Bugün için üzülerek belirtmek zorundayım ki beş yıllık plan tam bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Gerçekleştirmemi istediğiniz bütün hayaller, ikinci bir çağrıya kadar ertelenmiştir. Herkes işinin gücünün başına dönsün.

3 Ekim 2012 Çarşamba

Büyü

İnsan annesinin, babasının evinden ayrılmadan büyüyemiyormuş, onlarla kaldığı sürece isterse yaşı çeyrek asrı geçsin hep çocuk kalıyormuş. Hafta sonu sabahın köründe herkes uyurken erkenden uyanan, pijamaları, çorapsız ayaklarıyla üşüdüğü halde umursamadan, elinde annesinin yaptığı bir önceki günden kalma kekle, açlığını bastırmak için değil, sırf o tadı almak için yediği kekle, televizyonun karşısında dünyanın en huzurlu insanı olarak darkwing duck izleyen çocuk olarak. Büyüdükçe üşüyen ayağına çorap giymeyi akıl eden, okul yerine işe giden, kekler yerine salatalar yiyen, darkwing duck yerine entrikalar izleyen garip çocuğa dönüşse de o çocuk hep orada duruyor, hep. Ama bu sefer de insanlar bu çocuğa rahat vermemeye başlıyor, dış görüntüsü bütün sevimliliğini yitirdiğinden ve belki de iç dünyası da eskisi gibi olmadığından. İmkanlarını, hayallerini kısıtlıyorlar, elinden çizgi filmlerini, rüyalarını alıyorlar, onun yerine görevler veriyorlar, herkesin yaptığını tekrarlamanı istiyorlar. Para kazanman lazım diyorlar, o çocuk bütün saflığıyla o zaman ben büyüyünce çizgi film yapacağım diyor. Gülüyorlar. Kitap yazarım o zaman diyor çocuk, gene gülüyorlar, bu sefer daha fazla. Onun yerine tüm kararları veriyorlar. Önceden kim bilir kimin çizdiği çizginin üzerinde sapmadan yürümeni istiyorlar. Tüm bu şartlar altında o çocuk unutuluyor bir köşede derken, annenin babanın gözlerine bakınca, orada, kendini gene o çocuk olarak görüyorsun ama bu sefer huzurlu değil o çocuk. Fiziksel olarak büyüse de ruhsal olarak küçülen iç dünyasına sığmayan, bu yüzden içinde büyük huzursuzluğa sebep olan bir çocuk o. Annen baban yan odada uyudukça, o sabahları erkenden kalkıp kafanın içinde darkwing duck izleyip, beynini kek kırıntılarıyla doldurmaya, seni bunaltmaya devam ediyor. Artık tek bir çaren var, ya o çocuğu kimin ne dediğini umursamadan salıvereceksin, gene o çocuk olacaksın ya da onu ortadan kaldıracaksın. İlk yöntem daha kolay geldi, kıyamadım kendime, salıvermeyi denedim, bir tek annemle babam kabullendiler onu ama kendilerince büyütmeye çalıştılar gene. O direndikçe ellerinde sütle fasulyeyle dayandılar kapıma, al ye çabucak büyü dediler sadece fiziksel olarak büyümeye ihtiyacı varmış gibi. Bu seferde çocuk ağlamaya başladı durmadan, hala rüyalarına sarılmaya devam etti, neden hala bir pelerin giyip gökyüzünde uçamıyordu, kaç yıl geçmişti halbuki ve ayrıca o fasulyeler de sihirli değildi. Sonra bu böyle olmuyor dedim, kurtulmam lazım bu çocuktan. O çocuğun en nefret ettiği şeyleri yapmaya başladım, büyük bir insan gibi davranmaya başladım. İşe girdim, hayatımın iki yılını nefret etmenin ne demek olduğunu öğrenmekle geçirdim. Gittim alışveriş yaptım, bir sürü giymeyeceğim kıyafet aldım, sonra insanlarla kavga edip onları değiştirmeyi öğrendim, kanunlar okudum, haberleri izlemeye başladım, milletvekillerinin adını bilmeye başladım. Düğünlere gidip, dedikodulara katıldım. Yolda görsem kafamı kaldırıp suratına bakmayacağım insanlarla muhabbetler kurmaya, vakit geçirmeye başladım. İnsanlara siz demeye başladım, çünkü bir sürü kişilikleri, bir sürü yüzleri vardı. Herkesle her şeyle alay etmeye başladım huzursuz, huysuz biri gibi. Birazcık daha çaba, o çocuk ölüyordu ama olmadı, gene annemle babam her şeyi mahvetti. Hem o çocuk büyüsün isteyip, hem de o çocuk hep orada kalsın istiyorlardı. Ben kumaş, ütü izli pantolanlar aldıkça, giyme onu, kotunu giy dedi annem, bana polar ayıcıklı pijamalar aldı, gene pazarları ben uyurken patates kızarttı, çünkü çok zayıflamıştım onun gözünde ve ben onun patatesle kandırabileceği küçük çocuğuydum. Onların da kafası karışmıştı, büyümemden korkuyorlardı ama o önceden çizilmiş yoldan sapmamdan daha çok korkuyorlardı, çünkü başka bir yol yoktu bildikleri. Ben dışarı çıkmaya çalıştıkça, koşma düşersin diye bana engel oluyorlar, ben gitmek istemiyorum elimi bırakma dedikçe arkamdan itekleyip git oyna diyorlardı. İsteklerimiz hiç bir zaman diliminde kesişmeyi başaramadı, hep aynı çemberin içinde, hep farklı yönlerde. Ben o çocuğu yok etmeye çalıştıkça onlar onu koruyor, ben onu korudukça onlar onu yok etmeye çalışıyorlardı. Herkesin kafası çok karışıktı. Çözüm gene o çocuktaydı, git buradan dedi, onlar beni rahat bırakmadıkça ben de seni  rahat bırakmayacağım. Artık uçmak istemiyorum, sadece hikayelerimi dinle yeter, git buradan. O hikayeler bittiğinde benden kurtulacaksın ama işte o zaman gerçekten yalnız kalacaksın, git buradan. O da vazgeçmişti artık hayallerinden, rüyalarından. Uçmak, pelerinler, periler yoktu gerçek dünyada, zorla öğretmişlerdi, belki yok edememişlerdi onu ama onu kırmayı başardıkları kesindi ve benim onu küstürdüğüm kesindi. Haklıydı, benim kendimle baş başa, kimsenin olmadığı, tanımadığım, tanınmadığım bir yere gitmem lazımdı. Benim o çocukla bir başıma kalmam lazımdı. Benim ona son bir şans vermem lazımdı. Benim buradan çekip gitmem lazımdı. Ve öyle de yaptım, bulabildiğim tek yol olan bu yolla. Bu yüzden yaptım ama herkes sanki ben tekrar ergen olmaya çalıştığım için, çılgın üniversite partileri için bunu yaptığımı sandı. Halbuki o çocuk asla ergen olmadı ki, asla ergen olmak istemedi, ergen olmak büyümek demekti, o büyümeyecekti, ya yok olacaktı, ya öyle kalacaktı. Onlar bana böyle dedikçe ben de bir ara öyle sandım, acaba gidip de nerede sosyalleşsem diye düşünürken buldum kendimi. Yok ama hayır amaç bu değildi, hiç değildi, hiç olmayacak da. Ben buraya sosyalleşmeye değil yalnızlaşmaya geldim, kendimle bir başıma, yapayalnız kalmaya geldim. Sonra bazıları kariyerimi geliştirmek için geldiğimi sandı, hayır bilgisayar mühendisliği umurumda değil,amaç o da değil, kariyer o çocuğun umurunda değil, iki yıl sonra ne olacağı şu kadarcık umurunda değil. Diğerleri artık yuvadan uçmanın zamanı gelmişti, büyüdün artık diye büyük bir bilmişlikle, bilgelikle uğurladılar beni. Ama hiç bir şey bilmiyorlardı onlar da, beni bilmiyorlardı, büyümedim ben artık, büyümedim ben hiç, sizin yanınız da küçüldüm, daralttınız beni, küçücük kaldım. Başka bazıları yeni bir aşk, yeni maceralar için geldiğimi düşündü, sanki ben birilerini sevebilirmişim gibi, sanki birileri beni sevebilirmiş gibi.(O bazıları ben bir tek sizi sevdim.) O çocuk kimse olsun istemiyor yanımızda, sadece ben ve onun hikayeleri, yalnız o olsun istiyor.  O yüzden ormanın içinde bir yer seçtim, kimsenin göremeyeceği kuytuları seçip, elimde defterim kendi düşüncelerimi dinlemeye geldim. Okumaya değil yazmaya geldim ben buraya. O çocuğun hikayelerini yazmaya, kendimi yazmaya, düşüncelerimi yazmaya, rüyalarımızı yazmaya. Onunla bir anlaşma yaptım çünkü, belki hiç bir zaman o hayal ettiklerini gerçekleştiremeyecektim ama en azından hikayelerini dinleyecektim ve anlatacakları bittiğinde o da çekip gidecekti. Ama ne o gitmeyi, ne de ben gitmesini istemediğimden, o hep anlatacak, hep benimle kalacak. 
Çocuk aklıma uyup geldiğim burada ki kendisi daha bir çocuk ne bilir ki, yirmi ay sonrasında kim bilir hangi şehirde, kimlerle olacağımın büyük bir belirsizliğe gömüldüğü burada, yarının zerre kadar umurumda olmadığı burada, bütün karmaşasına rağmen büyük bir sessizliğin hakim olduğu burada, ilk defa,  yeniden o hafta sonu sabahları olduğum kadar huzurluyum ve o çocuk uzun zamandır olmadığı kadar mutlu. 

1 yorum:

  1. burada yaz bitti, sabah öbek öbek bulutlarla dolu gökyüzüne uyanıyoruz artık ve ben boğazım şiş, burnum akar halde hapşırıp duruyorum.tam da böyle battaniyenin altında,bulutların grisinin içinde sen böyle şeyler yazıyorsun.kıvrılıp ağlıyorum sis.deli gibi ağlıyorum.gözüme yazdıkların kaçıyor ondan ağlıyorum. (öylesine açmıştım biri göndermiş cem adrian'ın yalnızlık şarkısını o çalarken bir yandan yazıyı gördüm açtım okumaya başladım. fonda yalnızlık önümde senin yazdıkların.)

    YanıtlaSil