Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

28 Kasım 2012 Çarşamba

Leonardo da Vinci


Vatan özleminden midir, nedendir bilmem de ben buraya geldiğimden beri Leyla ile Mecnun'a sardım. Fazla geyik içerdiğinden üst üste çok izleyince baysa da dozunda izleyince süper vakit geçiriyor insan. Ama o değilde ben bu dizinin senaristini çok pis kıskanıyorum arkadaş. Dünya üzerinde saçmalayıp, hatta über derecede saçmalayıp,yastığın vazoya aşık olması, sezardan kız kaçırma, uzaylı zekiyle şeklinde saçmalayıp para kazanan tek insan o galiba. Öyle böyle değil çok fena kıskanıyorum, hayallerimin işini yapıyor adam.

27 Kasım 2012 Salı

O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya ürkütmese yüreğini?

Olmak ya da olmamak, işte bütün sorun bu! 
Düşüncemizin katlanması mı güzel 
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına 
Yoksa diretip bela denizlerine karşı 
Dur, yeter demesi mi? 
Ölmek, uyumak sadece! 
Düşünün ki uyumakla yalnız 
Bitebilir bütün acıları yüreğin, 
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun. 
Uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü. 
Çünkü, o ölüm uykularında 
Sıyrıldığımız zaman yaşamak kaygısından 
Ne düşler görebilir insan, düşünmeli bunu. 
Bu düşüncedir felaketleri yaşanır yapan. 
Yoksa kim dayanabilir zamanın kırbacına? 
Zorbanın kahrına, gururunun çiğnenmesine 
Sevgisinin kepaze edilmesine 
Kanunların bu kadar yavaş 
Yüzsüzlüğün bu kadar çabuk yürümesine 
Kötülere kul olmasına iyi insanın 
Bir bıçak saplayıp göğsüne kurtulmak varken? 
Kim ister bütün bunlara katlanmak 
Ağır bir hayatın altında inleyip terlemek 
Ölümden sonraki bir şeyden korkmasa 
O kimsenin gidip de dönmediği bilinmez dünya 
Ürkütmese yüreğini? 
Bilmediğimiz belalara atılmaktansa 
Çektiklerine razı etmese insanları? 
Bilinç böyle korkak ediyor hepimizi: 
Düşüncenin soluk ışığı bulandırıyor 
Yürekten gelenin doğal rengini. 
Ve nice büyük, yiğitçe atılışlar 
Yollarını değiştirip bu yüzden 
Bir iş, bir eylem olma gücünü yitiriyorlar
."

Keşke bu kadar güzel bir şiir olmak ya da olmamak geyiğine indirgenmeseydi...

21 Kasım 2012 Çarşamba

Çehov'dan Öğütler


Her yazar gibi Çehov'da genç yazarlara tavsiyelerini döktürmüş. Türkçeye çevirilirken mi dil bu hale dönmüş, yoksa aslında da mı öyle bilmiyorum ama benim çok hoşuma gitti samimiyeti, sanki böyle arkadaşına "abi bak böyle yapacan" şeklinde akıl veriyormuş gibi döktürmüş tavsiyelerini. Bir de resmini ararken farkettim adam bildiğin yakışıklı, karizma bir insanmışkine, aşık mı olsam ki...


Yeni doğan her bebeğin poposuna vura vura şu sözler kafasına sokulmalı: “Yazı yazmamalısın! Yazı yazmamalısın! Yazar olmamalısın!” Yine de yazarlık eğilimleri göstermeye kalkarsa, bu kez sevgiyle vazgeçirmeye çalışılmalı. Sevgi de işe yaramazsa, pes edip “kayıplar” listesine eklenmeli. Yazarlık öyle bir kaşıntı ki, tedavisi yok.
Yazarın yolu baştan sona dikenler, çiviler ve ısırganlarla kaplı, dolayısıyla aklıselim sahibi insan ne yapıp edip yazarlıktan uzak durmalı. Yine de, tüm uyarılara karşın, kaçınılmaz yazgı kişiyi yazarlık yoluna iterse, bu talihsiz, başına gelecekleri hafifletmek için şu kurallara uymalı:

1. Yazarlığı zevk olsun diye yapmanın, onu meslek edinmekten daha iyi bir yaşam sağlayacağını bilmeli.
2. Edebiyat arenasında başarısızlığın başarıdan bin kat daha iyi olduğu kulağına küpe olmalı.
3. “Sanat için sanat” yapmanın, acınası bir malzemeyi işlemekten daha avantajlı olduğunu aklından çıkarmamalı.
4. Tercihen genç bir asilzade ya da bir lise öğrencisi olmamalı.
5. Mutlaka akli melekeleri yerinde olmalı ve yazarlıkta deneyim edinmeli.
6. Çekingen olmamalı; önüne kâğıdı koyup, eline kalemi alıp, aklına geleni yazmalı, sonra dosyasını kapıp yayınevi yayınevi dolaşmalı, kabul ettiremezse yılmayıp kendisi bastırmalı.
7. Kitapları basılan ve okunan bir yazar olmak için mutlaka okuryazar olmalı ve en azından arpa tanesi kadar yeteneği bulunmalı.
8. Dürüst olmalı; çalıntı bir şeyi özgünmüş gibi sunmamalı, aynı kitabı iki yayınevinden birden çıkarmamalı, yabancı kökenli bir şeyin yerli olduğunu savunmamalı.
9. Gerçek yaşamda olduğu gibi, basılı sözcükler dünyasında da edepli davranmalı; başkasının nasırına basmamalı, mendiline sümkürmemeli, tabağındakine el uzatmamalı.
10. Yazmaya başlamadan önce bir tema seçmeli, ama Amerika’yı ikinci kez keşfetmiş ya da barutu ikinci kez bulmuş olmamak için, çiğnene çiğnene tadı kaçan sakıza dönmüş temalardan uzak durmalı.
11. Hayal gücünü özgür bırakmalı, ama eline hâkim olmalı; ne kadar kısa ve öz yazarsa, o kadar sık ve zevkle basılacağını unutmamalı.
12. Şöhret peşinde koşmuyorsa ve dayak yemekten korkuyorsa takma ad kullanmalı, ama asıl adını ve adresini yayınevine bildirmeyi ihmal etmemeli.
13. Ücreti kitap yayımlandıktan sonra almalı, gelecekten yemek anlamına gelen avanstan kaçınmalı.
14. Aldığı parayı canı nereye isterse oraya harcamalı.
15. Son olarak, bu kuralları bir kez daha okumalı.

Anton Çehov
Almancadan derleyen: Ayça Sabuncuoğlu
Kitaplık, sayı 71, 2004.


18 Kasım 2012 Pazar

Yollar, arabalar, çikolatalar

Buraya geldiğimden beri araba arayışım hep bir hüsranla sonuçlanıyor burada. Birinde tam alacam sabahında araba satılmış, birinde tamirciye götürdüm baksınlar diye 1000 dolar masrafı var alma dediler, birinde gene alacam ben arabayla test sürüşü yaparken adama telefon geldi araba satıldı diye. Ve en ilginci son denemem oldu, San Jose'ye gittim 2 otobüsle, ne bulursam en ucuzunu alıp çıkacam öyle de kararlıyım. Galeri bildiğin holding, galeri zinciri, binlerce noktada binlerce galerisi olan bir yer. Gittiğim günde bmw'nin yeni modelinin tanıtım event'i varmış, herkes smokinli, yemekler dizilmiş, zengin zengin çinli gençler, hepsi de çinliydi ya lan, Beğendim bir tanesini başka şehirdeymiş, bir saate gelir sen bekle dedi adam. Bekledim, bekledim araba geldi, tam deneme sürüşü yapacam, ehliyeti istedi, ehliyeti görmesiyle ben sana satamam demesi bir oldu, arabayı satmadı kaliforniya ehliyetim yok diye, adama diyorum kimse böyle bir şeyden bahsetmedi sen niye istiyorsun, "olmaz şirket prensibimiz bu, kaza yaparsan dava bize de bulaşır, bir arkadaşını çağır ehliyeti olan o gelsin arabayı galeriden çıkarsın" Oldu canım, millete diyecem Santa Cruz'dan gel buraya arabayı çıkar. Neyse üzüntülü bir şekilde durağa yürürken helal market diye bir yer gördüm merakla bir daldım içeri. İçerisi bildiğin 80'lerden kalma mahalle bakkalı. Çok kötü bir ortam, ve satılan herşey türk ürünü, olca salça, leblebi, duru buğday, eti halley, petibör püskevit, şeklinde türk ürünleri ve bir kaç arapça yazılı arap ürünleri. Leblebi alayım bari kısa günün karı diyerekten kasaya gittim. Adam arap yani tipinden belli de ben gene de bir şansımı deneyim dedim "türk müsün?" diye sordum, sonuçta güneydoğundan olabilir ama ıraklıymış. Şimdi bu görüntüyü gözünün önüne getir, bir amerikalı olsan türkler hakkında ne düşünürsün. Çok mal bir milletiz ya, Iraklı getirip satıyor biz kendimiz kendi ürünlerimizi satamıyoruz. Neyse bu da böyle bir dipnot.

Bu son olaydan sonra da dedim heralde benim araba almamam lazım, tüm bunlar işaret. Sonra gittim ehliyet başvurusu yaptım, hiç bir yerden evrak toplamaya gerek yok, resmini orda çekiyorlar, göz testini orda yapıyorlar sonra çok basit bir test oluyorsun anında geçici ehliyetini veriyorlar, 3 ay sonra da gidip direksiyon testine giriyormuşsun, böylece cal ehliyetin oluyormuş. Ehliyeti aldıktan sonra günlüğü 10dolara araba kiralanabiliyormuş eğer cumadan-pazara 3 gün kiralarsan ki okulda da haftasonları park ücretsiz bende öyle yaparım o zaman kiralarım arabayı diye karar verdim. Ocağa kadar almayacağım araba falan. Böylece cuma günü gidip arabamı kiraladım. Amacım outlet alışveriş merkezlerini gezmek çünkü boston'a gideceğimden mont almam gerekiyor, hemde sıkıldım yani orman,deniz hobit gibi, azcık kapitalizm görmem lazım. Ve macera ondan sonra başladı. Arabayı kiraladığım yerde küçük araba kalmamış aynı fiyata biz sana minivan verelim dediler olur dedim, sonuçta amerika burası yolları, park yerleri büyük diye düşünüyorum. Ne düşünüp, kafamda nasıl bir minivan canladırıp da evet dediysem artık. Araba bildiğim jeep'ten hallice dolmuş büyüklüğünde birşey aşağıda da görebilceğiniz gibi. Neyse dedim sürerim ki ben bunu, heyt be gözlerinin hastası, yolların da kralıyım ya da öyle birşey.


Sonra navigasyon'da ayarladım gideceğim yeri, Gilroy'da bir outlet varmış. Google map'ten bakmıştım 2 farklı yoldan gidilebiliyor ama benim bu gerizekalı navigasyon aleti en kısa yol diye en kötü yolu seçmiş. Bildiğin virajlı, ormanın içinde tek şeritli karadeniz yolu gibi bir yol. Araba'ya alışkın değilim, yol farklı, uzun süredir araba sürmüyorum,bir taraftan yağmur yağıyor, zaten esrayla yaptığımız o kazadan beri viraj fobim var,  hız limiti 45 mil, ama öğrendim ki eğer hava kötüyse yavaş sürmek zorundasın, yani eğer hız limi 45 diye 45'le gidersen yağmurlu havada ceza yersin. Bende 40'la gidiyorum, kurallara uyuyorum. Ama anlamadım arkadaş arabalar tek tek arkama sıra oldular. Sollama olayı diye birşey yok, halbuki hızımda yasalara uygun ama adamlar küfür ediyorlar arkamdan, gerildim de gerildim. Neyse acil durum park yeri gibi bişey görüp oraya girip yol verdim hepsine basıp gittiler.Vardık outlet dedikleri yere, hiç bir bokta yokmuş, çok çirkin bir yerdi zaten, yemek yiyeyecek yer zor buldum. İşe yarar bişey bulurum umuduyla gezdim de gezdim, gezip manyak gibi yorulup, mont almaya diye gidip, kısa kollu tshirt alıp gezimi tamamladım. Artık geri dönmeye hazırım. Ama yol gözümde nasıl korkunç görünüyor, hava da karardı nasıl gidecem. E ama gitmek lazım, bindim gidiyorum, allahım sabahkinden daha korkunç. 

Bu yolun en geniş kısmı, daha da daralıp sadece beyaz ve sarı çizgiden oluştuğu yerler de var.
Aynı Gölbaşıyla-Toki'nin yolu, ışık yok kapkaranlık, yolun şeridini görüyorsun sadece ki onu da göremiyorsun çünkü yol virajlı, karşıdan araba gelirse far'dan dolayı daha beter bütün görüşün gidiyor, 20km boyunca böyle gidiyorsun ve üstüne üstlük manyak gibi de yağmur yağıyor. Yavaş gittim gerçekten bu sefer çünkü önümü görmüyorum ve arkama gene dizildiler, düğün konvoyu gibi olduk en önde ben gidiyoruz. Yol tek şerit, araba hayvan gibi, arkamda ki arabalar stres unsurunu iki katına çıkarıyor, yol verecem verecek yer yok, allah'ım ben ömrümde böyle korkmadım, altıma kaçırsam kaçırırdım yani. Herşeyi kendi başıma yapabilirim diyen, gayet de feminist takılan ben, kendimi beceriksiz görüp baba olur, koca olur, abi olur, ne olursa olur bir erkek figürüne nasıl da ihtiyaç duydum o an. O sürsün arabayı bende yan koltuk da uyuyayım. Hayır süremediğimden değil, yol bomboş olsa 35 mil hızla çok rahatım gidiyorum ama arkadan dizilen düğün konvoy'unun oluşturduğu gerginlik yok mu... Dedim şu viraj'da sağa kırayım siz de kurtulun ben de kurtulayım ama düşündüm ölmemde kiralık arabanın masrafı çıkar sadece vazgeçtim. Neyse gene bir turnout bulup yol verdim de arkadakilere herkes rahatladı. Eve adamımı atar atmaz başladım mı ağlamaya, ben ömrümde öyle ağlamadım ya, hani durduramazsın ya kendini hıçkıra hıçkıra, hatta hıçkırmaktan nefes alamazsın, engel olamazsın kendine, sesli ağlarsın, öyle manyak gibi bir durum, sinirlerim nasıl gerildiyse artık. Daha da gitmem, bokum gibi olmuş outletleride, araba da minivan olmayaydı iyiydi.

Ertesi sabah uyandım, dedim neyse dedim bu yol böyle, San Jose'de ki iki şeritli beğenmeyen hızımı sollar diye San Jose'deki bir outlet'e gitmeye karar verdim. Almam lazım hacı o montu götüm donacak yoksa, gerçi montda değil çikolata outlet'i varmış,  arabaya'da verdik her türlü parayı, ayrıca yapabilirim yılların şöförüyüm, bir kötü tecrübe beni korkutamaz da araba minibüs boyutunda olmayaydı iyiydi. Çıktım yola, gene manyak gibi yağmur yağıyor ama freeway sonuçta 2 şerit sorun yok, sen aptal navigasyon beni freeway'e sokmak yerine ayı yoginin orman yoluna sok gene. Hız limitinin 15 olduğu bir yol düşünün. Bildiğin Karadeniz köy yolu lan. Tek şerit bile değil şerit yok çünkü çoğu yerde. Orman'ın içi olduğundan sis de var mı bir de üstüne ve gene yağmur. Araba da kamyon boyutunda olmayaydı iyiydi. Aşağıdaki yol işte google maps'ten aldım. 

Ama bunu rahat sürdüm çünkü hiç araba yoktu, neden yoktu acaba, mal gps.  Issız, kimsenin tercih etmediği, ormanın içinde daracık bir yol, etraf yağmurlu ve sisli, biri arabanın önüne atlasa durdursa cesedimi bulamazlar lan. Burda böyle bir 15dk yol aldıktan sonra freeway'e çıktım. Freeway'de bunun aynısının iki şeritlisi, viraj allahım viraj, hız limiti 55 mil. Tırstım bi önce gene. Sonra dedim kendine gel 55 mil dediğin ne, 90 km bile değil. Ben milleri kafam da nasıl büyüttüysem arabayla birlikte, araba gözümde tır, 40 mil hızda 130 km hız yani öyle büyütmüşüm. Ben 90 km hızla gölbaşı-toki yolunu almış adamımım, konya yolundaki hızım 130 km. Bunun bilincine varınca, gerçi arabaya alışmış olmanın verdiği rahatlıktan da kaynaklanmış olabilir ama, ben bir rahatladım, sanki konya yolunda sürüyorum arabayı. Sonra şehir içine girince hız düştümü 25'e, benim kafa ambele oldu, algılayamıyorum artık, sanki gitmiyorum duruyor araba.Karşı yönden rüzgar esse geri geri gitcem o derece yavaş geliyor bu da. Böyle bir mala bağladım ama neyse. Alıştım sanırsam da araba tır gibi olmayaydı iyiydi. 
Neyse bu outlet biraz düzüngündü. Mağaza çeşidi falan çok, gezdim gezdim gene mont bulamadım ya. Sonra karnım acıktı diye food court'a geldim. Kepapçı vardı çok şaşırdım. Millet'de önünde sıra olmuş herkes kepap yiyor. Adana kebab, chicken shish, doner kebab... Yalnız duvardaki arapça yazılara çok içerledim almaktan vazgeçtim. Arkadaş yiyeceklerin yarısını yunanlılara, yarısını araplara kaptırmışız. Ne mal milletiz ya. Yunanlılar greek yoghurt diye yogurtu, greek cheese diye beyaz peyniri, europian baklava diye baklavayı satıyor, bunlar da her ne kadar adını korumuş olsalarda o arabça yazıyı gören adam türkleri arap zanneder doğal olarak. Çok sinirlendim gittim mcdonaldstan yedim.


Sonra kendimi çikolata outletine attım, keyfim yerine geldi. Ghirardelli San Francisco'nun meşhur çikolatacısıymış. Hatta San Francisco'da bu çikolatacının olduğu bir caddenin adı da Ghirardelliymiş, San Francisco'da gezilecek yerler listeme ekledim. Ne güzel bir dükkandı o öyle, çikolataları'da çok güzeldi, bayıldım bayıldım. Hallowen ürünlerinde yüzde elli indirim varmış jack-o-latern kutusundan aldım bende metal çikolata kutusu hastalığı olduğundan.Gittiğim yerlerden metal çikolata kutusu topluyorum misal ispanyadanda boğa kafası getirmiştim. San Franciscoya gittiğimde de bunların tramvay kutusundan alacam misal. Lane'lerin evine giderken götürürüm diye bir kutu çikolata alıp çıktım. Böylece iki gün boyunca manyak gibi gezip mont alamadan bitirdim gezilerimi. Artık Boston'da kıçım donacak.

İşte bu o dükkanın resmi


Ghirardelli Square


Edit: Başına sevgili günlük desem olacakmış, bildiğin günlük yazısı olmuş ya bu...

16 Kasım 2012 Cuma

Austen'ın yüzüğü


 Bu görmüş olduğunuz yüzük Jane Austen'a aitmiş. Ben Jane Austen'ı sevmem, çok romantik ve bayık gelir o karakterlerinin aşk hikayeleri, ve ben Jane Austen'la ilgilenmezken neden onun dandik yüzüğüyle ilgileneyim. Çünkü bu yüzük 2010 yılında açık artırmayla 150000 sterline gitmiş ya aşağıdaki mektubun orjinaliyle, sanki one ring to rule them all, bu dandik yüzüğe 150000 sterlin vermişler arkadaş, hacı yüzüğü bildiğin bu, allah bilir hacı yağıda kokuyordur, aha bak geldi bile burnuma kokusu. Yok manevi değeri var triplerine girmeyin hiç, baksana kaç tane el değiştirmiş, yüzük bile görse tanımaz Austen'ı artık.
Yalnız kadına çok üzüldüm, torunları aile yadigarı demeden satmışlar ya.
Jane Austen'ın yengesi 1863 yılında yeğenini "kızım Caroline, bak bu kıymetli halan Jane Austen'e ait bu yüzüğü sana emanat ediyorum, halanda ben amcanla evlendiğim gün takmıştı bana bu yüzüğü" şeklinde yazdığı aşağıda gördüğünüz mektupla emanet etmiş, o kızlarda alıp satmışlar yüzüğü ayıp lan.Adı Caroline olan adamdan hayır gelmez zaten. Ama satarlar tabi, gelin kısmısı ne bilsin kıymet, kızlarınıza versenize mallar gelinlere verene kadar.





12 Kasım 2012 Pazartesi

You silly! I invented sadness.

Çok özledim la. Öyle böyle değil, aklıma bile gelmeyen derecede. Böyle filmlerdeki gibi, deli gibi, kimsenin kimseyi böyle özleyebileceğine inanmadığım derecede. Yemek yapınca mesala kokusundan anılar üretiyor beynim. İnsan patates kızartması yediği zaman mutlu olmalıdır misal, patates kızartması comfort food'un ağa babasıdır. Kokusunu duyunca insan bir taraftan patatesleri sanki kendini boğmak istercesine ağzına tepip bir taraftan da ben annemi istiyorum diye ağlar mı, patates kızartmasına bu yapılır mı, patates kızartması bu yapılır mı? Ya da bir kafede yemek yerken o aradığın tadı bulamayıp, hüzünlenmek neden? O değilde benim bu yemeklerle kurduğum duygusal bağ nolacak?

Sonra esranın yazdığı o yazıyı okuyorum, onun ne hissettiğini anladığımı düşünüyorum ama onun yazdıklarını okurken yazının ana mesajından bir noktada kopup ben cepada mal mal dolaşmayı özledim diye ağlamaya başlıyorum, sanki burada avm yokmuş gibi.(Esra kızma bana niye böyle oldu bende anlamadım.) Ama demek ki çeyrek asır aynı dünyanın içinde yaşayınca o dünya sen oluyorsun, kopamıyorsun, bağlar gerilip inceldikçe de canını yakmaya başlıyor. 

Çok özledim herşeyi, herkesi ama burdan da gitmek istemiyorum. Burası çok güzel, geri dönmek istemiyorum, dönemem de zaten daha değil. Ama ben böyle hissetmek de istemiyorum. Bu değil,bu hiç değil, bunlar çok sıradan, beni anlamıyorsunuz, ben daha farklı bir şey istiyorum, paralel bir evren yaratmak istiyorum. Sonra o evrende gene burada yaşamak istiyorum ama sevdiğim, ihtiyaç duyduğum herkesi buraya getirmek istiyorum.Sonra da happily ever after yaşamak istiyorum, sanki becerebilirmişim gibi, sanki mutsuz olmak için sebebe ihtiyacım varmış gibi. 

Sonra Keane'nin Neon River şarkısını dinliyorum, aha diyorum tam olarak böyle durum. Zaten anlamıyorum Keane nasıl yapıyor, ruh eşim olduğunu düşünüyorum kimin yazdığını bilmediğim o şarkıların sözlerini yazan kişinin, nasıl yapıyor bilmiyorum ama her şarkısında ama her şarkısında beni anlattığını düşünüyorum. Tamamen farklı konu üzerine yazdığı şarkılarını, bu şarkıdaki gibi, ben kendime anında uyarlayabiliyorum. Bu şarkıda tam olarak benim halimi özetliyormuş gibi. She dediği de benim, you dediği de. Aklımı çelip bana bu şehir yeterli değil, her yeri görmem lazım, hayalini kurduğumuz her şey bir gün gerçek olacak, gidelim buradan diyen o kız da benim, sonra o beni tek başına yollayıp, korkup gitmek istemiyorum deyip o tanıdık şehirde takılıp kalanda benim.  Ben hem buradayım, hem hala oradayım. Çok özledim la.

Well, you were happy where you were
But that girl she reeled you in
This town was never good enough
'Cause she was gonna see everything
And if you ever spoke of love
She just smiled and put you down
'Cause she was making all the plans
She had a vision of light and sound

She said the neon on the river will light my way
And all the things that we've been dreaming of, we'll make it real one day
So save your money, pack your bag
We better run before we disappear
She took the train into the city but you're still here

You hear a song that takes you back
To some long forgotten night
And friends who said they had your back
But they just turned and ran and let you fight
And on the bowling alley wall
You used all your smartest lines
But they've been painted over now
Looks like you're gonna get left behind

She said the neon on the river will light my way
And all the things that we've been dreaming of, we'll make them real one day
So save your money, pack your bag
I want to run with you on Stamford Hill
She took the train into the city but you stood still

You stood still above the track
You knew as you watched her go
That she was never coming back
You stop to places that you know
You said you were scared of heights
And that you didn't want to go
Where everyone else goes

She said the neon on the river will light my way
And everything that we've been dreaming of, we'll make it real one day
So save your money, pack your bag
We better run before we disappear
She took the train into the city but you're still here
She took the train into the city but you're still here


Neon River by Keane on Grooveshark

11 Kasım 2012 Pazar

Hazır Hamur

Türkiyedeykende mi öyleydi hatırlamıyorum ama burada youtube'da nezaman bişey izlemeye çalışsam önce bir reklam izlemem gerekiyor ve reklamı belirli bir süre boyunca geçemiyorum. Gene böyle başka birşey izlemeye çalışırken Pillsbury denen bu ürünün reklamını gösterdiler. İlk izlediğimde ne olduğunu anlayamadım ama karnım mı açtı neydi bilmiyorum ama bende merak uyandırmayı başardılar. Bende oturdum google'da aradım ve web sitelerini buldum. Adamlar bildiğim hamurun çeşitlerini yapıp satıyorlar. Hamur hazır sen sadece içini hazırlayıp görüntüde muhteşemler şeyler yapabiliyorsun, misal pizza sosunu dök üstüne malzemeleri diz koy fırına beş dkda hazır pizza. Yada misal bu aşağıdaki video'da kadın paketteki hamurları küçük küçük kesip, şekerli tarçına bulayıp rasgele kalıba attı, üstünede bir sos döktü, görüntü muhteşem bir kek oldu kısacık zamanda. http://www.pillsbury.com/Videos/Pillsbury-Product-Videos/Biscuit-Videos/Grands-Monkey-Bread-Video#ooid=U3bzI2MTqphDL4YhkBUlLMjvxtk2fRny





Hamur işte bu yukardaki, içinden dört ya da beş tane avuç içinden büyük hamurlar çıkıyor anladığım kadarıyla videodan. Adamlar yüzyılın icadını yapmış olabilirler, böyle birşey türkiyede varmıydı bilmiyorum ama yeni girişimcilik fikrim bunun üzerine.Denemediğim için tadı nasıl bilmiyorum ama en bunu Türkiyeye getiririm arkadaş. Yeterli reklam ve uygun fiyatlarla satılırsa anında tutar. Bir kaç uygun fiyatla sattıktan sonra yani tuttuktan sonra ufak ufak zamlarla fiyatta artırılır, uzun süre bununla pasta börek yapan kimse oturup da hamur açmaz ve sonuçta insanların vazgeçemeyeceği birşeye dönüşeceği için fiyatı artsa bile insanlar almaya devam eder. Oo zengin olurum ki. Tek sorun gerekli fabrika ve altyapıyı oluşturmak. Acaba fikri sabancıya ya da koça mı satsam ki. Ama o zamanda elimden alırlar. Bir tortilla'aları bir de bu. Tamam ya karar verdim, hamur fabrikası açacam, Nihan Anne'nin Fırını.


Acayip karnım acıktı,  sınav sorularını çözmek için youtube'da video ararken karşıma çıkmasaydınız olmazmıydı. Gitti işte zaten olmayan bütün çalışma hevesi. Birde bunları gördükçe canım karnıyarığın kıymalı o iç malzemesini ekmeğin arasına koyup hertarafı batırarak yemeye bayılırdım ben, çok pis canım çekti ya. Şöyle ekmek arası karnıyarık içi olsa da yesem :(

A Very Potter Musical

Lane sağolsun onun sayesinde keşfettim ben bunu. 2009 yılında Michigan Üniversitesi tiyatro öğrencileri Harry Potter'ın parodi tarzı bir müzikalini yapmışlar. . Ortaya garip eğlenceli bir şey çıkmış gerçi hepsini izlemedim de. Kitaplardaki ana konulara sadık kalsalar da baya bir saptırmışlar konuları eğlence unsurunu katmak için. Bir de Voldemort'u oynaması için en yakışıklı oyuncuyu seçmeleri de ilginç olmuş. Harry Potter karakteri ise tek başına gülme sebebi, tipine bak gül yani öyle bir şey çünkü Harry Potter'ı Glee'nin Blaine'ı canlandırıyor. Hatta müzikaldeki tüm şarkıları da o yazmış. O zamanlar daha Glee'de oynamıyormuş ama Glee'deki o rolü nasıl kaptığını bu müzikal açıklıyor gibi.

Youtube'da tüm müzikal var, buraya ben part1 ekledim, merak edeniniz varsa youtube'da bulabilirsiniz. Yalnız öğrenci işi olduğundan ve tamamen amatörce yapıldığından ses ve görüntü kalitesi baya kötü.


8 Kasım 2012 Perşembe

Evil Queen Regina

Once Upon a Time ikinci sezonu ile başlayalı çok oldu. İlk sezonda genel olarak pamuk prenses ve prens charming üzerine ilerleyen hikaye ikinci sezonda şimdiye kadar Evil Queen Regina üzerine odaklanmış durumda.

Hatta genel olarak altı bölümün hepsinde Regina'nın bir iyilik meleğiyken Evil Queen'e dönüştüğünü  gördük diyebilirim. Benim ilk sezondan beri Rumpeltsiskin ve Regina favori karakterlerim. Ben hep kötü adamları seviyorum değil, ben prens charming gibi şapşal insanlardan hiç hoşlanmıyorum ya da emma gibi herşeyi bildiğini sanan işe yaramazlardan. Zaten çok sevdiğim Regina karakterine bu sezon resmen aşık oldum. Nasıl olmayım ki, böyle iyi işlenmiş bir karakter, bir de Lana Parilla'nın muhteşem oyunculuğuyla birleşince kadını ağzım açık izliyorum.Tabi kıyafetlerin ve makyajın etkisini de yok saymamak lazım.



 O nasıl bir oyunculuktur çözemedim. Kraliçe olmadan önceki gençliğini anlattıkları kısımlarda resmen kadın gençleşiyor, bir meleğe dönüşüyor, evil queen'e döndüğünde ise bazen bakışlarından korkuyorum.



Kadının üç halini, sanki farklı üç oyuncu oynuyor. Senaryoyu yazan arkadaşları da takdir ediyorum, regina'nın karakterini işlerken muhteşem bir iş yapmışlar. O takımların içinde pek hoş bir kadınmış gibi görünmese de evil queen kıyafetlerinin içinde bir Miranda Kerr'den daha güzel görünüyor gözüme.







Bir de dipnot: Regina Latince ve İtalyanca'da Kraliçe demekmiş ve Mills'de Yunancada elma anlamına gelen Milo kelimesinden türemiş. Elmaların kraliçesi gibi bir isim olmuş.

7 Kasım 2012 Çarşamba

Yurtdışındaki yalnızlık ve KFC

Her insanın yapabileceği ve yapamayacağı şeyler vardır, misal biri matematiği süper yaparken basit bir türkçe sorusunu çözemez. Bende neye elimi atsam harikalar yaratıyorum ama nedense iş sosyalleşme olunca hiç beceremiyorum. Gerçi sorunun bende değil, dünyada olduğunu düşünüyorum. Buraya geldiğimden beri neden bilmiyorum sürekli bir insanlarla sosyalleşmem lazım psikolojisine girdim. Ama bu psikoloji bana çok ters, vejetaryen birinin et yemem lazım diye dolaşması gibi bir şey. Bir de birşey keşfettim ki buradaki iletişim paterni çok ilginç.

Biriyle tanışıyorsun misal olay şöyle ilerliyor.Yeni tanışmışız, adın ne, neredensin? Klasik sorular sorun yok bunlarda. Sonraki sorular ama beni benden alıyor hacı, sevdiğim müzik ne, sigara içer misin falan şeklinde sorular... sevdiğin renk ne diye bile sordular ya? Arkasından asl pls, cam? falan diyecekler sandım. Hayır bir kere neden soru yağmuruna tutuyorsunuz? Tabi seninki ne diye hiç birine soruyla cevap vermediğimden muhabbet ilerlememiş de olabilir ama hiç merak etmiyorum ki, bu ne saçma muhabbet.

Biz sizinle nasıl arkadaş olduk? Ben misal aysunun sevdiği rengi hala bilmem, ceyda ne tarz müzikler dinliyor bilmem, gerçi ne tarz dinlemediğini biliyorum ama. Düşünüyorum düşünüyorum bulamıyorum, ben hiç birinizle böyle bir muhabbet yaptığımızı hatırlamıyorum. Hatırladığım kadarıyla iki ders arası çok uzundu ve esrada orada ne yapsam ki şimdi düşüncesiyle dikildiğinde ve yalnız takılmak istemediğimden esraya gidip gel kitap alalım dediğimi hatırlıyorum. İlk öyle başladı. Ama hiç böyle muhabbetler yapmadık ki. Dost'a gittik diye hatırlıyorum dvd'lerin orada muhabbet ilerlediydi. Sonra kantinde gönül geldiydi falan filan.

Ama durmadan saçma saçma sorular, siz böyle durmadan soru soruyorsunuz muhabbet ilerlemiyor ki. İlk iki soruyu sorduktan sonra dursan ben oradan muhabbeti alıp bir yere bağlayıp, ardından geyiğe bağlayacam da durmadan soru soruyorsunuz. Gerçi geyiklerimi de anlamıyorlar, iletişim kurmadaki tek silahım burada işe yaramıyor. Sonra diğer insanlarla nasıl tanıştım diye düşünüyorum. Ben hiç kimseyle arkadaş olmaya çalışmadım ki ömrümde. Hiç seçici bir insan olmadığımdan genelde hep sırada yanıma kim dek geldiyse onla arkadaşlık yaptım ben, çok vazgeçilmez bir insan olduğum içinde okul bitene kadar o insanlar hep yanıma oturdular. İş yerinde de öyle sadece oda arkadaşlarımla takıldım. Benim olayım bu, öyle hey whatz up diye olayı koparamıyorum, istemiyorum da zaten. Ben yeni biriyle tanışmak istemiyorum ki, çok sıkıcı.

Sonra kendi muhabbetleri de çok sıkıcı, projeyi naptın, liberaller söyle yapmış, ben oyumu obamaya vereceğim, kürtaj yasaklanmasın, ee biz o muhabbeti kaç ay önce yaptık da geldik buraya şimdi tekrar mı onu tartışacağız, bizde aynı konuyu tartışmıştık türkiyede diye girecektim bir an, ama hiç istemiyorum ki bu muhabbeti yapmak. Ben nasıl bir gruba düştüm bilmiyorum ama çok sıkıcılar. Kopuyorum onlar böyle konuşurken bir noktadan sonra, sanki ders dinlermiş gibi başka boyuta geçiyorum.

Lane ayrı bir cins çıktı. Kız çinli diyordum ya, asla kabul etmiyor ben irish'im de irish'im. Big bang theory de wolvovitz'in uzaya cıktığını her konusmada belirtmesi gibi, bu da her konuşma da irishim diye bitiriyor. Biri bunu asyalı muhamelesi yapınca delleniyor falan. Ama görüntü bildiğin Lane, napsın millet. Çözemedim genetik yapısını, sormak da istemiyorum, başlayacak dedesinin amerikaya göçünden ayakta susmadan saatlerce konuşacak. Evet öyle de bir huyu var. Seni görünce mutfağa giderken falan, geliyor bir muhabbet açıyor saatlerce konuşuyor, ama ayaktasın oturmuyosunda çünkü muhabbetin konsepti ayak üstü sohbet, saatlerce süren ayaküstü sohbet. Sohbet de değil sadece Lane konuşuyor. Bir tane irlandalı bir çocuk var diye yazmıştım ya aksanından falan bahsetmiştim, haftasonu çalışalım diye Lane bunu davet edip duruyor, çocuk ne gelirim ne gelmem diye cevap bile yazmıyor ve gelmiyor da ama Lane durmadan çağırıyor. Sırf İrlandalı diye yapmıyorsa neyim, neyse bu irlandalı takıntısı. Bir tek çalışma grubuna Macivelli geliyor (İsim kullanmıyorum ya, italyan asıllı bir çocuk).  Bir tek onunla düzgün muhabbet edebiliyorum ama o da herşeyi eleştiriyor hacı, adam bildiğin dedikodu yapıyor benim şu anda yaptığım gibi. Ama sevimli çocuk seviyorum kendisini, bu sınava çalışırken her soruyu tek tek ben anlayana kadar anlattı, is it clear nihan(ismimide düzgün telaffuz ediyor.), çok yardımcı oldu. Bir de çocuk da bir burun var, hayranlıkla bakıyorum, nasıl güzel bir burun, bir erkek için fazla güzel bir burun, galiba burna karşı bir takıntım var.

Tüm bu şartlar altında ben umudumu kesmeden asosyal olmamam lazım diye dolaşıyordum. Sonra burada her ayın ilk cuması graduate öğrenciler toplanıyorlarmış, oraya gitmeye karar verdim. Bir italyanla kızla tanıştım, kızla anlaşamıyoruz, aksanlarımız yüzünden ne o beni anlıyor ne ben onu, zaten ortam gürültülü. Sonra biri kız olmak üzere bir kaç türkle tanıştım orada. Bu kısımda ayrı bir ilginç oldu. Aynı şekilde adın ne, hangi okul falan tanışma muhabbeti. Birşeye ihtiyacın varmı, birşeye ihtiyacın varmı? Hayır yok diyorum, gene birşeye ihtiyacın olursa söyle. Hayır birşeye ihtiyacım yok, sadece muhabbet etmeye çalışıyorum. Google olduğu sürece hiç birşeye ihtiyacım yok. Muhabbete giriş cümlesi, Gazi muhafazakar bir okulmuş, he öyle saçı uzunu dövüyorlar ben kaç kere dayak yedim bu saçlar yüzünden, o yüzden yıllarca tepemde yapışık dolaştım o saçlarla. Bursuyluyum bide ben, fakirim, param yetmiyor açım, buraya da beleş yemek yerim diye geldim, beş kuruş para versene abi. Yardıma ihtiyacın varmı?
Ya belki tamamen iyi niyetle sorulmuş sorulardı, bilmiyorum belki ben çok alınganım, ofansif bir insanım ama kendimi şehre yeni gelmiş cahil bir köylü gibi hissettirdiler bana. Yani ne bileyim, santa cruzu nasıl buldun, alışabildin mi,şeklinde muhabbetlerle bir şekilde muhabbet edilebilirdi yani. Ama iletişimdeki sorun yabancı dil değilmiş onu keşfettim, ben ingilizceyi konuşamadığım için öyle oluyor sanıyordum. Kız zaten bir şeye ihtiyacın var mı demekten başka muhabbet etmedi bile doğru düzgün çok soğuk davrandı anlamadım, aklıma direk şey sahnesi geldi hatırlıyor musunuz bilmiyorum da, ayşeciğin polyana olduğu köyden teyzesinin yanına geldiği bir film. O filmdeki ayşecik gibi hissettim. Ama ben polyana değilim, insan da sevmem zaten.

O gün herşey netleşti kafamda. Orada eğlenmek yerine, yapmam gereken bir ödevi yerine getiriyormuşum gibi hissettim. Çok yanlış bir strateji uyguluyordum. Ben ömrümün hiç bir döneminde böyle ortamlarda bulunmadım, hiç de pişman olmadım. Böyle şeyler bana uygun değil. Ben sosyalleşmek istemiyorum ki arkadaş, insanlarla tanışma faslı falan çok sıkıcı şeyler. Ben ihtiyacım olmayan bir şeyi, yapıma uygun olmayan ortamlarda arıyormuşum toplum baskısı yüzünden. Daha da hiç bir sosyal ortama girmem arkadaş. Yani büyük konuşmayım giderim gene de ama kimseyle o zorlama muhabbetleri yapmam, zaten konuşabildiğin adamla bir şekilde ilerliyor muhabbet, misal adını unuttuğum o zenci çocukla baya futbol muhabbeti yaptık ama ilerlemiyorsa da umurum değil. Arada konuşma ihtiyacı duyunca da eşya ile muhabbet ederek o ihtiyacı karşılıyorum.Eşya ile konuşmak eşyanın tabiatına aykırı mı bilmiyorum ama sonuçta kimse türkçe anlamadığı için rahat rahat eşya ile konuşabiliyorum. Misal tavuğa diyorum eridin mi la diye, sonra mp3player'ı şarjı bitince bir sürü küfür ediyorum ulu orta ayıp olur diye düşünmeden. Ama sadece otobüsteyken yanımda biri olsa istiyorum, bir sürü geyik yapacak malzeme buluyorum ama hepsi boşa gidiyor ona üzülüyorum.

Bir de kfc buldum sonunda. Bin bir umutla gittim aldım tavuğumu, bir ısırdım içinden pork çıkmasın mı? Dünya üzerinde tavuk siparişi verip domuz yiyen tek insan ben olabilirim. İnsan açar içini bir inceler yemeden, mal nihan. Crispy sandiviçin içine niye pork koyarsın ki. Neyse içinden porkları çıkarıp tekrar yemeyi denedim ama yiyemedim açlıktan ölmeme rağmen,  ben ömrümde öyle iğrenç bir şey yemedim. Sanki karabiberi yağda kızartmışsın, onu yiyorsun, öyle bir tadı var. Bizim bildiğimiz kfc ile yakından uzaktan hiç bir alakası yok. Daha da gitmem. Geçende Popeyes ile karşılaştım onu deneyim dedim. Ben Türkiyede popeye'den hiç hoşlanmazdım ama buradaki popeyes türkiyedeki kfc'nin aynısı, gerçi genede bir zinger menunun tadını yakalayamamışlar, kfc'nin anavatanında kfc'yi hasret yaşayacağım anşılan...

4 Kasım 2012 Pazar

Kiraz Ağacı

Bu geç kalınmış bir kurban bayramı yazısı olacak. Ben küçükken, okuma yazma bilmezken, bizim apartmanın yanında dedemlerin  kocaman bir bahçe içinde tek katlı bir evi vardı. Gerçi dedem ben daha yaşıma girmeden öldüğü için ve teyzemin de eşi öldüğü için anneannem teyzemle birlikte o evde kalırdı ve o ev benim için hep teyzemin eviydi. Annem çalıştığı içinde teyzem bana bakardı ve o yüzden o ev benim evimdi. Ama bahçe herkesindi. Tam evin önünde  bahçenin ortasına dikilmiş kocaman bir kiraz ağacı vardı.Başka ağaçlarda vardı bahçede misal kayısı ağaçları ama kayısı ağaçları bizim için bir korku unsuruydu çünkü akşam eve gidelim diye büyük kuzenler, ki kendileri ablamların jenerasyon olur, geceleri kayısı ağaçlarında üç harfililerin yaşadığı masalını uydurmuştu ve bizde inanmıştık her masala inandığımız gibi. Sonra elma ağaçları vardı bir sürü, ama elma çok sıradan bir meyveydi, boyu kısaydı elini uzattığında erişebilirdin, bir önemi yoktu kimsenin gözünde. Sadece ben gider olmamış elmaları toplar yerdim bir köşede. Çok severim olmamış, minicik elmayı. Ama sadece bir meyve ağacıydı işte elma ağacı. Sonra vişne ağaçları vardı ama vişnelere yaklaşmak yasaktı çünkü hem üstümüz kirlenirdi hem de o vişneler daha sonra reçel yapılmak için büyüklere lazımdı. Büyüklerin en kıymetli ağacıydı.

Ama kiraz ağacı bir taneydi ve bahçedeki en büyük ağaçtı. Dalına kurulmuş bir salıncak hiç sökülmeden yaz kış orada dururdu. Ama benim binmem için herkesin okula gitmesi gerekirdi, çünkü en küçük bendim ve hak büyüklerindi. Sonra kirazlar olunca herkes ağaca çıkardı, ben hariç çünkü yer çekimi bir tek bana düşmandı. Kimse yokken bir gün sandalye yardımıyla da olsa ilk dalına çıkmıştım en zorlu kısım olan. Sonrası kolaydı bir adım oraya, bir adım buraya derken yenmemiş yukarıdaki kirazlara ulaşacaktım ki, beni camdan görüp koşarak gelen teyzemin "in bakıyım ordan, düşecen başıma iş açacan, annene ne derim ben çabuk in" diye bağırışıyla irkildim. Bin bir zorlukla çıktığım ağaçtan hiç itiraz etmeden başım önde indim. Halbuki "bişey olmaz ki ya, düşmem ben, banane inmiycem işte inmiycem" şeklinde işi çirkefliğe vurmam lazımdı ama çok uslu çocuktum ben, hep laf dinlerdim. Bunu gören kuzenim, en sevdiğim kuzenim, acımış olacak halime ağaca çıkıp benim için bir kase dolusu kiraz toplayıp önüme koymuştu. Ama amaç kiraz yemek değildi ki, oturup sinirle bütün kaseyi yerken bu sefer de teyzem gelip o kadar çok yersen hasta olursun diye kaseyi önümden almıştı. Bana kiraz ağacına çıkmak yasak olduğu gibi, fazla kiraz yemek de yasaktı. Ağaçtan inmeyi kabullenmiş olabilirdim ama o kadarda uslu değildim, elimden kimse yemeğimi alamazdı. Teyzem mutfaktan çıkınca sakladığı kirazları bulup bir köşede hepsini bitirip, sonra da hepsini kusmuştum.

Sonra kurban bayramlarında herkes o bahçede o kiraz ağacının etrafında toplanırdı. Kiraz ağacına kesilmek için bekleyen kocaman bir inek, dana artık o yıl hangisi uygun görüldüyse bağlanırdı. Bir de koyun olurdu hep ve o koyun bayramın günler öncesinde getirilip bahçenin bir köşesine bağlanırdı. Biz onunla oynardık hep, severdik, gezdirirdik.Ama inek varken neden o koyun da kesilirdi hiç bilmiyorum, galiba kendi açlığımız söz konusu olunca birkaç zaman öncesinde seviyor bile olsak sevdiğimiz şeye zarar vermenin normal olduğunu anlamamız için büyükler tarafından uydurulmuş bir hayat dersiydi. Hiç birimiz umursamadan o koyunu yer, üstüne bir de kafasının üzerinde gözünü sopayla dürterek anatomi çalışırdık. Sonra kuzenlerle toplanıp akrabalara el öpmeye giderdik ve tekrar bahçemize dönerdik, hep bahçede olurduk.

Ben ikinci sınıfa başlayana kadar her kurban bayramı böyle geçti. Sonra büyük dayımın paraya, eve ihtiyacı oldu. Kendisi ağaçlardan ev yapmaya karar verdi bir Ağaoğlu edasıyla, sonuç da o da ağa oğluydu ve istediğini yapma hakkına sahipti. Halbuki dedem ilk oğlunun Atatürk gibi biri olması hayalini kuraraktan ona Mustafa Kemal adını vermiş, o ise Ağaoğlu olmayı tercih etti, yazık. İlk kiraz ağacını kestiler, sonra evi yıktılar. Biz tüm çocuklar sabah akşam sanki suçlu mütahitmiş gibi adamı rahatsız ettik, halbuki o ağacı kesen hain aramızdaydı. Artık kurban bayramı için yeni mekanımız bahçe diye adlandırdıkları yer olmuştu. Konsept gene aynıydı, bir sürü elma ağacı, bir sürü kayısı ağacı, bir sürü vişne ağacı ve oradaki evin önünde bütün ağaçlardan büyük kocaman tek bir kiraz ağacı. Dedem için kiraz ağacının yeri hep evin önüydü, galiba o kiraz ağaçlarının işlevi kurban bayramlarında ineği bağlamak olarak tasarlanmıştı dedemin gözünde. Gene aynı şekilde bir koyun ve bir inek, gene aynı şekilde kuzenlerle akşama kadar orada takılmak, ertesi gün akrabalarla bayramlaşmak. Ortaokula kadar bu böyle devam etti.Tam ben yerçekimiyle verdiğim savaşı kazanıp o kiraz ağacına tırmanmayı başarmışken bu seferde oradaki eve diğer dayım sahip çıktı, girmemize izin vardı bahçeye ama misafirdik artık. Anneannemden aldıkları yetkiyle yengemin istediği zaman bizi evlerimize postalama yetkisi vardı, dayımın kızlarının bu ağaç bizim diye artizlik yapma hakları vardı. Çocuklar teker teker yengem bizi gönderdi diye eve gittikçe, herkes bahçenin kendi paylarına düşen bahçe olmayan bomboş toprakları çitle çevirmeye başlayıp kendi kiraz ağacını dikti. Bahçede artık 8 tane kiraz ağacı vardı. O kiraz ağacı altında toplanıp kurban kesme ritüeli bitmişti, sadece herkes herkesin evini dolaşıp, şekerini alıp evine geri dönüyordu.

O büyük kiraz ağacı bütün heybetiyle orada duruyor ama hala kimse o ağacın altında toplanmıyor, artık kimse o kiraz ağacının altında kurbanını kesmiyor.

Diğerleri gibi bizde kendi payımıza düşen toprak parçasının üzerine kendi ağaçlarımızı diktik. Babam ben çok seviyorum diye bir sürü elma ağacı dikti her çeşidinden, bir sürü kayısı ağacı, vişne ağacı, erik ağacı dikti. Ama babam da dedem gibi kiraz ağacı için uygun sayıyı bir olarak görmüştü. Ama babamın kafasındaki yerleşime göre evin önünde ağaç olmazdı, bizim evin önü çiçeklerin ayrıcalığıydı. Kiraz ağacını gidip çitin dibine, teyzemin evinin önüne dikmişti. Ama hala çok küçüktü, büyümesi, öyle kocaman, devasa olabilmesi için belki bir on yıla daha ihtiyacı vardı. Olsun beklerdim ben, o büyüsün de. Sonra devreye belediye girdi. Etraftan yol geçecekti ve bölge yeniden yapılandırılacaktı, bizim bahçeyi teyzeme, teyzeminkini bize dayımınkini teyzeme şeklinde herkesi birbirine kattı. Annemin gidip teyzeme(ki kendisinden nefret ederim) " abla benim bahçeyi sana vermişler, seninkini bana vermişler gel konuşalım değiştirelim" dediğinde, teyzemin "olur mu orasından ana yol geçecekmiş köşeye dek geliyor, senini benimi yok, devletin kestiği parmak acımaz" şeklinde bir cevap vermesi her şeyi bitiren nokta olmuştu. Evet devletin kestiği parmak acımıyordu belki ama o parmaktan akan kanla akrabanın bir vampir gibi karnını doyurmaya çalışması çok acıtıyordu. Sonradan öğrendik belediyenin suçu yokmuş, teyzemin oğlu yolların geçeceği yerleri öğrenip, araya adam sokup ortalığı karıştırmış, bunun üzerine bizde karşı atakla geri aldık ama kiraz ağacı gene gitti, kiraz ağacı teyzemin tarafında kaldı. Daha büyüyemeden beş yaşındayken teyzeme gitti. Son kiraz ağacımı da kaybettikten sonra, bayramlarda bayramlıktan çıktı. Artık bayramlarda bir kaçı hariç hiçbirine gitmemeye başladım. Beni büyüten teyzem ki akrabalarım içinde en kıymetlimdir, büyük dayım ki ilk kiraz ağacımın katili de olsa her şeye rağmen çok severdim (iki yıl önce vefat etti), ve büyük teyzem ki kendisine duyduğum saygıyı hiç bir akrabama duymam, canım isterse ruh halime bağlı belki küçük dayım ve babaannem gittiğim tek akrabalarım. Ama tüm bunlara rağmen herkes bize gelmeye devam eder, görmek istediklerim de görmeye dayanamadıklarım da.

Tüm bu şartlar altında kiraz ağacının olmadığı bayram benim için bayram değil, evde tatil olmasına rağmen pijamamla oturmama engel olan, gereksiz bir gelenek, gereksiz bir işkence. Sizlerin aksine ben buraya geldiğimden beri sadece bayramda ailemden uzak olduğum için mutlu oldum. Ve ben bayramları, kiraz ağacım olduğu zaman tekrardan sevmeye başlayacağım. Bir gün tam evimin önüne bir kiraz ağacı dikeceğim, diktiğim kiraz kocaman olacak. O ağaç kocaman olduğunda belki ben yürüyemecek kadar yaşlanmış olacağım ama genede yürüyemesem de o kiraz ağacının dalının üstünde koparıp yediğim kirazlarla kutlayacağım bayramı. Sonra nille rüzgar gelip deli teyzem ağaca çıkmış gene diye bana gülecekler, ama sonra onlarda yanıma gelecek. Hepimiz kiraz ağacının dalına tüneyip öyle kutlayacağız bayramları.( Ayy yazarken bir an gözümde canlandı çok güldüm ben bu sahneye.) Tamam çok abarttım ama en azından kiraz ağacının altında beyaz plastik sandalyede otururum, kiraz ağacı evimin önünde dursun o yeter.