Yetinmek mi? Ah siz zavallı, köylü zihniyetli, memur kafalı, küçük insanlar.
Asla yetinme, hep dahasını iste...
Sen Emma'sın büyük düşün!
Sen Emma'sın; kapitalizmin, lüksün, ihtişamın, doyumsuzluğun kölesi.
Bir insan çok küçük yaştan itibaren kendini olması gerekenden başka bir yere konumlandırabilir. Okuduğu kitapların yansımasından oluşan hayal dünyasını gerçek; hatta gerçek olması mutlak gelecek olarak yorumlayabilir. Ama durum zamanla vahim bir hal almaya başlar; günler geçtikçe o hayallere yaklaşması gerekirken onlardan bir daha geri dönülemeyecek şekilde uzaklaştığını gören hayalperest, bu sefer bir suçlu arar. Suçlu, evet suçlu etrafındaki herkestir; ailesidir, arkadaşlarıdır, yaşadığı çevredir. Yanlış zamanlarda önüne çıkan, hakettiği o parlak geleceğinini önüne bir set gibi dikilen, gölge olan her şeydir, herkestir. Gün geçtikçe daha da hırçınlaşır, kendinden başka düşündüğü bir şey kalmaz. Artık öyle bir düşünce noktasına varmıştır ki, kendisi dışındaki tüm insanlar önemsizdir. Onlar zaten hakkettikleri gibi yaşamaktadır. O sebeple tek haksızlığa uğramış olana odaklanır; kendisine. Dünya üzerinde mühim olan tek bir şey vardır, o da kendi mutluluğu. Mutluluk sandığı her gölgeye neleri harcadığını, yıktığını, mahvettiğini önemsemeden uzanır. Ve o gölgeye her dokunduğunda yeni bir hayal kırıklığıyla karşılaşır. İçindeki açlık, bencillik gün geçtikçe büyür. Etrafındaki her canlıdan nefret etmeye başlar. Artık o iflah olmaz bir tatminsizdir. Kronik mutsuzluğundan kurtuluşu yoktur. Derdine anlatsa insanlardan karşılaşacağı tepki ise bencilliğine, hayalperestliğine karşı bir iğrenmeden başkası olmayacaktır.
Zaten bu kitabın neredeyse her okuyucuda yarattığı duygu tam olarak budur.
"Emma'ya öyle geliyordu ki, ancak bir toprağa mahsus ve başka yerde tutunamayan fidanlar gibi, saadet yetiştirmek de dünyada yalnız bazı memleketlere vergidir. İsviçre şalelerinin balkonlarına dirseklerini dayamak; yahut bıkkınlığını İskoçya'da bir küçük kır evi içinde gizlemek... Bunlar niçin, niçin ona da nasip olmuyordu?
Belki bütün bunları bir kimseye açmak isterdi. Fakat bulutlar gibi değişen, kasırga gibi kararsız, dönüp dolaşan keyifsizlik nasıl anlatılır ki? Ne kelimeler dilinin ucuna geliyor, ne fırsat ele geçiyor, ne de içinde cürret buluyordu. "
"Oysa kendisinin hayatı, penceresi kuzeye açılan bir tavan arası gibi soğuktu; iç sıkıntısı, o sessiz örümcek, karanlıkta gönlünün her tarafına ağını kuruyordu."
"Mutlu değildi, hiçbir zaman da mutluluğa kavuşamamıştı. Yaşamın bu yetersizliği, dayandığı şeylerin bu birdenbire çürüyüverişi neden ileri geliyordu?.. Ama, bir yerde güçlü kuvvetli, yakışıklı bir ruh, melek kılığına girmiş bir ozan yüreği, şiirlerini göklere yükselten tunç telli bir saz varsa, ne diye raslantı sonucu gelip Emma'yı bulmasındı? Ama, hiçbir şey, bir araştırma yapmanın zahmetine değmiyordu; her şey yalandı çünkü! Her gülümseyiş sıkıntılı bir esneme, her sevinç bir lanet, her zevk bir tiksinti gizliyordu; en güzel öpüşler bile insanın dudaklarında, daha yüksek bir şehvetin gerçekleştirilemeyen isteğinden başka şey bırakmıyordu."
"“Bu sefalet sürüp gidecek miydi böyle? Kendisini kurtaramayacak mıydı bundan? Oysa mutlu bir yaşam sürenlerden hiç aşağı kalır bir yanı yoktu! Vaubyessard`da belleri daha kalın,daha sıradan tavırlı düşesler görmüştü, Tanrı`nın adaletsizliğine lanetler yağdırıyor,başını duvarlara dayayıp ağlıyordu. Şatafatlı yaşamları, maskeli baloları kıskanıyordu. Bunları hiç bilmiyordu ama çılgınca zevkler veriyorlardır muhtemelen, diye düşünüyordu."

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder