Son günlerde bir değişiklik yapıp kendimi popüler komedi kitapları yani çıtır çerez kitaplar dediğimiz türleri okumaya yönlendirdim. Yönlendirdim dediysem evde yürüyüş yaparken o vakti boşa harcamayayım diyerekten, ki biliyorsunuz çok yoğun bir insanım bir saniyenin büyük bir önemi var benim için, hem spor yapıp hem de kitap okumaya karar verdim. Başta multitasking olayını başarıp başaramayacağımdan emin değildim ama arabada kitap okuyamayan ben saatte 8 km hız ile 150 metrelik parkurda kafamı kitaba gömmüş yuvarlaklar çizerken hiç de mide bulantısı yaşamıyorum. Hareketin kontrolü bende olduğu için büyük ihtimalle psikolojik mide bulantısı yaşamıyor olabilirim.
Var böyle bir durum, misal herkes tarafından onaylanmış şekilde gayet başarılı bir şoför olan babam 100 üzerine çıktığında panik olup terlemeye başlayan ben "yavaş gitsene az yaaa", iki yıllık şöferliğimle 140lara çıkıp gayet eğlenebiliyorum.
Hiç bir kontrolümün olmadığını bildiğim bir başka konu ise lunaparklarda da durum aynı. O gondola ve hatta en basiti ahtapota bile binmek bir ölüm benim için. Çünkü o gerizekalı alet ben istediğim anda durmayacak ve ben orada kalp krizi geçirene kadar sallanıp duracağım. Bu vahamet o derecedeki üç beş yaşındaki çocuklar için yapılmış olan ufacık gondola rüzgarla bindiğimde de o büyük gondolda yaşadığım duygunun aynısını yaşadım. Ama en azından bu sefer "çocuk düşebilir durdurun" (yalan) diyerek durdurabildim ama büyük gondola "aysun düşebilir, durdurun" diye bağıramadığımdan tek yapılacak şey olarak, ömrünün son saniyelerini yaşıyormuşsun da birazdan ölecekmişsin gibi bildiğin tüm duaları okuyarak zamanın dolmasını dilemek kalıyor. Çünkü o gerizekalı aletler sen istediğin zamanda durmuyor. Halbuki oraya bir kontrol aleti koysunlar rollercosterlara gayet eğlenerek binmezsem şerefsizim ama ne yazık ki kontrol edemediğim durumlar bende mide bulantısı ve dengesizlik sorununa sebep oluyor. Kontrolsüz güç güç değil arkadaş. Aman işte konu şu ki yani, ya ben başka bir şey diyordum yaa. Amacımdan saptım galiba ama silemeyeceğim ne güzelde uzun uzun yazmışım. Yani ben aslında bambaşka birşey anlatacaktım hacılar, nasıl oldu da konuyu lunaparklara getirdimse... İşte yazarlık böyle birşey, kendini düşünce akışında kaybediyorsun genç. Varmak istediğin nokta asla vardığın nokta olmuyor, bu da yazarlığı bir maceraya dönüştürüyor...(Genç yazarlara öğütler)
Aman işte konuya geliyorum demem o ki kontrol edebileceğimi düşündüğüm her durumda ise gayet rahat ve cool'um. Elimde kitapla kolumu arada kapılara çarpsam da bir kaç morlukla hem spor yapıp hem de kitap okuyarak çifte kaliteli zaman geçiriyorum. Ama şöyle bir sorun var ki bu halde yani saatte yaklaşık 8 km hızla yürürken bir klasik okuyamıyorsun. Okuduğun çoğu şeyi algılamak ve işlemek biraz daha fazla emek gerektiriyor ki zaten beyne gidecek oksijen kaslar tarafından kapışılmışken az miktar oksijenle bir halt anlamıyorsun okuduğundan. Bu sebeple en uygun tür çıtır çerez kitaplar ve bu işin en önde gideni de kim, Gülse Birsel.
Çıkarmış olduğu üç kitaptan birincisi olan Gayet Ciddiyim'i okuyarak başladım işe. Başta eğlendim, bir kaç yazıda gag'daki tadı yakaladım diyebilirim. Ama bir süre sonra kendisini tekrar eden bir döngüye girdi. Daha sonra ikinci kitabı olan Hala Ciddiyim'i okumaya yeltendim ama baydı, okumadım bıraktım. Tam vazgeçecekken üçüncü kitabı Yolculuk Nereye Hemşerim'e bir şans vermek istedim. Ama şunu söylemek istiyorum ki, ben Gülse Birsel'i gözümde çok büyütmüşüm. (Sabahtan beri geveleyerek gelmek istediğim nokta gülse birsel'di) Genelde ön yargı sahibi olduğum insanların kitaplarını okuduğumda pozitif yönde fikir değiştiren ben, bu sefer tam tersini yaşadım. Bonus reklamlarında göründüğünden bile daha itici göründü gözüme.
Kitaplar galiba köşe yazılarının toplamı, o konuda pek emin değilim ama yazı türünden köşe yazısı olduklarına kanaat getirdim. Yazıları genellikle kendi kişisel hayatına odaklanıyor. Ama burada sürekli yaptığı bir şey var ki bana çok itici geldi. Ben ünlü ve sosyete değilim diye sürekli vurgulamaya çalışmasına rağmen, anlattığı hikayelerde sosyetenin nasıl kaymak tabakasından bir insan olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Yani onları anlatıp da aslında ben sosyete değilim ya demesi itici duruyor. Kitapların hepsini sanki Avrupa Yakasındaki Aslı karakteri yazmış; dergi hayatı, o hayattındaki arkadaşları... hepsi bir avrupa yakası karakterine dek düşüyor. Aslı da nasılsa Avrupa Yakasındaki en normal karakterdi güya, yazılarında da çevremdeki en normal karakter benim olgusunu görebiliyoruz.
Ayrıca yazılarını da herkese değil sadece kendi çevresindeki insanlara yazıyormuş gibi bir durum var; zamanın birinde arkadaşların zoruyla 200 dolara bir elbise almıştım indirimden çok ucuz, bunu kaçırmak olmaz diyerekten... Bali adasında tatildeyken... Dubaide tatildeyken....Organik hayatın çıktığı ilk zamanlarda bir su yatağı denemiştim, siz de deneyin...Hatta bir gün New York'taki ünlü Barney's mağazasında, gerçek bir "personal shöpper"la karşılaştım. Onlarca kıyafeti üst üste kasanın oraya yığmış, suratsız, gergin bir kadındı.Bu arada Barney's, sadece ünlü markaların özel koleksiyonlarını satan, çok zevkli ve bir o kadar da pahalı bir mağazadır ve normal bütçeleri olan, normal insanlar, oradan senede bir iki parça alır ve yıllarca giyerler!.....
Normal bütçeleri olan normal insanlar mı? Normal benim bildiğim bazen indirimdeyken Ninewestten, bi ihtimal İpekyoldan alışveriş yapan insanlar. Normal insanlar yılda bir iki parçayı geçtim on yılda bir parça bile alamazlar.. Yıllarca fakirleri normal bilmişim ya ben, gelir sınıflarına bakışım yeni bir boyut kazandı yeminlen. Yani sanki kadını elitist olmakla, varlıklı olmakla suçluyormuşum gibi oldu ama galiba kendimi ifade edemedim. Demek istediğim zamanında benimde bazı buna benzer laflarım olmuştur, misal arabaya çok alıştım otobüse binemiyorum dedim ama bunu diyerek yani bunları anlatarak ben para kazanmıyorum, tek kazandığım birazcık iticilik puanıyla burjuva geyikleri.
Ya niye sinirlendim bilmiyorum. Belki de kıskandım yani evet kıskandım. Normal bir insan gibi benimde kıskandığım bazı insanlar var. Ama benim kıskançlığım genellikle "ya ben niye değilim" şeklinde oluyor. Daha sonra ama adam çalışmış yapmış işte şeklinde sönüveriyor ve son olarak "kısmet" e bağlayarak kıskançlığımı sonlandırıyorum. Kıskandığım insanı kendi şartlarıma koyup değerlendiriyorum. Yani memur bir ailenin memur bir çocuğuna döndürüyorum kafamda ve gene o insan şimdiki durumuna gelirdi hususunda ikna oluyorum nedense. Genelde Orhan Pamuk örneğini verdiğimden gene onun üzerinden gidecek olursak, bana göre Orhan Pamuk hangi şartlar altında olursa olsun Orhan Pamuk olurdu. Kıskandığım bir çok insanı o memur masasına oturtuğumda bir yolunu bulup gene şu anki hallerinde olurlardı.
Ama ben Gülse Birsel'i alıp bir memur masasına oturttuğumda onu hep memur olarak görüyorum. Kalem eteği, gömleği ve sivri burun topuklularıyla... Çünkü o kadının o yaşamdan kurtulmasına yetecek bir hayal gücü yokmuş ben onu anladım bu kitapları okurken. Çünkü kadının bütün anlattıkları yaşadığı olayların geyiği. Çektiği diziler kendi hayat hikayesi. Bir memur olsa "ay geçen antalyada pansiyonda havuz başında güneşlenirken" ya da "ipekyol'da bir satış elemanıyla karşılaştım" ne kadar ilginizi çekerdi? Çekmezdi büyük ihtimal, bu kadar ilgi toplamazdı en azından. Çünkü tüm malzemesi günlük yaşantısı. İlham kaynağı falan değil, direk malzemesi. Tamam hakkını yemeyeyim gene komik bir şekilde böyle sıradan olaylarında geyiğini yapardı. Ama asla Gülse Birsel olamazdı.
İşte bunu kıskandım. Belki ben kıskançlık kelimesinin anlamını bilmiyorum, kıskançlık tam olarak bu demek, diğer duygu belki takdir etmek ama ben ilk defa şeytanın ademi kıskanmasına hak verdim, şimdi anladım onu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder