Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

26 Eylül 2012 Çarşamba

Falling in love with Santa Cruz-3

Gelelim roommatelerime, 1 tanesi filipin kökenli olmak üzere hepsi asyalı, yani asya kökenli amerikalı, evimizde chopstick var daha ne olsun yaaa, bana da pratik için chopstick aldılar şeker şeyler. Gerçi filipin kökenli olan bugün yarın ayrılacak, diğerini pek görmüyorum ki kendisi tam dibimdeki oda da yaşıyor ama bir tanesiyle nerdeyse kanka olduk ki ben kendisini rory'nin lane'ine benzetiyorum niye bilmiyorum ama bundan sonra ben ondan Lane olarak bahsedeceğim.(Şimdi Lane diyince farkettim ben stars hallow'da yaşıyorum, ama herkes Luke burda) Bu Lane arkadaşımız bildiğiniz komik bir insan efenim, bir de çok yardımsever sevdim kendisini okuldaki tüm kestirmeleri öğretti bana, zamanımın çoğunu bu Lane Kimle geçiriyorum. Kendisi de computer science doktorasının ikinci yılında. Geldiğimin 1 saat sonrasında elinde geçen senenin sorularıyla kapımda belirdi, işe yarar bir insan, hem kızın kullanma klavuzundaki en önemli noktayı çözdüm,ben laf olsun diye evde kimse yoktu, çok sessizdi deyip i am so lonely diye geyiğine ekleyince kız beni gezdirme ihtiyacı duydu, oo lets go eat icecream şeklinde benimle takılıyor, bir yerlere gitme ihtiyacı duydukça i am so lonely diyorum kız beni gezdiriyor, zorla kendimi bir yerlere davet ettirebilirim artık (zorla kendini davet ettirmek mi, allahım nejsatın  farklı bir versiyonuna dönüştüm, nayııır, bugünleri göreyim diye mi büyüttüm ben beni) diğer yan odadaki kızda (ona da komşum diyim bari kısaca)computer scienceda, bende computer engineeringde hepimizi mahsus bir araya toplamışlar bir tek filipinli education mı ne öyle bişeyde bilmiyorum o da gidince yerine bir computer yollarlar artık. 

Birde bu amerikaların adımı söylemesi çok garip, o upuzun ilk ismi doğru düzgün telafuz ederken, nihanı öyle bir hale sokuyorlar ki ismimden iğrendim, ilk adımla hitap edin bana hatta mel deyin yeter ki niiihaaaaaaaaaaann demeyin çinli değilim ki ben, rihannayı nasıl okuyorsan onuda öyle oku işte; baştaki r'yi n'e yapıp na'yı attın mı o işte, çok zor değil. Biri de nih yazdı ya lan, nih ne lan, töbe tanrım.

Yalnız ben bu filipinlinin gitmesine çok seviniyorum, o gidince onun odası boşalacak ya ben ya komşum onun odaya geçecez, eğer komşum geçerse banyo bir tek bana kalacak ortak kullanmak zorunda kalmayacağım çünkü bu dönemde yurtta kalacak adam bulamıyorlarmış ve bulamayacaklarını umuyorum, ben geçersem kızın odasına kızın oda benim şimdiki odadan daha güzel yani her türlü kardayım. 


Bu Lane'in stress cooking (ilk defa duydum ya böyle birşeyi) diye tanımladığı bir özelliği varmış, stres oldukça yemek yapıyormuş, evde esmer un bile var siz düşünün gerisini. Daha geleli bir hafta olmadı iki kere birlikte mutfakta dinner party verdik, birinde balkabağı soslu nookie mi ne unuttum  (yok ya nookie değil, n ile başlayan bir halt) makarnamsı bir patates, diğerinde de eggplant permesan adını verdiği bir şeyi yaptık. "hmm, çok güzel" diye bayıla bayıla yiyorlar, ama tadı kötü açlıktan ölsem öyle yerim ben onları ama ayıp olmasın diye "aa cidden çok güzel olmuş" diye yedim napayım(o yes, i'm the great pretender) Anam yapsa bu ne be, yemek mi bu, diye etmediğimi bırakmazdım, anacağım garip anacağım, güzel anacağım, kıymetini bilemedim anacağım. Hadi o nooki mi neyse güzel olma olasılığının düşük olduğu baştan belliydi de patlıcan nasıl öyle oldu anlamadım. (cey senin gibisini bulamayacağım kesinleşti, korkmana gerek yok ) Şimdi önce patlıcanları una,yumurtaya,galeta ununa buluyorsun, sonra kızartıyorsun. Bunları fırın kabına diziyorsun üstüne domates sosu ve permesan peyniri koyup fırına koyuyorsun, gördüğünüz gibi teknikte gayet güzel olması gerekiyor ama pratikte olmamasına çok şaşırdım galiba tuz koymadıkları için oldu. Mutfak konusunda ki tüm engin bilgilerimi öğretecem, karnıyarık yapacam, yanına pilav bir de cacık   off yazarken bile canım çekti de çok tembelim, gidecem alışveriş yapacam, hazırlayacam bulaşığı var bunun bir sürü, off allahım neden bu kadar tembelim, çok tembel bir insanım ya yazarken bile üşendim. (Nihaaan, sonunu düşünen kahraman olamaz, o karnıyarık yapılacak)-(aklıma takıldı ya şimdi, bu cümlede virgül nereye geliyor, sonunu düşünen kahramanın sıfatı ve sonunu düşünen kahraman cümlenin öznesi mi yoksa sonunu düşünen özne, kahraman nesne, olamaz da yüklem mi iki türlü farklı anlam oluyor, çok pis kafama takıldı ki)

Şimdi okula bağlanıyoruz, dersler daha başlamadığı için hocalarla falan tanışamadım ama bu kayıt işleriyle ilgilenen graduate advisor dedikleri birisi var, ondan belge almam gerekiyor (geldiğimden beri belge topluyorum lan, meb paran da senin olsun çık git hayatımdan diye bir dilekçe yazıp fakir ama gururlu genç diye imzalayıp yollayacağım o olacak sonunda, ya 6 dolarlık posta pulu alamıyorlar siz alın bize yollayın diyorlar koskoca Türkiye Cumhuriyeti Devleti burslu yolladığı öğrenciden altı dolar değerinde posta pulu istiyor, Türklüğümden utandım ya lan, ben size 50 dolarlık alıp yollayayım Türkiyedeki akrabalarınıza mektup yollarken kullanırsınız, töbe tanrım.) Kadının odaya bir girdim, kadın yüz yaşında çıkmasın mı, valla da yüz yaşında. Konuşurken şimdi ölür mölür 911'i mi arıyorduk, neydi o numara ya, neydi ki diye düşünmekten kadını dinleyemedim. Onun için zamanında maillere çok geç cevap yazıyormuş, bilemedim. İstediğim evrağıda 2 güne anca hazırlayabildi zaten. Birde kadına Carol diyom ya çok garibime gidiyor, ananemden yaşlı kadına adıyla hitap ediyorum tanrım sen beni affet, teyze desem olmayacak, bizim iş yerindekiler ingilizce konuşurken her şeyi ingilizce, hayriye hanım mentioned, and ali bey said şeklinde hanımları beyleri türkçe bırakıyorlardı hatta ingiliz adama bile öyle alıştırdılardı, heralde isim sanıyordu ne bilsin adamcağız ben de öyle carol hanım diyecem diyemiyorum daha eski iş yerindekiler kadar sıyırmadım(ne saçma insanlardı, ne kadar saçmaydılar ya)Ama ben sana Carol diyemem ki, bir de sevimlisin ölü sevimliliği çökmüş üstüne, hem ingilizcemi bir tek sen anlıyorsun.


Ha bir de böyle bir durum var, ben onların yüzde yüz anlıyorum, thy thee thine bile kullansalar anlayacam öyle de süper ingilizcem var ama onlar beni anlamıyorlar, bir kere söylüyorum anlamıyorlar, ikinci kez söylüyorum anlıyorlar hacı aynı cümle hiç bir yerini değiştirmedim ilkinde niye anlamadın, gerçi aynı sorunu türkiyede de yaşadığımdan mütevellit dünya insanlarının hepsinde bir sorun olmalı.

Farklı zamanlarda iki farklı kişi de beni fransız sandı, ilki geldi bana yol sormaya kalktı, bende dedim yeniyim burda cevap olarak biraz different olduğunu anlamıştım fransız mısın dedi. Different mı?! Sensiniz değişik, hepiniz değişiksiniz, bir ben normalim şehirde, ikincisi de ilk kurduğum cümleyi anlamayınca fransızca birşeyler söyledi, bende cevap olarak haaa? (kabaca evet olan ha değil, kabaca ne diyorsun bacım demek olan haa) demişim, bu sefer de du yu spik frenç diyo, birincisi fransızca konuşuyor olsam niye haaa? diyeyim, fransızca soruna fransızca cevap veririm, niye ingilizce olarak tekrardan fransızca biliyor musun diye soruyorsun, ikincisi fransıza benzer bir tipim mi var, ne malsınız la.


Birde ömrümde ilk defa kütüphaneye gittim, kütüphane dediysem içinde her tür, roman falan olan değil engineering and science library bu ayrıntıya dikkatinizi çekerim, yerlere oturdum kitapları aradım, dediler bir yıl için sınırsız sayıda kitabı alabilirsin, bunu duyunca gittim 3 tane kitap aldım utanmasam üstünde computer yazan tüm kitapları odama taşıyacaktım, öğrencinin görgüsüzü de böyle oluyor işte.


P.S. Geçen kendi yazdıklarımı bir de ben okuyum ne yazmaşım bakayım dedim, sanki sevmemişim gibi bir anlam çıkmış, öyle sandıysanız öyle değil işte, bunlar çok sevimli ilginçlikler, sevdim ki ben burayı, ağzım açık mutlu mutlu izliyorum insanları :)

1 yorum:

  1. Ya nihan iş yerinde okumak zararlı senin blogu, sessiz gülmek için kendimi tutmaktan ağzım burnum yamuldu:) Çok sevindim mutlu olmana yaşasıııın:)

    YanıtlaSil