Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

13 Ekim 2012 Cumartesi

Tavuk Cesetleri

Tam bir ay oldu bugün ve ben şunu farkettim ki kendimi hep yanlış tanımışım. Belki de ömrümde düşünmediğim kadar çok düşünüyorum, belki de kendime ait bu kadar çok zamanım olduğundan bütün vaktimi kendimi analiz etmekle geçiriyorum. Her şey hayal ettiğimden o kadar farklı ki, burası hayal ettiğimden daha güzel, kaldığım ortam hayal ettiğimden daha rahat, insanlar hayal ettiğimden daha iyiler ama hayat hayal ettiğimden daha zor. Aklıma bile gelmeyen şeylerin eksikliğini duyuyorum. İnsanların hepsinin gelmeden önce "kimle gidiyorsun" diye sorup ben "kimseyle, kendim" dediğimdeki şaşkınlarına çok şaşırmıştım, ve daha çok da sinir olmuştum. Birisi, buraya ilk geldiğimde yurtdışındaki yalnızlıkla ilgili birşeyler anlatırken, farkında olmadan sözünü kesip, tam olarak ne dedim hatırlamıyorum ama "yoek yea, ben kendi kendime yaşayabilirim" manasına gelecek şekilde, büyük bir cahillikle söylediğim o söze çok gülüyorum şimdi. Ben sanıyordum ki bir başıma, kendi kendime çok rahat yaşayabilirim. Gerçi çok rahat yaşıyorum ama bir şey eksik. Beni gerçekten sevdiğini bildiğim, kendimi bıraktığımda hiç bir şüphe duymadan beni tutacağına emin olduğum, ben bile daha farkına varmadan neye ihtiyacım olduğunu anlayan insanların yokluğunu öyle büyük hissediyorum ki. Sinemaya gidip, geyikler yaptığın arkadaşlardan bahsetmiyorum, sen mutsuz olduğunda mutsuz gibi dursa da bir an gözlerindeki mutluluk parlamasını gördüğün, sen mutlu olduğunda ise gözlerindeki üzüntüyü senden saklamaya bile gerek duymayan arkadaşlardan da bahsetmiyorum. Sen mutlu olduğunda seninle birlikte gerçekten sevinebilen insanlardan bahsediyorum ki onların kim olduğunu bu süreçte gayet net bir şekilde algıladım.

Varlıklarının hayatıma kattığı artıları yeterince farkedemediğim insanları özlüyorum. Bize öğrettikleri gibi insan gerçekten sosyal bir varlıkmış ama sosyallikten kasıtlarını benim gibi partiler, bin tane facebook arkadaşı, cumartesi günlerini dışarda geçirme şeklinde algılarsan ne saçma bir cümle diye düşünebiliyorsun. Ama işte öyle değilmiş. Ben farketmeden kayettiğiniz o videodaki gibi sesimi çıkarmadan bıkkın bir şekilde yanınızda oturmam bile sosyallikmiş. Annemin sabah evden çıkarken "kafanı ört, dışarısı buz gibi" diye bağırması bile hatta ben masada uyurken önüne koyduğu çay bile sosyallikmiş. Babamın gece gelip, "yat artık sabah kalkmıycan mı" demesi bile sosyallikmiş. Kardeşimin içerdeki odadan avazı çıktığı kadar "torrenti kaaaapaat" diye bağırması bile sosyallikmiş. Ablamın beni her sabah uyandıran yüksek desibelli şen sesini duymak bile sosyallikmiş. Rüzgarın konuşturman için getirdiği kirpiyi konuşturmuycam diye yere fırlattığımda, "ne oynuyoruz ki biz şimdiii" diye şebelek bir şekilde gülerek sorması, dünyanın en çirkin bebeği Nilin, ki kendisini bana benziyor, koca kafasıyla dalga geçmek bile sosyallikmiş. (çok pis bir teyze figürü çizdim şu anda) Ve aslında ben hiç farkedemediğim çok değerli bir şeye sahipmişim ve onu gözümü bile kırpmadan arkamda bırakıp gelmişim. 

Durmadan konuşmak istiyorum.Bir grup bilim adamın üzerimde çalışma yapması gerektiğini düşünüyorum. Ömrünün büyük çoğunluğunu bir kaç ünlemle iletişim kurarak geçirmiş ben, durmadan konuşmak istiyorum. O yüzden buraya yazıyorum hep, okusanız da okumasanız da. Bazen kafam atıyor, sıçarım böyle işe, kendimi bunun için mi yorucam ben deyip(cümledeki bu zamirinin neyi işaret ettiğini gerçekten bilmiyorum), kendimi thy'nin sitesinde buluyorum sonra yolculuk süresi çok uzun geliyor kapatıyorum. Tanıştığım iranlı kıza ki kendisi adıma nihal dedi aşkı memnudaki kızın adı diyerekten (burada da bana nihal diyecek biri çıktı ya, allahım neyin kaderini yaşıyorum) konuşmaya en sinir olduğum hareketle başladı, ona rağmen kızla yaptığım muhabbeti kimseyle yapmamışımdır. Bu kaç lira derken tekleyen ingilizcem, anadilime dönüştü. Kurduğum cümlelere ben bile şaşırdım. O kadar çok şey anlattım ki kıza, sustuğumda kendimden iğrendim. O anda ruhum bedenimi terkedebilseydi eğer, çıkıp kendimden olabildiğince uzağa kaçacaktım. 

Hiçbir zaman insanların bana dokunmasından hoşlanmadım, neden bilmiyorum ama bana dokunan her insanın ağzını burnunu kırmak gelir içimden. Galiba bir bayram günü gelen misafirlere, salonun kapısından hoş geldiniz demem üzerine babamın otoriter bir sesle "kızım, askerlik arkadaşın mı onlar senin, öpsene ellerini" şeklindeki çıkışına "gerek yok, hoşladım ya" deyip odama geçmem ve misafirlerin gidişinin ardından babamın günler süren tribini çekmem bu durumun oluşmasında etkili olmuş olabilir. Ama şu anda ilk gördüğüm insanın boynuna sarılabilirim. Herkesin elini öpebilirim, hatta çeneyle  değil gerçekten öpebilirim. Otobüste biri omzumda uyusa dirsek atmayı bırak, uyanmasın diye onun ineceği durağa gelene kadar kıpırdamam. (Yok gaza gelip yazdım, o kadar da değil, onun ağzını burnunu kırarım)

Skype'ın başında annem arasın diye saatlerce bekliyorum. Anam, anacağım şeklinde bir türk sineması karakteri edasıyla koşup boynuna sarılmak istiyorum ama sadece "annneee naaber, merak etme yae" diyebiliyorum. Sonra saatlerce konuşmak istiyorum onunla, herşeyi anlatıyorum "anne eve böcek girmiş kocaman ayakları vardı, bugün kahvaltıda süt içtim" diyerekten. Benim annem öyle saatlerce bir yerde oturup vakit geçirebilen bir insan değil, bir saat dolunca sıkılıyor, farkediyorum ama umursamıyorum, sıkılsa da dinlemek zorunda, annem o benim. Ya da sıkılmıyor, galiba bana eskisinden daha çok kızıyor, onu terkettim diye. "Ne vardı da gittin, kuş mu ötüyor orada" diye kurduğu cümlenin bir kaç ay daha sonra "bok mu var gittin oraya" şekline döneceğinden korkuyorum. 

Neyse aslında demek istediğim, beni kontesler, düşesler büyüttüğü için, buradaki yaşam standartı beni çok zorluyor. Yalnızlıkla başedebilirim ama öyle büyük bir sorunum var ki kendi yaptığım yemeklerle, kendime yaptığım işkenceyi hiç kimse, hiç bir insan evladına yapmamıştır. Buzluktaki tavuk cesetlerinin sıranın kendilerine gelmesini beklerken, hortlayıp bana saldırmasından çok korkuyorum.O kadar açım ki, açlıktan huysuz oluyorum, huysuz olunca ilgiye ihtiyaç duyuyorum, ilgiye ihtiyaç duyunca sevdiklerimi özlüyorum ve sonra böyle duygusal yazılar yazıyorum. Allahım timboyu çok özledim. Biliyorum bu duyguların hepsi geçecek ama ben gerçekten o tavuklardan çok korkuyorum...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder