1710'larda Osmanlı'ya İngiliz elçisinin eşi olarak gelen Lady Montagu'nun İngiltere'deki eşine dostuna Türkiye'yi (evet osmanlı topraklarını bu isimle anıyor mektuplarında, ve sadece Anadolu değil, Sofya dahi bu tabire dahil. Ayrıca halkından da Türk diye bahsediyor, fakat Osmanlı halkının diğer unsurlarını da unutmuyor ve onları da Arap, Rum, Ermeni... gibi kendi kökenleri ile anıyor, belirtmek istedim.) anlatan mektuplarından oluşan Şark Mektuplarını okurken Osmanlı hakkında hiç bilmediğim şeyler keşfettim.
Daha önce söylemiş miydim bilmiyorum ama tarihe büyük ilgim var benim. Özellikle kültürel tarihe. Hep merak etmişimdir Osmanlı'nın yaptığı savaşlardansa bir Osmanlı vatandaşının nasıl yaşadığını, nasıl giyindiğini, ne yeyip ne içtiğini. Kimse bize bunları anlatmadı tabi. Hala da anlatan yok. Elimizde doğru düzgün kaynak bile yok. Ama Lady'nin bu mektupları aradığım bazı sorulara cevap veriyor. 12+1 yıl boyunca aldığım tarih derslerinden farklı olarak bambaşka bir Osmanlı portresi çiziyor kitap. Çünkü savaşlardan değil, sosyal ve kültürel yaşamdan bahsediyor. Ve bunu sıkmadan yapıyor, günümüz tabiriyle bir ülkeye gitmiş birinin blogunu okuyormuşum gibi hissediyorum. Orada dikkatimi çeken bir sürü nokta oldu ama onları daha sonra belirteceğim.
Şimdiki konumuz; Osmanlı mimarisi ve mülkiyet hukuku. Farkettiyseniz Türkiye'de camiler ve çeşmeler dışında pek bir osmanlı mimarisinden bahsetmek mümkün değil. Geçmişden günümüze gelmiş yaşlı binalar çok az sayıda. Bunun sebebini ben genel olarak malzeme olarak tahta kullanmalarından ötürü dayanıksız olduklarından, bir çok yangında yok olmalarına bağlıyordum ki gerçekten de öyle bir sebep mevcut. Fakat tahta dahi olsa bu kadar süsten uzak olmalarının bambaşka bir sebebi mevcutmuş, o da miras hukuku. Hepimiz Miri arazi, tımar sistemini biliyoruz ama bu şekilde öğrendiğimizi hatırlamıyorum ( ya da belki herkes bunu biliyordur, bu tamamen benim cahilliğim olabilir.) Olay şöyle; bir mülk babadan çocuklara ya da eşe miras kalmayıp, kişi öldüğünde devlete teslim ediliyormuş, zaten o mülk asla kişiye ait olmayıp, belirli bir süre kullanması için devlet tarafından kişilere teslim ediliyormuş. Alim sınıfı hariç. Lady Montagu olaya şöyle özetleyivermiş;
"Eminim ki; Türkiye'ye ait diğer seyahatnamelere bakıp da buradaki evlerin gayet acınacak bir şekilde inşa edildiğini zannedersiniz. Ben bu evlerden pek çoğunu gördüğüm için bilgince söyleyebilirim ki, yanılırsınız. Şimdi padişahın bir sarayında oturuyoruz. Mimari tarzı gayet zarif ve çok uygun memlekete. Evlerin dışını süslemek adet değil. Hemen hepsi tahta. Bunun çok mahzurlu olduğunu söyleyebilirim. Fakat bu yüzden milletin zevkine kabahat bulamam. Bunun tek sebebi hükumetin teşkilat tarzıdır. Sahibi ölünce her ev padişaha intikal ediyor. Bu yüzden, ailesinin istifade edeceğinden emin olmadığı bir masrafı hiç kimse yapmak istemiyor. Kendileri yaşadıkları müddetçe rahat edebilmek için bir ev yaptırıyor, öldükten sonra da ne olacağını düşünmüyorlar. Buradaki evler küçük ve büyük iki kısımdan ibaret, aralarında dar bir geçitle bağlantı sağlanıyor. Birinci kısımın önünde geniş bir avlu ve etrafında da üstü örtülü galeriler var ki, bu benim çok hoşuma gidiyor...." Sonrasında ise evlerin iç mimarisinden bahsediyor. Ama önemli olan miras hukuku.
Cumhuriyet'in ilanından sonra miras ve toprak dağıtımı konusunda çok sıkıntılar yaşandığını biliyoruz, çünkü toprakların sahipleri yoktu. Çoğu miri araziydi. Ama bunun insanların oturdukları evleri de kapsadığını hiç düşünmemiştim. Babanızın öldüğü bir sabah tamamen evsiz kalıyorsunuz. Çünkü o ev asla sizin olmuyor. Acaba bu İngiliz Lady'si olayı yanlış yorumlamış olabilir mi diye internette bir araştırma yaptım. Osmanlıda mülkiyet hukukuna bakınca, sosyalizm hakkında uzman değilim, tek bildiğim devletin ineği alması ancak, benzemediklerini söyleyemezsiniz. (Tamam burada beni taşa tutabilirsiniz, dediğim gibi ben ne uzmanım ne bilir kişiyim, sadece benzettim, zaten alakasız şeyleri birbirine benzetme gibi bir kusurum da var ama burada da devlet ineğe sahip çıkıyor, kusurumuz varsa affola.)
Konuyu güzel özetleyen bir makaleden bir parça;
"Osmanlı hukukunda Kuran temel alınırdı. Mülkiyet hakkına ilişkin temel öğreti bunun ilahi doğasının tanınmasıydı: “Göklerdeki ve yerlerdeki her şey Allah'a aittir". Müslüman hukuki düşüncesi, mülkiyetin tek sahibinin Allah olduğu fikrine dayanarak, Allah’ın yetkilerini onun yeryüzündeki halifesi olan Osmanlı Sultanına vermiştir. Bir yandan özel mülkiyet hakkı dinen kutsanmıştır (İslam, Allah nezdinde her şeyin eşit olduğunu ilan ederek “Allah’ın bazılarına verdiği servete “kıskanç gözlerle bakmak” yasaklanmıştır) Diğer yandan Osmanlı din bilimcileri sadece sosyal hizmetleri tanımamakla kalmamışlar, özel mülkiyet ilkesinin kullanımını da kısıtlamışlardır. Topraklar ve sabit kıymetler devlete ve ümmete ait(tüm müslüman halk) sayılmıştır. İslam Hukuku araştırmacısı İ. G. Nofal’in belirttiği gibi “İslam hukukunun hakim olduğu her yerde, sadece egemenlik kökenli başka bir özel mülkiyet yoktur ve olamaz. Her mülk sahibi sadece geçici bir süre mülk sahibidir ya da yüksek otorite tarafından belirlenen şartlar içinde eşyayı kullanma iznine sahiptir
....
18.yy'a kadar gelecekte hiçbir garantisi olmayan özel mülkiyet sadece hükümdar iradesine bağlıydı. N. A. İvanov’un, İ. G. Nofal’i kaynak göstererek belirttiğine göre, “Devletin herhangi bir mülkiyetten mahrum ettiği hüküm,haciz ya da zorla el konma hükmü değil, sadece devletin kendi verdiği lütfu geri alması ve kamu malının yeniden tesis edilmedir” Bu durum dini ve hukuki olarak iktidarın mülkiyete el konulmasına ilişkin her türlü eylemini mazur göstermiştir
...
Türk araştırmacı A. Tabakoğlu’na göre, devletin ekonomi politikasındaki ana prensiplerden biri sermaye ve mülkiyet dağıtımında nüfusu eşitlemek arzusudur. Devlet böylece kendisinin ve İslam’ın temel düzenlemelerinden birini yerine getirmiştir. Aynı zamanda bununla büyük mülkiyetlerin ortaya çıkma ve legalleşme olasılığını da önlemiştir.
...
Toplumda üretim ve tüketimdeki itidal her şekilde memnuniyetle karşılanmıştır. Osmanlı kültürü kendi kurallarını ekonomik hayata dikte etmiştir: kişi, iddiasız bir yaşamı ve ifrata kaçmadan bir yaşam düzeyini sağlamak için ne kadar üretirse o kadar tüketmeye zorunluydu. Orta sınıflar genel kitleden ayrılmamak için çaba gösteriyorlardı. Kendisini zengin sanacaklar korkusundan, birkaç kuruşa sahip olan adam (esnaf) bile zengin bir insan görüntüsüne sahip olmaya bile cesaret edemez, güzel elbiseler ya da lezzetli bir yemek yemeye bile cesaret edemez. ”
http://www.academia.edu/3169764/The_Basis_of_the_Ottoman_Economic_Life
Kitabı okudukça, bir de üstüne araştırırken böyle makaleleri inceleyince bazı huylarımızın nereden geldiğini anlayabiliyor insan. Vatandaşın tüm zenginliğine rağmen günümüzde aman millet ne der diye tüm varlığını saklamaya çalışması demek ki o zamanlardan kalma bir adetmiş. Kitapta bunun gibi daha neler var. Keşke bunun gibi elimizde daha çok kitap olsaydı, ve eğitim sistemimiz kültüre daha çok odaklansaydı, o zaman tarihimizle ilgili aklımızda bir kaç savaş ve bir kaç isim dışında daha faydalı bilgiler olurdu.
Şimdilik bu kadar, okudukça kitabın neredeyse her yerinin altını çiziyorum. İlgimi çeken başka noktaları da buraya yazacağım.
çok güzel oluyor sis böyle şeyleri yazman. okuyunca aklıma direkt britanya'daki durum geldi ve o an ben de kendimden utandım. tee oralardaki duruma, 18.yy.daki hallerine ne bileyim koca malikane kime kalır kim nasıl alır olayına acayip hakimim ama buradakinden zerre kadar haberim yok. bu lady'nin mektuplarını yazdığı arkadaşları gibi bir gözle bakıyormuşum, vallahi bu türk milleti zevksiz çoparlar diyormuşum (gerçi gene diyorum konu o değil:p ). ama en azından işin iç yüzünü aydınlatmış oldun bence, en azından benim için.
YanıtlaSil(bu arada her entryne yorum yazıyorum sanki azıcık öyle oldu ama vallahi billahi kötü bir amacım yok, evde durdukça sizinle konuşma isteklerim coşmuş olabilir.)
Ya dediğin gibi ben de misal bir ingiliz o dönemlerde nasıl giyinirdi gözümde canlandırabiliyorum ama bir Türk'ün kıyafeti asla gözümde canlanmıyor. Lady kitapta tarifte etmiş ama bir türlü gözümde bir resim haline getiremedim tasvirini. Yabancıların çoğunun osmanlıda kadın resimleri de hep çıplak, kıyafet yok. Hiçbir şey bilmiyoruz kendimiz hakkında. Ayrıca araştırdıkça biz Türklerin zevksizlikten öte ileri derecede pragmatik olduğu sonucuna vardım ben. İşine yaramayacak, hiçbir olaya bulaşmamış dedelerimiz.
SilAyrıca 100. yorumu yazana hediyem var sen yaz sis :P