Bundan tam yirmi sene evvel düştüm bu hücreye. Tabi ondan öncesi de var ama yedi yıllık tutukluluk süreciydi o, etrafı olayları anlamaya çalıştığım bir dönem olduğundan mahpus yıllarıma o yedi seneyi katmıyorum. Kısaca diyebilirim ki burada yirmi senedir mahpusum. Ne suç işledim diye hiç sormayın, herkesin söylediğinden başka bir cevap alamazsınız; ben masumum! Dinletemedim tabi, belki de gerçekten olanları anlatmadığım için bana kimse inanmamıştır, olabilir. Ama zaten müebbet kesinleştikten sonra, yani bu saatten sonra anlatmanın da hiç bir anlamı yok. Anlamı olsa da anlatmazdım zaten. Siz sadece masum olduğuma inanın yeter.
Hatırlıyorum da o günü, yani mahpus hayatına başladığım anı, yirmi yedi eksi yedi yıl öncesi bir Eylül sabahında... Sırtımda valizim, sabah içtimasının yapıldığı o toprak bahçeye ilk adımımı attığım günü. Garip bir şekilde mutluydum. Elimdeki o sınırsız zamanla, tamamen bana ait zamanla yapabileceklerim mutlu ediyordu beni, düşünsenize ne kadar çok kitap okunursunuz böyle bir ortamda. Ayrıca spor ve sanat saatleri... düşündükte heyecanlanmadan edemiyordum. Sonuçta tüm bunların hayallerine kapılıp kendimi, nerede olduğumu sorgulamadan vakit geçiriyor, zamanın nasıl aktığını anlamıyordum bile. Kendimi akışa kaptırmıştım. Daha büyük bir koğuşa geçmen lazım diyorlar tamam diyordum, daha iyi bir koğuşa geçmek için de diğer mahkumlardan daha iyi olman lazım diyorlar tamam diyordum. Diğer mahkumlardan daha uslu olmak için de ne gerekiyorsa yapıyordum. Daha iyi bir koğuşun ne anlama geldiğini bile bilmeden...
Her şey galiba değiştirdiğim üçüncü koğuşta başlamıştı. Daha iyi bir koğuş diye getirmişlerdi ama diğer mahkumlar insanı çileden çıkaracak cinstendi. Tabi onlardan burada bahsetmeyeceğim, ben sadece kendi hikayemi anlatabilirim. Ve onlar da benim hikayeme dahil olmayı başaramamış insanlar. Demem o ki, üçüncü koğuşa geçtiğimde, o zaman anladım ben müebbet kelimesinin anlamını. Halbuki o zamana kadar uygun bir süre diye sanıyordum. Müebbet münasip demek değilmiş ki. Müebbet geberip gidene kadar demekmiş. Bunun dokuz yıl boyunca uygun zamanı bekleyen bir insan üzerinde yapabileceği yıkımı düşünebiliyor musunuz? Aman Yarabbi, koca bir ömür...
İşte o anda kendimce çıkış yolları aramaya başladım. Duyduğuma göre bir üst koğuşta başka çıkış şansı olmayan benim gibiler için bazı yöntemler geliştirilebiliyormuş. Bunu öğrenir öğrenmez, benim artık buradan kurtulmamı sağlayacak tek seçenek o koğuşa geçmek olmuştu. Diğer mahkumlardan daha iyi olabilmek için insanlıktan çıkmışcasına çalıştığımı hatırlıyorum. Ama başarmıştım da. Sonunda o malum koğuşa transfer edilme hakkı tanınmıştı işte. Artık tek yapmam gereken bir süre, o tünel tamamlanana kadar beklemekti. O koğuşta dört yıl geçirdim. Zamanımın çoğunu hayal kurarak harcıyordum. Bilmem biliyor musunuz ama, hayal kurmak çok tehlikeli bir iş, insanların hayal kurması engellenmeli. Ama biz mahkumların orada yapacak başka şeyi, şeçme şansı yok. O dört yıl koca bir hayalin içinde geçti. Neye dönüştüğümü unutacak ve umursamayacak kadar hayal batağına batmıştım. Ta ki bir gün biri tünelin tamamlandığını müjdeleyene kadar.
Allah'ım, o ne mesut bir gündü. Günlerce karanlıkta kalmış bir insanın ay ışığına çıktığında duyduğu mutluluğun bir benzerini yaşıyordum. Artık ayı görmüştüm, ve sabah olduğunda güneş aydınlatacaktı dünyamı. Ha korkmuyor da değildim ama bir romanda okuduğum bir kaç satır o korkuyu görmezden gelmeme yetiyordu. Evet, o kadar kolay, bir kurgudaki uydurma bir cümle ile kendimi gaza getirebilen bir insanım. Bazen düşününce şimdiye kadar daha büyük çılgınlıklar yapmadığıma gerçekten çok şaşırıyorum. Ama müebbet yediğin bir yerden bir tünelle kaçmakta yeterince büyük bir çılgınlık.
I will not fear
Fear is the mind killer
I will walk through my fear...
diye diye atmıştım ilk adımımı. Tabi sağ ayağımla ve besmele çekerek...
Aman siz sakın benim yaptığım gibi kendinizi bir kurgu yazarının sözleriyle gaza getirmeyin. Korku beyninizi öldürmez, korku faydalı, korku sizi koruyan bir zırh, hareketlerinizi yavaşlatan ağır bir zırh...Hem yazar denilen adamlar pek güvenilecek tipler değil, tanıdığınız yazarlar varsa selamı bile kesin derim. Yazar dedikleri bir kaç hayalperest işte. Ha beyninde kalmış, ha kağıtta olmuş...Hayallerin zararlarından söz etmiştim değil mi?
Tünelin sonuna geldiğimde... Evet artık özgürdüm! Yemyeşil bir ormanın koynunda buluvermiştim kendimi. Gerçi neye benzediğinin bir önemi de yoktu. 25 sene sonra ilk kez etrafımda kimse yoktu. Nasıl huzur dolu bir mutluluk...Tabi bu rüyadan uyanmam da fazla uzun sürmedi. Zamanla her şey daha bir aydınlanıyor ve kurduğunuz hayaller, gerçeklerle hiç de örtüşmüyor. Örtüştüğü bir evrenin olduğunu da zannetmiyorum.
Ne yalan söyleyeyim tünelin sonu hiç de istediğim yere çıkmamıştı. Ben bunu istemiyordum ki! İstediğimi zannediyordum ama zaman geçince anladım ki istediğimin bu olmadığından emindim. Bu yeni dünyanın benim geleceğimde bir yere sahip olmasına imkan yoktu. Yapacak tek bir şey vardı...
Tabi ki gerisin geri yuvaya dönmek...hep yuvaya dönmek... bir romanda okuduğum gibi, Tadita gibi, sürekli geri gelen.."the child that keeps coming back", orijinal adı buydu galiba. Bir yazarın gazıyla çıktığım macerayı başka bir yazarın etkisiyle bitiriyordum, ve bu son gazı veren yazar galiba benim ta kendimdi.
Geri dönmüştüm. Müebbetse müebbet. Tabi artık diğer mahkumların gözünde ben bir deliydim ya da yetersiz, güçsüz ve başaramamış biri. Sanki ne düşündüklerini umursuyormuşum gibi, normal konuşmalarının altına sakladıkları imalı alaylarını benden esirgemiyorlardı. Ya da ben gerçekten ne düşündüklerini çok ciddi umursuyordum ve aslında altında hiç bir ima taşımayın normal cümlelerinde var olmayan alt anlamlar çıkarıyordum. Bunun hangisinin doğru olduğunu hiç bir zaman bilmeyeceğim.
Artık tüm bunların hiçbir önemi yok. Dedim ya müebbetse müebbet. Şimdi tek yapmam gereken bunu gerçekten kabullenmek. Yani o kaçmaya çalıştığım dünyamı sevmediğimden değil, garip bir şekilde arkama bakmadan kaçıp, sonra koşarak geri döndüğüm burada beklemediğim kadar huzurluyum. Sadece bundan başka bir dünyanın var olmadığını kabullenmek istiyorum. Çünkü gene bir gün kendimi gaza getirip başka dünyaların peşine düşerim diye korkuyorum. Halbuki ne var kabullenip de şurada huzurlu huzurlu yaşasam, şu anda sahip olduğumdan fazlasına ihtiyacım yok ki!
Ama kulağımda başka bir yazarın sözleri hala çınlamaya devam ediyor. Düşünüyorum ki eğer gene buradan kurtulmaya ihtiyacım olursa, belki bulabilirim bir kaçış yolu daha. Ve sonra o sözleri duyuyorum.
"Go then, there are other worlds than these."
Ama kulağımda başka bir yazarın sözleri hala çınlamaya devam ediyor. Düşünüyorum ki eğer gene buradan kurtulmaya ihtiyacım olursa, belki bulabilirim bir kaçış yolu daha. Ve sonra o sözleri duyuyorum.
"Go then, there are other worlds than these."
Etkileyici bir bakış açısı. Ne kadar çok uygun zaman... Okumak için, sanat yapmak için, hayal kurmak düşünmek için... En başta kararını vermiş; ama sonra herkes gibi denemiş ve geri dönmüş. Biraz ben açıkçası. Şu an sahip olduklarımdan daha fazlasına ihtiyacım yok ki. O zaman tadını çıkar... Eline sağlık canım benim.
YanıtlaSil