Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

17 Aralık 2012 Pazartesi

Ömrümü yedin Anna Karenina

Filme ne beklemem gerektiğini bilmeden gittim çünkü hakkkında tek bildiğim Toltsoy'un romanının uyarlaması olduğunu, ve başrolünü Kiera Knightly'nin oynadığıydı. Jude Law'ın bile oynadığından habersizdim. Kitabı'da 15 yaşındayken okuduğumdan açıkcası her detayını hatırlamasam da genel olarak biliyordum. Ama bu kadar kötü bir uyarlama ile karşılaşacağım aklımın ucundan bile geçmezdi.

Teknik olarak bale, tiyatro tarzı bir anlatım seçmişler. Zaten bir sürü karakter var bir de geçişleri tiyatro sahnesi üzerindeymiş gibi yapınca, kim nereye gitti, neredeler şimdi şeklinde baya hikaye karışmış. 2 buçuk saate kitabın tüm karakterlerini sığdırmaya çalışmaları ise ayrı bir saçmalık olmuş. Anne Karenina roman olarak baktığında tüm o karakterlerle, rus aile yaşamını, aristokrasisinin iki yüzlülüğünü, tüm sınıflardan farklı insanların hayatını inceleyerek anlatan bir kitap, kitabı o karakterler olmadan düşündüğünde kocasını aldatan bir kadının hikayesi olarak bir pembe dizi senaryosu olarak görürsün ama filmde de tüm o karakterleri konularını anlatmadan hikayedeki rollerine değinmeden bir araya toplayınca ne yaptığı anlaşılmayan gereksiz bir sürü insan kalabalığına dönüşmüş. Özellikle kitapta büyük önemi olan bir nevi Anna'nın ilişkisinin karşılaştırılması olarak ele alınanın, Levin ile Kiti'nin ilişkisi, evlenmesi o kadar saçma anlatılmış ki, sırf çiftlik görüntüleri sunmak adına hikaye'den yoksun garip bir yan hikayeye dönüşmüş.

Tüm filmin teması
Anna'nın hikayesine gelince halk tarafından çok sevilen ve büyük saygı gören, yüksek rütbeli bir insanla evli Anna, bir gün ağabeyi karısını aldattığı için onların arasını düzeltmek için Moskova'ya gider, orada bir partide Aleksi'yi görür (ki sevgilisiyle kocasının ismi aynı), görür yani hiç konuşmazlar bakışırlar da bakışırlar ve Aleksi birden onun peşinden gitmeye karar verir, sonra tekrar bakışırlar da bakışırlar ve hop Anna birden kocasını aldatmaya karar verir. Kitapta Anna'nın Aleksiye neden aşık olduğunu detaylı anlatmasına rağmen, filmde sadece bakışma olarak görünce benim bu ikilinin arasında gördüğüm tek şey aşk değil, cinsel çekim oldu. Yaşlı ve sıkıcı kocası onu tatmin edemeyince kendisini yakışıklı genç bir erkeğin kollarına atan bir ev hanımı şeklinde bir olaya dönüşmüş. Ha hakkını yemeyeyim kitaptaki Anna'nın neden kocasını aldattığı konusunu filmde yönetmen azcık da olsa vermeye çalışmış sadece "bende evlendiğimde on sekiz yaşındaydım" cümlesiyle. Ama bence yönetmen filmle alt mesaj olarak, kocalarınızı ihtiraslarınıza kapılıp aldatmayın, oturun evinizde karılar sonra böyle mahvolursunuz mesajını vermeye çalışmış. Halbuki Tolstoy bu hikayesiyle tam tersine toplumun kadın erkek eşitsizliğindeki iki yüzlülüğünü, ahlak kisvesi altında toplum baskısı denen şeyin insanları nasıl mahvettiğini işlemişti yıllar önce.

Zaten Anna'nın kocası bir melek olarak karakterize edilmiş. Karısının onu aldattığını duyunca aman karım kötü olmasın falan filan diye onu affediyor, Aleksiden olan çocuğunu kabul ediyor, evet sıkıcı bir insan ama dünyanın en melek insanı. Halbuki kitapta adam Anna'yı yanında tutmak istiyor, aldattığını öğrenince affediyor falan ama bunları Anna için değil, kendi adını korumak, toplumdaki adına leke getirmemek için yapıyor. Anna zaten umrunda değil, sevgi falan yok evliliklerinde, genç ve güzel bir kızla evlenen, bencil bir insandan başkası değil.Ama sen bu adamı filmde bir melek gibi gösterip, üstüne bir de Jude Law'a oynattırırsan sadece sıkıcı bir insana dönüşür. Tüm bu şartlar altında da Anna'nın Aleksi ile ilişkisi aşk değil cinsel ihtirastan başka bir şey olmuyor filmde. Zaten anladığım kadarıyla yönetmenin de tek amacı Kiere Knightley'i süsleyip bakışlarla, gülüşlerle, kıyafetlerle, göz süzmeler, gerdan kırmalar falan baştan çıkarıcı bir hale getirip film çekmek olmuş. Hele o öpüşme sahnesi yok mu, ıgyy o neydi ki öyle.

Yalnız film sırasında o öpüşmelerden, göz süzmelerden falan birileri baya etkilenmiş olacak ki, şapur şupur sesler duymaya başladım, sonra döndüm baktım ne göreyim 50'li yaşlarında bir amca ile teyze yiyişiyor. Ben ki buraya geldiğimden beri, üniversitede dahil kimsenin ortalık yerde bırak yiyişmeyi öpüştüğünü bile görmedim, allahım nasıl şoklardayım. Genç birisi bile yapınca sinemada yanındaki koltukta insan nasıl rahatsız oluyor, değilki elli yaşlarında birilerinin sesli bir şekilde hemen yan koltukta bunu yapması katlanacak durum değilmiş. Allahtan tek başıma gitmişim filme, bütün sinema benim yaptığımı zannederdi, kimse o yaşta insanların yapacağına ihtimal vermez ki. Birde çıkışta da el ele çıktılar, önümden yürüyorlar sollayamadım da yolu kapadılar görmek bile istemiyorum kendilerini halbuki, bir de adam kadına "üşüdün mü ceketimi veriyim mi" deyince allahım tutamadım kendimi sinirden kahkayı basmışım. Dönüp bir bakıp azcık yol verdiler bende gülerek yanlarından geçip gittim.

Kısacası film benim bütün psikolojimi alt üst etti, bütün ikili ilişkilerden midem bulanıyor şu anda, ömrüm boyunca bırak daha ilerisini, kimsenin elini bile tutamam artık.

Not: Kiera'nın adını bir çok yerde yanlış yazdım biliyorum, ama çok üşendim doğrusunu aramaya siz anladınız nasılsa.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder