bembeyaz mermer sütunlarıyla parlıyor. Kar yağmaya devam ediyor. Ben balkondayım elimde harita bakıyorum, "yönü değiştirdi" diye bağırıyorum aşağıdaki arkadaşlarıma. Umutsuzluk ve yorgunlukla oldukları yere oturuyorlar. "Vazgeçelim, bu şekilde yakalayamayacağız" diyor birisi. "Hayır" diyorum, "annemi bulmam lazım". 

Vazgeçmiyorum ama artık takip edilecek bir tren yok. Etraf sıcak, bir bahar günü gibi sıcak. Evler yunan tapınaklarına benziyor ama mermer yerine sarı toprak taşlar kullanılmış. Yollarda da aynı sarı toprak taşlar kullanılmış. Bütün evler birbirine benziyor sokak boyunca, denize paralel bir tepenin üstünde 2 katlı piramit taşlarından inşa edilmiş üçgen çatılı, önünde iki tane sütun olan kare evler. Deniz güneşin altında parlıyor. Haritanın üzerindeki siyah nokta evlerin birinin üzerinde durmuş durumda. Tek yapmam gereken, o siyah noktanın olduğu evi bulmak. Ama yolda giderken bir çocuk geliyor. "Bana yardım edebilir misin" diyor, "Acelem var çocuk" diyorum. "Lütfen, eğer benimle gelirsen sana o evi bulmanda yardımcı olacağım" diyor. Kafamı sallayıp peşinden gidiyorum çocuğun. Nereden biliyor ki benim bir ev aradığımı. Merakıma yenilip peşinden evlerden birine giriyorum. Ev kalabalık, bir sürü yemekler yapılmış, insanlar büyük bir gürültüyle yemeklerini yiyorlar. Büyük koyu kahverengi bir köpeğe doğru ilerliyoruz. " Bu köpeği al, sana yardım edecek" diyor. "İşini hallettikten sonra buraya geri dön" Köpeğe uzanıyorum tasmasından yakalamak için kaçıyor bahçeye doğru, tekrar yanına gidiyorum başlıyor toprağı eşelemeye. Topraktan anlamadığım garip bir cisim çıkarıp önüme koyuyor ve başlıyor koşmaya. Ben de peşinde başlıyorum koşmaya.

Etraf değişiyor, denizdeyim, bir kız, ben ve hoca ve bir sürü köpek balığı. Köpek balıkları etrafımızda yüzüyor, arkadaşımla köpek balıklarını görmek için hoca kiralamışız, ama denizin ortasındayız kıyı görünmüyor. Sonra ben biraz daha ilerliyorum, biraz daha derken hoca kayboluyor, bağırıyorum arkadaşıma "hoca nerede" bilmiyorum diye bağırıyor, "napacağız her taraf köpek balığı dolu" 
"Merak etme" diyorum, "beni takip et kıyıya doğru yüzelim hızlıca" baya, nefes nefese kalıncaya kadar yüzüyoruz, kız bağırıyor "yanlış tarafa gidiyoruz kıyı bu tarafta" diye. Bakıyorum gerçekten de yanlış yüzmüşüz. Karşımda gökyüzü morumsu, pembemsi bir renk almış. Deniz daha fazla ilerlemiyor son noktada ufacık şelale gibi kıvrılıyor. "Bak" diyorum "dünyanın sonuna geldik" 

Allahım bütün gece koştum, kaçtım, kovaladım dünyanın sonuna vardım ya, dinlenmek için uyumuyor muyduk biz.

5 Aralık 2012 Çarşamba

4 Aralık 2012 Salı

Tortilla böreği

Bu ülkenin ekmek ve tatlı sektörü ne kadar gelişmiş olsa da börek olayına hiç bulaşmamışlar. Börek yok burada varsa da ben bilmiyorum. Neyse artık nereden aklıma geldiyse canım bir börek çekmeye başladı anlatamam. Hani hazır yufkadan yapılır ya arasına yumurtalı sosla bişeyler koyulur, dışı birazcık sert içi yumuşcık olur, genelde peynirle yapılır falan, çok da kolay olduğu ve nasıl yapılırsa yapılsın genelde güzel olan bir börek olduğundan da herkesin yaptığı börek var ya, işte o börekten nasıl canım çekti. Ama yufka yok ki burada nasıl yapılır, düşünürken daha doğrusu düşünmezken birden durduk yere dur bakayım tortillayla börek yapılırmı ki diye kendimi google'a tortilla börek yazarken buldum. Tortilla dediğimiz bu türkiyede de benzerleri lavaş ekmeği olarak satılan yuvarlak mayasız, yufkanın baya kalıncası bir şey ki bayılıyorum ben buradaki tortillara geldiğimden beri tortilla yiyorum, sabah tavada iki tortillanın arasında yumurta pişiriyorum süper oluyor börek gibi, akşam öğlen tavuk dürüm yapıp yiyorum falan türkiyeye döndüğümde çok özleyeceğim birşey kendisi. Arasına peynir koyup tavada pişirince de aynı gözleme tadını yakalıyorsun hem neden börek olmasın. (Gözleme deyince aklıma geldi ben bide bunun arasına patates koyupda deneyeyim, patatesli gözleme olur mu olur) Öyle de oluyormuş bunu düşünen bir ben değilmişim, amerikada da gün yapan bir türk ev hanımı kitlesi oluşmuş bloglar hazırlayan, onu da keşfettim. Neyse gittim en ucuzundan tortillamı aldım, tarife göre 1 kap sıvı yağ, bir kap süt, iki yumurta çırptım ara sos olarak, "biraz yağ fazlamı oldu ne" neyse tarif öyle ben ne anlarım. Tortillara geldi sıra hepsini tek tek ılık suda ıslatmak gerekiyormuş, ama o tortilla ne iğrençmiş iki aydır buradayım böyle tortilla görmedim, birbirinden ayrılmıyor ki, ortalar birbirlerine yapışmış, parçalayaraktan ayırdım en sonunda. 


Sonra ıslattığım tortillaları bir kat olacak şekilde borcama dizmem gerekiyor da ben  nereden bulayım borcamı, tek sahip olduğum fırın şeysi olan kare kek kalıbını kullanmaya karar verdim. Parçalanmış tortillaları ki parçalanmamaları gerekiyordu yufka gibi olacaklardı rasgele dizdikten sonra yumurtalı sosu aralara dökerek orta kısmada peyniri koyaraktan altı katlı böreğe yani aşağıdaki resme ulaştım. Gerçi kaç katlı oldu sayamadım da parça pinçik tortillalardan.


Sonra böreği attım fırına. Börek pişerken de yanmasın diye arada açıp baktım ne göreyip börek yağların içinde yüzüyor, böyle köşelerden yağ baloncukları çıkıyor falan. Neyse pişince buharlaşır heralde ben bileyim tarif öyle diye kapattım. Sonra pişince çıkardım fırından, aha da sonuç aşağıda. Fena da görünmüyor ha, olmuş olabilir mi ki?


Ama olmamış, yani oluyorduymuş da olmamış çünkü börek vıcık vıcık yağ, kestikçe fışt diye yağlar fışkırıyor, çukurlarında yağ göletleri oluşmuş, hay senin verdiğin tarife be kadın, hayır annemi de arayamıyorum ki her istediğimde anne nasıl yapılır diye sorsam, böyle internette blog tutan ev hanımı görünümlü beceriksiz karılara kalıyorum. Kimse görmesin diye peçeteye sarıp öylece attım çöpe, insanların börekle bu şekilde tanışmasını istemem. Neyse yağlar olmasa olacakmış ama, ilerleyen zamanlarda düzgün bir tortilla ve az yağ ile yaparsam börek özlemimi dindirebilirim.


3 Aralık 2012 Pazartesi

Nihan'ın Yeri

Bir hayalim var. Hem fırın, hem pastane, hem kafe, hem kahve, hem kütüphane.Hem italyan, hem ingiliz, hem fransız, hem türk tarzında. Hepsi bir arada. Hem arkadaşlarınla gelip karnını doyurabileceğin, hem de bir başına saatlerce kitabınla, bilgisayarınca saatlerce takılabileceğin bir mekan olacak. İlk girişte solda fırın olacak İçeri adımını atar atmaz ekmek kokusunun duyacaksın. Camekan'ın içinde birbirinden lezzetli yaş pastalar, rengarenk makaronlar, tartlar, kurabiyeler, sütlaçlar, kadayıflar, börekler, poğaçalar. Arka duvarda fransız ekmekleri, somun ekmekler, ramazan pideleri, donutlar, çeşit çeşit ekmekler. Biraz fransız tarzında, ufacık ortaçağ dokunuşunda,konsept olarak biraz bunun gibi ama dekor olarak daha güzel.


 İçeri girmek istemeyenler için ufacık bir pencere açılıp oradan ekmek satışı yapılacak. Solda ise bir pastane ortamı gibi ufacık yuvarlak masalar, süslü sandalyeler olacak dekora uygun. Ayrıca mekanın girişinde ve arkasında iki adet açık alan olacak, arkadaki bahçe işlevi görürken ön kısım bu resimdeki gibi olacak. Ama böyle iki parça halinde değil çünkü parçalardan biri fırın-pastane'nin olduğu yer olacak, fırının camı tam yolun kenarında olacak ki görenin canı çeksin üsteki resimdeki gibi millet geçerken durup bir baksın. Mekanın girişi de aynen böyle süslü olacak.


Bu kısmı geçip biraz ilerleyince kafe kısmı gelecek, kafede salatalar, hamburgerler, kumpirler, makarnalar, sandviçler, köfteler, ottoman steakler, çeşit çeşit bir sürü yemekler.Dekoruna karar veremedim ama böyle biraz yetmişlerin amerikasından, biraz italyan ama çok rahat ve huzurlu bir ortam olacak, canlı renkler kullanılacak belki biraz country tarzı. Servislerde sunuma büyük önem verilecek, kavanozla içecek servisi gibi, bunun gibi.  Servis tabakları hep başka başka ama biraz meksikan tarzı olacak, hep rengarenk, hiç dikkat edilmeden rastgele servis edilecek ve masa rengarenk olacak.



 

Kafe'nin olduğu yer sırf camla arka bahçeden ayrılacak. Arka bahçe bir meyve bahçesi olacak. Her çeşitinden meyve ağaçları, ağaçların altında masalar, ağaçların arasında hamaklar, isteyen ağaçlardan meyveleri koparıp yiyecek, ağaçların tepesine tırmanabilirlerde bokunu çıkarmadıkları sürece. Her masanın üstünde bahçenin meyvelerinden toplanmış bir meyve sepeti olacak ama kışın meyve olmayacağı için ceviz ve ayva olur heralde artık bahçede o mevsim ne varsa o koyulacak, oturan yesin beleşe. 

Sonra bu kafe kısmının olduğu yerin hemen yanında bir oda gibi büyük bir kapıdan geçilerek girilen kahve evi olacak. İngiliz tea-house gibi. Bu kısım diğer kısımlardan geçecek seslerden arındırılacak çünkü içinde bir köşesinde kocaman bir kitaplık olacak, gelen kahvesini içerken bir taraftan da istediği kitabı okusun diye. Buranın dekoru tam bir ev ortamı gibi olacak. Ortada bir şömine olacak. Duvarlar koyu yeşil olur diye düşünüyorum. Sarı ışık kullanılacak ki, rahat okuyamayıp sabahtan akşama bir bardak kahveyle mekana çöreklenmesinler, hem de dekora daha uygun. Kadife koltuklar, hep koltuklar olacak hiç masa olmayacak. Sadece bir köşede bar gibi bir kısmı olacak, onlarda koyu tahta olacak. Sonra perdeler olacak, sanki biraz rönesans tarzı gibi. Sanki aşağıdaki üç resmin birleşimi gibi.




Herşey oturularak sipariş verme şeklinde olacak, isteyen istediği yere oturup, istediği siparişi verebilecek, kahve evi kısmına oturan makarna siparişi, pastaneye oturan kahve siparişi verebilecek. Fiyatlarda biraz uygun tutulsa acaba gölbaşında üniversitelerin, teknokentin orada iş yapmaz mı bu fikir? Yani ben yapamam bunu sonuç iki tahta masa ile bir pideci olur, kahveyi de ikram olarak pidenin arkasına veririz de ama biri gitsin yapsın bende mis gibi ekmek kokularının içinde yeyip içip kitap okuyayım ya, olma mı?

If I was a rich girl...













2 Aralık 2012 Pazar

Garip şeyler

Harry Potter cübbesi ararken dek geldim bu siteye. Sitede çok garip şeyler satıyorlar, Morrigan'ın büyülerini içeren kitaplar gibi. Yalnız sondaki o celtic tree'nin olduğu goblet ve defter baya hoşuma gitti.
http://www.pyramidcollection.com/Default.aspx










The Movie - How to Train Your Dragon

Öyle bir dünya düşünün ki bu dünyada yaşlı Vikingler İskoç aksanıyla konuşuyor, genç Vikingler Amerikan aksanıyla.






Boston Anıları - 2

Ertesi gün, uyandığımda ki gene hayvan gibi uyuyup öğlene doğru kalktım, birşey derlerse biz türklerin geleneği erken uyanmak ayıp diye bir bahane uydururum rahatlığıyla mı uyuduysam artık bilemedim. Babası ben kahvaltımızdan bahsettiğimden dolayı önüme yoğurt, peynir, zeytin hepsini doldurdu. ben naptım oturdum donut yedim. Burada yoğurt greek yoğurt diye satılıyor ve markadan markaya tadında baya farklılık olabiliyor, yoğurt konusunda bizim yoğurda en çok benzeyen markadan bahsetmiştim, adam gidip onu alıp getirmiş. (Lan bak şimdi bakınca orada bulunduğum tüm süre boyunca bana 23 Nisan çocuğu muamelesi yapmışlar.)Bir de yoğurt muhabbeti yaprak sarmasına kadar uzadıydı, yaprak sarmasını bile yunanlıların sanıyorlar ya. Neyse gittikçe milliyetçi olmaya başladım ben burada daha international olmam gerekirken, bir Türk mahallesi bulup alamancı gibi yaşayacam en sonunda. Ama haksız mıyım ya, yoğurt bizim.

Sonra kahvaltı sırasında Lane gelip yakınlarda cami var, götürebiliriz deyince ben anlamadım. Yani?!?! Niye gidiyorum ki ben camiye şimdi?!?! ben bu soruları kafamda sessizce geçirip kısaca No??!? deyince şaşkınlıkla, Lane anlamadığımı düşünüp açıklama gereği duydu, günlerden cuma olduğu için, Lane'in kardeşi antropoloji gibi bir şey mi ne okuyormuş, benim Müslüman olmamdan dolayı araştırma yaparken cuma günleri camiye gittiğimizi öğrenmiş. Yani benim aklıma hiç gelmiyor ki cuma namazı olayı, şaşırırım tabi. Dedim erkekler gider cumaya, kadınlar isterlerse gider, istemezlerse gitmez, mesaj kaygısıyla "kadınların seçme hakkı var" deyince olayı pozitif ayrımcılık olarak algılayıp baya şaşırdılar. Gerçi gerçekten olayda pozitif ayrımcılık mı var yoksa niye gitmiyoruz biz ya ?

Şükran gününün sonrası Black Fridaymiş ve her yer indirime girermiş burada. Lane "ben alışverişe gitsem mi anne" diye annesinden izin almaya çalıştı ama kadın baya bir ödevin yok mu moduna bağlayınca ama nihan'a söz verdim, onu götürecektim diye beni kapitalist emellerine alet etti. Annesi de onay verdi. Halbuki söz falanda vermediydi, gelmeden önce çok soğuk olur mu, mont alsam mı diye konuşmuştuk o da orada outlet var ben seni götürürüm demişti o yani. Kadın çok sıcak kanlı falandı ama sanki çocuklara karşı biraz otoriter gibi mi geldi bana, tam profesör işte ya sevecen bir otoriterlik. Neyse outlet falan diye çıktık yola, beni evlerinin olduğu kasabanın merkezine götürdü. Outlet dediği de arkadaş bir dükkan yani, türkiyedeki mahalle arasındaki kıyafet dükkanları büyüklüğünde. Her şey tepiş tıkış, sıkışık sıkışık. Black Friday diye her şeyi 10 dolar yapmışlarda, oradaki çoğu şeyi bana bedava verseler giymem. Mağazalarda sürünmekten renkleri solmuş tshirtler, ellenmekten tüylenmiş kazaklar, bilmem kaç yılından kalmış kıyafetler falan, ara ki içlerinden işe yarar bir şey bulasın. Zaten zamanında kimse beğenip almadığı için yıllardır etiketleriyle orada duran şeyler. Tabi Lane saatlerce çıkmadı, pembe ve çiçekli olmak üzere iki tane penye iğrenç elbise aldı en sonunda. Bir sevemedim ben bu outlet olayını, Türkiye'deki ömrümde de outletten bir şey beğenip almışlığım yoktur da  hacı bizim outlerler bunların yanında yeni sezon kalır.

Eve dönünce babası eline atlası alıp geldi. Türkiye gelmeyi düşünüyorlarmış yazın, istanbulu çok merak ediyorlarmış. Böyle baya bir Türkiye anlattım, kurtuluş savaşı, rusların sıcak denizlere inme isteği, yunanlılarla kıbrıs kavgamız, coğrafya ve türk tarihi falan. İstanbul'la ilgili bir kitap okuyormuş adam, ben anlatınca şimdi kitapdaki olayları anladım diye ekledi ama kitabın ne olduğunu öğrenemedim. Ama Türkiye hakkında tek bildikleri İstanbul, gelişen ekonomi, kıbrıs sorunu, başka hiç bir şey bilmiyorlar. Adam Arapça mı konuşuyorsunuz diye sordu ya. İstanbulla ilgili bir kitap okuyorsun, İstanbul'u biliyorsun ama hala arapça mı diye soruyorsun. Öyle demekkiTürkçe konuşan milletleri toplayıp şarkılar söyletmekle olmuyormuş bu işler. Elimden geldiğince anlatmaya çalıştım,Karadeniz bölgesi, Kapadokya,Efes, İstanbul. Ankara'yı çok merak etti onu da anlattım. Böyle internette Güvenparkın resimlerini görünce beatiful park falan diyo, yok güzel değil diye düzeltiyorum, kızılay meydanını görüyor ne güzel bir meydan, yok ya normalde bişeye benzemiyor resim işte şeklinde açıklamalarımla ankaranın içine etmiş olabilirim. En sonunda da dedim, gelme ankaraya gelmeyin bi boka benzemiyor, kimse gelmesin benim ankarama, çok çirkin ankara, iğrenç, yanına bile yaklaşmayın, benim orası, kimseye vermem benim benim benim, gelmeyin işte. Ha bide kıbrıs konusunda anlaşamadık, ben kuzey kıbrıs türk cumhuriyeti diyorum, o inatla türk kontrolündeki bölge diyor. Ben anlattıkça adam ingilizceme hayran kaldı. Ben de anlamadım ama nasıl anlattım o kadar tarih dersini ingilizce. Galiba ben normal gündelik ingilizce konuşamıyorum, kitap cümleleri kurmam lazım.

Sonra da biraz mahallelerinde yürüyüşe çıktım. Çok resim çekemedim. Elimde sadece bunlar var.







Akşam da Lane ile oturup Madagaskar 3 ve How to Train Your Dragon izlemekle geçti. Yalnız Madagaskar çok boktan olmuş, How to Train your Dragon ise saçmalığın önde gideni. Lane ikisine de bayıldı. Lane farklı dünyaların insanlarıyız dostum. Sen herkesi eleştiriyorsun ama bence sende bir sorun var. Zaten sabah konuşurken de Twiglight'ın derin anlamlar içeren bir kitap olduğunu savundun. Neymiş Edward Isa figürüymüş, ölümsüzlük falan, dini alt mesajları varmış.Yazar tüm hikayeyi dini mesajlar vermek için yazmış. Oldu canım da bu kadar da zorlamayın ama ya. Harry Potter'ı da üçüncü kitaptan sonra sevmemiş, ailesinde zaten yeterince benzer olaylar varmış. Ney ailende ölüm yiyenler mi var allahın muggle'ı. Harry Potter üçüncü kitapla başlıyor oluuum. Yalnız hala algılayamadım ailesinde nasıl benzer olaylar var, yoksa ben mi muggle'ım herşeyden habersiz yaşıyorum.Yok kurgulayamadım hiç. Tamam Lane iyi kız hoş kız da,  ayy çok yargılıyor herkesi, geriliyorum ben yanında, bundan sonraki ilişkimiz senin mutfak gereçlerini kullanmak şeklinde olacak Lane. Onu da kullanmazdım da kıyamıyorum parama iki yıllığına tencere almaya.

Ha birde evlerinin olduğu yer resimlerden anlaşılmasa da bana biraz Candy'nin yaşadığı yeri anımsattı. Lane'e söylediğimde böyle bir çizgifilmi hiç duymamış, resimleri falan gösterdim bilmiyormuş hiç. Tam konusundan bahsedecektim yetimhane falan diye kızın evlatlık olduğu gerçeği karşısında pot kırmadan son anda durdurdum kendimi. Harry Potter'da bile kendi ailesinden birşeyler bulan insan valla candy'i izlese intahar eder heralde.

Ertesi günde babası ve annesiyle birlikte boston turuna çıktık. Lane ödevim var diye gelmedi. Adam arabayla boston'un heryerini gezdirdi. Beni türk lokantısına götürmeyi planlıyorlarmış, istanbul diye bir lokanta varmış ama ben amerikan kültürünü öğrenmek istiyorum deyince çok mutlu oldular, normal bir lokantaya götürdüler. Keşke türk lokantasına gideymişim. French dip diye bişey yedim ama bişeye benzemiyordu. Zaten buraya geldiğimden beri hiç bir lokantada güzel birşey yiyeyemedim, hamburgerler bile kötü. Herşeyi çok güzel süslüyorlar, devasa porsiyonlarla önüne getiriyorlar ama tat konusunda sorun var. Boston'a gelirsek ömrümde çok şehir görmedim ama ömrümde gördüğüm en korkunç ve çirkin şehir. Böyle bir sürü eski binalar var ingilteredeki binalara benzeyen kırmızı taşlı karanlık, sonra rasgele yeni binalar aralara serpiştirilmiş, şehrin ortasında bir sürü biyolojik tehlikeler içeren araştırma firmaları, teknolojik nükleer şeyler inceleyen labratuvarlar falan var. Tek tek baktığında güzel denebilicek binalar var ama şehir bütün olarak o kadar kötü ki. Bilmiyorum beni korkuttu sanki böyle gelecekte bir yer, dünya yerle bir olmuş ve yeni bir şehir inşa edilmiş ama süs olsun diye bazı mahallelerdeki binalar eski mimariyle inşa edilmiş. Piii ne çirkin bir şehirdi o öyle. Zaten bir tek olayı üniversite ve her yer adım başı üniversite, adını bile duymadığımız bir sürü. Herkes öğrenci. Boston üniversitesinin ne doğru düzgün kampüsü var ne bir şeyi, nehir boyunca kurulmuş bir üniversite. Boston Üniversitesinin olayı yabancı öğrencilermiş zaten, çok meraklıymış yabancı öğrenci almaya, öğrencilerinin cogunluğu yabancıymış valla öyle dediler ben bilmem. Demek ki o yüzden türkiyedeki herkes boston üniversitesine gidiyor. Bir hardvard güzeldi biraz da o da git ingiltereye bir mahalleye benzerlerinden bulursun(çok gördüm ya ingiltereyi biliyorum o yüzden) çok matah bir yanı yoktu yani. Hiç sevmedim ama ayıp olmasın diye güzel şehirmiş dedim çünkü boston üniversitesinin kampüsü karşısında hayal kırıklığı yaşadım diye biraz bozuldular. Bilmiyorum bir günde harcadım Boston'ı yerden yere vurdum ama beni korkuttu sevmedim, belki başkasının gözünde başkadır.

Sonra Aerosmith'in evini, boston da lokantaları varmış onu, hatırlamadığım bir kaç ünlünün evini de gösterdiler. Lane'ın ilk okuldan üniversiteye kadar okuduğu tüm okulları falan gösterdiler hatta liseyi Aerosmithin birinin kızıyla aynı sınıfta okumuş. Lane doktorasına başlayana kadar üniversite de dahil hep kız okuluna gitmiş. Daha yeni doktorasında karma okula gidiyor kızcağız.

Sonra akşama amcası karısı iki oğlu, bir komşuları ve kızı akşam yemeğine geldi.Tüm yemekleri gene babası hazırladı anne hiç birşeye elini sürmedi. Amcası böyle şarapcı balıkçılar olur ya göbekli sakallı hep çakır keyif espriler yaparak dolaşan aynı o. Sürekli kelimeleri yutarak ve çok hızlı konuştuğundan dediği hiç bir şeyi anlamadım. Galiba gücenmem gereken espriler yapmış çünkü Lane'in babası kardeşi adına umarım seni gücendirecek birşey dememiştir diye özür diledi ama cidden anlamadım adamın dediği hiç birşeyi, iyi ki de anlamamışım. Gene aynı şekilde sofra hazırlandı yemekler yendi. Komşusu İstanbul'a gitmiş iki kere, bayılıyormuş istanbula, özellikle topkapı sarayındaki mücevherlere hayran kalmış. Ama hiç kilise yokmuş. Var dedim yok dedi, var dedim yok dedi tekrar, bir ayasofya varmış o da cami şimdi dedi, yoo o şimdi müze dedim ve bir sürüde kilise var dedim. Bu seferde çevirdi var ama ortodoks kilisesi diye. Tarihi yapısını göz önünde bulundurunca ortodoks kilisesinin çok olması doğal dedim. Yes, right dedi sustu. Ee ne bekliyordun belki bir gün bir kaç katolik turist gelir diye her yere katolik kilisesi mi inşa etseydik ki zaten katolik kliseside var. Hem tabiki ortodoks ve ermeni kilisesi olacak çoğunlukta, tarih ve kültürel bilgin bunu kavramana yardımcı olmuyorsa yapacak bir şey yok.

Tüm o dört gün boyunca öğrendim ki, bütün o insanların Türkiye ile bildikleri İstanbul,Bodrum ve Kapadokya. Bodrumu Hollywood'dan, Kapadokya'yıda gezi dergilerinden öğrenmişler. İstanbul'u zaten herkes biliyor.İstisnasız hepsi hangi dili konuşuyorsunuz diye sordu. İstanbul ile ilgili bildikleri de Ayasofya, Kiliseden camiye döndürülen eser. aynen bu kalıbı kullanarak tanımlıyorlar. Hepsi de anlaşmış gibi aynı şekilde.  Hayır şu anda müze diyorum inatla aynı kalıbı kullanmaya devam ediyorlar. Ki bence ayasofya teknik açıdan bilmem ama görsel açıdan hiç de güzel değil bence. Daha güzel kiliseler daha güzel camiler gördüm. Bütün dünya da bu kadar abartılmasını çözemedim bir türlü.  Ha birde blue mosque deyip durdular ki ben bilmiyorum blue mosque ne, aklım gitti bursadaki yeşil camiye. Hayır yani İstanbul'da görmediğim tarihi eser kalmadı benim, Mavi Cami diye bişey olsa bilirim, yok İstanbulda Bursa'daki mi diyorum en sonunda ısrar etmedim dedim bilemedim ingilizcesi farklıysa demek diye. Sultanahmet Cami'ymiş ya lan ne bileyim dünya da Blue Mosque diye bilindiğini. Hem niye öyle çevirdiniz ki biz st joseph kilisesi diyorsak onlarda sultan ahmed mosque desinler, blue mosque ne lan, neresi mavi o caminin.

Sonra oturup kürtaj tartışması yaptılar. Kuzeni  açık giyinirsen tecavüze davetiye çıkarırsın görüşünü destekleyen yorumlarda bulundu."İnsanlar baksın diye mini etek giymiyor musunuz?" Çok sıkıldım ben bu muhabbetten ya, tartışılacak hiç bir yanı olmayan bir konuyu bütün dünyanın böyle tartışması beni çok rahatsız ediyor.Neyse. Lane gene komşunun kızına da pek pas vermedi ama o erkek kuzenleriyle şen şakrak konuşması falan ben kimseyle öyle konuştuğunu görmemiştim.

O komşu ve amca hariç hepsi çok iyi insanlardı, özellikle annesi ve babası en iyi şekilde ağırlamak, kırmamak için ellerinden gelini yaptılar. Sorularını falan hep öğrenmeye çalışarak merakla sordular, babası amerika gezisi için baya güzel ip uçları verdi. Özellikle babasına bayıldım. Neyse işte böyle çok bilgilendirici, eğitici, eğlenceli, bol yemekli, beleş, süper bir gezi oldu benim için, bu sebeple hep minnettar olacağım sana Lane.

Dört günün ardından uçakla yurda geri dönme kısmına geçtik. Hava alanında baya bekledik uçak geç geldi diye, Lane çıkardı çantadan örgüleri havaalanının ortasında çorap örmeye başladı. Bana da çocuğun biri dadandı iki yaşlarında. Anlamıyorum da ne dediğini, pas da vermiyorum çantasındaki tüm oyuncakları sırayla bana getirdi. Bir ara seviyim bari dedim çocuk o kadar çabalayınca farkında olmadan türkçe konuşmuşum çocukla, oda gülüyor mal sanki anlıyormuş gibi. Tuvalate gitme bahanesiyle anca kaçabildim elinden. Anlamadım valla. En sonunda uçağa bindik, yarım saatte uçakta takıldık, elektriksel bişeyleri bozulmuş uçağın, beş dakka karanlıkta kaldık falan. Neyse yarım saatten sonra havalandı ama rüzgar ters yönde esiyor diye toplamda yolculuk yedi saat sürdü. Yani batı değil doğu yönüne bir saat daha uçsaydık istanbulda olurdum ki, ne yoruldum ya yolculukta.