Her sabah bir önceki günden bir kilo fazlasıyla uyanıyorum. Evet normalden biraz daha fazla aburcubur tüketiyorum ama kilo alımının bu derece hızlı olması beni ürkütüyor. Üstüne üstlük kimseyi inandıramıyorum. Yok canım abartıyorsun. Hayır bak pantolon düğmesi kapanmıyor. Şişmissindir. Evet şiştim işte ben de onu diyorum ya. Abartma. Bak, tartıdaki rakama bak. Yok canım, su toplamışsındır. Kabul ediyorum, kilo alımının bu derece hızlı bir şekilde gerçekleşmesi inanılır gibi değil, hiç insancıl değil ama durum bu. Korkuyorum vücudum galiba kendini patlatarak imha etmek istiyor. Sanıyorum bilinçaltımın bir noktasında böyle bir intihar şeklinin çok eğlenceli olabileceği bilgisi saklanmış. Ürküyorum, yüz kiloluk banka memuresi kabusuma bu kadar mı hızlı ilerliyorum? O değil de anne yemeğinin kilo aldırıcı özelliği diye bir şey var, kanıtladım, yürüyen kanıtıyım. Neden milliyet bunu bilimsel bir gerçeklikmiş gibi yayınlamıyor, iskoç bilimadamlarından ne farkım var? İskoç değilsin diyorsanız, ırkçısınız. Adam değilsin diyorsanız, seksistsiniz hatta kabasınız, bilimle alakan yok derseniz diyecek lafım yok.
Hani üniversitede çok gereksiz bir tip vardır, hatta dünyanın en itici insanıdır ki, o derece gereksiz işte. Zeka desen zamanındaki konuşmalarıyla sahip olmadığı bir özellik olduğunu ispatlamıştır. Ya da belki vardır da genel zeka anlayışı sınırları içerisinde kabul görmeyen bir zeka çeşididir, belki. Tip desen, o konuda dünyada benden daha şansız insanların olduğunun kanıtıdır, gerçi bunun konumuza bir etkisi, ya da konumuzla bir ilgisi yok ama ben sadece robot resmini çizmek istedim. Dersleri desen senden hiç de matah değildir. Tek sahip olduğu özellik, belki de tüm bu eksiklerini kamufle edebilmesi için bahşedilmiş, yüksek derecede hırsla gelen saatlerce çalışma kabiliyeti, yaşamın garip adalet anlayışı işte. İşte böyle bir tip vardır, ve sen yıllar sonra facebook'u açıp bu insanın kitabının çok satanlar listesinde ilk sıralarda olduğunu gösteren bir iletiyle karşılaşırsın. Kitap bir ders kitabı dahi olsa, seni hiç alakadar etmeyen üstüne üstlük kaçacak delik aradığın bir alanda dahi olsa, basılmış, kapaklı, içinde sayfaları olan bir şeyin üzerinde onun ismini görürsün ya. Çok satması bile mühim değil; sen evde oturmuş, elinde patatesli poğaçanla gecenin bir yarısı, bir vampir, bir kurtadam ve bir hayalet şeklindeki temel fıkrasından bozma bir diziyi izlerken tam da; türü, konusu ne olursa olsun kitap denilen şeyin üzerinde o ismi görürsün ya. Sorarsın ya sonra peki ya ben diye? Sonra yutkunamazsın yediklerin boğazını tıkar ve öksürürsün ya, sonra patatesler yolunu şaşırıp burnundan çıkmaya çalışır ya. Kıskançlık değil ama ben? diye sormak var ya. İşte hayatta, tam olarak böyle bir ruh hali diye bir şey var.
Neden memur olamayacağımın en büyük kanıtı babam, ya da daha doğrusu neden olamayacağımı anlamamı sağlayan adam babam. Adamın iş arkadaşlarının her dediğini benimseme özelliği var, iş yeri sağlıksal geyiklerini bir doktordan duymuşcasına ciddiye alma gibi bir huyu var. Bir gün birisi tavuklar hormonluymuş dediyse, bir ay boyunca tavuk almayın cümlesi evde yankılanıyor. Ya da bu kadar sağlık konusuna, radyasyona, hormona takıntılı bir babanın eve mikrodalga alma fikrine dehşetle karşı çıkacağını sanırken o bir uçak mühendisi arkadaşından duyduğu mikrodalganın çalışma prensibi bilgisinden sonra aslında mikrodalganın o kadar da zararlı olmadığı düşüncesini öne sürebiliyor ya, bu beni dehşete düşürüyor. Ama o an anlıyorum, yıllardır bu adamın memuriyet mesleğiyle nasıl mutlu mesut yaşayabildiğini. Aslında sadece babam da değil, eğer bir insan iş yerindeki arkadaşlarının fikirlerine inanıp bu derece benimseyebiliyorsa, o insan gerçekten işinde mutlu insan, benim tespitim ve genellemem bu yönde çünkü babam dışında başka örneklerim de mevcut.
Peki ya ben öyle miyim, ya da öyle miydim? Biri bana KFC dört kanatlı tavuk üretiyormuş dediğinde, koşarak kendimi KFC'ye atıp, kendimi o menülerin her çeşidiyle besleme isteği duymam, onların her söylediğinin altında "kesin bir bit yeniği vardır, bunlar doğru söylemez" diye bir şey aramam ya da bazıları için "o söylüyorsa kesin yanlıştır, kafa çalışmıyor ki bunun" şeklinde bir yargıya sahip olmam, ya da en basitinden kısaca "seni önemsemediğim gibi, ne düşüncelerini ne de sahip olduğun bilgileri önemsemiyorum, bu konuda ya da evren içerisindeki herhangi bir konu hakkında ne düşünürsen düşün, ister doğru ister yanlış, hepsi benim için çok önemsiz, tıpkı senin gibi" şeklinde bir yaklaşıma sahip olmam asla babam gibi mutlu bir memur olamayacağımın kanıtı değil de ne? Gerçi memur diye kısıtlamamam da lazım, ben galiba asla insanlarla maksimum iletişim gerektiren çalışma ortamlarında mutlu olamayacağım. Çünkü ben insanlara güvenmekte ve inanmakta çok büyük zorluklar çekiyorum, üstüne üstlük insanların çoğu da bu konuda hiç yardımcı olmuyor.
Galiba espri anlayışım Çocuklar Duymasın seviyesinin altında. Zekam ise belki bir Doktorlar ya da Arka Sokaklar eder. Kabiliyetim ise bir Mahsun Kırmızıgül etmez. Benim ne NewYork'ta Beş Minarem var ne de Güneşi Gördüm. Hatta Benim İçin Üzülebilirsiniz bile. Bana bir gazeteden yazmam için köşe ayıracak bir babam bile yok. Konularım var, anlatılacak binlerce güzel konu başlığım, hikayelerim var. Gerçi "Neredesin Firuze" filmin hikayesi de Özcan Denize aitmiş, bu onu ne senarist, ne yönetmen yapmaya yetmemiş. İşte ben bir Özcan Deniz bile değilim. Çünkü doğunun genlerinin isot ile birleşmesiyle ortaya çıkan o yanık ses bana bahşedilmemiş. Doğduğumda su muhallebisi yerine çiğ köfte ile beslenmiş olsaydım bambaşka bir hayatım olabilirdi.Büyürken elime halleyler yerine kebaplar verilseydi çok farklı olabilirdim. O ses bana da bahşedilseydi ben de şarkı söylerdim, belki biri ayağımdan vururdu, mafya peşimi bırakmazdı ama gerekli parayı biriktirirdim. Sonra o parayla kendime bir atkı bir de megafon alır otururdum yönetmen koltuğuna. Ama ne yazık ki ne yazarlık yeteneğim, ne de yanık bir sesim, ne de babamın parası var. Ama hakkımı yemeyeyim çok pis hayal kurma yeteneğim var.O konuda mütevazi olamayacağım. Ama bu öyle bir yetenek ki lütuf mu lanet mi çözemiyorum. Hiç bir işe yaramadığı gibi, başımı derde sokmakta üstüne yok. O öyle bir bir şey ki, bana asla para ya da güç kazandırmayacak, aksine beni kendi uydurduğum bir masala hapsedecek bir yetenek, üstelik hiç de kullanışlı değil. Yeteneksiz birine bahşedilmiş bir hayal gücü lanet değil de nedir? Peki ya bu tembelliği ne yapmalı?
Üstüne üstlük dahi olan de ekini bile birleşik yazıyorum, daha da kötüsü birleşik yazılması gereken de'yi de ayrı yazıyorum, biri bana bir imla kılavuzu hediye edebilir mi? (Bunu mart ayı içerisinde söyledim diye, böyle bir şey yapmayın, anlamsız bir günde hediye edin ki anlamı olsun )
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder