Sonra kahvaltı sırasında Lane gelip yakınlarda cami var, götürebiliriz deyince ben anlamadım. Yani?!?! Niye gidiyorum ki ben camiye şimdi?!?! ben bu soruları kafamda sessizce geçirip kısaca No??!? deyince şaşkınlıkla, Lane anlamadığımı düşünüp açıklama gereği duydu, günlerden cuma olduğu için, Lane'in kardeşi antropoloji gibi bir şey mi ne okuyormuş, benim Müslüman olmamdan dolayı araştırma yaparken cuma günleri camiye gittiğimizi öğrenmiş. Yani benim aklıma hiç gelmiyor ki cuma namazı olayı, şaşırırım tabi. Dedim erkekler gider cumaya, kadınlar isterlerse gider, istemezlerse gitmez, mesaj kaygısıyla "kadınların seçme hakkı var" deyince olayı pozitif ayrımcılık olarak algılayıp baya şaşırdılar. Gerçi gerçekten olayda pozitif ayrımcılık mı var yoksa niye gitmiyoruz biz ya ?
Şükran gününün sonrası Black Fridaymiş ve her yer indirime girermiş burada. Lane "ben alışverişe gitsem mi anne" diye annesinden izin almaya çalıştı ama kadın baya bir ödevin yok mu moduna bağlayınca ama nihan'a söz verdim, onu götürecektim diye beni kapitalist emellerine alet etti. Annesi de onay verdi. Halbuki söz falanda vermediydi, gelmeden önce çok soğuk olur mu, mont alsam mı diye konuşmuştuk o da orada outlet var ben seni götürürüm demişti o yani. Kadın çok sıcak kanlı falandı ama sanki çocuklara karşı biraz otoriter gibi mi geldi bana, tam profesör işte ya sevecen bir otoriterlik. Neyse outlet falan diye çıktık yola, beni evlerinin olduğu kasabanın merkezine götürdü. Outlet dediği de arkadaş bir dükkan yani, türkiyedeki mahalle arasındaki kıyafet dükkanları büyüklüğünde. Her şey tepiş tıkış, sıkışık sıkışık. Black Friday diye her şeyi 10 dolar yapmışlarda, oradaki çoğu şeyi bana bedava verseler giymem. Mağazalarda sürünmekten renkleri solmuş tshirtler, ellenmekten tüylenmiş kazaklar, bilmem kaç yılından kalmış kıyafetler falan, ara ki içlerinden işe yarar bir şey bulasın. Zaten zamanında kimse beğenip almadığı için yıllardır etiketleriyle orada duran şeyler. Tabi Lane saatlerce çıkmadı, pembe ve çiçekli olmak üzere iki tane penye iğrenç elbise aldı en sonunda. Bir sevemedim ben bu outlet olayını, Türkiye'deki ömrümde de outletten bir şey beğenip almışlığım yoktur da hacı bizim outlerler bunların yanında yeni sezon kalır.
Eve dönünce babası eline atlası alıp geldi. Türkiye gelmeyi düşünüyorlarmış yazın, istanbulu çok merak ediyorlarmış. Böyle baya bir Türkiye anlattım, kurtuluş savaşı, rusların sıcak denizlere inme isteği, yunanlılarla kıbrıs kavgamız, coğrafya ve türk tarihi falan. İstanbul'la ilgili bir kitap okuyormuş adam, ben anlatınca şimdi kitapdaki olayları anladım diye ekledi ama kitabın ne olduğunu öğrenemedim. Ama Türkiye hakkında tek bildikleri İstanbul, gelişen ekonomi, kıbrıs sorunu, başka hiç bir şey bilmiyorlar. Adam Arapça mı konuşuyorsunuz diye sordu ya. İstanbulla ilgili bir kitap okuyorsun, İstanbul'u biliyorsun ama hala arapça mı diye soruyorsun. Öyle demekkiTürkçe konuşan milletleri toplayıp şarkılar söyletmekle olmuyormuş bu işler. Elimden geldiğince anlatmaya çalıştım,Karadeniz bölgesi, Kapadokya,Efes, İstanbul. Ankara'yı çok merak etti onu da anlattım. Böyle internette Güvenparkın resimlerini görünce beatiful park falan diyo, yok güzel değil diye düzeltiyorum, kızılay meydanını görüyor ne güzel bir meydan, yok ya normalde bişeye benzemiyor resim işte şeklinde açıklamalarımla ankaranın içine etmiş olabilirim. En sonunda da dedim, gelme ankaraya gelmeyin bi boka benzemiyor, kimse gelmesin benim ankarama, çok çirkin ankara, iğrenç, yanına bile yaklaşmayın, benim orası, kimseye vermem benim benim benim, gelmeyin işte. Ha bide kıbrıs konusunda anlaşamadık, ben kuzey kıbrıs türk cumhuriyeti diyorum, o inatla türk kontrolündeki bölge diyor. Ben anlattıkça adam ingilizceme hayran kaldı. Ben de anlamadım ama nasıl anlattım o kadar tarih dersini ingilizce. Galiba ben normal gündelik ingilizce konuşamıyorum, kitap cümleleri kurmam lazım.
Sonra da biraz mahallelerinde yürüyüşe çıktım. Çok resim çekemedim. Elimde sadece bunlar var.
Akşam da Lane ile oturup Madagaskar 3 ve How to Train Your Dragon izlemekle geçti. Yalnız Madagaskar çok boktan olmuş, How to Train your Dragon ise saçmalığın önde gideni. Lane ikisine de bayıldı. Lane farklı dünyaların insanlarıyız dostum. Sen herkesi eleştiriyorsun ama bence sende bir sorun var. Zaten sabah konuşurken de Twiglight'ın derin anlamlar içeren bir kitap olduğunu savundun. Neymiş Edward Isa figürüymüş, ölümsüzlük falan, dini alt mesajları varmış.Yazar tüm hikayeyi dini mesajlar vermek için yazmış. Oldu canım da bu kadar da zorlamayın ama ya. Harry Potter'ı da üçüncü kitaptan sonra sevmemiş, ailesinde zaten yeterince benzer olaylar varmış. Ney ailende ölüm yiyenler mi var allahın muggle'ı. Harry Potter üçüncü kitapla başlıyor oluuum. Yalnız hala algılayamadım ailesinde nasıl benzer olaylar var, yoksa ben mi muggle'ım herşeyden habersiz yaşıyorum.Yok kurgulayamadım hiç. Tamam Lane iyi kız hoş kız da, ayy çok yargılıyor herkesi, geriliyorum ben yanında, bundan sonraki ilişkimiz senin mutfak gereçlerini kullanmak şeklinde olacak Lane. Onu da kullanmazdım da kıyamıyorum parama iki yıllığına tencere almaya.
Ertesi günde babası ve annesiyle birlikte boston turuna çıktık. Lane ödevim var diye gelmedi. Adam arabayla boston'un heryerini gezdirdi. Beni türk lokantısına götürmeyi planlıyorlarmış, istanbul diye bir lokanta varmış ama ben amerikan kültürünü öğrenmek istiyorum deyince çok mutlu oldular, normal bir lokantaya götürdüler. Keşke türk lokantasına gideymişim. French dip diye bişey yedim ama bişeye benzemiyordu. Zaten buraya geldiğimden beri hiç bir lokantada güzel birşey yiyeyemedim, hamburgerler bile kötü. Herşeyi çok güzel süslüyorlar, devasa porsiyonlarla önüne getiriyorlar ama tat konusunda sorun var. Boston'a gelirsek ömrümde çok şehir görmedim ama ömrümde gördüğüm en korkunç ve çirkin şehir. Böyle bir sürü eski binalar var ingilteredeki binalara benzeyen kırmızı taşlı karanlık, sonra rasgele yeni binalar aralara serpiştirilmiş, şehrin ortasında bir sürü biyolojik tehlikeler içeren araştırma firmaları, teknolojik nükleer şeyler inceleyen labratuvarlar falan var. Tek tek baktığında güzel denebilicek binalar var ama şehir bütün olarak o kadar kötü ki. Bilmiyorum beni korkuttu sanki böyle gelecekte bir yer, dünya yerle bir olmuş ve yeni bir şehir inşa edilmiş ama süs olsun diye bazı mahallelerdeki binalar eski mimariyle inşa edilmiş. Piii ne çirkin bir şehirdi o öyle. Zaten bir tek olayı üniversite ve her yer adım başı üniversite, adını bile duymadığımız bir sürü. Herkes öğrenci. Boston üniversitesinin ne doğru düzgün kampüsü var ne bir şeyi, nehir boyunca kurulmuş bir üniversite. Boston Üniversitesinin olayı yabancı öğrencilermiş zaten, çok meraklıymış yabancı öğrenci almaya, öğrencilerinin cogunluğu yabancıymış valla öyle dediler ben bilmem. Demek ki o yüzden türkiyedeki herkes boston üniversitesine gidiyor. Bir hardvard güzeldi biraz da o da git ingiltereye bir mahalleye benzerlerinden bulursun(çok gördüm ya ingiltereyi biliyorum o yüzden) çok matah bir yanı yoktu yani. Hiç sevmedim ama ayıp olmasın diye güzel şehirmiş dedim çünkü boston üniversitesinin kampüsü karşısında hayal kırıklığı yaşadım diye biraz bozuldular. Bilmiyorum bir günde harcadım Boston'ı yerden yere vurdum ama beni korkuttu sevmedim, belki başkasının gözünde başkadır.
Sonra Aerosmith'in evini, boston da lokantaları varmış onu, hatırlamadığım bir kaç ünlünün evini de gösterdiler. Lane'ın ilk okuldan üniversiteye kadar okuduğu tüm okulları falan gösterdiler hatta liseyi Aerosmithin birinin kızıyla aynı sınıfta okumuş. Lane doktorasına başlayana kadar üniversite de dahil hep kız okuluna gitmiş. Daha yeni doktorasında karma okula gidiyor kızcağız.
Sonra akşama amcası karısı iki oğlu, bir komşuları ve kızı akşam yemeğine geldi.Tüm yemekleri gene babası hazırladı anne hiç birşeye elini sürmedi. Amcası böyle şarapcı balıkçılar olur ya göbekli sakallı hep çakır keyif espriler yaparak dolaşan aynı o. Sürekli kelimeleri yutarak ve çok hızlı konuştuğundan dediği hiç bir şeyi anlamadım. Galiba gücenmem gereken espriler yapmış çünkü Lane'in babası kardeşi adına umarım seni gücendirecek birşey dememiştir diye özür diledi ama cidden anlamadım adamın dediği hiç birşeyi, iyi ki de anlamamışım. Gene aynı şekilde sofra hazırlandı yemekler yendi. Komşusu İstanbul'a gitmiş iki kere, bayılıyormuş istanbula, özellikle topkapı sarayındaki mücevherlere hayran kalmış. Ama hiç kilise yokmuş. Var dedim yok dedi, var dedim yok dedi tekrar, bir ayasofya varmış o da cami şimdi dedi, yoo o şimdi müze dedim ve bir sürüde kilise var dedim. Bu seferde çevirdi var ama ortodoks kilisesi diye. Tarihi yapısını göz önünde bulundurunca ortodoks kilisesinin çok olması doğal dedim. Yes, right dedi sustu. Ee ne bekliyordun belki bir gün bir kaç katolik turist gelir diye her yere katolik kilisesi mi inşa etseydik ki zaten katolik kliseside var. Hem tabiki ortodoks ve ermeni kilisesi olacak çoğunlukta, tarih ve kültürel bilgin bunu kavramana yardımcı olmuyorsa yapacak bir şey yok.
Tüm o dört gün boyunca öğrendim ki, bütün o insanların Türkiye ile bildikleri İstanbul,Bodrum ve Kapadokya. Bodrumu Hollywood'dan, Kapadokya'yıda gezi dergilerinden öğrenmişler. İstanbul'u zaten herkes biliyor.İstisnasız hepsi hangi dili konuşuyorsunuz diye sordu. İstanbul ile ilgili bildikleri de Ayasofya, Kiliseden camiye döndürülen eser. aynen bu kalıbı kullanarak tanımlıyorlar. Hepsi de anlaşmış gibi aynı şekilde. Hayır şu anda müze diyorum inatla aynı kalıbı kullanmaya devam ediyorlar. Ki bence ayasofya teknik açıdan bilmem ama görsel açıdan hiç de güzel değil bence. Daha güzel kiliseler daha güzel camiler gördüm. Bütün dünya da bu kadar abartılmasını çözemedim bir türlü. Ha birde blue mosque deyip durdular ki ben bilmiyorum blue mosque ne, aklım gitti bursadaki yeşil camiye. Hayır yani İstanbul'da görmediğim tarihi eser kalmadı benim, Mavi Cami diye bişey olsa bilirim, yok İstanbulda Bursa'daki mi diyorum en sonunda ısrar etmedim dedim bilemedim ingilizcesi farklıysa demek diye. Sultanahmet Cami'ymiş ya lan ne bileyim dünya da Blue Mosque diye bilindiğini. Hem niye öyle çevirdiniz ki biz st joseph kilisesi diyorsak onlarda sultan ahmed mosque desinler, blue mosque ne lan, neresi mavi o caminin.
Sonra oturup kürtaj tartışması yaptılar. Kuzeni açık giyinirsen tecavüze davetiye çıkarırsın görüşünü destekleyen yorumlarda bulundu."İnsanlar baksın diye mini etek giymiyor musunuz?" Çok sıkıldım ben bu muhabbetten ya, tartışılacak hiç bir yanı olmayan bir konuyu bütün dünyanın böyle tartışması beni çok rahatsız ediyor.Neyse. Lane gene komşunun kızına da pek pas vermedi ama o erkek kuzenleriyle şen şakrak konuşması falan ben kimseyle öyle konuştuğunu görmemiştim.
O komşu ve amca hariç hepsi çok iyi insanlardı, özellikle annesi ve babası en iyi şekilde ağırlamak, kırmamak için ellerinden gelini yaptılar. Sorularını falan hep öğrenmeye çalışarak merakla sordular, babası amerika gezisi için baya güzel ip uçları verdi. Özellikle babasına bayıldım. Neyse işte böyle çok bilgilendirici, eğitici, eğlenceli, bol yemekli, beleş, süper bir gezi oldu benim için, bu sebeple hep minnettar olacağım sana Lane.
Dört günün ardından uçakla yurda geri dönme kısmına geçtik. Hava alanında baya bekledik uçak geç geldi diye, Lane çıkardı çantadan örgüleri havaalanının ortasında çorap örmeye başladı. Bana da çocuğun biri dadandı iki yaşlarında. Anlamıyorum da ne dediğini, pas da vermiyorum çantasındaki tüm oyuncakları sırayla bana getirdi. Bir ara seviyim bari dedim çocuk o kadar çabalayınca farkında olmadan türkçe konuşmuşum çocukla, oda gülüyor mal sanki anlıyormuş gibi. Tuvalate gitme bahanesiyle anca kaçabildim elinden. Anlamadım valla. En sonunda uçağa bindik, yarım saatte uçakta takıldık, elektriksel bişeyleri bozulmuş uçağın, beş dakka karanlıkta kaldık falan. Neyse yarım saatten sonra havalandı ama rüzgar ters yönde esiyor diye toplamda yolculuk yedi saat sürdü. Yani batı değil doğu yönüne bir saat daha uçsaydık istanbulda olurdum ki, ne yoruldum ya yolculukta.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder