Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

5 Eylül 2012 Çarşamba

Adım Adım Kaliforniya - Carmel

İnternette gezerken bir blogda resimlerini görüp, "Allahım ne güzel bir yer burası, acaba bir filmin seti mi?" diye  düşünürken baktım ki hemen Santa Cruz'un güneyinde, yaklaşık 50 dk uzaklıkta (google maps'ın yalancısıyım) küçük bir kasabaymış. Aslında bu Adım Adım Kaliforniya yazı dizisini kuzeyden başlayıp güneye doğru bir sıra ile yapmak istiyordum ama böyle bir yeri görünce hem araştırmalıyım deyip ilk yazıyı burayla başlattım.


Asıl adı Carmel-by-the-Sea olan kısaca Carmel diye anılan kuzey Kaliforniyada yer alan 1902 yılında kurulmuş ve doğal güzellikleri ve sanatsal tarihiyle bilinen bir kasabaymış.1906'da yaşanan büyük San Francisco depreminden sonra kasaba yazarların, şairlerin, ressamların akınına uğramış ve Carmel bir çok sanatçıya ev sahipliği yapmış. Kasabada bir çok masallardan fırlama evler yapılmış  (O kadar sanatçıyı bir araya toplarsan olacağı bu) hepsini de Hugh Comstock adında bir vatandaş inşa etmiş. İlk evini eşine yapmış bunu gören diğer kasaba sakinleri bize de yap diye tutturunca onlara da böyle şirin evler yapmış.İşin ilginç yani bu amca ne mimarmış ne de daha önceden bu konuda deneyimi varmış.




Burdan tüm kasaba halkına sormak istiyorum, hacı neyin kafasını yaşıyorsunuz, sanki bana pamuk prenses, külkedisisiniz.Neyse burdan yazdığımı okuyup anlayacak kadar türkçe bilmiyorsunuzdur siz şimdi ben gelecem oraya soracağım tek tek, ne içtinizde böyle bir kasaba yarattınız, kırk yıllık tinerciyim böyle kafa görmedim.





İnsan mı yaşıyor bu evlerde, emekli olunca gideyim alayım bir tane hem deniz kenarı, bahçesinde çiçek, domatiz falan yetiştiririm organik organik, öyle deniz kenarında, middle earth köy hayatı yaşarım mis gibi (Yok la istemem otla böcekle bir ömür mü geçermiş, hobit miyim ben)



Bu yukarıdaki evde Meşhur Tor House diye bilinen bir evmiş ve şair Robinson Jeffers tarafından eşi için inşa edilmiş.(Annemin evlere yorumu "aşk işte, insana neler yaptırıyor".(o değilde blog iyice what my mother said'e döndü)) Buradan çıkarılacak sonuç, demek ki biz Türk kadınları olarak erkekleri yeterince kendimize aşık edememişiz, ve böylece koca bir nesli aynalı camlı binalara mahkum etmişiz, silkelenin bir kendinize gelin annelerim,bacılarım,teyzelerim, oktay usta izlemekle kalkınmıyor Türk mimarisi.


Neyse işte yazının gidişatından da anlaşılacağı üzere bünyede ortaya çıkan kıskançlığın belirtileri iyice artmadan birde kasabada bir turist neler yapabilirmiş onlara bakalım.Alışveriş,şarap tadımı (wine tastingin türkçesi neyse o işte), sahilde takılmak,  sanat galerilerini gezmek gibi şeyler yapabilirmiş.
Kasabanın bazı ilginç özellikleri de varmış. Yeni yapılan binaların var olan bir ağacın etrafına inşa edilmesi gerekliymiş ve yeterli miktarda da bina arazisine yeni ağaçlar dikilmeliymiş. Bence biz de bunu örnek alıp her yeni yapılan binaya bahçesine belirli sayıda ağaç dikme zorunluluğu getirmeliyiz. Diğer bir ilginçlik ise kasabada hiç trafik ışığı yokmuş. Sokaklarının adı ya da numarası da yokmuş. (Buranın ilk sakinleri olan sanatçılar zamanında sayısal bir sistem kullanmak yerine evlerine isim vermişler.) Bu sebeple de hiç bir eve posta servisi yapılmamaktaymış.İnsanlar postaneye gidip kendileri alıyorlarmış postalarını. (Aha bak, bildiğin middle earth) 

Son bir not olarakta John Steinback'ın bölgeyle ilgili romanları varmış, ben hangisidir diye araştırmaya üşendim, merak eden varsa buraya alalım. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder