İhsan Oktay Anar'ın 1995 yılında basılmış ilk kitabı. Konusu itibariyle fantastik kurgu türünün tarih ile harmanlanması denebilir. Olaylar Osmanlı döneminde Kostantiniyye'de geçiyor. Ama kesinlikle tarihi bir roman diye düşünmemek lazım daha ziyade felsefi ağırlıklı bir roman. Hatta sanki önce felsefesi kurulmuş, o felsefeyi aktarabilmek içinde üzerine olaylar oluşturulmuş gibi. Felsefesi ne mi; Rene'nin "düşünüyorum, öyleyse varım" felsefesinin ters yüz edilmiş hali. Yani; ben düşündüğüm için her şey var. Dünyanın varlığı, yaşanan olaylar her şeyin bir düşten ibaret, bir insanın düşünden ibaret olduğu felsefesi."Dünya bir düştür. Evet, dünya... Ah! Evet, dünya bir masaldır."
"Geçmiş üzerine, dünya hali üzerine, düşler ve "puslu kıtalar" üzerine bir roman... "Arka kapağında bu şekilde tanıtılıyor kitap. Ne kadar tutarlı bir tanım tartışılır.
Açıkçası beni tatmin etmedi. Sanki dilinde bir şeyler eksikti.Masal dilini kullanıyor olması belki de sıkıcı kılıyordu kitabı. Sonuçta masal dediğimiz şey insanları uyutmak için söylenir ki bende okurken uyumamak için zor direndim. Ayrıca karakterleri anlatırken, yani karakterleri hikayeye sokarken olaylara taa en başından başlaması bütünlük açısından zarar vermiş romana. Hele konuya büyük katkısı olmayan karakterlerin bile bu derece geçmişine gidilmesinin amacı ne çözemedim. Zaten 238 sayfalık kitabın neredeyse yarısını bu şekilde hikayelerle doldurması bir romandan çok içi içe geçmiş bir sürü masal okuyomuş hissi yaratmadı değil. Bu kadar ince bir kitap olmasa sonuna kadar dayanamaz yarım bırakırdım. Bunda felsefesinin saçma gelmiş olması ve olayları bu felsefeye uyduracağım diye zorlama hikayeler anlatmasının etkisi büyük. Ayrıca kitap bittiğinde içerisinde bir sürü cevaplanmamış sorularda kaldı ama ben zerre kadar merak etmiyorum ne olduğunu. Kısacası yazarın okuduğum ilk ve son kitabı olacak benim için.
Ama tabiki bunlar tamamen benim kişisel düşüncelerim. Aslında kitap bir çok eleştirmenden olumlu yorumlar almış ve yayınlandığı yıldan beri 47. baskıya ulaşmış ve araştırdığım kadarıyla seveni çok.
------
"Ama bilmek ve şahit olmak en büyük mutluluktur. Macera ise büyük bir ibadettir; çünkü O'nun eserini tanımanın başka bir yolu olduğunu görebilmiş değilim. Kendi payıma ben, dünyayı rüyalarımla keşfetmeye çalıştım. Bu yeterince cesur olamadığımın bir göstergesi olabilir. Aynı hatayı senin de yapmana yol açmak istemiyorum. Sana izin veriyorum, git. Git ve benim göremediklerimi gör, benim dokunamadıklarıma dokun, sevemediklerimi sev ve hatta, bu babanın çekmeye cesaret edemediği acıları çek. Dünyadan ve onun binbir halinden korkma. "
"Bu dünyada insanların korktuğu tek şey öğrenmekti. Acıyı, susuzluğu, açlığı ve üzüntüyü öğrenmek onların uykularını kaçırıyor, bu yüzden daha rahat döşeklere, daha leziz yemeklere ve daha neşeli dostlara sığınıyorlardı. Dünyaya olan kayıtsızlıkları bazen o kerteye varıyordu ki, kendilerini altın ve gümüşten, zevk ve sefadan, lezzet ve şehvetten bir alem kurup, keder ve ızdırap fikirlerinin kafalarına girmesine izin vermiyorlardı. Oysa Uzun İhsan Efendi, dünyanın şahidi olmanın gerçek bir ibadet olduğunu sık sık söylerdi. Her insan şu ya da bu şekilde dünyayı okumalıydı. Kuran'ın kendisi peygamberin dünyayı nasıl okuduğuna bir örnekti ve onun ardından giden herkes, dünyayı onun gibi okuyup şehadetlerini yazmalı ve bunları başkalarına aktarmalıydı. Dünyaya şahit olmanın yolu ise maceranın kendisinden başka bir şey değildi. Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünyanın şahidi olmaktı. "
"İçeride kendisi için Kuran okunuyordu. Uzun İhsan Efendi oğlunu karşısında görünce (öldü sandığı) sevince boğuldu. Karnı açtır diyerek önüne vefatı münasebetiyle yaptırdığı helvadan çıkardı. Yeşil uyku şurubunu avludaki ceviz ağacının dibine dökmeyi ihmal etmedi. Ertesi yıl mahalledekiler, bu ağacın cevizlerinden yiyen çocukların haşaratlıktan vazgeçerek gece yarısı uyanıp zırlamadıklarını keşfedeceklerdi. Sonradan ünü bütün Kostantiniye'ye yayılacak olan bu ağaç, yiğit bir nesil yerine uykucu bir gençliğin yetişmesine sebep olacağı korkusuyla padişah fermanıyla kesilecekti."
"Hünkar on altın verip onu takdir ederken ona "oğlum" diye hitap etmişti. Bu hayalperest devletlunun sarfettiği bu "oğlum"a taktıkça taktı. Yeni görevine başladığı zaman kendisinin padişah oğlu olup olmadığını hala düşünüyordu....Hayal denizine o kadar garkolmuştu ki, artık bir şehzade olduğunu düşünmeye başlamıştı. Öz babası olan padişahın, entrikalardan korumak için onu saraydan uzaklaştırdığına inanıyordu ve günün birinde gelip kendisini bağrına basacağına inanıyordu."
ben de şeyini okumuştum ihsan oktay'ın bu suskunlar'ını. kitapları hep çok güzel görünür gözüme çok da ilginç. ama o suskunları böyle yüz kere elime alıp geri bırakmıştım, okuyamamıştım bir türlü, hiçbir şey anlamıyordum. sonunda azmedip azıcık ilerledim içinde öyle bir keyifli geldi ki çok çok ilginç çok değişikti. sonunda bitirdiğimde ben bu adamın yazdıklarını seviyorum demiştim ama tabi yine elim gitmedi bir türlü başka bir kitabına. belki diğer kitaplarına baksan sana da güzel gelecek, bende öyle bir his yarattı.
YanıtlaSilBilmem belki de bu ilk kitabı olduğu için daha dili oturmamıştır, acemilik eseriyse belki. Ama zannetmiyorum ben hoşlanacağımı diğer kitaplarından da, gerçi ben bu aralar herşeyde bir kulp bulma, hiçbir şeyi beğenmeme hastalığına tutuldum ondan olmuş olabilir. Heyecanla takip ettiğim dizileri bile anca durdura durdura üç günde bitirebiliyorum.
Sil