Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

30 Kasım 2012 Cuma

Boston Anıları - 1

5 saatlik bir uçak yolculuğun ardından Boston saati ile perşembe günü yani thanksgiving gününün sabah 5'de Boston'a iniş yaptık. Yolculuk sırasında da, öncesinde de ilginç bir şekilde hiç bir heyecan ve korku duymadım, ki ben ilk defa birisiyle tanışacağım ya da birinin evine değil kalmaya oturmaya bile gittiğimde acayip gerilirim. Ama hiç öyle bir şey hissetmedim sanırsam olayı arkadaşın evine yatıya gitmek yerine amerikan kültürünü ve aile yapısını yerinde gözlemleme şansı olarak değerlendirdiğimden olsa gerek. Gerçi ben hayal dünyamda uydurduğum kapıyı Angelina Jolie açacak şeklindeki bir gerçekliğe inandırdığımdan da gerilmemiş de olabilirim.

Şimdi ben böyle bir saçma düşünceye nasıl kapıldım. Lane evlatlıkmış. Benim bunu öğrenmem Lane hakkındaki bütün o ben irlandalıyım, asyalı değilim takıntısı gibi bir çok konuyu açıklığa kavuşturdu. Neyse işte Lane'nin evlatlık olduğunu öğrenince hatta kardeşlerinin de evlatlık olduğunu öğrenince benim hayal gücüm çoşmaya başladı. Kim birden fazla asyalı çocuğu evlatlık alır, tabiki bir selebiriti, ve yoksa o selebiriti Brad Pitt ve Angelina Jolie olmasın. Böyle gözümün önünde Brad kapıyı açıyor, Angelina elinde elinde hindiyle masaya geliyor şeklinde görüntüler oluşmasın mı?Halbuki düşünmem lazımdı Los Angelas'a gitmiyorum ki, Boston'a gidiyorum ne işi var  Angelina'nın orada. Ama çok inandırmıştım kendimi böyle bir olasılığın olacağına, kapıyı angelina açınca yüzümdeki şaşkınlık ifadesine bile ayna karşısında çalışmıştım ki.

İtiraf edeyim gitmeden önce tek bir endişem vardı. Sanki bütün bir milletin sorumluluğunu üzerimde taşıyormuşum gibi bir duyguya kapıldım. Benim hakkında düşündükleri herşey Türkler genellemesine dönüşecekti. Ben pissem Türkler pis şeklinde işte ben neysem Türkler öyle olacaktı o insanların gözünde. O sebeple başta acayip gerildim, herşeyi muhteşem yapmam lazım, herşeyimle muhteşem olmam lazım, ben koca bir milleti temsil ediyorum moduna girdim. Herkesin yükü bu omuzların üstünde, ben nasıl kaldırayım koskoca Türk milletinin sorumluluğunu bu ufacık bünyeyle. Baktım bu benim altından kalkabileceğim bir sorumluluk değil, banane bir grup amerikalı türkler hakkında ne düşünürse düşünsün diyerek kendimi yabancı olmanın rahatlığına bıraktım. Sonuçta yaptığım her hareket, her kabalık nasılsa yabancı şeklinde tolere edilecekti, o sebeple hiç kasmadım.

Lane'lerin evi Boston'un şehir merkezine yaklaşık bir saat uzaklıktaki deniz kenarı bir kasabadaymış. Gider gitmez bana kalacağım odayı gösterdiler ve ben kendimi çok yorgun hissettiğimden hemen yattım. Allahım yatak o kadar rahattı ki, ya da benim yurttaki yatağım o kadar rahatsız ki her yatak bana rahat geliyor, hemen uykuya dalmışım, ne yerini yadırgama, ne de çekinme duygularına kapılmadan. Bir batıl inanış var ya ilk kez uyuduğun bir evde gördüğün rüyada evleneceğin kişiyi görürsün diye, bende tabiki rüya gördüm. Rüyanın detaylarını hatırlamıyorum rüyamda Leyla ile Mecnun'un Mecnun'unu gördüm, ama olaylar ne bilmiyorum, böyle bir durumlar, olaylar var ve ben Mecnun'la Mecnun abi diye konuşuyorum. Lan ben Ali Atay'la mı evlenecem, abim o lan benim şeklinde bir korkuyla yerimden sıçramışım. Hayır ben Mecnun karakterini de sevmiyorum ki, keşke İsmail Abi'yi görseydim. Neyse galiba bir haftadır Leyla ile Mecnun izlemediğimden özlemiş olabilirim, bilinç altı işte. Gerçi ben batıl inanışın içeriğini de yanlış biliyor olabilirim, acaba inanış gördüğün rüya gerçek olur şeklinde miydi, neyse ne işte.

Sabah kalkınca daha doğrusu öğlen kalkınca - hayvan gibi uyumuşum - Lane'in annesiyle ve babasıyla tanıştım. Annesi bir üniversitenin sanat bölümün dekanlığını yapıyormuş. Babasıda iş adamıymış. İkisi de çok yaşlı insanlar. Anne baba yerine nine-dede olacak insanlar. Annesi hemen açmısın diye kahvaltı hazırladı ama kahvaltı anlayışları yok bu amerikalıların. Öyle zeytin peynir sucuklu yumurta diziyim önüne yok. Kuru bir donut'u çayla önüne koyuveriyorlar. Ben bundan bahsettiğimde de çok şaşırdılar.  Hatta Lane'in böyle bir sürü şeyin önüne sabah sabah dizilmesi midesini bulandırdı galiba yüzündeki ifadeyi gizlemeye bile ihtiyaç duymadı. Kurban ol sen o sucuklara allahın donut kafası, ıspanaklı noodle. Ama annesi ve babasına gayet ilginç geldi. Zaten ailedeki herkes, ki yaklaşık toplamda 25'e yakın akrabasıyla tanıştım, Lane ve kardeşlerini içeren çekik gözlü çocuklar kümesi hariç hepsi birer melekti. Daha sonra Lane konusuna geçeceğim ama kız bir gün her konuda yardımcı olmaya çalışan bir meleğe dönüşürken bir kaç gün sonra sanki beni görmeye bile dayanamayan bir insan dönüşüyor, çözemedim ben o kızı.

Kahvaltıdan sonra Lane ile etrafı gezmeye çıktık. Yaşadıkları yer hemen deniz kenarında bahçeli iki üç katlı evlerin dizildiği bir amerikan filmlerinde görmeye alışık olduğumuz bir mahalle, wisteria lane işte. Sonra geri döndüğümüzde akrabalar tek tek gelmeye başlamıştı. Akrabalar dediysem dayısı, beş kızı, kızların ikisinin erkek arkadaşı, bir de akrabaları değil ama Lane'in çocukluk arkadaşı olan bir çocuk ve sevgilisi şeklindeydi. Kızlar çok neşeli, yerlerinde durmayan sürekli konuşan, süper güzel insanlardı. Ama sanki Lane hiç birinden hoşlanmıyormuş gibiydi, bütün gün hiç biriyle doğru düzgün konuşmadı, biri bir şey sorunca işte bir sürü ödevim var, doktora çok zaman alıyor şeklinde havalara girdi, tek tük konuşmasında da kızların kıyafetleri ile hepiniz anlaşıp da mı o koca kolyeleri taktınız şeklinde yargılayıcı yorumlarda bulundu. Hatta arkadaşı olan o çocukla bir tüm akşam bir kelime bile etmedi. Kardeşleri de öyle bir köşede öyle maç izlediler kendi kendilerine. Bunu görünce dedim demek ki anarmolliği kızın bana karşı değilmiş.

Yemeğe gelirken herkes bişeyler hazırlayıpta gelmiş, birbirinden lezzetli çeşit çeşit yemekler. Evet yankee can cook. Önce açık büfe tarzı aparatifler araya dizildi, 2 saat boyunca herkes eline şarap ve atıştırmalıklarla kokteyl havasında takıldı. Bu atıştırmalıkların hepsinden deneyeceğim diye bende doldurdum tabağımı. Ama bir tanesini alırken emin olamadım sordum Lane'e içinde domuz şeysi var mı diye, yok yok ben double-check ettim, elma varmış diye bir taraftan yeyip bir de onaylayınca ben yemeye başladım. Böyle yiyorum ama tatlı bir tadı var, ama sanki etimsi birşey de var gibi. Ama tatlı yani, elma var dedi etin tatlı olma ihtimali yok ki. Hem domuz eti kokar, bu kokmuyor da, hem double check etmiş. Sonra ben yedikten sonra tekrar sorunca bazılarında domuz varmış. Bir sıçrayıp, iki sıçrayıp üçüncü de yedim mi domuz etini.  Tamam yani dinin bütün gereklerini yerine getirmiyor, yapma dediği başka bir sürü şeyi yapıyor olabilirim ama bilmiyorum çok koydu bu bana. Psikolojik mide bulantısının ne olduğunu ilk defa öğrendim. Gözlerim doldu ağlayacağım yani, çok pis suçlu hissettim kendimi, kazara annesinin kıymetli vazosunu kıran bir çocuğun hissettiği gibi suçlu hissettim, biraz da aldatılmış mı hissettim bilmiyorum ki niye öyle oldum. Yani sonuçta dinin istediği en kolay şey nedir diye sorulsa domuz yeme diye cevap veririm direk. Yemem tamam, zaten tadını bilmem, canım çekmez, tipsiz bir hayvan zaten falan yani çok kolay bir yasak. Onu bile yapamadım ya lan. Yani bilerek yapmadım sonuçta ama ömrümde hiç bir zaman tanrıya karşı kendimi bu kadar suçlu hissetmemiştim. Niye bu kadar abarttım anlamadım ama duygular işte kontrol edilmiyor ki.

Neyse işte hayvan gibi yedikten sonra masaya ana yemek hindi faslına geçildi.  Masaya servis tabaklarıyla fırında içi doldurulmuş hindi, tadına bayıldığım squash dedikleri bir bal kabak türünün yemeği, mısırlı bir şeyler, salatalar falan daha hatırlamadığım bir sürü yemekler konuldu. Mumlar, çiçekler, peçeteler masadaki süs bir lokanta da yoktur. Yemek servisi olayı yok, ortadaki servis tabaklarından herkes tabağına istediğini kendi aldı. İnsanlar nasıl yapıyor bilmiyorum ama bizim evde annem elinde tencere kaşık önce çorba, sonra ana yemek şeklinde garson edasıyla durmadan servis yapar, kendini harap eder. Sadece günlerde pasta börekler için bu masaya her şeyi koyma yöntemini kullanır. Çok mantıklı yöntemmiş arkadaş koy ortaya yemekleri, isteyen istediğinden istediği kadar istediği zaman yesin. Sonra yemekler bitince herkes tabağını alıp mutfağa götürdü. Mutfak zaten bizim evin salonun iki katı büyüklüğünde. Ortada ada, ocağın üstünde bile musluk olan böyle kocaman bir villa mutfağı işte. 20 kişi çok rahat sığdı yani. Bütün herkes doluşunca tabi bir tarafta birileri kalanları tupperwarelere(markası ne olursa olsun kapaklı plastik kapların amerikadaki genel adı olarak kullanılıyor) bölüştürüyor, bir tarafta birileri bulaşık yıkıyor, birileri etrafı toparlıyor şeklinde el birliğiyle kimse yorulmadan bütün masayı, bir sürü bulaşığı topladılar. Sonra poşetlere isimler yazıldı, o tupperware'lerin içindeki kalan yemeklerden isteyen istediğini giderken götürmek üzere isminin olduğu torbaya doldurdu. Böylece hem kimse yorulmadı, hem de bir sürü yemek ertesi gün yenmek üzere yeni evinin yolunu tutarken israf edilmekten kurtuldu. Hindiyi baba pişirdi, diğer yemekleri gelenler getirdi, bulaşıklar el birliğiyle yıkandı,evin annesinin tek yaptığı masayı hazırlamak oldu.

Valla o gün anladım ki türk aile yapısına yapılmış en büyük kötülük o küçücük mutfaklarımızmış. İki kişinin hadi biraz zorlamayla üç kişinin sığdığı o ince uzun mutfaklarda el birliğiyle iş yapmak ne mümkün. Bu durumda at anneyi mutfağa, herkes yeyip içip ayı gibi otururken, anne mutfakta o bulaşıklarla uğraşıp hizmetçi gibi işin tüm yükünü omzunda taşısın. Bir süre sonra da yemekli misafir çağırmamaya başlasın ve sonra kimse kimseye gitmemeye, sadece içinde maddi kaygılar barındıran altın günlerinde ev misafirlikleri olsun, ya da birbirine hava atma ve kariyer kaygıları sebebiyle iş yemeklerine gidilmeye başlansın. Bayramlarda da marketten hazır alınmış baklalavar misafirin eline dayansın. Oh my god birazdan nerde o eski bayramlara bağlayacağım, töbe tanrım. Ama kesinlikle eminim türk kültürüne, aile yapısına en büyük zararı göt kadar daireleri olan, yüksek apartmanlar dikmeyi marifet sayan mütahitler ve mimarlar vermiştir.

O kadar yemek yendikten sonra üstüne bir de tatlı faslına geçildi. Gene herkes bir çeşit tatlı yapıp getirmiş. Hadi tatlıya geçiyoruz dediklerinde Lane'in bizim kahvaltımıza karşılık takındığı yüz ifadesinin aynısı bir ifade ile elimde olmadan büyük şaşkınlıkla more food?!?! diye sorunca hepsi bir gülüp şükran gününün olayının tüm tatil boyunca sabahtan akşama sürekli amerikan futbolu izleyip hayvan gibi yemek yemek olduğunu açıklama ihtiyacı hissettiler. Ama arkadaş bir cheesecake yapmışlar, ki cheesecaketen pek hazetmem, nasıl şahane bir tadı vardı öyle, bıraksalar hepsini yerdim.

Devamı az sonra...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder