"Bir şeyler kırılıyordu, bir şeyler kırıldı. Kendini-nasıl demeli?- dayanıklı hissetmiyorsun artık: Sana bugüne kadar güç veren -öyle sanıyordun, öyle sanıyorsun-, yüreğini ısıtan şey, varoluş duygun, neredeyse önemli olduğun duygusu, dünyaya bağlanma, dünyada kalma duygusu eksikliğini hissettirmeye başlıyor."
"Bu senin yaşamın. Bu sana ait. Önemsiz servetinin tam bir dökümünü yapılabilir, ilk çeyrek yüzyılının kesin bilançosunu çıkarabilirsin.Yirmi beş yaşındasın ve yirmi dokuz dişin, üç gömleğin, sekiz çorabın, artık okumadığın birkaç kitabın, artık dinlemediğin birkaç plağın var. Başka şeyleri hatırlamayı canın çekmiyor: ne aileni, ne öğrenimini, ne aşklarını, ne dostlarını, ne tatillerini, ne tasarılarını. Yolculuklara çıktın ve yanında hiçbir şey getirmedin. Oturuyor ve beklemek istiyorsun sadece, bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek: Gece olsun, saatler vursun, günler geçip gitsin, anılar silikleşsin."
"Yaşamanın, harekete geçmenin, bir şey yapmanın pek sana göre olmadığını hissediyorsun; sadece sürüp gitmek istiyorsun, bekleyişi ve unutuşu istiyorsun."
"Sen hiçbir şeyi dışlamıyor, hiçbir şeyi reddetmiyorsun. İlerlemekten vazgeçtin, ama zaten ilerlemiyordun ki, yeniden yola çıkmıyorsun, vardın sen, daha uzağa gidip de ne yapacağını kestiremiyorsun."
"Sanki senin sakin ve güvenilir uslu çocuk, iyi öğrenci, içten arkadaş öykünün altında, o açık, apaçık büyüme, olgunlaşma belirtilerinin altında -...- eskiden beri hep var olan, hep uzak tutulan başka bir iplik uzayıp gitmişti; şimdi ise bu iplik, yeniden kavuştuğun yaşamın ağını örüyor, ıssız yaşamın boş dekorunu kuruyor...Sen bulanık bir gölgeden, sert bir kayıtsızlık çekirdeğinden, bakışlardan kaçan nötr bir bakıştan başka bir şey değilsin...Unutuş belleğine işliyor. Hiçbir şey olmadı, hiçbir şey olmayacak."
....
"Pek yaşadın denemez, oysa her şey çoktan söylendi, çoktan bitti. Topu topu yirmi beş yaşındasın, ama yolun çizilmiş bile. Roller hazır, etiketler de; bebekliğindeki oturaktan yaşlılığındaki tekerlekli sandalyeye varana kadar oturulacak tüm yerler orada durmuş sıralarını bekliyor. Serüvenlerin öyle iyi betimlenmiş ki , en şiddetli isyan bile kimsenin kılını kıpırdatmayacak...Sen ruhunu şeytana satmayacak, ayaklarında sandaletlerle gidip kendini Etna'ya atmayacak, dünyanın yedinci harikasını yıkmayacaksın. Ölümün için her şey çoktan hazır: Seni öldürecek top güllesi çok uzun zaman önceden eritilip döküldü, tabutunun peşinden ağlayacak olan kadınlar çoktan tutuldu.
En yüksek tepelerin doruğuna neden tırmanasın ki, sonradan inmek zorunda kalacak olduktan sonra; inince de, yaşamını oraya nasıl çıktığını anlatarak geçirmemen mümkün mü? Ne diye yaşar gibi görünesin ki? Neden sürdüresin? Başına gelecekleri şimdiden bilmiyor musun sanki? Olman gereken her şeyi daha önce olmadın mı; anasına babasına layık bir oğul, küçük cesur izci, daha iyisini yapabilecek bir öğrenci...? Biraz daha gayret etsen, hatta buna bile gerek yok, bir kaç yıl daha geçse, orta sınıftan değerli bir meslektaş olacaksın. İyi koca, iyi baba, iyi yurttaş. Tıpkı kurbağalar gibi, toplumsal başarının küçük basamaklarını bir bir tırmanacaksın. Geniş ve çeşitlilik gösteren bir yelpazenin içinden, arzularına en uygun düşen kişiliği seçebileceksin, tam senin ölçülerine göre titizlikle biçilmiş olacak. Nişan verilecek mi sana? Kültürlü mü olacaksın? Ağzının tadını iyi bilen biri mi? Hayvan dostu mu? Boş saatlerini akortsuz piyanonda, sana hiç bir zarar vermemiş olan sonatları katletmekle mi geçireceksin? Yoksa, sallanan bir koltukta, kendi kendine yaşamın iyi yanlarının da olduğunu tekrar ederek pipo mu içeceksin?
Hayır. Sen yapboz oyunun eksik parçası olmayı yeğliyorsun. Tasını tarağını topluyorsun. Şansını hiç denemiyor, hiçbir şeye hiçbir umut bağlamıyorsun. Sabanı öküzün önüne koyuyorsun, her şeyden sıtkın sıyrılıyor, dereyi görmeden paçayı sıvıyorsun, elindekini avucundakini yeyip bitiriyorsun, sermayeyi kediye yüklüyor, palamarı koparıyor, ardına bakmadan çekip gidiyorsun.
Yararlı öğütleri dinlemeyeceksin artık. Çare nedir diye sormayacaksın. Kendi yolunda yürüyüp gidecek, ağaçlara, göklere, suya, göğe, çehrene, bulutlara, tavanlara, boşluğa bakacaksın."
....
"Artık hiçbir şey istememek. Bekleyecek bir şey kalmayana kadar beklemek... Zaman kaybetmek. Tüm tasalardan, sabırsızlıklardan kurtulmak. Arzulamayan, gücenmeyen, isyan etmeyen biri olmak.
Önünde zamanlar boyunca, kıpırtısız, bunalımsız, kargaşasız bir yaşam olacak; ne bir pürüz, ne bir dengesizlik. Dakikadan dakikaya, saatten saate, günden güne, mevsimden mevsime, hiç bitmeyecek olan bir şey başlayacak: bitkisel yaşamın, iptal edilmiş yaşamın. "
Georges Perec - Uyuyan Adam
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder