Hayatımda çok büyük değişikliğe sebep olacak, ve belki de hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağı böyle bir yolculuğa çıkacağımı bilmeme rağmen uzun zamandan beri hiç bir şey hissetmiyordum. Ne bir heyecan, ne bir korku, ne bir mutluluk, birazcık rahatlık o kadar. Galiba işten kurtulmanın verdiği huzur diğer duygularımı bastırıyor bu da nötr bir ruh hali oluşmasına neden oluyordu. Ama ne zaman ki o valiz ortaya çıktı bende bir şeyler dank etmeye başladı. Aslında öncesinde de bir şeyler yavaş yavaş kıpırdanmaya başlamıştı içimde ama bunlar saniyelik gelip giden üstünde durmadığım anlık duygulardı. İlk darbe cenga'yla vedalaşmamla başladı. Onlar şu tarihte şunu yapalım, bunu şöyle yapalım diyerek planlar yaparken ben onların hiç bir planına çok uzun bir zaman boyunca dahil olamayacaktım, belki de uzundan da uzun bir zaman boyunca. Sonra bilgisayarı temizlemek için oturduğumda bir sürü resim çıktı karşıma. Ailemle, annemle, babamla, ablamla, kardeşimle, rüzgarımla, ama nilimle (sadece bir kaç tane ve o yürüyüp konuşana kadar da başkası olmayacak), arkadaşlarımla, gerçi resimlerin yüzde doksanında ben yoktum ama o resimlerin yüzde doksanını da ben çekmiştim. Bunlara bakarken ne olduğunu anlamadan iki yılın ilk gözyaşı dökülüverdi ama üstünde durmadım gene, sonuçta resim dediğin duyguları etkileyen bir nesneydi. Sonra o valiz, yok mu her şeyi altüst etti. O anda annemin boynuna sarılıp hüngür sümük ağlamak istedim ama yapamadım, yapamazdım gittim bizim evin en ıssız noktası olan tuvalete, ağladığım anlaşılmayacak kadar gözyaşı yetti. Yalnız kalmamak için sürekli yanlarına gittim ama bir o kadar da yalnız kalmaya ihtiyacım vardı kaçtım yanlarından. Sürekli bir şeyler anlatmak isteğiyle doldu içim onun için kimse okuyor mu okumuyor mu oturdum buraya yazdım da yazdım ama elim yayınlamaya varmadı, taslaklarda kaldı bir sürü yazı. Bazı insanların sürekli aynı tür kabusu görürmüş, ben bilmem bu tez ne kadar doğru ama kendimi bildim bileli benim var öyle kabuslarım. Kişiler, mekanlar farklı ama konular hep aynı. Bir versiyonun da rüyalar ertesi gün düğünümün olduğunu fark etmemle başlıyor, ama kimle niye evleniyorum bilmiyorum, tek bildiğim bir şey var o da evlenmek istemediğim. İnsanlarla konuşuyorum, hazırlıklar yapılıyor ama istemiyorum sürekli kafamda ben niye böyle bişey yapıyorum daha çok küçüğüm (ufal da cebime gir) yaşayacak çok şeyim var ve nasıl engel olabilirim soruları oluyor, büyük bir iç sıkıntısı bütün bünyemi kaplıyor, çaresizlik had safhada, bir mutsuzluk ki öyle bir mutsuzluk yok. En sonunda anneme söylüyorum o da istemiyorsan hemen iptal ederim kızım diyor ben öyle bir rahatlıyorum ki sırıtarak uyanıyorum, bir seferinde de damat düğüne gelmemişti ben o anda Joffrey tarafından kendisi yerine Margaery Tyrell seçilmiş Sansa kadar mutluydum hatta belki de daha fazla. Kabuslarımın bir diğer versiyonunda bir şekilde hapse atılıyorum. Sebebi ne gene bilmiyorum. Tek bildiğim oradan kurtulmam gerektiği oluyor, bazısında kaçıyorum ceza evinden peşimde polisler, bazısında masa başında avukatlarla oturuyorum. Gene o aynı iç sıkıntısı, gene o aynı çaresizlik, gene o mutsuzluk. En sonunda bağırıyorum hep aynı cümleyi: ben bilgisayar mühendisiyim, bir şey yapmadım ki, yapmış olamam ki. Bilgisayar mühendisi olmanın tüm bunlarla ne alakası var, ya da nasıl oluyor da benim için bir kurtuluş sebebi oluyor bilmiyorum ama kurtuluyorum, gene aynı mutluluk, gene aynı huzur, uyanıyorum. Hangi ara ne oldu da uzaylıların dünyayı istila ettiği kabuslar yerini bu tür kabuslara bıraktı onu da bilmiyorum. (Bu nasıl ruhsal bir durumdur bilen varsa, bilinçaltımı açtım önünüze, ben çözemedim bu rüyalar bana ne anlatmak istiyor, belki de ruh hastasıyım.) Ha şimdi ben bunları niye anlattım gitmemle ne alakası var diyecek olursanız, şu anda içimde bulduğum iç sıkıntısı aynı o sıkıntı. Aynen öyle sıkılıyorum, aynen öyle korkuyorum. Bilmediğim bir hayat beni bekliyor karşımda, buna hazır mıyım bilmiyorum, yapmaya gücüm yetecek mi bilmiyorum, yıllardır hayalini kurduğum anın geldiği noktada kendi hayalimden korkuyorum. Kendi isteğiyle, sevdiğiyle evlenirken nikah masasından kaçan runaway bride gibi hissediyorum. Hem ağlarım hem giderim diye bir kalıp var ya ben onla hep alay etmiştim, madem gitmek kaçınılmaz niye ağlarsın ki diye. Ama şimdi anlıyorum. Biri karşıma geçip gitme desin diye bekliyorum, korkuma destek çıkıp, gidişime engel olsun, bir şeyler olsun, burası rahat, burası tanıdık, burası güvenli, burası dün neyse yarın da o, burada sürprizler yok, burada beni şaşırtma ihtimali olan bir şey yok, burada korku yok, burası Oblomovka. Sonra içimden bir ses duyuyorum, sen korkağın teki olduğun için kendimi durduracak değilim diye bana bağırıyor. Korkak değilim bildiklerim burada diyorum sessizce. Halimden etkilenmiş olacak bu sefer sevecence açıklıyor, yıllardır korkuların yüzünden saklandığın bu yerden gitme vaktin geldi diyor, filler balinalar kadar büyük mü bilmiyorum ama hayatın sana ikinci bir şans verdi, bu sefer bunu boşa harcama diyor. Kıyamaz bana biliyorum beni en çok o seviyor. İşte tam bu duygu karmaşasında oturup neler olabilir diye düşündüm.Hadi diyelim insanlar kötü orada, güvenecek kimseyi bulamadım yapayalnız kaldım, ben bundan korkmam ki yalnızlığa bağışıklığım var, bir başıma derslerime gidip gelirim, hatta las vegas'a bile bir başıma gidip gecelere akabilirim, şu kadarcık da umrumda olmaz. Sonra aç kalabilirim, ama böyle bir ihtimal yok aç kalmam ben. Sonra özlem çekerim ama o zamanla geçen bir duygu o da geçer. Sonra okulda başarısız olurum, o diplomayı alamam ki en kötüsü bu olur, o durumda da kuzu kuzu dönerim evime, insanların gitti de yapamadı dedikodularına maruz kalırım ki insanların benim için ne söyledikleri hiç bir zaman umrumda olmadı o yüzden sorun yapmaz, borcu ödemek içinde bir iş bulunur elbet ki bu durumda beni bilgisayar mühendisi olmam kurtarabilir. (hırsızı var, katili var, sapığı var, kazası var, belası var diye o saydıkların değil bunlar başına gelecek kötü şeyler diyen varsa bunların hepsi türkiyede de var ve bunlar başa gelince tanıdıklarımın olması bana hiç bir fayda sağlamaz). Hem giderek hata yapıyorsam bile geri dönüşü olmayan bir hata değil ki bu ve hem simyacı ne demişti: "Kalbim acı çekmekten korkuyor" dedi çocuk simyacıya, aysız gökyüzüne bakarken. "Ona de ki; acı çekmekten korkmak, acı çekmekten beterdir. ve hiçbir kalp hayallerini aramaya çıktı diye acı çekmemiştir" Hem geri geldiğimde ailem burada olacak, arkadaşlarım burada olacak, Ankara burada olacak, belki Parisim yok ve hiç bir zaman biz olamadım ama ben de her zaman Ankara'ya sahip olacağım. Bunları düşündüm düşündüm rahatladım. Hem o iç ses her zaman da doğruyu söyler, bazen sorularıma cevap vermediği oluyor ama o ses ki ne zaman iki seçenek arasında kalsam bana hep doğru olanı seçtirdi, biliyorum gene doğru olana gitmemi istiyor. Sürekli içimden korkma diyor, sanki ben, bene gesseritim bana korku duaları söyletiyor, o böyle direttikçe ben inadına korkuyorum, içimdeki muhalef aşkıyla yanan duygularım kabarıyor, korkuyorum işte, sen ne biliyorsun ki, korkuyorum, korkmalıyım. Zamanında da böyle demiştin ama bak ne oldu şimdi diyebilmek için hafızamı yokluyorum ama onun dinleyip de yanıldığım bir an yok. Çünkü o hep doğruyu söyledi ama belki bu sefer yanılıyor ama yok yanılmıyor çünkü ; I must not fear.Fear is the mind-killer.Fear is the little-death that brings total obliteration.I will face my fear.I will permit it to pass over me and through me.And when it has gone past I will turn the inner eye to see its path.Where the fear has gone there will be nothing.Only I will remain.
Ama aslında ne Herbert ne Coelho ne realist yanımın mantık diye adlandırdığı, teolojik yanımın ak sakallı dede sandığı, sarkastik yanımın yedi kafayı, hayaller uyduruyor sonra da onla konuşuyor diye tanımladığı iç sesin ne dediğinin bir önemi yok. Yarın sabah o uçağa korkumu karşımı alıp binip gidebiliyorsam annemim "git kızım ama yurtta mı sorun yaşadın çık ayrı eve, alışamadın mı atla gel, hiçbir şeyi dert etme, hiçbir şeyden korkma" sözleridir. Ben ömrümde bundan daha anlamlı, daha güzel bir cümle duymadım, duymayacağım da.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder